Mutluluk parayla satın alınabilir!


Mutluluğun parayla satın alınamayacağını düşünenler onun nerede satıldığını bilmeyenlerdir. Evet, mutluluğun satıldığı, parayla satıldığı yerler vardır. Eğer ayakkabı ve çanta ikilisini satın almak size mutluluk veriyorsa siz mutluluğu satın alabiliyorsunuz demektir. Birileri ise eğer herhangi bir şey satın almaktan ötürü mutlu olamıyorsa gerçtekten de neyin satın alarak mutlu olacağını henüz bulmamış demektir. Tabii bol bol AVM gezerek örneğin cupcake almanın veya pahalı kahveler içmenin mutluluğu gibi daha sofistike mutluluklar keşfedebilir.

Modern ekonomi parayla satın alınabilir mutluluklar üzerine kuruludur. Bir şeyleri sadece ihtiyaç için satın alma eğiliminde olan bu satırların yazarları gibi ruhsuzsanız kapitalizm tapınaklarında ya da envai çeşit AVM, shopping-fest vs. gibi yerlerde harcanan zamanlara muhtemelen siz de anlam veremiyorsunuzdur. Bu nedenle siz modern ekonomi ekosistemi dışındaki uzaylılar kategorisindesinizdir. Bu kategorideki biri kol saatini kol saati diye alırsınız, kol saatini yüz metre su altında su geçirmiyormuş diye almazsınız. Ya da satın aldığınız diş fırçası dişlerinizi fırçalamak içindir, iddia edildiği üzere dişeti masajı filan yapan cinsten olmasına gerek yoktur.

Ekosistem dışı uzaylıları saymaksızın, mutluluğun parayla satın alınabilir olduğunu kabul ettiğimize göre mutluluğun bir son kullanma tarihi olmalı. Eskiden mutluluğun son kullanma tarihi epey uzundu nitekim ürünlerin kalitesi dayanıklılığından gelirdi. Bazı küçük ev aletlerininonyıllarca arıza vermeksizin çalıştığını, bazı elbiselerin yıllarca renk ve görünüşü koruduğunu duyardık. Sonra cin işletmeciler dayanıklıkla ölçülen kalite algısının karlı olmadığını fark ettiler. Adam gelip bir traş makinesi alıp otuz yıl boyunca dükkana uğramayacak… Bunun yerine kullanıcılara farklı hazlar yaşatmaya karar verdiler. Örneğin her yıl başka bir hince özellik ekleyip bunu vurgulayarak bir önceki kullanıcılara ellerindeki ürünlerin eskidiğini hissettirdiler daha sonra da eskiye göre daha sıkça arıza verip servise yöneltecek düzeyde daha az dayanıklı ürünler ortaya çıkarıldı. Örneğin şarjlı traş makineleri, suyla çalışabilir traş makineleri, özel bıçaklı traş makineleri gibi. Böylece eskiden alelade tek bıçaklı jiletlerle traş olmak gibi sıkıcı olan bir edim anılan ‘yeni’ cihazlarla bir süre eğlence haline dönüştü. Ta ki başka bir mutluluğun peşinden gidene kadar. Cep telefonlarına hiç girmiyorum…

Böylece bedava olan bayağı haline geldi. Böylece on kilometre ötedeki spor salonuna arabayla gidip bir kilometrecik yolu koşu bandında harcar hale geldik. Bu yolu arabayla tepmek yerine yirmide birini yani 500 m’yi yürüyüp hemen oradan geri dönerek spor salonunda yaptığımız aktiviteyi ücretsiz hale getirebilirdik. Üstelik açık havada. Ancak bu bedava olduğu için ‘havaya giremiyoruz’. Çünkü cin işletmeciler bizi spor salonuna gitmekle sportif olduğumuzu düşündürtmeyi başardılar. Şimdi, bir çok okur spor salonuna gidip on kilometre koştuğunu iddia edebilir. Ancak yine zararda… Spor salonu evine çok yakın olanlar için ise ortalama ev maliyetlerine eklenen fahiş başka maliyetleri hatırlatmaya gerek yok. İnşaat sektörü bir konut projesinde ‘fitness salonu’ ve bir dizi başka özelliği ekleyerek satılacak konutları daha karlı hale getirmeyi uzun süre önce öğrendi. İstatistik bilmeyen cezasını çekecektir. Geçen yıl spor salonunda gittiğiniz “günlük ortalama süre” neydi? Başka bir deyimle “harcadığınız toplam spor salonu saati”/365 nedir? Baştan hatırlatılmalı: Eğer bu süre günlük olarak 20 dakikadan az süreye tekabül ediyorsa zaten uzmanların önerdiği günlük minimum spor süresinin altında kalıyorsunuz. Üstüne para vererek…

Gerçi kızmamalı, bizim bu kendimizi kandırmalarımız kendini kandırmayan bir avuç insanın helalinden Q7’lere binmesini temin ediyor. Bir de şu slogana bayılıyorum: Parayı nereye götüreceğiz… Cevap: Paranı yatırıma götür. Küçük veya büyük bir fon kur. Paran biriksin. Gerçekten lazım olan bir yere, aklı başında işlere harca.

Bayağılaştırılmış mutluluklar yeniden ve yavaşça yeniden gözden geçirildiğinde aslında paha biçilmez oldukları fark edilebilir: Denemesi bedava, sabah erken kalkıp evinizden uzaktaki bir fırından ekmek almayı deneyin. Evet spor ve ekmek kokusu bonus. Çoktan uyanmış fırıncıların alacakaranlıktaki mistik çalışmaları ‘bereket’ kavramını yerinde görmenizi sağlıyor. Gürültü, trafik, acele yok. Gerçekten tanımadığınız birilerine selam verip iki çift laf etmeyi öğreniyorsunuz. İnsanız nitekim… Dipnot: Kepekli alın.

İlla para harcayacağım diyorsanız sevdiklerinize hediyeler alın. Aman kapitalizme uyup bunu doğumgünü, yıldönümleri vs. için değil sebepsizce ve zamansızca yapın. Parayı gerçek mutluluğa çevirmenin tek aracı içtenlikle verilen hediyelerdir, küçük veya büyük. Bilim de böyle söylüyor.

Kapitalist diyete alıştıktan sonra bilişsel olarak artık sadece gerçek ihtiyaçlarınıza para harcamaya başlarsınız. Dahası, binbir emekle kazandığınız (kolay yoldan kazanma yolu bulmadıysanız) parayı gerçekten ama gerçekten ‘kaliteli, yararlı ve ekomik’ olana harcarsınız, markette sahte indirim kampanyalarına değil. Benden söylemesi.. ¦Bunları işletme üzerine akademik çalışma yapmış biri olarak söylüyorum 🙂

Reklamlar

Daha akıllı, daha hızlı ve daha iyi olmanın kitabı!


sbf

Charless Duhigg ile “Power of Habits” kitabı ile tanışmıştım. Alışkanlıkları anlatan yazar olarak Duhigg’in gerçekten güçlü alışkanlığı olacak ki bu kitabına da yine ‘hikaye’ tadında ilginç bir gerçek olayla başlıyor. Apati adlı hastalığa yakalanmış kişilerin ‘talimat verilmeksizin’ neredeyse hiç bir şey yapamadığını ortaya koyuyor.

Motivasyonun birinci kuralı: Kontrolün hep sizde olduğuna inanın

Yapılan araştırmalar, kontrolün kendinde olduğuna inanmanın sizi daha fazla motive ettiğini ortaya koyuyor. Kadere inanmıyorsanız hemen sevinmeyin. Konu bu değil. Daha basit olaylara ilişkin ‘bu işi kontrol edebilirim’ psikolojisi sizi o işe daha fazla motive eder.

Özetin kısalığı için özür dilerim. Bu kitabı okurken not almayı unutmuşum. Ancak diğer okuma notlarıma bakabilirsiniz.

Doktrinler sihirli değnekler değildir!


Sürekli
olarak daha fazlasını istemek, kutsanıyor, destekleniyor hatta mecbur
bırakılıyor. Herkesin her şeye sahip olduğu ve kimsenin mutsuz olmadığı
ütopik bir dünya hayal ediyoruz. Oysa iktisadın ilk kuralı ‘kaynakların
sınırlı olduğudur’.

Bu yüzdendir ki genellikle biz tok uyurken
komşumuz aç yatıyor. Belki birebir komşumuzun kaynaklarını tüketmiyor
olabiliriz. Bu zaten hırsızlık olurdu. Ancak kuvvetle muhtemel biz
istemesek de birilerinin komşusunun kaynakları bize akıyor. Yine başka
birileri de bize gelecek olası kaynakları tüketiyor olabilir. Özetle,
gelir dünyanın pek az yerinde adil dağılıyor. Ama hiç bir yerinde mutlak
olarak adil dağılmıyor.

Sonuç: Dünyada obezite için harcanan
para ile Afrika’nın hatırı sayılır bir kısmının doyurulabileceği
söyleniyor. Dünya sağlık örgütüne göre obezite kanserden bile daha
tehlikeli olmak üzere. Afrika’da açlıktan ölenler düşünülmediğinden,
şimdi birileri aşırı tokluktan ölmeye başlıyor.

Burada en az
suçlu olan obezler… Obeziteyi tetikleyen, yediğimiz içtiğimiz her
şeyin içerisine ‘şeker’ katarak bir sonraki satın alma davranışını
garantiye alan gıda endüstrisi ya da ‘şeker lobisi’ en büyük suçlu.
Araştırmalar kişi başına şeker tüketiminin 19. yüzyıla göre hemen hemen 3
kat arttığını söylüyor. Şekerin ise sağlığa zararları için interneti
şöyle bir araştırma yeterli.

Biraz klişe kaçsa da ‘kapitalizm
eleştirisi’ okumaya hoş geldiniz. Kapitalizmin şeytanlaştırılmasının
doğru bir teşhis iken, çözümün tek kelime ile ‘Sosyalizm’, ‘İslam’ ya da
başka bir çatı olmadığını onlara inansak da kabul etmemiz gerekiyor.

İnsanlara
çözüm önerileri sunan doktrinlerin tok karına yutularak hastalıklara
şifa veren ilaçlar olduğunu düşünmemeli. Kuşkusuz bu doktrinler
insanların iyiliği için genellikle ‘yaklaşımlar’ bazen de açık ‘filler’
sunar. Sözgelimi İslam’da zekat farz’dır. Cimrilik ayet ve hadislerle
yerden yere vurulur. Hatta ihtiyaçtan fazlasını tutmak bile en hafif
tabirle ‘tehlikeli’dir.

Oysa İslam ülkesi olmanız ya da toplumun
muhafazakar olması insanların İslam’ın değerli ilkelerinden biri olan
‘zekat’ı, komşu hakkını gözetmeyi, dünya malına tamah etmemeyi garanti
etmez. Başka bir deyimle doktrinler sihirli değnekler değildir.  
Sosyalizm için de benzer şeyler geçerli. O geldiğinde cennet başlamıyor.
Bunun örneklerini kuzeyimize ve güneyimize bakarak net bir şekilde
görebiliriz. Biraz da kendimize bakarak tabii..

Özetle,
doktrinleri taktığımız şapkalara benzetirsek onları takmak bizi formel
olarak o doktrinin temsilcisi kılabilir ya da tutumlarımızda bazı
değişiklikler yapabilir. Ancak bir şeylerin değişmesini istiyorsak
onlara ‘inanmaktan’ ya da başımıza tac etmekten fazlası gerekli.
Doktrinleri kollektivist düzlemden bireyci düzleme birazcık çekmek
onların gerçekten sonuçlarını görmek bağlamında değerlidir.

Örneğin
inandığımızı iddia ettiğimiz şeyleri gerçekten okumaya başlamak iyi bir
başlangıç olabilir. Aman, bunu gazeteleri veya sadece günümüz
yazarlarını okuyarak yapmayın. Bu yazılan devasa literatüre haksızlık
olur.  Sözgelimi, Gazali’nin İhya-ı Ulum-ud Din adlı kıymetli eserini
okurken ‘dünyalık’ ile ilgili bahislerde en şaşırdığım şey İslam’ın
aslında sert bir minimalizm önerdiği, gereksiz olan hiç bir şeyi
edinmemeyi, azla yetinmeyi, zenginliğin ‘yük’ olduğunu, esasın ise
‘metadan ari’ bir zihne sahip olmak olduğunu önerdiğini öğrendiğimde
şaşırmıştım. Bunu öneren Gazali değil, onun aktardığı ayet ve hadisler
ve yorumlar. En son kendi yorumu…

Bu neredeyse servet
düşmanlığı gibi gözüküyor. Evet İslam servet düşmanıdır vakta ki servet
başkalarını unutturuyor, tüm varoluşu metaya hapsediyorsa. Zengin olmak
haram değil. Ama ona gark olmak şiddetle eleştiriliyor. Zengin
olanlardan ise ‘infak’ etmeleri isteniyor.

Ancak bu literatürü,
-‘ramazan müslümanı’ medyamız kusura bakmasın-, iftardan önce on dakika
dinleyerek ‘hakkıyla’ öğrenemeyiz. 

Zaten ‘servet
eleştirisi’ kapitalist bir sistemde kaynağı Allah’ın emirleri bile olsa
mümkün olduğunca ‘soft’ hale getirilir. İşte başkası kazanacağına, iyi
insanlar kazasın vs…rasyonalizasyonları. ‘Ya da zekatımı da veririm,
Iphone’umu da senede bir yenilerim’ durumu.

Asgarinin icrası ile azaminin sağlanıyor olduğu vehmi.

I.
ve II. dünya savaşını, ve çıkmak üzere olan adı konmamış ve belki de
konmayacak olan III. dünya savaşını çıkaranlar Afrika’da ya da Asya’nın
uzak noktalarındaki ilkel kabileler değil, eskimolar değil.

Savaş ‘kuzey yarım kürenin günahıdır’

Bazı
düşünürler savaşların ‘tek tanrılı dinlerin’ insan psikolojisindeki
egemenliğin tekilleşmesi ile ilgili olduğunu düşünüyor. Herhalde fazla
genelleme olmuş. Biraz önce kuzey yarım küre genellemesi gibi…

Bir
kere de aktörler yani atıf yapmaktan çok zevk aldığımız dış mihraklar,
‘şanlı geçimimizi’, tarihi karakterler ve düşünce ve inançlar komünizm,
sosyalizm, kapitalizm, dinler, partiler vs. yerine değişimin hemen bugün
bireylerin içerisinden başlaması gerektiğini ve bunun tek
genellenebilecek tarafının bilginin içselleştirilmesi ya da bizleri
‘kitap taşayan merkepler’ yerine ‘akl-ı selim insanlar’ yerine çevirmeyi
başarabilecek bir eğitim olduğunu söyleyen var mı?

Kutsal
kitapları tahrif edebilme yeteneğine sahip ‘uzak atalarımızın’ çocukları
olarak bugün onları hiç değiştirmeden bile ‘işimize geldiği gibi’
inanma yeteneğimizin olduğunu biliyor muyuz?

The Power of Habits: Alışkanlıkların Gücü- Artık dişlerinizi her fırçaladığınızda bu yazı aklınıza gelecek


 poh

Talihsiz bir hastalık nedeniyle hafızası sadece on beş dakika içinde olup bitiveren olayları hatırlayan Eugene’ nin hikayesi ile başlayan -keyifle okuduğum ve şimdilik 1. favorim olan- bu kitap iyi ya da kötü tüm alışkanlıklarımızın nasıl ortaya çıktığını anlatıyor. Alışkanlıkların Eugene’nin hafızasının bu kötü durumunda bile kendisine nasıl yardım ettiği ilginç detaylarla birlikte anlaşılmış.

Alışkanlık aslında kökleri çok derinlere giden bir özellik. Beyin bir dizi aynı eylemi yapıp da sonucunda kendisine haz veren küçük veya büyük bir ödül aldığında bu eylemi tabiri caizse bir makro dönüştürüyor. Öyle ki piyano çalmak veya dil öğrenmek gibi karmaşık edilen bile alışkanlığı dönüştükçe karmaşık olmaktan çıkıp otomatik hale geliyor. Bu farelerin beyninde bile böyle. Deneyler gösteriyor. Beyin güçlü bir aygıt. Enerjisini verimli kullanmaya kendiliğinden ayarlı.

Şöyle düşünün, düzenli olarak dişlerinizi fırçalıyorsunuz. Her akşam sizi dişlerinizi fırçalamaya yollayan şey nedir?  Çok basit gibi görünse de aslında diş fırçalama alışkanlığının otomatize edilmesi için beyinde standart hale gelen sürecin ortaya çıkması o kadar da basit değil. Öyle ki, kitapta anlatılan Pepsodent adlı diş macunun popülerleşmesi ve bu markanın “diş fırçalama” alışkanlığı adlı alışkanlığı “icat” etmesi hikayesi, beynin alışkanlık geliştirirken izlediği yolu ortaya koyuyor.

Kitabı okurken aldığım notlarla, çıkardığım sonuçlar ve yorumlar aşağıdaki gibi:

Fare Deneyi

Beyin bir alışkanlığı “alışkanlık döngüsü” (habit loop) adlı bir süreçle sistemine işliyor.  Aşağıdaki resimdeki süreç farelerdeki deneye göre oluşturulmuş. İnsan versiyonunu daha sonra açıklayacağım:

hr

Fare bir klik sesi duyduktan sonra kapı açılıyor daha sonra fare çikolatanın kokusunu alarak labirette koşup çikolatayı buluyor. Bu bir kaç denendikten sonra fare labirette izlediği yola alışıyor bu süre zarfında farenin zihinsel aktiviteleri izleniyor. Fare ilk denemelerde kokuyu takip etmek ve çikolataya ulaşmak için epey zihinsel enerji harcıyor. Sonraki denemelerde sesi duyduktan sonra çikolataya ulaşan yolu izlemek alışkanlık haline geldikten sonra zihinsel aktivite azalıyor çünkü bu davranış otomatik hale gelmiştir. Çikolatanın yeri değiştirildikten sonra fare afallasa da çikolatanın yeni yerine alışması zaman almıyor.

Aynı sürecin insan zihni için de geçerli olduğu bazı alışkanlıklara sahip insanların zihinde yapılan deneylerde de görülüyor.  Bu durumun sonunda uzmanlar şu kanaate varıyor. Bir alışkanlık başlangıcında “cue” ipucu olan, daha sonra alışılan fiilin kendisi olan sonda ise soyut veya somut bir sonucun alındığı bir süreçtir. Bunun sigara versiyonunu düşünün. Sigara paketi veya stres ya da arkadaş daveti “cue”, sigara içmek rutin, ve son olarak sigaradan keyif alma veya sosyalleşmiş olma psikolojisi (sigara içilen yerlerde olulan) “reward” olmaktadır.  Peki sigara dışındaki alışkanlıklarda reward nedir? Örneğin kitap okuma alışkanlıklarına sahip birinin okuma seansı sonucundaki ödülü nedir? Bu soyut da olabilir: okumanın bizzat kendisinden haz duyma veya belirli bir sınıfa aidiyet hissi olabilir. Böyle bir ödül olmadığı takdirde alışkanlık oluşmayacaktır.

Pepsodent: Diş fırçalama nasıl ‘ayine’ dönüştürülür

Böyle bir “zaafımız” mevcutsa bu zaafı birilerinin ticarileştirmemiş olmaması hiç mümkün müdür?

image

Zamanında alışkanlıkların bu gücünü keşfeden yatırımcılardan biri, o zamanlar tatsız tuzsuz ve sıkıcı olan diş temizliğini bir ritüele dönüştürmeye karar veriyor. Diş fırçalamanın reward’ı olarak süper ferah bir aromayı, tetikleyicisi olarak ise uyuma hazırlığını seçiyor. Kampanya tutuyor ve Pepsodent isimli diş macunu korkunç bir başarı yakalıyor.

Kilit taşı alışkanlığı (Keystone habit) her şeyi değiştirir

Alcoa alüminyum adlı Amerikan şirketi bir zamanlar korkunç iş kazaları ile meşhurmuş. Şirketteki kazalar o kadar rutin hale gelmiş ki insanlar bu kazaları doğal kabul etmeye başlamışlar. Alın size “alışkanlık”… Daha sonra O’Reilly adında bir adam şirket yönetimine geliyor. Daha ilk toplantısında iş güvenliğinden filan dem vurduğunda, firma yatırımcıları şok oluyorlar Bir çok yatırımcı hisselerini bu deli adam yüzünden geri çekiyor. Ancak firma bir kaç yıl içerisinde değerini ikiye katlıyor. Bunun üzerine O’Reilly üzerine Harvard da dahil olmak üzere bir çok kuruluş araştırma yapıyor. Sonuç şu: Keystone Habit. Bir organizasyonda bazı kilit alışkanlıklar vardır. Bu alışkanlıklar değiştirildiğinde  geri kalan alışkanlıklar da değişir. Alcoa Alüminyum’da iş güvenliği düzeldiğinde gerek çalışanların gerekse dış çevrede oluşan güven duygusu şirketi başarılı kılmış

Küçük başarıları ödüllendirmek

Gerek organizasyonlarda gerekse kişisel olarak “küçük başarıların” ödüllendirilmesi yapılan çalışmalara motivasyonu arttırıyor. Aynı zamanda ödüllendirilen alışkanlığı güçlendiriyor. Bu durum yukarıda anlatılan “habit loop” ile uyumlu bir durum. Bu hususu okuduğumda, milletçe sahip olduğumuz müşkülpesentlik aklıma geldi. Yıllar yıllar önce, J2ME ile şimdiki telefonlara göre ilkel sayılan Symbian işletim sistemli Nokia telefonuma ilk mobil uygulamamı yazıp “adını vermeyeyim” hocalarımdan birine gösterdiğimde; “ulan bu ne git dersine çalış” demişti:) Konuyu mu anlamadı yoksa müşkülpesentlikten mi bilmiyorum.

Çocuk gelişiminde de küçük başarıları ödüllendirmenin faydalı olduğunu kendi deneyimlerime göre biliyorum..!

Özetle: En iyiyi değil, biraz daha iyiyi iste. Böylelikle en iyiye ulaşırsın.

Obezler-yemek günlüğü 

Obezlerin yeme alışkanlığı üzerine yapılan bir araştırmada obezlere her gün ne yediklerinin kaydını tutmaları isteniyor. Bu araştırmanın amacı tutulan “yeme günlüklerine” bakarak obezlerin yeme alışkanlıklarını ortaya koymak. Bu deney boyunca bazı obezlerin ciddi kilo vermeye başladığı görülüyor. Bunun nedeni araştırıldığında kilo veren obezlerin yemek günlükleri sayesinde aslında farkında olmadıkları bir takım kötü yemek alışkanlıklarını fark ettikleri ve bunu terk etmeye karar verdikleri anlaşılıyor. Bu deney, bazı alışkanlıkları uyurgezer gibi yapıp farkına bile varmadığımızı gösteriyor. Daha önemli bir tali sonucu ise: Bir şeylerin kişisel olarak kütüğünü tutmanın onu kontrol etmemizi sağladığını söylüyor. Bunu bir yerde daha okumuştum: Kaydetmediğin şeyi yönetemezsin. Buna yeni versiyon buldum: Kaydetmediğin şeyi kaybedersin.

Kurabiye deneyi-talimat mı açıklama mı?

İnsanları ‘adam’ yerine koymak her zaman daha iyi sonuçlar verir. Yine bir deneyde denekler iki gruba bölüp odalara almışlar. Her iki odada mis gibi kurabiye kokusu var. Deneklerden birinci gruba emir kipi ile ve gayet sertçe bu “kurabiyelere dokunmayacaksınız, deney bu, mecbursunuz” denmiş. İkinci gruba ise, deney gayet nazikçe anlatılmış üzerine bu deney hakkında süjelerin görüşleri istenmiş. Son olarak kurabiyelere dokunmamalarının gerektiği anlatılmış. Saatler sonra, “adam yerine konmayan” ilk grupta açıkça daha zayıf irade görülmüş ve deneklerin çoğu dayanamayıp kurabiyeleri yemiş. Diğer grupta ise neredeyse kimse kurabiyeleri yememiş.

Sonuç: İnsanlara makul muamele herkes için daha iyi sonuçlar verir.

Soru: Sizin de aklınıza askerlikteki “acemi birliği” ya da bazı iş yerlerindeki “cadılar (bay veya bayan:)” geldi mi? 🙂 Neden sonuç almadıklarını ve alamayacaklarını anlıyor musunuz?

Dipnot: Fazla demokrasi bazı kültürlerde aksi tesir yapabilir:)

İrade bir kastır ve gelişir

Kitapta güzel bir benzetme yapılmış. İrade olgusunun da bir “kas” olduğu ve geliştirilebildiği ifade edilmiş. Tabii ki yöntem yine “habit loop” mantığını bilerek geliştirilmesi gereken alışkanlıkları geliştirmekten geçiyor.

Çocuklar masmallow deneyi

İrade insanın başına gelenlerin bir çoğu için belirleyici olabilir. Sabırlı bilim adamlarından biri, bir grup çocuğu bir odada tutarak şöyle söylüyor: bu elinizdeki kutuda marshmallowlar var (bizim Eti puf yani). İsteyen hemen yiyebilir, isteyen bir saat bekler ve yemez. Eğer yemez ve beklerseniz bir saat sonra iki mashmallow yeme hakkı elde edersiniz.

Deneyde

mashmallow’u hemen yiyen çocuklarla, bir saat bekleyebilen çocukların kayıtları tutulmuş. Takriben 25 yıl sonra bu çocuklara tekrar ulaşılarak gelir durumları ve pozisyonları hakkında bilgi toplanmış. Sonuç çarpıcı: Çocukken 1 saat daha sabırlı olan ve yemeden bekleyebilen kişiler açıkça daha fazla gelire sahipler. Beklemeyi bilmeyen yaramazların ekonomik ve sosyal durumu ise daha düşükmüş.

Sonuç: Çocuklarınıza beklemeyi öğrentin ve irade kaslarını geliştirin.

Hamile Kadınlara Sandwiching Stratejisi

Target adlı bir şirkette çalışan Pole adlı bir araştırmacı geçmiş satış verilerini inceleyerek çeşitli marketlerden alışveriş yapan kadınların hamile olup olmaydığını anlayabilen bir algoritma geliştirmiş. Bu algoritma kadınların yanlızca hamile olup olmadıklarını değil doğum tarihlerini bile hesaplayabilecek düzeyde (belirli bir hata payıyla birlikte) güçlü bir algoritmaymış. Target firması bu algoritmayı ticari hale getirmek için marketlere hangi müşterilerinin hamile olduğu bilgisini (sadece aynı müşterilerin satış verisine bakarak) satmaya başlamış. Marketler hamile olduğu algoritma tarafından hesaplanan kadınlara kuponlar göndermeye başladıklarında bir çok kadın marketlerin bu bilgiyi nereden alabildiğini düşünerek rahatsız olmuş.  Hatta başka bazı ilginç durumlarla da karşılaşılmış.

Marketin algoritmanın sonuçlarına göre hamile olduğunu belirlediği müşterilerden biri firmaya gelerek “ortalığı ayağı kaldırmış”.   Nitekim bekar olan kızına da hamilelik kuponu ulaşmış. Kızının hamile olmadığını  düşünen babayı firma yetkilileri özür dileyerek geri göndermişler. Bir süre sonra bu baba firmaya geri gelerek özür dilemiş. Kızı gerçekten hamileymiş…  Algoritma gerçekten çok ciddi doğrulukta sonuçlar veren bir algoritma olduğu bu olaydan sonra daha net bir biçimde anlaşılmış.

Makinelerin, insanları, insanların alışkanlıklarını hatta mahrem bilgilerini keşfedecek teknoloji artık sadece filmlerde görülmüyor. Ancak makinelerin keşfettiği bu sonuçlar hemen “köşeyi döndürmeyebilir”. Kitapta firmanın  algoritma tarafından hamile olduğu anlaşılan her kadına uluorta hamile bayan ürünleri kuponu göndermek yerine “sandwiçleme” adını verdiği bir strateji kullandığı anlatılıyor.  Hamile olduğu anlaşılan bayanlara gönderilen broşürlerde hamilelelikle ilgili ürünler dışındaki ürünler de yer yer yerleştirilmiş. Bu sayede hedef anne adaylarının rahatsızlıkları da engellenmeye çalışılmış. Sonuç olarak müşterilerin tepkileri azalmış.

Sandwiçleme stratejisi sadece marketler tarafından kullanılmıyor.

Amerikan Ordusu  II. Dünya savaşı sırasında et stokları azaldığında aynı stratejiyi uygulamıştır. İç pazarda et yerine Amerikad’a çok yaygın olmayan sakatat tüketimini arttırmak için, sakatatı geleneksel Amerikan damak tadına uygun hale getirmeye karar verilmiş ve kampanya  başarılı olmuştur. Öyle ki yıllar içerisinde sakatat tüketimi 2 katına çıkarılmıştır.

İşin sırrı, yeni bir alışkanlığı eski alışkanlıklar tostunun arasına koymakla başlıyor. İki dilim alışık olduğunuz şeyin arasına bir dilim alışık olmadığınız şey. Alışık olmadığınız şey zamanla alışkanlığa dönüşüyor.

Radyoların bile Sandwiçleme stratejisi kullandığını biliyor muydunuz?

Hit radyoları, hit olmaya  aday yeni bir parça çıktığında bu şarkıyı tüm gün boyunca alışılan şarkılar yerine yayınlamazlar. Bunun yerine alışılan ve kendini ıspatlamış şarkıların arasına serpiştirerek yayınlarlar.  Tuhaf olan şey, aynı algoritmalar hangi şarkının hit olacağını da hesaplayabiliyor ve neredeyse yanılmıyor. Zamanında Hey Ya! Adında bir hit şarkının algoritmalar tarafından hit olamayacağı anlaşılıyor. Buna rağmen radyolardan bazıları bu şarkıyı sandwiçleme metoduyla yayınlamaya devam ediyorlar. Sonunda bu şarkı da hit hale geliyor.

Yani, bu şarkı favorim değil, bunun tadını beğenmedim filan demeyin. Bilgisayarlarla işletmeciler bir oldumu: ALIŞTIRLAR:)

Gerçekten de öyle değil mi? Meyveli yoğurtlar kola, buzlu çay, cipsler hayatımıza girmeden önce neredeydiler?  Farkettiğim kadarı ile kola iftar sofraları ve yağlı ve lezzetli Türk mutfağı ile “sandwiçlendi”.  Buzlu Çay, zaten baştan sandwiçlenmişti çünkü milletçe çayı seviyoruz. Puding ilk çıktığı günlerde normal tüketimden ziyade pasta sosu gibi sunuluyordu. Çocukken en çok bu özelliği ile bilirdim.

Özetle, makineler bizi bizden iyi tanıyabilir. İşletmeciler de bunu çaktırmadan paraya dönüştürürler.

Uyurgezerlerin beynindeki sır

Uyurgezerler üzerine yapılan araştırmalar, uyurgezerlikle günlük alışkanlıklar arasında ciddi benzerlikleri ortaya koymuş. Kabaca, bir uyurgezerin beyni kalkıp yürüdüğü anda yürüme ve sonradan yapacağı diğer işlerin tamamını işleyecek bölgeleri çalıştırmakta ancak – tabiri caizse- kontrol bölgesini ise tıpkı uykudaki gibi kilitli bırakmaktadır. Bu durum alışkanlıklara çok benzemektedir. Üstte fare deneyinde anlatıldığı gibi, beyin alışkanlıklarda süreci otomatize olarak işletmektedir.  Uyurgezerlerlikte kayıtlara geçmiş ekstrem vakalar ise bu noktada şaşırtıcı örnekler sunar: Uykuda iken kalkıp ağaç kesen, odun kıran, duş alan, şehir turu atıp dönen hatta cinayet işleyenler mevcuttur. Hatta Amerika’da yaşanmış bir olayda, katil uyku sırasında eşini katletmiş ancak daha sonra da bunu uyku sırasında yaptığını iddia etmiştir. Adam uzun süre psikolog ve nörologlarca incelenmiş, ayrıca eşiyle sorunları olmadığı da ıspatlanmıştır. Bu kişi daha sonra beraat etmiştir. Uyurgezerler bunca tuhaf işi yapıp uyandıklarında hatırlamazken nasıl kendilerini tehlikeye atmıyorlar? Çalışmalar beynin en ilkel mekanizması olan tehlikeden kaçınmanın uyku sırasında bile aktif olduğunu söylüyor….

Kötü alışkanlıklar nasıl değiştirilir?

Kitabın sonuna konan appendix kötü bir alışkanlığı nasıl değiştirebileceğimizi anlatıyor. Bu appendiks özetle bir alışkanlığı önce masaya yatırmamızı, sonra habit loop üzerinden şematize etmemizi öneriyor. Daha sonra bu alışkanlığın CUE’sinin ne zaman gerçekleştiğinizi kayıdederek takip etmemizi, ACTION’un gerçekte ne olduğunu (örneğin sigara içmenin kendisi mi yoksa Sigara odasına yönelmek mi) kaydederek izlememizi öneriyor. Son olarak REWARD’ın ne olduğunu teşhis etmemizi öneriyor. Öyle ki  sigara alışkanlığı için REWARD nikotin hazzı olabileceği gibi sosyallaşme de olabilir… Daha sonra da kötü olan ACTION yerine başka bir şey koyup süreci kayıtlı şekilde izlememizi öneriyor. Bu yöntem başarılı görünüyor.

Sonuç:

Kitap, kişiler ve organizasyonların alışkanlıklarının kaderlerini belirlediğini ortaya koyarken alışkanlık üzerine çok keyifli ve derinlemesine analizler sunuyor. Bu kitabı okumak kendinizi keşfetmenin başka bir yolu olacaktır. Daha da önemlisi “iyi bir kitap” nasıl yazılır dersini bu kitapta bulmak mümkün. Her şey bilimsel ama her şey keyifli. Her satırını keyifle okudum ve şiddetle öneririm. Türkçesi maalesef yok.

Kitabın tek eksiği sadece “kötü alışkanlıkları değiştirmek için appendix” sunması. İyi alışkanlıklar (örneğin her sabah koşmak) dizaynı da anlatılmış ise de “modus operandi” yok. Bunun için ise kendi kullandığım bir uygulama var. Fabulous. Deneyebilirsiniz.

Buraya kadar gelidiyseniz aşağıya yorum yaparsanız çok sevineceğimi bilmenizi isterim

Dikkat:Bu içerik özgündür. Yani bu blog yazarı tarafından belirli bir emek harcanarak, hiç bir yerden kopyala-yapıştır yapılmadan hazırlanmıştır. Sadece bilgi paylaşımı içindir. Bu nedenle siz değerli okurlarından istirhamım, kaynak gösterilmeden alıntı yapılmamasıdır. Kaynak gösterilmeden alıntı yaptığınızı tespit, profesyoneller açısından çok kolaydır. Böyle bir durumda istemediğimiz müeyyideleri tatbik yoluna başvurabiliriz. Bu bloga link vermek suretiyle rahatlıkla kullanabilirsiniz. Teşekkürler.

Lütfen ‘dikkatle’ dinleyin.


Dinleyin

En son ne zaman ‘can kulağı’ ile dinlediniz? Muhtemelen uzun zaman olmuştur. Atalarımız böyle bir dinleme modunun varlığından haberdarmışlar ki ‘can kulağı’ ile dinlemek diye bir tabir ortaya çıkmış. Uzun zamandır can kulağı ile dinlemediyseniz, şimdi ‘can kulağı’ ile dinleme zamanı. Sanıldığının aksine, gerçek bir dinleme eylemi pasif değil aktiftir. Yani karşınızdakini dinlerken susuyor olmanız onu dinlediğiniz anlamına gelmez. Veri taşıyıcı bir araç olarak dil insanlar arası bir network ise, kulaklar modem görevi görmektedir. Ancak tıpkı gerçek bir modemde olduğu gibi bazen ‘bağlantının koptuğu’ zor anlaşılır. Dinlediğiniz kişinin ‘Dalai Lama’ dinlediklerinizin ise mistik bir rüya veya film sahnesindeki bilgelik dolu sözler olması gerekmiyor. ‘Can kulağı’ ile dinleme olgusunu didaktik bir obsesyona çevirerek ‘aman bir şeyler öğreneyim de not alayım’ derekesine indirmeye hacet yok. Konuşanın ne anlatmak istediğini anlamak, hissetmek, empati kurabilmek başarıldığı takdirde gerisi zaten gelmekte. Muhtemelen ‘yüksek entelektüel düzeyiniz’ yüzünden bir toplu taşıma aracında denk geldiğiniz konuşkan bir emekli amca veya teyzenin konuştuklarını popüler dille ‘aman canım şimdi ne zırvalayacak’ diye yarı saygı yarı isteksizlik altında ‘yarım kulak’ dinlediğiniz zamanları düşünün. Bu seansı zulme çevirmek yerine, bu olguyu kişisel ağ zinciriniz dışından, tesadüfi örnekleme yolu ile seçilmiş bir bireyden anket ya da odak görüşme (nitel araştırma yöntemlerinden) olarak ele alıp, anlatılanları ya da metaveriyi anlamayı deneyebilirsiniz. Bunu sıkça yaptığınızda, zaman içerisinde elde ettiğiniz bilgilerin size anlatılanların toplamından daha fazla olduğunu göreceksiniz. En kötü ihtimalle hiç bir şey öğrenmeyeceksiniz, konuşmalar çok sıkıcı geçecek. Bu da iyiye alamet. Bu durumda ise bugün ve yaşlandığınızda ‘muhalefet rolüne soyunmanın dozajını’ ayarlamayı öğreneceksiniz.

Nereden çıktı şimdi bu? Diyorsunuz. Söyleyeyim: Mevlana Mesnevi’ye orjinal dili olan Farçasıyla ‘Bişnev’ yani ‘Dinle’ diye başlar. Gerçi orada dinle dediği şey ‘ney’dir. Ancak ‘ney’ neden bir insan olmasın. Tabii bu haliyle ‘dinlemek’ ne demektir -cahilliğime verin- anlamamıştım. Daha sonra, Harvard Business Review’de çıkan yazıların birinde Dr. Mark Goulston adında bir psikologun ‘Just Listen’ adlı kitabının olduğunu öğrendim. Kitabın adı gerçekten ilgi çekiciydi ‘Sadece dinle’. Kitap sadece ‘dinleme edebiyatı’ yapan bir zevksiz bir ‘non-fiction’ olsaydı herhalde Harvard Business Review’de çıkmazdı.

Kitap kapak resmi: Just Listen

Kitabı bu heyecanla alıp okumaya başladığımda, yazarın hakkını teslim ettim. Dr. Mark Goulston uzun yıllar ‘hostage negotiator’ (rehine müzakereciliği) yapmış biri olarak, psikolojisi bozulmuş insanların en tehlikeli anlarında kendilerine veya başkalarına zarar vermelerine engel olmuş, profesyonel ikna edici bir uzman. Kitabında ise ilginç bir şekilde, bu işin muhtelif metotlarının var olduğunu belirtmek ve anlatmakla birlikte işin özünün ‘dinleme’ olduğunu vurguluyor. Psikolojisi bozulmuş, intihar etmekte olan birine yarayan temel insani mantığın, sağlıklı insanlarda hatta CEO’larda kullanıldığını gerçek örnekleri ile anlatıyor. Çünkü beyin aynı şekilde işliyor. Dinle olgusunun sihirli değnek olarak tanıtılmasına şaşırmamalı, nitekim yazarın kendisi de belirtiyor: Meslektaşları düzeyindeki profesyoneller dahi aynı hataya düşüyor ve dinlemiyor. İnsanlar hakkında direkt temel varsayımları devreye sokup hata yapıyorlar. Dinlemek, -özellikle de o güne değin hiç dinlenmemiş olanlarda – çok önemli etkiye sahip oluyor. Bu yönü ile kitap dinlemenin sadece dinleyen için sağladığı pragmatik faydaların ötesinde, dinlenilen kişi için yarattığı sağaltıcı ve dostane ilişkileri güçlendirici etkiyi de ortaya koyuyor.

Okurken şaşırdığım diğer nokta ise, aslında dinliyorum diye kendimizi kandırdığımız anlarda karşımızdakine laf yetiştireyim diye ‘işlemciyi zorlayıp’ dinlediğimiz insanın ne söylediğini tam anlamama hastalığı. Dr.Goulston bu durumu veciz şekilde şöyle anlatıyor: Diyaloglarınızı tenis maçına çevirmeyin. Yani söz karşınızda iken bir sonraki vuruşa odaklanan raketler gibi olmayın, dinleyin. Tenis maçı tadında diyaloglar özellikle de çatışma durumlarında tanıdık gelecektir. Çok severiz mübareği… Açık oturum kültürünün zihnimizde açtığı fayda görünümlü maraz. Tartışıyoruz işte… Ülkeyi kurtarıyoruz.

Önemli bir diğer öneri ise, dinlerken karşımızdakinin “anlamsal bütünlüğünü” bozmamak. Bu durum genellikle ortalama bir konuşma boyunca konuşmacının sözüne defalarca araya girmek(bir keresinde 5 dakikada 12 kez sözü kesilmiş biri olarak iyi bildiğim bir işkence), “lafı balla kesmek” ile olur ki kutsal dinleme öğretisince yine yanlış kabul edilmektedir. Bunun yerine, konu ile ilgili sorular sorulabilir veya anlatıcıyı daha fazlasını sunması için belirli ifadeler kullanmaya yönelik teşvik edilebilir.

Kitap dışında da bir dinleme/anlama literatürü var kuşkusuz. Zaten bu literatür kitabı okumadan önce bir nevi hazırlık olmuştu. Söz gelimi Filozof-Kral Marcus Aurelius, “Ta eis Euratom” (Kendime düşünceler) adlı eserinde; Yanlızca özgür ruhların başlarının fikirrlerini anlayıp uygulayabildiğini ifade ediyor. Başka bir deyimle bizim kültürel dokumuzdaki “kararlılık”, “bildiğini okumak”, “bildiğinden şaşmamak” gibi başkalarını dinlemeyen, anlamayan deli saçması yöntemler özgür olmayan ruhların işi. Özgür ruhların, başkalarını anlaması da kuşkusuz ağırlıklı olarak dinlemekten geçiyor.

Diğeri ise yine Dr. Goulston’un Harvard Business Review’deki yazısı: insanların bizi dinlerken zihinsel olarak geçiş hakkımızın (yeşil ışığın) sadece 20 saniye sürdüğü.

Diğer ise şu makalede karşılaştığım moral bozucu durum: İnsanlar bilimsel olarkak karşısında konuşulanların önemli bir kısmın duymuyor bile. Bu da dinlemek kadar belki de az konuşmanın gerekliliğini anlatıyor.

Kutsal kitaplarda, dinlemek ve okumak özellikle vurgulanan hususlardır. Her ikisinin de ‘input’(girdi) oluşturmaya dönük motivatörler olduğu açıktır. Nitekim insan zihni daha az bilgi ile daha fazla çıkarım yapma araçlarına (höristiklere) sahiptir. Höristikler uzaktan aslana benzer bir şey gördüğünüzde, onun aslan olup olmadığı bilgisi yokken, hayat kurtarıcı olabilir. Ancak günlük hayatta çok fazla aslanla karşılaşmadığımıza göre belki de zihinlerimizi kapalı devre çalıştırmak yerine daha fazla bilgiyi alabilmesi adına ‘dinlemeye’ alıştırmamız gerekir. Sosyal bakımdan dinlemek yegane çözümdür çünkü, ilişki ağımız dinleme aygıtımız olan kulaklarımız üzerine kuruludur. Öyle ya, duygularımızı yazılı olarak deklare etmez, anlatırız. Bu noktada dinlemenin diğer bir faydası da, bir zihinsel yanılgı(bias) olan ‘pseudocorrelation’lar (sahte korelasyonlar) kurmaktan bizi korumasıdır. Bu alışkanlık kötü bize komplolar kurmayı, yargısız infazı, dostlarımızın ‘günahını almayı’ temin eder.

Sözü, söyleyenini hatırlamadığım (Dewey veya Shaw olmalı) veciz sözle bitirelim. İyi dinleyin:

Çocuklarımıza konuşmayı öğrettiğimiz kadar dinlemeyi de öğretmeliyiz.

Tez veya kitap yazarken dokümanlar ve yazdığınız metinleri nasıl organize etmelisiniz?


Bilgisayarınızta temiz bir çalışma ortamı oluşturmak sanıldığı kadar kolay değildir.

Sürekli olarak kullanacağınız “dijital varlıklar” (DV) önem sırasıyla:

  • Yazmakta olduğunuz tez/kitap taslağı (W)
  • Çıkaracağınız ara metinler (teze bağlı makale veya sunumlar) (P)
  • Aldığınız notlar (N)
  • Okuyacağınız ve okuduğunuz metinler(makale,kitap vs) (M)
  • Zaman zaman biriktirip vazgeçtiğiniz materyaller-Ambar (V)

olarak özetlenebilir.

image

Bu 4 varlıkla ilgili olarak aşağıdaki iki ortamda çalışmak mümkündür:

  • Tek bilgisayarda çalışmak (SC)
  • Birden fazla bilgisayarda çalışmak (Ev ve ofis bilgisayarında çalışmak) (MC)

SC: Tek bilgisayarda çalışmak daha pratik ve huzurludur ancak bilgisayarınızın olası çökme/çalınma durumunda tüm varlıklarınızı kaybedersiniz. Bu nedenle yedekleme kritik bir süreçtir. Yedeklemenin aynı bilgisayarda(LC) değil aşağıdaki ortamlardan birinde yapılması gerekir.

  • Harici hard diskler (ED)
  • Cloud (Google Drive,Dropbox,Yandex Disk gibi) (CE)

Kendi kendine e-posta yollamak da bir metot ise de dağınık ve efektif olmayan bir yoldur. Bu durumda yedeklenen dosyalar periyodik olarak (söz gelimi her ayın son günü ya da daha sık) yedeklenmelidir. Bu genelde unutulur. Bunun için ise akıllı telefonunuzun takvimine tekrar eden hatırlatma kurmanızı öneriyorum. Çok pratiktir.

Yedeklemenin handikapı, sözgelimi her saat yedek alamayacağınıza göre ya da unutma ihtimallerinizi hesaba katarsak veri kaybı riskini sıfırlamıyor olmasıdır. Yani dün periyodik yedeğinizi alır buün 4 sayfa yazar yarın verilerinizi kayberderseniz son yazdığınız 4 sayfa yok olacaktır. Ayrıca harici hard disikinizi de bozlulma ve kaybolma riski her zaman vardır. Bunun için ise cloud kullanmak (yedekleme aracı olmanın ötesinde) daha iyi bir yol olarak gözükmektedir. Bunu ise ikinci ortamı, birden fazla bilgisyarda çalışmayı anlatırken daha fazla ifade edeceğiz.

MC: Birden fazla bilgisayarda çalışmak ise bir çoğumuzun kabusudur. Makaleler bir bilgisayarda, notlar başka bilgisayardadır. Genellikle tam çalıştığınız sırada lazım olan makale diğer bilgisayarda unutulmutştur. Evet cloud bu durumda hayat kurtarır ancak cloud’a da kota sınırları vardır dahası senkronizasyon zaman almaktadır. Peki MC durumunda ne yapmak gerekir. Bunun için adına Dengelenmiş Materyal Metodunu DMM diyebileceğimiz metot önerilebilir.

Dengelenmiş Materyal Metodu

Tanım: Bir veya birden fazla bilgisayarda, tüm dijital varlıkların (DV) önem sırasıyla;

  • Düzenli,
  • Her yerden erişilebilir
  • Güvenli
  • Sürdürülebilir
  • Yalın

olmasını sağlamaya çalışan, varlıkların herhangi bir bilgisayar cloud arasında dengede tutulduğu yöntemdir.

Kurallar:

Ortam Kuralları

  • Tez/Kitap taslağı ya da emek verilerek yazılan her şey(kodlar,hesaplar vs) cloud’da saklanmalıdır. Bu yedek olarak değil GoogleDocs benzeri formatta direkt olarak cloud üzerinden editlenebilir halde olmalıdır. Sıfır veri kaybı için(teorik olarak sıfır olmasa da) bu şarrtır. (W-CE).
  • Ara metinler de aynı kurala tabidir (P-CE)
  • Notlar da cloud üzerinde ve editlenebilir halde ve tek dosya içinde ardarda yazılmak sureiyle kaydedilmelidir.(N-CE)
  • Okunan ve okunmakta olunan metinler cloud’da da tutulabilir ancak cloud’da tutulamıyorsa lokal bilgisayarda (M-LC) ve tek klasör altında olmalıdır. Ayda bir yedeklenmelidir. Materyallere her zaman erişim genellikle mümkündür. Kaybolsalar bile tekrar download edebilirsiniz bu nedenle cloud’da yer kaplamasına gerek yoktur. Ancak düzeninizin bozulmaması için ilgili klaösr ayda bir harici harddiske yedeklenemelidir.
  • Ambar dosyaları lokal bilgisayarda saklanmalıdır.(V-CE)
  • Sadece sıkça kullanılacak kitap ve makaleler cloud’da kolay erişim amacıyla yine tek klasör* altında saklanabilir.
  • Metin altını çizme ve kenara notun hiçbir değeri yoktur. Tüm notlar tek dosyaya yazılmalıdır.

Tüm notlar tek dosyada kuralı eski bir teamülden gelmektedir. Şu formatta tutulur:

Makale başlığı 1 -Yazar-Yıl

  • Notlar……

Makale başlığı 2 -Yazar-Yıl

  • Notlar…..

Tek materyaller tek klasörde kuralı ise pratik gibi gözükmese de dağılmışlık hissiden,mükerrer kayıtlardan kurtulmanın iyi bir yoludur. Ancak isimlendirme kuralları olmaksızın işe yaramaz. İsimlendirme kuralı, dokümanları sıralı ve taksonomik olarak kaydetmenin bir yoludur. Şöyle yapılır:

001. MakaleYılı-Başlıktan ilk max kelime-Yazar #Etiket Bilgisi.pdf

gibi. Burada sıra numarası dosyaların sizin kaydettiğiniz sıra içinde ve düzenli gözükmesini sağlar. Başa sıfırları koymayı unutmayın nitekim windows için 0001 ile 1 farklı değerlerdir ve sıra bozulur. Tüm başlığı yazmaya gerek yoktur makale başlığından bir veya iki kelime ile hatırlatması yeterlidir. Yazar bilgisi akademik metinlerde atıflar ve hatırlamak için önemlidir. Etiket bilgisi ise basit bir taksonomi yapmak için gereklidir. Bunun için en başta şöyle bir kategori listesi yapmış olabilirsiniz:

  • A: Kendi bulduğum makaleler
  • B: Danışmanımın önerdikleri
  • C: Kritik makaleler
  • D: Uygulamalı makaleler
  • E: Okuduğum makaleler

Buna göre diyelim ki danışmanınızın önerdiği kritik bir makale #BC olarak, sizin bulduğunuz uygulamalı bir makale #AD olarak etiketlenir. # ifadesinden sonraki harfler alfabetik düzende gitmelidir. Bu neye yaracaktır? Kaydettiğiniz makalerin sayısı yüzlere ulaşınca hangisi neydi diye bulamayabilirsiniz bu durumda bulunduğunuz dizinde arama kutusuna sadece

System.FileName:“#BC”

yazdığınızda danışmanınızın önerdiği tüm makaleler listelenecektir. (Daha karmaşık arama operatörleri için şurayı tıklayın) Ya da #A yazınca kendi bulduğunuz makaleler gelir. Dahası 29’a kadar değişik kategori kullanabilirsiniz gerektikçe ancak bence en fazla 7 kategori olmalıdır.(Bu arada W,P,N,M,V harfleri rezervdir sadece başta anlattığımız ana kategoriler içindir onları kullanmayın) Daha fazla kategori veya ayrıntı bilgi için README dosyası kullanmalısınız. Bu dosya ilgili materyaller klasörü altında not almak istediğiniz dosyalar için kısa bilgiler girebileceğiniz basit bir text dosyası olabilir.

image

Bu kadar kurallı olmanın basit bir gerekçesi vardır. Materyal ve dokümanlarınıza siz hakim değilseniz sonuç alamazsınız. Dahası stresli ve huzursuz çalışırsınız. Bazı insanların bilgisayarları binlerce materyalin yer aldığı dipsiz bir kuyu gibidir. Fazla ve düzensiz materyal tutmak bilgelik değil koleksiyonculuk olur. 

image

Bu nedenle okumadığınız veya ilgisiz olduğunuz materyalleri ara sıra temizleyin. Eğer kıymıyorsanız yedekleyin ancak bilgisayarınızda tutmayın. Sırf bu iş için çöp kutusu yerine adına AMBAR dediğiniz bir klasör açabilirsiniz.

Zamanınız yoksa bu yazıyı okumayın!


tt

Zaman en az para kadar muhasebesi tutulmaya değer bir kaynaktır. Tıpkı para gibi yevmiye kayıtları olmalı, bütçesi olmalı, hangi işe ne kadar harcanacağı ve ne kadar harcandığı bilinmelidir. Sonra da değerlendirilmeli, yapılan harcamanın sonuçlara değip değmediğine bakılmalıdır. Saçma değil mi? Evet, bir çoğumuzun gözlüğünden öyle… Oysa bir çok iyi şeyde olduğu gibi “batı” bunu da yapıyor. İnanmıyorsanız “time tracking” diye Google’dan arattırın.  Yaygın tabirle; “adamlar” yapmış. Zaman muhasebesi için hem yöntemler hem de kaydını tutmak için programlar yazmışlar. Konsantre çalışmayı sevmeyen bizlere hitap etmese de süreç şöyle işliyor: Uğraşmakta olduğunuz projeyi, diyelim ki tezinizi yazmak ya da okumanız gereken bir kaç kalın kitabı bitirmek gibi bir işi adlandırıyor, daha sonra her masa başına geçtiğinizde harcadığınız süreyi bu yazılımlara kaydediyorsunuz. Bunu sıkılmadan devam ettirdiğinizde iki şey sizi şaşırtıyor: Birincisi, “kayıt dışı” çalışmalar, ya da zaman muhasebesi yapılmadan yapılan çalışmaların sandığınız kadar da çok olmadığını görüyorsunuz. Yani kaydı tutulmadan yaptığınız çalışmanın gölgesi bugüne kadar size boyundan daha uzun görünüyormuş meğer. İkincisi ise; Az da olsa günlük olarak aynı şekilde çalışma bir adet haline geldiğinde, daha az ama düzenli olanın “bereketi” sizi şaşırtıyor. Çünkü harcadığınız zamanı biliyor ve efektif kullanma eğilimine giriyorsunuz. Tabii bu programlar, eğer televizyon başından kalkamıyorsanız ya da bilgisayar oyunlarına müptela iseniz pek hayırlı gelmez çünkü sorun zamanı etkili kullanamama değil, zamanı hunharca harcama olmaktadır.

Konsantrasyon sorunu olanlara müjde, “adamlar” onu da düşünmüş. Pomodoro adlı bir teknik tecrübe ile sabit deva sunuyor. Önermesi basit; tutup da “tek oturuşta kontağı kapatmadan üç saat çalışıyorum” gibi  “havalara” girmeye gerek yok. Zaten gerçekçi de değil efektif hiç değil. Pomodoro metodunun kutsal kuralı: 25 dakika (ama gömülerek)çalış 5 dakika ara ver. Ama bunu sektirmeden yap… 25 dakika boyunca tıpkı oruç gibi pomodoroyu bozan kurallar var; Çalışmakta olduğun konu dışına sapmak yok, şöyle bir facebook’a bakayım hiç yok. 25. dakika sonunda ise zil çalınca bir dakika bile durmadan ara vermek durumundasın. Neden? Zihnin çalışma şekli buymuş. Gerçekten de yarıyor. 5 dakikalık arada ise çalışmak yasak. Ayağı kalkılabilir, tatil planı yapılabilir. Bu 25 dakikalık zaman dilimine 1 pomodoro deniyor. (Pomodoro domates demek İtalayanca’da. 25 dakikayı tutmak için mucidinin kullandığı mutfak tipi domates şeklindeki saatlere ithafen). Her 4 pomodoro sonrasında 15 dakika ara veriliyor. Daha detaylı kurallar için sitesine bakabilirsiniz: http://pomodorotechnique.com/

Denemiş biri olarak gayet iyi çalışan bir sistem olduğunu söyleyebilirim. Sürekli olarak tekrar edince, artık akıcı bir çalışma biçimine dönüşüyor. Ayrıca kurallar basitçe böyle olmakla birlikte, her günkü performansınızı kaydetmeniz gerekiyor. Metot bunun için özel tablolar önerse de artık ücretsiz bir çok mobil uygulama ile kayıt ve performans takibi ve aynı şekilde pomodoro metodunu uygulamak çok kolay. Android için Google Play’dan Iphone için Apple Store’dan “pomodoro” diye aratarak ücretsiz bir çok uygulamayı indirebilirsiniz. Benim Andorid’deki favorim “Pomodoro Challenge Timer” Iphone’deki favorim ise cüzi bir fiyata satılan “Weple Today”. Bu programlarla siz de zamanınızı etkin kullanmaya başlayabilirsiniz.

Gelelim şu her şeyin iyisini yapan “batılılar” meselesine; Doğru ve iyi olan her yerde bilinir. Ancak uygulayıcılar sahip olur. Kutsal kitabı, sıkça “zaman üzerine yemin eden” ve “zamanın değerine” epeyce gönderme yapan bir dine mensubuz. Ancak galiba zamanın değerini değerlendirmek için pek zamanımız yok. Oysa zaman bir gün, hepimizi ve dünyayı az da olsa daha iyi hale getirmek için fazlasıyla uzundur. Malayani’den sıra gelirse tabii. Malayani de ne? Evet bu tasavvufi kavramın en basit özeti: “boş işlerdir”. Fayda üretmeyen işler. Tanırsınız. Tanırız. Gerçi adını stres atmak, efendim zihin jimnastiği gibi şeyler koyarak masum hale getirsek de, günümüzde artık tadı kaçırılan, sosyal medya, televizyon, bilgisayar oyunları, bitmek bilmeyen dedikodu ve “memleket kurtarma” ayinleri ve sonu gelmeyen uzun bir liste… Kuvvetle muhtemel malayanidir. Bir hadis ise şöyle demektedir: “Kişinin boş işleri(malayani) terk etmesi, inancının(imanının) güzelliğindendir”.

Gerek zihin jimnastiği için gerek eğlence için gerek stres atmak için sayılan şeylerden daha fazlasını sunan üstelik de fayda yaratan iyi ancak artık demode bir alternatif var: Kitaplar. Özellikle de iyi kitaplar.

Kitaplar hakkında resmi görüş hep “faydalı olduğu”, “okuyanları adam ettiği” yönünde olmakla birlikte, gerek kitapların gerekse kitapseverlerin yüzüne söylenmeyen bir görüş daha vardır ki o da kitapların sıkıcı olduğu, artık Google, Wikipedia gibi “şeylerin” var olduğu teranesidir. Sevgili okur, bahse girerim, o saydıkların konusunda hiç de fena olmadığımı bu blog’dan görebilirsin. Hatta wikipedia’da yazılı bir çok ‘entry’im mevcut. Ancak durum bildiğin gibi değil. Olay “karamel neden yapılır” diye merak ettiğinde internette ilk çıkan şeyi okuyup “öğrendim” demekten ibaret hiç değil. Kitap elinde tuttuğun ve sayfalarla yazılı metinden hatta kitabın deruni içeriğinden de ibaret değil. Kitap senin, seninle ve “sen’in” içinde yolculuğa çıkman, kendini ve başka bir yazarın senini keşfetmen nihayetinde adım adım “kendini bilmen” demektir. Dahası dünyaya bakacak gözlükler marifetiyle, daha önce görmediklerini görmen, bilmediklerini bilmendir. Bir araştırma, klasikleri okuyanların daha fazla empati kurma yeteneği geliştirdiğini söylüyor (Bkz: Organized Minds adlı kitap). Empati kurarak, “fil dişi” kulelerden çıkmayı öğrenirsin. Aslında fil dişi kulelerde yaşayanlar “kitabi”ler değil “gayrı kitabilerdir”.

Elinde kitap filan taşımaktan acizsen, “ecnebi” onu da yapmış.  Kindle diye bir sözüm ona tabiri caizse “gavur icadı” ile binlerce kitabı bir cihaza depoluyor ve istediğin yerde istediğin zaman okuyorsun. Telefondan tabletten da okurum diyorsan “geç” telefonun ekranı gözü yoruyor ve bunu dediğine göre dört beş saat art arda okumayı telefondan yaptığında şarjın yetmeyeceğini dahası şaşı olacağını bilmiyorsun besbelli. Bu Kindle öyle menen bir şey ki, altını çizdiğin yerleri saklıyor(Bkz: clippings.io), okuduğun kitapta milletin en çok nerelerin altını çizdiğini görüyorsun. Hemide bu Kindle’nin şarjı bir iki ay gidiyor. “Adamlar” yapmış.

Bu yazıda zikrettiğimiz “adamlar” hep “yapmış” deriz ya. Biz de “adamlar” olarak yapmış olabilmek için galiba bir yerlerden başlamamız gerekiyor. İzlemek yerine yapmak, bakmak yerine görmek, duymak yerine okumak, okumak yerine yazmak

İyi okumalar.

Belleğinize güveniyor musunuz? Buyurun o zaman!


image

Organized Mind adlı kitabı keyifle okumaktayım. Kitap hafızamızın bize yaptığı oyunları bilimsel desteklerle açıklıyor. Normalde elimizin yetişmeyeceği bilimsel gerçeklikleri, yüksek raflardan halkın arasına karıştıran (kitap bestseller) yazarları seviyorum.

Kitapta gördüğüm ve etkilendiğim uygulanmış bir psikolojik testi paylaşmak istiyorum. Lütfen deneyin. Şaşıracaksınız. Daha sonra ise bu testin daha fazla nelere sebep olacağı üzerine düşüneceğiz.

Test basit bir dakika bile sürmez. Aşağıdaki kelimeleri sırayla okuyun sonra beklemeden ekrandan yazıyı kapatıp, bir kağıt kalem alarak hatırladığınız kelimeleri ardarda yazın. (Fazla kasmayın, zeka testi yapılmıyor sadece ilginç bir sonucu göreceksiniz. Ayrıca ezberlemeyin, deney etkisini kaybeder. Hızlıca okuyun sadece )

  • Dinlenme
  • Yorgun
  • Uyanık
  • Rüya
  • Horlama
  • Yatak
  • Yemek
  • Pinekleme
  • Ses
  • Rahatlık
  • Yastık
  • Uyan
  • Gece

Buraya kadar geldiyseniz tekrar hatırlatalım, bu kelimelerden hatırladıklarınızı bakmadan başka bir kağıda yazacaktınız.

Kağıdınıza bakın!

….

Deneyin Kontrolü

Şimdi hatırladığınız kelimelere bakın, dinlenme kelimesini hatırladınız mı? Bu testin yapıldığı deneklerin %75’i hatırlamış, buna ilk olma ön yargısı denmektedir. Zihin ilk gördüğüne istem dışı olarak önem verir. (Testi kendime yaptığımda olmamıştı).

Peki gece kelimesini hatırladınız mı? Yine deneklerin önemli bir kısmı son kelimeyi hatırlamış, bu da zihnin bir oyunu.

Şimdi son bombaya geliyoruz, sizde olmamış da olabilir. Yazdığıınz kelimeler arasında uyku var mıydı? Büyük ihtimalle vardır. Ama uyku kelimesi listede yok… Deneyi yaptığım bir çok kişi de listede olmadığı halde kağıdına uyku yazmış. Hatta inat edenler çıktı, listede uyku kelimesi var diye. Oysa yoktu… Kitabın belirttiğine göre, yanlız değiliz; yine önemli bir oranda insan listede olmadığı halde uyku kelimesini var gibi kendi kağıdına yazmış.

Peki bu neden oluyor?

Zihnin kategorizasyon adeti

Zihin her algıladığı şeyi, benzerleri ile birleştirme adetine sahiptir. (Bu adetlere heuristics de denir). Yani bir nevi kısayol. Bu durum da kitabın dediğine göre yakın zamanda keşfedilmiş bir olgudur. Şimdi, beynimiz yukarıdaki listeyi okuduğumuzda hemen uyku kelimesi ile eşleştirir. Öyle ki listede uyku kelimesi olmadığı halde, zihin onu varmış gibi algılar. Elbette siz listenize uyku kelimesini yazmamış olabilirsiniz(ben de yazmamıştım) ancak bir çok insan yazdı. Deneyi annemle yaptığımızda, o listeye dalgın kelimesini bile ekledi. Fark yok, zihin bir şeyle bağdaştırıyor.

Ee, sonra, Çok mu önemli?

Bu tür deneyler ilk başta saçma gelebilir ancak bu deneyi okuduktan sonra çok ciddi bir tehlikenin varlığını fark ettim: Hukuktaki şahitlik müessesesi. Bildiğim kadarı ile şahitlik başka deliller olmaksızın tek başına yeterli değil… Ancak zihnimiz böyle iken şahitliğin delil olabilmesi korkunç. Kitapta daha beter deneyler var. Zihin resmen çuvallıyor. O kadarını da anlatmayayım, kitaba buyrun. Kitabın Türkçesi henüz yok.

Yine Zihinsel Maniplasyon Teknikleri

Şu yazımda zihinsel maniplasyon tekniklerinden bahsetmiştim. Belki de yukarıdaki deneyden sonra bir yenisini de eklemeli. Düşünün, eğer haber kanalları, siyasiler, troller, istihbarat örgütleri, güçlü blogger’lar bu metotları biliyor ve kullanabiliyorlarsa, siz hatırladığınız hangi haberi, olguyu veya olayı hala kendinizden emin bir şekilde açıklıyorsunuz.

Arapların Gözü ile 1. Dünya Savaşı


Türkiye’de Aljazeera Türk, popüler kanallar kadar bilinmiyor olsa da belki de Türkçe yayınlar içerisinde bu güne değin görülmemiş bir kalite ve derin içerikle, reklamların arasına sıkışmış, unutulmak üzere yazılmış değersiz ve derinliksiz içeriğe sahip haberciliğimize inat yeni soluklar getirmeyi başarıyor.
Son olarak Arapların Gözü ile 1. Dünya Savaş’ı adlı 45 dakikalık belgeseli izledim.
Belgesel Şaşırtıcı derecede bilgi yüklü ve etkileyici idi. İzlerken, belki inceleme yapanlar veya merak edenlere faydalı olur diye kısa notlar aldım. Ayrıca belgeselin linki de aşağıda:
Konular:
– 1. Dünya savaşı’nda Fransızlar Kuzey Afrika’daki sömürgelerinden zorla asker topladılar. Bu askerler genellikle hep cephede ön saflarda kullanıldı. Savaş’ta bilinen istatistikler Fransızlardan fazla Afrika’lı Arapların öldüğünü ortaya koyuyor.
– Tüylerimi diken diken eden diğer konu Fransızlar’ın bu kuzey Afrika’lı askerleri disiplinine etmek için eski Roma ordularında uygulanmış pis bir askeri adet olan desimasyon uygulaması, bu uygulama ile disiplinsizlik hallerinde her bölükten on kişi rastgele seçilip infaz ediliyor. Bunun resmi kayıtları var.
– Ifade edilenler genellikle Tunuslu araştırmacı Malik Triki’nin arşivler üzerinde yaptığı araştırmalar. Ancak arşivlerin bir de karartılan kısımlar var bu kısımların daha fazlasını içerdiği açık.
– İngilizler de Hindistan ve civarı sömürgelere aynı uygulamayı yapmış.
– Singapur’da bir grup Müslüman Osmanlı’ya karşı savaşacaklarını öğrenince Müslümanlar’s karşı asker olmak istemeyip isyan ediyor ve İngilizler 80 tanesini infaz ediyor.
– Çanakkale’de Anzaflara karşı takviye kuvvetler gelene değin savaşan Atatürk’ün “size ölmeyi emrediyorum” meşhur emrine muhatap olan 19. Tümen’in 2/3’ü Suriyeli ve diğer Araplar’dan oluşuyor. (Avusturalyalı bir tarihçi mülakatından). Bu tümenin önemli bir kısmı şehit oluyor.
– Bu Kuzey Afrika’lı Arapların ses kayıtlarlına da Almanya’daki bir Arşivden ulaşılmış, bu arşivler belgeselde gösteriliyor. Çok etkileyici sözler var.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑