YOUR BOYS HAVE DONE IT…


12 Eylül 1980 darbesini görmek nasip olmadı nitekim o zamanlar henüz dünyada değildim. Yaşananları okudukça bazen keşke ben de o zaman yaşasaydım derken bazen de şükürler olsun o zamanlar yoktum diyorum. Evet, şükürler olsun ki o zamanlar yoktum çünkü her halde o zamanlar şimdiki yaşımda olsam şu ana kadar okuduğunuz satırlar bile başıma çok iş açabilirdi.

Yazılanlar; “yazı” olarak adlandırılan her huruf gibi soğuk, didaktik ve hissizdir yazarının tüm ustalığına rağmen. Bu yüzdendir ki darbeler hakkında okunanlar darbeyi yaşamamışlara çok doğal gelir. Neyse ki devir 1960’larda olduğu gibi Ankara Radyoevinin yayında iken basılıp yegâne iletişim kanalını ele geçirdiği devir değil. Kimsenin tekeline alamadığı ve alamayacağı hiçbir zaman lideri olmayacak ve susturulamayan güç “internet” artık iletişim kanallarının ele geçirilmesini ebediyen engelledi.

Kısa bir süre önce Türkiye’den erişimi engellenen meşhur www.youtube.com adlı internet sitesinden Kenan Evren’in 12 Eylül Darbe’sinde siyah beyaz ekranlardan yayınlattığı konuşmayı LightBright 17 inç ekrandan on-line izliyorum. Ancak tamamen o tarihte yaşayan herhangi bir vatandaş ile empati kurmaya çalışarak.

Kenan Evren; geçen günlerde eyalet sisteminden bahseden eski çınar o zamanlar “kontrol edilemeyen demokrasi” ve “otoritesini kaybetmiş devletten” bahsederek neden yönetime el koyduklarını gayet naif bir biçimde anlatıyor.

Çok sonraları Mehmet Ali Birand’ın iddiasına göre de; Türkiye’de darbe yapıldığı haberi zamanın ABD başkanına your boys have done it (bizim çocuklar işi bitirdi) diye iletiliyor. Eğer bu da doğruysa tıpkı en son Utah skandalında da olduğu gibi darbenin adresini gösteriyor.

Bir ordunun kendi vatanını yeniden kurtarması ve demokrasiyi baltalamanın en iyi metotlarından biri olan Bu darbelerin hiçbiri, ilan edilmiş amaçlarına ulaşmayı sağlamamıştır.*1 ”

Ülkemizin kısa darbe kronolojisini inceleyelim:

  • 1960 darbesi başarılı oldu ama üç lideri asılan Demokrat Parti’nin devamı olarak ortaya çıkan Adalet Partisi de kısa sürede tekrar iktidara geldi.

    * Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir’in 1962 ve 1963 yıllarındaki iki darbe girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. Aydemir ve sağ kolu Fethi Gürcan idam edildi.

    * 12 Mart 1971 müdahalesi de “kardeş kavgasını önlemek” diye bir amaç ilan etti, bu arada daha büyük kardeş kavgalarının tohumlarını, güçlü bir şekilde attı.

    * 1971’in ardından Türkiye en büyük kaos, en büyük ekonomik ve siyasi kriz dönemlerini yaşadı. Kardeş kavgası fiili bir iç savaşa dönüşme aşamasına geldi.

    * 12 Eylül 1980’in amacı bu kaosu durdurmaktı. Durdurdular. Ancak kurmayı amaçladıkları siyasi yapı daha başından çöktü; halk, askerlerin “oy verin” dediği partiye değil sevmedikleri partiye oy verdi, onu iktidara getirdi.

    * 12 Eylül’ün tortularının devamı da siyasi İslamın, bölücü hareketlerin güçlenmesi olarak ortaya çıktı.

Bu kronografyadan anlaşılacağı üzere hiçbir darbe ülke ekonomisine el koymak için değil “sen kenara çekil ben bu işi hallederim” mantığı ile yapılmış. Tabiri caizse “yaramazlık yapan hükümetlerin kulağı çekilmiş *2” Elbette olan halka olmuştur hep.

Medeniyetler çatışması teorisi ile ün yapmış Samuel Hunthington’un yaptığı bir araştırmaya göre: “Ekonomik gelişmeyle askeri darbeler arasında doğrudan bir ilişki vardır. Kişi başına düşen gelir 500 doların altındaysa askeri yönetim kader gibi bir şeydir. Bu gelir düzeyinin 3 bin doları aştığı ülkelerde ise askeri darbelerin başarılı olma şansı pek yoktur. Huntington, 1974’te başlayan son demokratikleşme dalgasını da dünya ekonomisindeki olumlu gelişmeye bağlamaktadır. *3”

Buna göre Bugüne kadar ara trend dalgalanmalarını saymazsak çok da iyi olmayan ekonomilerimizin ve buna bağlı olarak zayıf sivil kamuoyunun darbelerin oluşumundaki pasif rolünü anlamış bulunuyoruz.

Darbeyi demokrasiyi baltalama olarak nitelendirmekten kasıt: Bugüne değin İstediği ve organize olduğu takdirde “halkın seçtiğini” devirebilen bir güç olarak askeri darbe yapan aktörlerin halkın tercihine bakışıdır. Bu tuhaf demokrasi anlayışı beş on kişi olan kendi gibi düşünün grubun ülkenin geri kalanlarından daha akıllı olduğuna kanaat getirmiştir ki ülkenin siyasi tercihlerini hatalı olarak kabul edip kendisi başa gelebiliyor. Eh bu doğru tercihlerin sonuçlarını ülkemizi kaç yıl ileri götürdüğü de ortadadır (eksi yönde).

Bu aktörlerin sadece asker olmadıklarını hatta çoğunlukla sivil olduklarını da Cumhurbaşkanlığı tartışmaları içerisinde bariz bir biçimde görmekteyiz. Tuhaf bir rastlantıdır ki artık “postmodern devrimlerin” bile yapılamadığı mevcut konjüktürde darbelerle ülkeyi bir yerlere taşıyacak zihniyete sahip sözümona “bizim çocuklar’ın” çocukları halkın olası tercihine karşı var güçleri ile mücadele ediyorlar.

Evet, bu aktörler sivil halkın tercihini –gerçi daha tercih bile olmadı- eleştirirken artık karşıtlık üslubunu da aşmış neredeyse kendileri gibi düşünmeyenleri “vatan haini” ilan edecekler.

Anayasal olarak da kabul edilmiş olan “meclisin halkı temsil” yetkisini pek de özümseyememiş olanlar meclisin tercihinin teorik olarak imkânsız olsa da günümüz demokrasilerinin pratik bir kuralı olarak halkın tercihi olduğunu anlamalıdırlar.

Az olmasına karşın muhalif partinin meclis içindeki “çok gürültülü ancak pasif pozisyonu” bu partiyi meclise taşıyan seçmenlerin seçimlerini doğru partiden yapmış olma ihtimaline karşın yanlış adamlarla çalıştıklarının en bariz işaretidir.

Bugüne değin kendine has aydın ve demokratik CHP imajı mevcut başkanının anti-demokratik kişiliği ve kritik bir dönemde olan Türkiye sorunlarına sadece ve sadece AKP’yi ve AKP’lileri nasıl eleştiririm merceğinden bakıyor olması CHP’nin kadim imajını silip götürmüştür. CHP’nin bu durumunu Deniz Baykal’ın artık çözemeyeceği ortadadır. Bu pozisyonda Şişli Belediye başkanı Mustafa SARIGÜL’ün kesinlikle daha iyi olacağı artık daha büyük bir ihtimal olarak değerlendirilmelidir.

Maalesef Ankara’da yapılan mitingde her ne kadar siyasi bir dışavurum gözükmese de eylemlerin hangi partinin ekseninde yapıldığı tahmin edilecektir. Bu bağlamda Ankara’da yapılanların saf sivil toplum hareketi olduğundan emin değilim.

Eskilerin bir hikayesi vardır: Define arayan biri, define ilmini bilen bir bilgenin yanına gider, bilge definenin yerinin haritasını verir ve bir şart koşar ve defineciye der: “Define yeri kazılırken tavşanlar hakkında hiçbir şey düşünmeyeceksin. Tavşanı düşünürsen defineyi koruyan cinler defineyi kaybeder.” Defineci tamam der ve haritada gösterilen yere gidip kazıya başlar ve aklına bilgenin sözü gelir. Tavşanı düşünmeyeceğim der. Gerisini siz tahmin edin…

Erdoğan hakkında yapılan çoğu eleştiri “tavşanı düşünmeyin” veznindedir. Dolayısıyla gerek seçimlerde gerekse gazete köşelerinde hep aynı şey ortaya çıkar.

Erdoğan’ı düşünmeyelim, düşünmeyelim ama neden?

***

Reklamlar

YOUR BOYS HAVE DONE IT…


12 Eylül 1980 darbesini görmek nasip olmadı nitekim o zamanlar henüz dünyada değildim. Yaşananları okudukça bazen keşke ben de o zaman yaşasaydım derken bazen de şükürler olsun o zamanlar yoktum diyorum. Evet, şükürler olsun ki o zamanlar yoktum çünkü her halde o zamanlar şimdiki yaşımda olsam şu ana kadar okuduğunuz satırlar bile başıma çok iş açabilirdi.

Yazılanlar; “yazı” olarak adlandırılan her huruf gibi soğuk, didaktik ve hissizdir yazarının tüm ustalığına rağmen. Bu yüzdendir ki darbeler hakkında okunanlar darbeyi yaşamamışlara çok doğal gelir. Neyse ki devir 1960’larda olduğu gibi Ankara Radyoevinin yayında iken basılıp yegâne iletişim kanalını ele geçirdiği devir değil. Kimsenin tekeline alamadığı ve alamayacağı hiçbir zaman lideri olmayacak ve susturulamayan güç “internet” artık iletişim kanallarının ele geçirilmesini ebediyen engelledi.

Kısa bir süre önce Türkiye’den erişimi engellenen meşhur www.youtube.com adlı internet sitesinden Kenan Evren’in 12 Eylül Darbe’sinde siyah beyaz ekranlardan yayınlattığı konuşmayı LightBright 17 inç ekrandan on-line izliyorum. Ancak tamamen o tarihte yaşayan herhangi bir vatandaş ile empati kurmaya çalışarak.

Kenan Evren; geçen günlerde eyalet sisteminden bahseden eski çınar o zamanlar “kontrol edilemeyen demokrasi” ve “otoritesini kaybetmiş devletten” bahsederek neden yönetime el koyduklarını gayet naif bir biçimde anlatıyor.

Çok sonraları Mehmet Ali Birand’ın iddiasına göre de; Türkiye’de darbe yapıldığı haberi zamanın ABD başkanına your boys have done it (bizim çocuklar işi bitirdi) diye iletiliyor. Eğer bu da doğruysa tıpkı en son Utah skandalında da olduğu gibi darbenin adresini gösteriyor.

Bir ordunun kendi vatanını yeniden kurtarması ve demokrasiyi baltalamanın en iyi metotlarından biri olan Bu darbelerin hiçbiri, ilan edilmiş amaçlarına ulaşmayı sağlamamıştır.*1 ”

Ülkemizin kısa darbe kronolojisini inceleyelim:

  • 1960 darbesi başarılı oldu ama üç lideri asılan Demokrat Parti’nin devamı olarak ortaya çıkan Adalet Partisi de kısa sürede tekrar iktidara geldi.

    * Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir’in 1962 ve 1963 yıllarındaki iki darbe girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. Aydemir ve sağ kolu Fethi Gürcan idam edildi.

    * 12 Mart 1971 müdahalesi de “kardeş kavgasını önlemek” diye bir amaç ilan etti, bu arada daha büyük kardeş kavgalarının tohumlarını, güçlü bir şekilde attı.

    * 1971’in ardından Türkiye en büyük kaos, en büyük ekonomik ve siyasi kriz dönemlerini yaşadı. Kardeş kavgası fiili bir iç savaşa dönüşme aşamasına geldi.

    * 12 Eylül 1980’in amacı bu kaosu durdurmaktı. Durdurdular. Ancak kurmayı amaçladıkları siyasi yapı daha başından çöktü; halk, askerlerin “oy verin” dediği partiye değil sevmedikleri partiye oy verdi, onu iktidara getirdi.

    * 12 Eylül’ün tortularının devamı da siyasi İslamın, bölücü hareketlerin güçlenmesi olarak ortaya çıktı.

Bu kronografyadan anlaşılacağı üzere hiçbir darbe ülke ekonomisine el koymak için değil “sen kenara çekil ben bu işi hallederim” mantığı ile yapılmış. Tabiri caizse “yaramazlık yapan hükümetlerin kulağı çekilmiş *2” Elbette olan halka olmuştur hep.

Medeniyetler çatışması teorisi ile ün yapmış Samuel Hunthington’un yaptığı bir araştırmaya göre: “Ekonomik gelişmeyle askeri darbeler arasında doğrudan bir ilişki vardır. Kişi başına düşen gelir 500 doların altındaysa askeri yönetim kader gibi bir şeydir. Bu gelir düzeyinin 3 bin doları aştığı ülkelerde ise askeri darbelerin başarılı olma şansı pek yoktur. Huntington, 1974’te başlayan son demokratikleşme dalgasını da dünya ekonomisindeki olumlu gelişmeye bağlamaktadır. *3”

Buna göre Bugüne kadar ara trend dalgalanmalarını saymazsak çok da iyi olmayan ekonomilerimizin ve buna bağlı olarak zayıf sivil kamuoyunun darbelerin oluşumundaki pasif rolünü anlamış bulunuyoruz.

Darbeyi demokrasiyi baltalama olarak nitelendirmekten kasıt: Bugüne değin İstediği ve organize olduğu takdirde “halkın seçtiğini” devirebilen bir güç olarak askeri darbe yapan aktörlerin halkın tercihine bakışıdır. Bu tuhaf demokrasi anlayışı beş on kişi olan kendi gibi düşünün grubun ülkenin geri kalanlarından daha akıllı olduğuna kanaat getirmiştir ki ülkenin siyasi tercihlerini hatalı olarak kabul edip kendisi başa gelebiliyor. Eh bu doğru tercihlerin sonuçlarını ülkemizi kaç yıl ileri götürdüğü de ortadadır (eksi yönde).

Bu aktörlerin sadece asker olmadıklarını hatta çoğunlukla sivil olduklarını da Cumhurbaşkanlığı tartışmaları içerisinde bariz bir biçimde görmekteyiz. Tuhaf bir rastlantıdır ki artık “postmodern devrimlerin” bile yapılamadığı mevcut konjüktürde darbelerle ülkeyi bir yerlere taşıyacak zihniyete sahip sözümona “bizim çocuklar’ın” çocukları halkın olası tercihine karşı var güçleri ile mücadele ediyorlar.

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması hususunda kişisel kanaatimin pek önemli olduğunu düşünmesem de yazının akışı içinde neyi kastettiğimin anlaşılması için; Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasına benim de karşı olduğumu söylemeliyim. (Bu fikrim bu hususta benim gibi düşünenlerin bazılarının “çağdaş yobazlığı” yüzünden değişmek üzere)

Evet, bu aktörler sivil halkın tercihini –gerçi daha tercih bile olmadı- eleştirirken artık karşıtlık üslubunu da aşmış neredeyse kendileri gibi düşünmeyenleri “vatan haini” ilan edecekler.

Anayasal olarak da kabul edilmiş olan “meclisin halkı temsil” yetkisini pek de özümseyememiş olanlar meclisin tercihinin teorik olarak imkânsız olsa da günümüz demokrasilerinin pratik bir kuralı olarak halkın tercihi olduğunu anlamalıdırlar.

Az olmasına karşın muhalif partinin meclis içindeki “çok gürültülü ancak pasif pozisyonu” bu partiyi meclise taşıyan seçmenlerin seçimlerini doğru partiden yapmış olma ihtimaline karşın yanlış adamlarla çalıştıklarının en bariz işaretidir.

Bugüne değin kendine has aydın ve demokratik CHP imajı mevcut başkanının anti-demokratik kişiliği ve kritik bir dönemde olan Türkiye sorunlarına sadece ve sadece AKP’yi ve AKP’lileri nasıl eleştiririm merceğinden bakıyor olması CHP’nin kadim imajını silip götürmüştür. CHP’nin bu durumunu Deniz Baykal’ın artık çözemeyeceği ortadadır. Bu pozisyonda Şişli Belediye başkanı Mustafa SARIGÜL’ün kesinlikle daha iyi olacağı artık daha büyük bir ihtimal olarak değerlendirilmelidir.

Maalesef Ankara’da yapılan mitingde her ne kadar siyasi bir dışavurum gözükmese de eylemlerin hangi partinin ekseninde yapıldığı tahmin edilecektir. Bu bağlamda Ankara’da yapılanların saf sivil toplum hareketi olduğundan emin değilim.

Erdoğan’ın aynı tazyikler altında başbakanlığa geldiğini de düşünürsek; Erdoğan’a kendi partisinden daha çok Deniz BAYKAL’ın destek verdiği gibi şaşırtıcı bir gerçek ortaya çıkacaktır..!

Eskilerin bir hikayesi vardır: Define arayan biri, define ilmini bilen bir bilgenin yanına gider, bilge definenin yerinin haritasını verir ve bir şart koşar ve defineciye der: “Define yeri kazılırken tavşanlar hakkında hiçbir şey düşünmeyeceksin. Tavşanı düşünürsen defineyi koruyan cinler defineyi kaybeder.” Defineci tamam der ve haritada gösterilen yere gidip kazıya başlar ve aklına bilgenin sözü gelir. Tavşanı düşünmeyeceğim der. Gerisini siz tahmin edin…

Erdoğan hakkında yapılan çoğu eleştiri “tavşanı düşünmeyin” veznindedir. Dolayısıyla gerek seçimlerde gerekse gazete köşelerinde hep aynı şey ortaya çıkar.

Erdoğan’ı düşünmeyelim, düşünmeyelim ama neden?

***

Bu arada bizim çocuklar neden işi bitirmediler acaba?

Java Uygulaması Üzerinden HTTP POST işlemi yapmak


Diyelim ki web sayfanızı php veya başka bir dil ile hazıladırnız. yazdığınız bir Java programından tıpkı html formlarından post yapar gibi veri yollamak istiyorsunuz. Bunun için aşağıdaki kodlar tam size göre. Aşağıdaki postdata metodu DATA_1 DATA_2 VE DATA_3 şeklindeki 3 datayı ALICI_URL’ye gönderiyor.
bu metodu şöyle kullanabilirsiniz.
postdata(“http://adresim.com/konukdefteri.php”,“Suat”,“ATAN”,“VAN”);

bu metot ile
http://adresim.com/konukdefteri.php
adresine Suat,ATAN ve Van stringleri yollanır.ancak gönderilen URL’de değişkenlerin adlarının DATA_1,DATA_2 VE DATA_3 olması gerekir. bu adları kendinize göre değişebilirsiniz.
metodu boolean fırtlatacak şekilde yaptım data post edilirse true
fırlatacak.
Bu metotun çalışan bir örneğini:
http://www.myjavaserver.com/~suatatan/gundimsn/index.jnlp
adresini tıklayarak çalıştırabilirsiniz.
Bu Java ile yazılmış bir ziyaretçi defteri swing uygulaması ve bu uygulamadan yollanan mesaj
http://www.van-gurpinar.bel.tr/eklenenmesajlar.php
sayfasında yayına geçiyor.
_______
public boolean postdata(String ALICI_URL,String DATA_1,String DATA_2,String DATA_3) {

//BIR APPLIKASYON UZERINDEN DATA POST ETMEYI SAGLAR

try
{
String data = (new StringBuilder()).append(URLEncoder.encode(“DATA_1”, “iso-8859-9”)).append(“=”).append(URLEncoder.encode(DATA_1, “iso-8859-9”)).toString();
data = (new StringBuilder()).append(data).append(“&”).append(URLEncoder.encode(“DATA_2”, “iso-8859-9”)).append(“=”).append(URLEncoder.encode(DATA_2, “iso-8859-9”)).toString();
data = (new StringBuilder()).append(data).append(“&”).append(URLEncoder.encode(“DATA_3”, “iso-8859-9”)).append(“=”).append(URLEncoder.encode(DATA_3, “iso-8859-9”)).toString();

URL url = new URL(ALICI_URL);
URLConnection conn = url.openConnection();
conn.setDoOutput(true);
OutputStreamWriter wr = new OutputStreamWriter(conn.getOutputStream());
wr.write(data);
wr.flush();
BufferedReader rd = new BufferedReader(new InputStreamReader(conn.getInputStream()));
String line;

while((line = rd.readLine()) != null)
{

System.out.println(“data post edildi”);
sonuc=true;
System.out.println(“———–ok————–”);

}

wr.close();
rd.close();

} catch(Exception e) {

sonuc=false;

}

return sonuc;
}

_________
Metot String cinsinden DATA_1 parametresini alıp uzak sunucuda bulunan dosyaya yine DATA_1 parametresi ile yollluyor, metot dikkatle incelendiğinde tırnak içindeki ilk DATA_1 parametresi verinin post edileceği dosyadaki DATA_1 parametresine yollanıyor.Bu adları değiştirebilirsiniz.

Java Uygulaması Üzerinden HTTP POST işlemi yapmak


Diyelim ki web sayfanızı php veya başka bir dil ile hazıladırnız. yazdığınız bir Java programından tıpkı html formlarından post yapar gibi veri yollamak istiyorsunuz. Bunun için aşağıdaki kodlar tam size göre. Aşağıdaki postdata metodu DATA_1 DATA_2 VE DATA_3 şeklindeki 3 datayı ALICI_URL’ye gönderiyor.
bu metodu şöyle kullanabilirsiniz.
postdata(“http://adresim.com/konukdefteri.php”,”Suat”,”ATAN”,”VAN”);

bu metot ile
http://adresim.com/konukdefteri.php
adresine Suat,ATAN ve Van stringleri yollanır.ancak gönderilen URL’de değişkenlerin adlarının DATA_1,DATA_2 VE DATA_3 olması gerekir. bu adları kendinize göre değişebilirsiniz.
metodu boolean fırtlatacak şekilde yaptım data post edilirse true
fırlatacak.
Bu metotun çalışan bir örneğini:
http://www.myjavaserver.com/~suatatan/gundimsn/index.jnlp
adresini tıklayarak çalıştırabilirsiniz.
Bu Java ile yazılmış bir ziyaretçi defteri swing uygulaması ve bu uygulamadan yollanan mesaj
http://www.van-gurpinar.bel.tr/eklenenmesajlar.php
sayfasında yayına geçiyor.
_______
public boolean postdata(String ALICI_URL,String DATA_1,String DATA_2,String DATA_3) {

//BIR APPLIKASYON UZERINDEN DATA POST ETMEYI SAGLAR

try
{
String data = (new StringBuilder()).append(URLEncoder.encode(“DATA_1”, “iso-8859-9”)).append(“=”).append(URLEncoder.encode(DATA_1, “iso-8859-9”)).toString();
data = (new StringBuilder()).append(data).append(“&”).append(URLEncoder.encode(“DATA_2”, “iso-8859-9”)).append(“=”).append(URLEncoder.encode(DATA_2, “iso-8859-9”)).toString();
data = (new StringBuilder()).append(data).append(“&”).append(URLEncoder.encode(“DATA_3”, “iso-8859-9”)).append(“=”).append(URLEncoder.encode(DATA_3, “iso-8859-9”)).toString();

URL url = new URL(ALICI_URL);
URLConnection conn = url.openConnection();
conn.setDoOutput(true);
OutputStreamWriter wr = new OutputStreamWriter(conn.getOutputStream());
wr.write(data);
wr.flush();
BufferedReader rd = new BufferedReader(new InputStreamReader(conn.getInputStream()));
String line;

while((line = rd.readLine()) != null)
{

System.out.println(“data post edildi”);
sonuc=true;
System.out.println(“———–ok————–“);

}

wr.close();
rd.close();

} catch(Exception e) {

sonuc=false;

}

return sonuc;
}

_________
Metot String cinsinden DATA_1 parametresini alıp uzak sunucuda bulunan dosyaya yine DATA_1 parametresi ile yollluyor, metot dikkatle incelendiğinde tırnak içindeki ilk DATA_1 parametresi verinin post edileceği dosyadaki DATA_1 parametresine yollanıyor.Bu adları değiştirebilirsiniz.

DANİMARKA ATEŞLE OYNUYOR


Türkiye ve Müslüman dünyasında hala tasvip eden kaldıysa bu yazını başlığı biraz tehditkâr olarak gözükebilir. Ancak her halde bu yazı yazılırken Danimarka’nın ve beraberine tüm devletlerin iyiliğini belki de Danimarkalıların kendisinden daha çok istenildiği önceden vurgulanması gereken bir noktadır.

Tüm demokratik toplumlarda düşünce özgürlüğü kapsamında elbette “öteki” kapsamında olanları rahatsız edecek hatta rencide edecek fikirler ortaya çıkabilir. Ya da daha ciddi ve tatsız olaylar yaşanabilir. Ancak bunlar yine demokratik olan diğer toplumların sağduyusu ve karşıt olanlar içinde her iki taraftan da en sağduyulu olanların konsensüsünün gücü sayesinde bu krizler aşılır. Bu hususun bir modeline benzerine merhum Hrant DİNK cinayetinde herkes şahit olmuştur.

Bunun dışında toplumların barış içinde yaşama adına bile olsa “öteki olanları” mutlu etme gibi bir sorunları olmaması doğal kabul edilmelidir.

Bu bağlamda Fransa’nın Ermeni yasa tasarısı ne kadar siyaset kokarsa koksun artık Fransa’nın en başında iç politiği ve içinde barındırdığı Ermeni toplumuna bakışı ile yakından ilgilidir. Türkiye İsrail ile stratejik işbirliği içinde olmasına rağmen Filistin’i nasıl tabiri caizse defterden çıkaramaması bu anlamda diğer kayda değer bir örnektir. Bu tür hususların uzun zaman sonra bir şekilde aşılacağı şüphe götürmemektedir. Buna da güzel bir örnek Türkiye’nin Suriye ve İran ile son zamanlardaki yakın politikaları olarak gösterilebilir. Tüm bunlar bir arada yaşamaya mahkûm dünya toplumlarının avami tabirle gelin-kaynana ilişkisine benzer ve kesinlikle tarihi sayılmayacak günübirlik sorunlarıdır.

Danimarka’nın İslamiyet karşısındaki ilk göndermelerinin ölçüsüzlüğüne rağmen bu sorunları dahi yukarıda mezkûr geçici sıkıntılar olarak düşünmüştüm. Hatta daha ağır bir krizin bir zamanlar İsrail Askerlerince ortaya çıkarıldığı yine Hz. Muhammed’e yapılan ağır bir hakaretin de bir aşıldığını düşünerek bu tezi teyid etmiştim.

Ancak herkesin takdir edeceği üzere Danimarka’nın gerek devlet gerekse sivil toplum olarak içinde bulunduğu tutum artık demokrasilerde kendiliğinden teşekkül eden “çarpık” fikirlerin bile masumiyetinde değil artık saldırgan ve korkak bir tavır içerisindedir.

Bu durum Danimarka’nın iç huzuru açısından iç açıcı bir durum olmayacaktır. Neredeyse ayda bir illa ki İslamiyet ile ilgili bir sorun için tohum eken Danimarka artık inkar edilmez bir uluslar arası aktör olan ve adını “global terör” koyduğumuz güce karşı halkını tehlikeye atma hakkına sahip değildir.

Bu noktadan sonra Amerika’nın Irak’ta edindiği fakat inkâr ettiği tecrübeyi Danimarka’nın kendi topraklarında tatması üzücü olacaktır hem de yanlızca Danimarka için değil tüm Hıristiyan ve İslam dünyası ve de kültürü için…

Danimarka’daki bir belediyenin “içinde mescit bulunan dernekleri” dernek saymaması hususunda yaptığı uygulama da dahil olmak üzere neredeyse Danimarka ile ilgili her haber her zaman inkar ettiğim ama kabus gibi dönüp dolaşıp yine rüyalarıma giren Samuel Amca’yı (Samuel Hunthington) ve onun meşhur tezi olan “Medeniyetler Çatışmasını” hatırlatıyor.

Kabul edilecektir ki laik sıfatı ile tüm dinlere karşı mesafeli olan Türkiye bugün bu hususta kanunlardan değil de toplumun belirli kesimlerinden kaynaklanan tatbiki sorunlar dışında ve de her türlü aksaklığa karşın dünyada dinsel meseleleri en az sorun yapan ülkedir. Bu bağlamda Türkiye’nin farklı dinsel ve kültürel unsurlar için yapacağı her tür girişim Danimarka gibi ülkeler için model olarak afişe edilmeli ve dünya barışı için büyük ve fedakar bir yatırım olarak telakki edilmelidir.

DANİMARKA ATEŞLE OYNUYOR


Türkiye ve Müslüman dünyasında hala tasvip eden kaldıysa bu yazını başlığı biraz tehditkâr olarak gözükebilir. Ancak her halde bu yazı yazılırken Danimarka’nın ve beraberine tüm devletlerin iyiliğini belki de Danimarkalıların kendisinden daha çok istenildiği önceden vurgulanması gereken bir noktadır.

Tüm demokratik toplumlarda düşünce özgürlüğü kapsamında elbette “öteki” kapsamında olanları rahatsız edecek hatta rencide edecek fikirler ortaya çıkabilir. Ya da daha ciddi ve tatsız olaylar yaşanabilir. Ancak bunlar yine demokratik olan diğer toplumların sağduyusu ve karşıt olanlar içinde her iki taraftan da en sağduyulu olanların konsensüsünün gücü sayesinde bu krizler aşılır. Bu hususun bir modeline benzerine merhum Hrant DİNK cinayetinde herkes şahit olmuştur.

Bunun dışında toplumların barış içinde yaşama adına bile olsa “öteki olanları” mutlu etme gibi bir sorunları olmaması doğal kabul edilmelidir.

Bu bağlamda Fransa’nın Ermeni yasa tasarısı ne kadar siyaset kokarsa koksun artık Fransa’nın en başında iç politiği ve içinde barındırdığı Ermeni toplumuna bakışı ile yakından ilgilidir. Türkiye İsrail ile stratejik işbirliği içinde olmasına rağmen Filistin’i nasıl tabiri caizse defterden çıkaramaması bu anlamda diğer kayda değer bir örnektir. Bu tür hususların uzun zaman sonra bir şekilde aşılacağı şüphe götürmemektedir. Buna da güzel bir örnek Türkiye’nin Suriye ve İran ile son zamanlardaki yakın politikaları olarak gösterilebilir. Tüm bunlar bir arada yaşamaya mahkûm dünya toplumlarının avami tabirle gelin-kaynana ilişkisine benzer ve kesinlikle tarihi sayılmayacak günübirlik sorunlarıdır.

Danimarka’nın İslamiyet karşısındaki ilk göndermelerinin ölçüsüzlüğüne rağmen bu sorunları dahi yukarıda mezkûr geçici sıkıntılar olarak düşünmüştüm. Hatta daha ağır bir krizin bir zamanlar İsrail Askerlerince ortaya çıkarıldığı yine Hz. Muhammed’e yapılan ağır bir hakaretin de bir aşıldığını düşünerek bu tezi teyid etmiştim.

Ancak herkesin takdir edeceği üzere Danimarka’nın gerek devlet gerekse sivil toplum olarak içinde bulunduğu tutum artık demokrasilerde kendiliğinden teşekkül eden “çarpık” fikirlerin bile masumiyetinde değil artık saldırgan ve korkak bir tavır içerisindedir.

Bu durum Danimarka’nın iç huzuru açısından iç açıcı bir durum olmayacaktır. Neredeyse ayda bir illa ki İslamiyet ile ilgili bir sorun için tohum eken Danimarka artık inkar edilmez bir uluslar arası aktör olan ve adını “global terör” koyduğumuz güce karşı halkını tehlikeye atma hakkına sahip değildir.

Bu noktadan sonra Amerika’nın Irak’ta edindiği fakat inkâr ettiği tecrübeyi Danimarka’nın kendi topraklarında tatması üzücü olacaktır hem de yanlızca Danimarka için değil tüm Hıristiyan ve İslam dünyası ve de kültürü için…

Danimarka’daki bir belediyenin “içinde mescit bulunan dernekleri” dernek saymaması hususunda yaptığı uygulama da dahil olmak üzere neredeyse Danimarka ile ilgili her haber her zaman inkar ettiğim ama kabus gibi dönüp dolaşıp yine rüyalarıma giren Samuel Amca’yı (Samuel Hunthington) ve onun meşhur tezi olan “Medeniyetler Çatışmasını” hatırlatıyor.

Kabul edilecektir ki laik sıfatı ile tüm dinlere karşı mesafeli olan Türkiye bugün bu hususta kanunlardan değil de toplumun belirli kesimlerinden kaynaklanan tatbiki sorunlar dışında ve de her türlü aksaklığa karşın dünyada dinsel meseleleri en az sorun yapan ülkedir. Bu bağlamda Türkiye’nin farklı dinsel ve kültürel unsurlar için yapacağı her tür girişim Danimarka gibi ülkeler için model olarak afişe edilmeli ve dünya barışı için büyük ve fedakar bir yatırım olarak telakki edilmelidir.

DEVLETİN DERİNİ VE SIĞ OLANI


Fransız kralı XIV Loui’nin L’état moi (Ben devletim) dediğini öğrendiğimden beridir; eski Yunan filozoflarına göre epeyce geç de olsa ben de sordum kendime:

Devlet nedir?

Yunanca devlet kelimesinin kökeni: dümen tutmak, yön vermek anlamına gelen Kybernare sözcüğünden türemiştir. Demek ki elle tutulup gözle göremediğimiz “devlet” hayat gemisinde bir arada olanların dümenidir.Hıristiyan filozoflardan St. Augustin’e göre de, devlet, “ilk günah neticesinde Cennet’ten kovulan insanoğlunun yeryüzünde teşkilatlanma zorunluluğu duymaları üzerine ortaya çıkmış bir kurum"dur.

Filozoflar devleti ilk tanımlamaya başladığı dünden bugün içimizden kırk çocuk yapıp da çocuklarını okula gönderemediği için “nerede bu devlet” diye bağırıldığı zamana değin her düşünür “devlet şudur, devlet budur” diye yorumlar yapmış hatta bizim adını yanlış yerlerde kullandığımız “anarşizmi” akımının filozoflarından Proudhan gibileri de “devletin gereksiz bir kurum” olduğunu vurgulamıştır.

En azından benim gibi vasati insanların çoğu doğmadan önce tıpkı etnik kökenleri ve cinsiyetleri gibi devletlerini de seçemezler. Dolayısıyla babalarımız kimliklerimizi çıkardığı zamandan bizim pasaport alıp da ülke dışına çıkabilecek yaşa geleceğimiz zamana değin “bir devletin” mensubu olmak zorundayız. Bu süreç dâhilinde de genellikle devletin ne olduğu ve neye yaradığı problematiğine kendimiz karar verecek düşünsel derinliğe ya çok geç ya da çok zor sahip oluruz. Devlet üzerine derin bir tefekküre girmeye karar verene değin; ya devlet hakkında pek bir fikrimiz olmaz, ya devletten nefret ederiz ya da devlete tapınırız. Ve bu üç bilinçsiz alternatifin gerçek mimarları ise yine bu iç alternatif devlet fikrinden kurtulamamış yetiştirenlerimizdir.

Oysa devlet kavramı neredeyse bizim Türkçe’de hemen hemen her şeyin yerine kullanılabilecek “şey” kelimesinden daha değişken ve derin bir şeydir. Öyle ki Mussuloni’nin İtalyası da, Stalin’in Rusya’sı da Urartular’ın krallığı da, tarihsel ve yönetsel farklıklarına rağmen devlet kavramı içinde değerlendirilmektedir. Aynı zamanda bazıları kendilerinin devlet diye tanımladığı şeyi devletin varoluş sebebi/sonucu olan millet veya ulustan üstün tutarken devlet için bir şeyler yapmakla veya yaptıklarını “devlet için” diye nitelendirmekle devlete en büyük zararları verebilmektedir.

Derin ve Sığ devlet.

İnsanoğlunun devleti algılayış biçimi bilinçaltında onu baskı altında tutan ve aynı zamanda koruyan her türlü imge ile yakından ilgilidir. Tahakküm çağrışımlı imgelerin çoğu agnostik, hikmetinden sual olunmayan ve mesafeli bir şekilde zihinde saklanır. Baba, Tanrı, Kral ve Devlet gibi kavramlar eril biçimleri ile aynı düşünsel arkenin türevleridir.

Şöyle ki;

Tek tanrılı dinlerden önce insanoğlu paganizme inanmakta Tanrı kavramının sayısal değerleri ile pek ilgilenmemekte idi. Ve bizim şimdi çocuklarımıza anlatmaya çalıştığımız görünmeyen, bilinmeyen ve kendini belli ettirmeyen tanrı kavramı yerine; elle tutulur gözle görülür hatta yenebilen tanrılar varı. Yani çocukların ve delilerin Tanrı olarak kabul etmesinin daha kolay olduğu ilahlar edinilmişti…

“İktidar” kavramını çabuk anlamış ve narsist duyguları güçlü insanlar kendilerini Tanrı ilan ederek yönetimsel hakları doğal olarak elde ettiler. İşte bu yerde monarşik yönetimin ilkel biçimi ortaya çıkmıştır.

Tanrı-Kral yada Kral-Tanrı’lar tek tanrılı dinlerin rasyonalist etkisi ile mistik etkilerini kaybetseler de Krallar ve krallıklar yani devletin tek kişi olduğu yönetimler yirmi birinci yüzyıla değin var oldular.

İşte bu süreç içerisinde kadim bir kavram olan devlet kavramı da monarşik argümanlar içinde algılanmıştır.

Var olsa da “demokratik ve sosyal hukuk devleti” kavramının bir türlü anlaşılamadığı günümüz Türkiye’sinin tarihsel olarak daha dün denilebilecek kadar yakın olan monarşik ve kadim devlet geleneği ister istemez günümüz insanının devleti algılamasında ve devletten beklentilerine yansımaktadır.

Dolayısı ile derin devlet dışarıdan devletin elle tutulur gözle görülür yüzü olan daha doğrusu devletin ta kendisi olan kişi(ler) olarak algılanmaktadır. Bunun dışındaki bir algılayış ile biçimi derin devletin resmi kurumdan veya basit bir organizasyonundan farksızdır.

Derin devletin bu şekilde algılanması hatta derin devleti yaratanların kendilerince dahi bu düşünsel temeller üzerine oturtulmuş olması başından beri bahsettiğimiz devletin somut olarak anlaşılması ya da gizli bir monark yaratılmasından kaynaklanmaktadır. Paganizmi genlerinde taşıyan insanoğlu devletin çekirdeğini somutlaştırmak istemektedir işte bu çekirdek derin devlettir. Geri kalan ve devlet diye adlandırılan ise sığ devlettir.

Derin devlet sığ devletin içeriye attığı adamı yanaklarından öper mi?

İşte esas merak ettiğim budur. Sığ devletin herhalde derin olanınca sadece formalite olarak görülen kanunlarına uymadığından dolayı içeri atılan bir insan –ki ona da diyecek bir şey yok-, derin devleti inkâr eden ancak bizlere “emekli derin devlet” elamanı gibi lanse edilen başka biri tarafından canlı yayında “yanaklarından öpülüyor”.

Şimdi devletini seven biri olarak ben hangi devletimi daha çok seveyim: Derin olanını mı? Sığ olanını mı?
Devletini severken vatan haini olabilmenin de imkân dâhilinde olduğu günümüzde derin devletin var olmama ihtimalini de göz önünde tutan biz sıradan vasat bireylerin kafasının ne kadar karışık olduğunu ve son gündemin de buna nasıl tuz biber ektiğinin farklı bir dışavurumudur anlattıklarım…

DEVLETİN DERİNİ VE SIĞ OLANI


Fransız kralı XIV Loui’nin L’état moi (Ben devletim) dediğini öğrendiğimden beridir; eski Yunan filozoflarına göre epeyce geç de olsa ben de sordum kendime:

Devlet nedir?

Yunanca devlet kelimesinin kökeni: dümen tutmak, yön vermek anlamına gelen Kybernare sözcüğünden türemiştir. Demek ki elle tutulup gözle göremediğimiz “devlet” hayat gemisinde bir arada olanların dümenidir.Hıristiyan filozoflardan St. Augustin’e göre de, devlet, “ilk günah neticesinde Cennet’ten kovulan insanoğlunun yeryüzünde teşkilatlanma zorunluluğu duymaları üzerine ortaya çıkmış bir kurum“dur.

Filozoflar devleti ilk tanımlamaya başladığı dünden bugün içimizden kırk çocuk yapıp da çocuklarını okula gönderemediği için “nerede bu devlet” diye bağırıldığı zamana değin her düşünür “devlet şudur, devlet budur” diye yorumlar yapmış hatta bizim adını yanlış yerlerde kullandığımız “anarşizmi” akımının filozoflarından Proudhan gibileri de “devletin gereksiz bir kurum” olduğunu vurgulamıştır.

En azından benim gibi vasati insanların çoğu doğmadan önce tıpkı etnik kökenleri ve cinsiyetleri gibi devletlerini de seçemezler. Dolayısıyla babalarımız kimliklerimizi çıkardığı zamandan bizim pasaport alıp da ülke dışına çıkabilecek yaşa geleceğimiz zamana değin “bir devletin” mensubu olmak zorundayız. Bu süreç dâhilinde de genellikle devletin ne olduğu ve neye yaradığı problematiğine kendimiz karar verecek düşünsel derinliğe ya çok geç ya da çok zor sahip oluruz. Devlet üzerine derin bir tefekküre girmeye karar verene değin; ya devlet hakkında pek bir fikrimiz olmaz, ya devletten nefret ederiz ya da devlete tapınırız. Ve bu üç bilinçsiz alternatifin gerçek mimarları ise yine bu iç alternatif devlet fikrinden kurtulamamış yetiştirenlerimizdir.

Oysa devlet kavramı neredeyse bizim Türkçe’de hemen hemen her şeyin yerine kullanılabilecek “şey” kelimesinden daha değişken ve derin bir şeydir. Öyle ki Mussuloni’nin İtalyası da, Stalin’in Rusya’sı da Urartular’ın krallığı da, tarihsel ve yönetsel farklıklarına rağmen devlet kavramı içinde değerlendirilmektedir. Aynı zamanda bazıları kendilerinin devlet diye tanımladığı şeyi devletin varoluş sebebi/sonucu olan millet veya ulustan üstün tutarken devlet için bir şeyler yapmakla veya yaptıklarını “devlet için” diye nitelendirmekle devlete en büyük zararları verebilmektedir.

Derin ve Sığ devlet.

İnsanoğlunun devleti algılayış biçimi bilinçaltında onu baskı altında tutan ve aynı zamanda koruyan her türlü imge ile yakından ilgilidir. Tahakküm çağrışımlı imgelerin çoğu agnostik, hikmetinden sual olunmayan ve mesafeli bir şekilde zihinde saklanır. Baba, Tanrı, Kral ve Devlet gibi kavramlar eril biçimleri ile aynı düşünsel arkenin türevleridir.

Şöyle ki;

Tek tanrılı dinlerden önce insanoğlu paganizme inanmakta Tanrı kavramının sayısal değerleri ile pek ilgilenmemekte idi. Ve bizim şimdi çocuklarımıza anlatmaya çalıştığımız görünmeyen, bilinmeyen ve kendini belli ettirmeyen tanrı kavramı yerine; elle tutulur gözle görülür hatta yenebilen tanrılar varı. Yani çocukların ve delilerin Tanrı olarak kabul etmesinin daha kolay olduğu ilahlar edinilmişti…

“İktidar” kavramını çabuk anlamış ve narsist duyguları güçlü insanlar kendilerini Tanrı ilan ederek yönetimsel hakları doğal olarak elde ettiler. İşte bu yerde monarşik yönetimin ilkel biçimi ortaya çıkmıştır.

Tanrı-Kral yada Kral-Tanrı’lar tek tanrılı dinlerin rasyonalist etkisi ile mistik etkilerini kaybetseler de Krallar ve krallıklar yani devletin tek kişi olduğu yönetimler yirmi birinci yüzyıla değin var oldular.

İşte bu süreç içerisinde kadim bir kavram olan devlet kavramı da monarşik argümanlar içinde algılanmıştır.

Var olsa da “demokratik ve sosyal hukuk devleti” kavramının bir türlü anlaşılamadığı günümüz Türkiye’sinin tarihsel olarak daha dün denilebilecek kadar yakın olan monarşik ve kadim devlet geleneği ister istemez günümüz insanının devleti algılamasında ve devletten beklentilerine yansımaktadır.

Dolayısı ile derin devlet dışarıdan devletin elle tutulur gözle görülür yüzü olan daha doğrusu devletin ta kendisi olan kişi(ler) olarak algılanmaktadır. Bunun dışındaki bir algılayış ile biçimi derin devletin resmi kurumdan veya basit bir organizasyonundan farksızdır.

Derin devletin bu şekilde algılanması hatta derin devleti yaratanların kendilerince dahi bu düşünsel temeller üzerine oturtulmuş olması başından beri bahsettiğimiz devletin somut olarak anlaşılması ya da gizli bir monark yaratılmasından kaynaklanmaktadır. Paganizmi genlerinde taşıyan insanoğlu devletin çekirdeğini somutlaştırmak istemektedir işte bu çekirdek derin devlettir. Geri kalan ve devlet diye adlandırılan ise sığ devlettir.

Derin devlet sığ devletin içeriye attığı adamı yanaklarından öper mi?

İşte esas merak ettiğim budur. Sığ devletin herhalde derin olanınca sadece formalite olarak görülen kanunlarına uymadığından dolayı içeri atılan bir insan –ki ona da diyecek bir şey yok-, derin devleti inkâr eden ancak bizlere “emekli derin devlet” elamanı gibi lanse edilen başka biri tarafından canlı yayında “yanaklarından öpülüyor”.

Şimdi devletini seven biri olarak ben hangi devletimi daha çok seveyim: Derin olanını mı? Sığ olanını mı?
Devletini severken vatan haini olabilmenin de imkân dâhilinde olduğu günümüzde derin devletin var olmama ihtimalini de göz önünde tutan biz sıradan vasat bireylerin kafasının ne kadar karışık olduğunu ve son gündemin de buna nasıl tuz biber ektiğinin farklı bir dışavurumudur anlattıklarım…

OGÜNÜ TANIYORUM, HRANT DİNK’İ O ÖLDÜRMEDİ


Ogün Samast; 19 Ocak’ta İstanbul’da Agos Gazetesi genel yayın yönetmeni Hrant DİNK’i, öldüren 17 yaşındaki Trabzonlu genç. Ogün’ü siz de tanıyor olmalısınız. Güya kişisel olarak milliyetçi duygularından ötürü kin duyduğu adamı kendisi dahi çok iyi tanımayan bir genç. Bu profil yabancı gelmemeli.

Hrant DİNK’i “ölümünden sonra tanıyan” ve timsah gözyaşları döken, bir cenaze törenini kendi reklâmına dönüştürmeye çalışan bir çok güruhların hep bir ağızdan bozuk plak gibi çaldığı şarkıya eşlik etmeyeceğim ben. Onu “ölümünden önce de tanıyan” biri olarak, ona rahmet okumaktan daha fazlasını yapmacağım.

Çünkü Hrant DİNK’in aslında kim olduğunu ve ne anlattığını medya zaten fazlasıyla yapıyor, ne tuhaftır ki aynı medya Fransa’da soykırımı inkâr edenlere yönelik ceza ile ilgili kanun görüşülürken, Hrant DİNK ve birkaç aydının; Fransa’ya gönderdiği ve bu yasa tasarısını eleştiren mektubu sanki basit bir olaymış gibi ele aldı. Oysa bir Ermeni olarak Hrant DİNK’in dışarıdaki Ermeni diasporasına karşı gösterdiği tavrı onun dışında ve ustalığında “fakat Ermeni olmayan” biri yapsa madalya takardık.

Agos gazetesini Ogün Samast’ın yaşıtlarından kaç kişi tanıyor, kaç kişi ne yazıyor diye bu gazeteyi okudu? Agos gazetesi tüm sayfalarında “Türkler kötü, Türkler barbar” mı yazıyor? Yâda Agos’ta her gün soykırım efsaneleri mi anlatılıyor? Agos’u okuyan günaha mı giriyor. Agos ne demek? Agos Ermenice’de karasabanın toprakta açtığı iz demek. Yani soykırım falan demek değil. Ya da Şalom gazetesi var Türkiye Musevilerinin çıkardığı; Şalom da “Haydi Türkiye’yi bölelim” anlamına gelmiyor, İbranice “barış” demek.

Hz. Ali “İnsan Bilmediği Şeyin Düşmanıdır” demiştir. Evet, Ogün Samast’ın eylemi ister bireysel ister organize bir cinayet olsun Ogün Samast eğer “bilseydi” bu cinayeti işlemeyecekti.

Eh Ogün ve onun gibi birçok gencin de haliyle birçok kavramda olduğu gibi “Ermeni” dendiğinde aklına ilk gelecek şeyler silsilesini, kendini başkalarından nefret ederek vatanperver vehmeden insanlar belirlediği için, Ogün ve onun gibi birçok genç “bir Ermeniyi öldürmenin” vatana hizmet olduğunu, hatta Allah katında büyük bir sevabının olduğunu düşünüyor.

Düşünelim biraz daha; Ermeni diyince aklımıza ne geliyor? Benim aklıma ilk gelen bir zamanlar vatan hainlerine “Ermeni Uşağı” deme âdetimiz geliyor mesela. Yani Ermeni diyince aklımıza öyle kötü şeyler geliyor ki; bunu küfür niyetine kullanıyoruz. Peki, Osmanlıdan günümüze bu vatana malolmuş Ermenileri sayalım mı? En iyisi saymamak çünkü tehlikeli oluyor. Bunu isteyenlerin kişisel araştırmalarına bırakmak en doğrusu olacaktır.

İşte bizim Ermeni kavramına biçtiğimiz anlamlar aslında bu cinayetin failinin Ogün Samast olmadığını gösteriyor. Bu cinayetin esas failleri bu kavramların yazarları. Bu topraklarda yapılan tek kanlı iş Ermenilerle olmadı, tarihin başlangıcından bugüne kimlerle savaşıldı. Ama hiçbirini biri dışında, şeytan ilan etmiş değiliz.

Şimdi bir de Ogün Samast’ın obsesif haleti ruhiyesi ile değerlendirelim olayı: Hrant DİNK bir vatan haini olsun, biz de vatanperver hatta vatanperest olalım:

Hrant DİNK’in öldürülmesi ile Türkiye’de “ne arttı”? ABD’de Ermeni lobileri bu cinayeti Türkiye aleyhine kullanmaya başladılar bile. İngiltere’nin en saygın gazetelerinden Independent da Dink’in ölümünü, ünlü köşe yazarı Robert Fisk’in kaleminden duyurdu. Fisk makalesine, “Hrant Dink, dün Ermeni soykırımının 1 milyon 500 bin birinci kurbanı oldu” şeklinde yazdı.

Bu cinayetin Türkiye’yi daha da zor durumda bırakacağı kesin. Dış politikada zaten bahane arayan devletlere malzeme çıkardık. İç politikada ise borsadan tutun siyasi ve ekonomik istikrar alt üst oluyor.

Evet Hrant DİNK sağ kalsa ve ya yargı yoluyla içeri girecek ya da yaşamaya devam edecekti, ve bugün Hrant DİNK’i eceli ile ölse onu öldürmek için can atacak bir sürü insan tanımayacaktı.

Şimdi Ogün Samast’ın düşünsel berzahından çıkıp geri dönelim:

Vatanını seven insanlar için bu olayın Türkiye’ye vereceği zarar kabul edilebilir değildir. Peki, bu olay Türkiye’ye zarar verdi ise bu olayın gerçek faili kimdir;

Cevap komplocu ruhumuzun doğal bir dışavurumu;

ABD yaptı, İsrail yaptı, Masonlar yaptı…

En ilginç cevap ise;

Hrant DİNK’i Ermeniler öldürttü

Bu komplo teorileri çoktan internette tartışılmaya başlandı bile.

Evet, bu eylemi bizler yapmadık, Türkiye’ye zarar vermek isteyen bilmem hangi gizli örgütler yaptı. Her halde Kurtlar Vadisi dizisinin toplumdaki en kötü etkisi şiddet içeriğinden çok toplumda paranoyayı körüklemesi oldu. Kurtlar Vadisini bizi çok etkilemiş…

Bu eylem tabiatıyla elbette ki adını saydığımız güçler tarafından yaptırılmış olabilir, ama altını çiziyoruz; adı olsun tetikçi; bir Türk. Ogün Samast bir Türk. Hemen soyadına sataşılmasına şaşmamak lazım. Günah keçisini arayanlar Ogün Samast’ın amcasını izlemediler her halde: “Samast soyadı nüfus memurunun hatalı yazımıdır. Biz Türk oğlu Türk’üz “dedi. Allah aşkına bu cinayeti dış mihraklar diyenlerin gönlü bir Türk’ün maşa olmasını nasıl içine sindirebiliyor.

Maalesef yarattığımız ve adını dış mihrak koyduğumuz o hayalet çoğu kez bize bizim kendimize verdiğimiz zararı veremiyor.

Hrant DİNK’i dış mihraklar öldürtmedi, biz öldürttük. Hrant DİNK’i hedef gösterdik. Kısacası tabiri caizse kendi kalemize gol attık ve maalesef düşman bellediğimiz insanların ne dediğini önce bir kere olsun anladıktan sonra ne yapacağımıza karar vermeyi öğrenmedikten sonra daha çok gol atacağız.

Dış mihraklar ise şu an oturdukları yerden, işlerinin bu kadar rast gitmesine seviniyorlardır.

İşte size tam bir Anadolu profili ile bir cinayet yorumu; bir taraftan duygulanan, bir taraftan pragmatik, bir taraftan da “ölmüş de ne olmuş”cu bir analiz.

Tarih yazılmaya devam ederken, birileri Tarih yaptığının vehmi içinde bu ülkeye en büyük zararı veriyor. Türk bayrağı Hrant DİNK’in cenazesi dâhil, her yerde malzeme olarak kullanılmaya devam ediyor. Türk Bayrağı bir partinin veya bir grubun “malı” durumuna düşürülüyor. Türk Bayrağı ile mesaj verilmeye çalışılıyor.

Hrant DİNK zaten bu bayrağın altındaydı sağ iken. Ölüsünü de illa Türk Bayrağının altında istiyoruz, yok yok biz en iyisi yeşil ve üzerinde “La İlahe İllallah Yazan” normal tabut bezleri ile örtelim tabutunu…

Maalesef fanatizmden bir türlü vaz geçemiyoruz. İşte dış mihraklar da tam da burada başlıyor…

Tanrı bu toprakları gerçekten korumak isteyenleri korusun.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑