MÜLTECİ EMPATİ


Bir gün mülteci olursanız sadece bir haber malzemesi olmaktan öteye geçemezsiniz

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK), dünya çapında mülteci, sığınmacı ve yerinden olmuş insanların sayısının, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ilk kez 50 milyonu aştığını açıkladı. Şimdi şöyle düşünün, bu grafik yükselmeye devam ederse neden sabah uyandığınızda Irak veya Suriyede gördüğünüzün benzerleri kucağında çocıkları ile yollara dökülmüş insanlardan biri olmayasınız. Türkiye stabil olabilir ama ya yıldırımlar bizim de başımıza vurursa?
Haydi empati yapalım. Mültecisiniz. Yaşadığınız coğrafyada “olaylar” iç savaşa dönüştü. Kan gövdeyi götürmekte. Ne sizin ne de canınızdan çok sevdiğiniz çocuklarınızın can güvenliği yok, yiyecek ekmek hatta su yok. Çok uzak değil, af buyrunuz hayvan dışkısı içinde sindirilmemiş arpaları ayıklayıp yemeye çalışanların anılarını duymuşsunuzdur memleketimizde 1. dünya savaşı yıllarında. Diğer taraftan, açlıktan köpek ve kedilerin de helal fetvası aldığı Suriye çok uzağımızda değildir. Ne yapardınız? Uçağa atlayıp gider miydiniz? Şu anda Bağdat çıkışlı uçuşların tamamı dolu, fiyatlar fahiş. Bilet aldığınız tarihe kadar yaşayıp yaşamayacağınız meçhul. Arabayla mı gideceksiniz? Yakıt yok. Yaya gitmeyi denemekle kalmak arasında kalırsınız. Haydi kurtuldunuz diyelim, çadırlarda yaşamanın ne olduğunu ise depremlerimizden hatırlayın.
Başa dönelim, pardon, sorun neydi? İsyan, ayaklanma, yönetimi devirme vs… Ha, tabii evet bir şeylere kızdığınızda hemen bir araya gelip yeri göğü inletebiliriz değil mi? Demokratik gösteri ve özgürce ifade haklarını tenzih ederek başlayalım. Bunun ötesinde şiddet eylemine dönüşen bir gösteri ile iç savaşa dönüşen Irak’taki olayların benzeri arasındaki geniş “toplumsal olay” yelpazesinde; eğer bilgisayar oyunlarındaki gibi “savaş,kazan, level atla” gibi düz mantık bir süreç olmadığına göre bu olayların sanıldığı kadar basit kalmayacağı, içerisine onlarca farklı çıkar, kişi, grup hatta devletin müdahil olacağı, sorun çözülene değin/ya da genellikle çözülmedikçe akan kanın, gözyaşının basit bir “gider kalemi” olacağını daha da önemlisi, savaş tanrıları, diplomatlar, devlet adamları ve stratejistlerin “makul olanının” yazının girişinde saydığımız “duygusal öğeleri” bir tarafa bırakacağını bilmelisiniz.
Sonra ne olur, tek tek saymaya gerek yok, başta ortadoğuda bir asırdan fazladır teneffüsler hariç bitmeyen kanın, savaşların, göçlerin, insanlık dramlarının tarihi ortaya çıkar. BM Mülteciler Yüksek Komiseri Antonio Guterres, “Çözüm çatışmaları önlemekten, barışı sağlamaktan geçiyor. Ancak uluslararası toplum giderek bu konudaki duyarlılığını ve zamanını kaybediyor. Bu arada da insanlar yaşam mücadelesi veriyor” diye konuştu.
Empatimize devam edelim, siz yollarda aç, susuz ve perişan, umutsuzca dolaşırken, tesadüfen orada olan bir muhabirin objektifine girdiniz diyelim. Siz sadece anakütle içinde bir örneklem, koca bir vücudun içinden yapılmış biyopsi olursunuz. Ne o muhabirin, ne izleyenlerin sizin yarım saat sonraki akıbetinizi düşünmelerine imkan yoktur. Ama siz bir insanlık dramı yaşamakta, kahrolmaktasınız. Peki bu ne olur; evet, bir kitap olabilir iyi anlatıldığı takdirde… Ancak genellikle haber izleyicilerinin milisaniyeler içinde gözünün önünden geçen bir malzeme olarak var olur.
Sağ kalırsanız eğer, insani yardım kuruluşlarının yardımları ile bu kez yardım yapanlarının içlerinin su serpilmesine malzeme olursunuz. Hayatınız bir daha eskisi gibi olmayacaktır. Kim bilir kimleri kaybettiniz, eviniz, iş yeriniz, dostlarınız, komşularınız kısacası artık hayatınız yok. Türkiye’deki mübadele yıllarını ya da Ermeni tehcirini düşünün, yerlerinden edilmiş insanlar gittikleri yerlerde ekonomik olarak ilerleseler dahi travmaları geçmiyor, hatta nesilden nesile aktarılıyor. Siz artık mukim bir kimlik ve kültürün değil, anavatanından sökülmüş bir ağacın yaban ellerde yaşadığını yaşıyorsunuz. Ne su, su , ne güneş, güneş kalıyor…
İyi de kim planlıyor tüm bunları? Ahmet Altan’ın dediği gibi “savaşlara hep savaşlarda ölmeyecek olan karar verir”.
Bunlarsa yolda giderken karşılaşabileceğiniz adamlar değildir elbet. Ortada halledilmesi gereken meseleler vardır. Denildiği gibi, “savaşları kapitalistler planlar, silah tüccarları organize eder,aptallar başlatır ve… masumlar ölür”
Şimdi, ne yani? Savaşlar çıkmasın diye “başkaldırmayacak mıyız?”. Başta “demokratik haklarımızla sınırlı” olanları tenzih etmiştik. Bu ne demek? Bu Dimyat’a pirince giderken evdeki bulguran olmamak demek. Evdeki bulgur nedir? Evdeki bulgur, bazen çocıklarınız, bazen siz, bazen de daha da kötüsü sizin dışınızda da binler… Ya pirinç; o da genellikle her bedene uygun hazırlanmış, adı ideoloji, inanç, mücadele gibi bazı “ali konuların” sizin yerinize düşünmüş yüksek kafalarının emirleri. Bazen bir ağaç, bazen bir adam, bazen bir çocuk sadece ikonudur bu emirlerin. Uğruna ölmek yerine, neden yaşamayı denemiyoruz?
Bağırmadan, hakikati anlatmak mümkün mü peki? Neyse ki dünyada bir örneği var: Mahatma Ghandi ve onun felsefesi: Satyagraha.


Satyagraha (Türkçe: “hakikat gücü” ya da “hakikate adanma”), 20. yüzyılda Hindistan’da Mahatma Gandhi’nin ortaya attığı felsefi akım. Uygulamada, belirli bir kötülüğe karşı kararlılıkla ama şiddete başvurmaksızın direnmeyi öngörür. (Wikipedia). Satyagraha Hintlilerin İngiliz emperyalizmine karşı savaşımının kılavuz felsefesi olmuştur, ayrıca başka ülkelerde de yayılmıştır. Gelin görün ki , herhalde bu ülkeler ortadoğuda değildir.     

Reklamlar

Yazı 2.0


Söz uçar yazı kalır. İnsanoğlunun yazıyı keşfi ile yani düşüncelerin artık yayılabilir, ölümsüzleştirilebilir, daha kapsamlı olarak değerlendirilebilir olması elbette günübirlik, anlık, derinliksiz olan söze göre daha güçlüdür ki bu söz söylenmiştir. Söz gümüşse sükut altındır, yazı ise platindir. Bu da yeni atasözü denememiz olsun…
Yazıyı keşfeden insanoğlu kıyamete kadar bununla mı yetinecek? Elbette değil. Farkında mıyız? 2. Sümer çağını yaşıyoruz. Bu kez Yazı 2.0 (1) icadını yapan Amerikalılar. Yazı 2.0 nedir: Şöyle izah edelim: Şu an okumakta olduğunuz karakterler ‹text› yani yazıdır. Lineer olarak okunur. Giriş, gelişme ve sonuç kabilinden kutsal çerçeveleri vardır. Anafikri vardır. İster istemez kitabi vakariyet mucibince ciddidir. Hissi olmamaya özen gösterir. En fazla empati yapar… Text bu hali ile kalın kalın ciltler, tezler, antitezler bunlar üzerine yazılar, kutsal kitaplar ve onlardan günümüzde gazeteler olarak hergün üretilen, gündeme, zamana, yazarın haleti ruhiyesine göre değişebilen bir olgu olarak fazlasıyla ‹erişilebilir› olmaktan çıkmıştır. Yani text okumak için kütüphanelerde, notlar arasında, küpürler arsında okumalar yapmak gerekir dahası bu çalışmalar zaman alır ve elde edilen rafine bilgiler de yepyeni bir text olarak raflarda yerini alma ihtimaline sahip olmakla birlikte her zaman eleştirilebilir. Buraya kadarki kısım 1. yazı çağıdır.
1. yazı devri bitmek üzeredir. Nitekim İnternetin ortaya çıkmasının hemen sonrasında değil de, internetin gazeteler hatta kitapların yerini almaya başlaması ile tetiklenen ve sosyal medya ile sonsuz etkileşim olanakları ile başlayan gerçek «hipertext» çağı 2. yazı çağıdır. Hipertextin 1.yazı çağındaki textten farkı: Oluşturulduğu anda yayınlanabilen, yayın masraflarının teorik olarak olmadığı, herkese açık, her an her yerden erişilebilen, güncellenebilen, yorumlanabilen, paylaşılabilen, içeriğin içerisine rahatlıkla her türlü video (yani anlar, gerçek zamanlar) konabilen, basit ve küçük parçalara tasnif edilebilen ve hepsinden önemlisi «aranabilen» içerik olmasıdır. Hiper olma vasfı halen kullandığımız yazı diline bu eklenen bu üst özellikleri ifade etmektedir. Semantik web çalışmaları kapsamında insanoğlu webde daha da hızla üretilmekte olan içeriğin daha güçlü aranabilmesi ve birbirine bağlanabilmesi için çaba sarf etmektedir.
Buraya kadar sorun yok. Hipertext ve mobil devrimin yarattığı hastalık derecesinde dikkat dağınıklığı ile mücadele edebiliyorsanız hipertext verimliliğinizi daha fazla arttıran bir olgu kabul edilebilir. Böyle bir dikkat dağınıklığı ile mücadele edemiyorsanız. Stay Focusd türünden onlarca anti-distract yazılımları işinizi görebilir.
1. yazı çağının tam yaşayamayanlar için problem daha da büyük onlar «raflara konabilecek bilgileri zihinlerine koymayın» nasihatini uygulayalım derken, onlar için, bilgi artık raflardan değil ceplerden ulaşılabilir halde olduğundan, yani herhangi bir bilgi lazım olduğunda (anlık meraklar ve tartışma ortamları dışında pek de lazım olmaz ya) hemen bulabildiklerinden, text devrinden kalma ‹yapılandırılmış› bilgiye, yani uzun okumalar, araştırmalar ve değerlendirmelere ihtiyaç duymayacaklardır. Artık bilgi istendiğinde elde edilen bir metadır. Meslek dışı bilgi yatırım değerini en azından bireyler için yitirmiştir. Elbette bunda gençlerin entelektüel enerjilerini sadece testlere ve mesleki uygulamalı bilgilere yönlendiren eğitim sisteminin de etkisi büyüktür.
Peki Yazı 2.0 versiyonuna erişerek hipertext olmuştur da «Söz» halen 1.0 versiyonda mı kalmıştır? Elbette hayır. Eskiden genç işi belki de çok ciddiye alınmayan Twitter Söz 2.0 kabul edilebilir. 140 karakterle, herkesin sesini çok derin analizlere girmeden duyurabilmesine, tekil fotoğraf ve video paylaşabilmesine olanak veren bu icattaki dilin sözlü dil olduğunu anlamak güç olmayacaktır. Nitekim paylaşılanlar kısa ve etkili olmak zorundadır. Bu ise bir sloganın tam tanımıdır. Ayrıca Twitter, kullanıcıları dışında, az bilinir hashtag mekanizması sayesinde, en çok tweet atılan konuyu en üste (TT) taşımaktadır. Bu mekanizma, toplumsal olaylarda tarafların kendi konularını en üste taşımak için durmadan sloganvari tweetler atmasını tetiklemektedir. Diğer taraftan sloganvari tweetlerin daha çok retweet edildiği ya da favorilere eklendiği bilindiğinden, kullanıcılar daha saldırgan ya da da sert içerikli tweetleri paylaşmaktadırlar. Bu anlamda son zamanlarda ortaya çıkan «trol» tanımı aslında bu soruna tam olarak gönderme yapmaktadır. Troller sayesinde twitter durmak bilmeyen bir dedikodu makinesine dönüşmektedir.
Sadece gerçek insan trollerin gücü bir yere kadardır. Karanlık yazılım marifetiyle tweet yollama otomatikleştirilebilmekte, sürekli olarak gündem yaratmak için yazılım kullanılmaktadır. Böyle olmasa tek başına yüzbinlerce tweet atan hesaplar zaten var olamaz.
Twitter içerisinde oluşan bu kontrolsüz gündem ya da tam anlamıyla kaos zaman zaman dezerformatif ya da toplumsal mühendislik projelerinin parçası olan tweetlerin zaman zaman tanınmış siyasiler ya da ünlü kişiler tarafından bilinçli veya bilinçsizce paylaşılmasını sağlayabilmektedir. İşte tam bu noktada hipergerçeklik gerçekliği geçmekte, inandırıcı olmakta, bu kez sahada olup bitenle hipergerçeklik berzahına yansıyan arasında farklılık husule gelmektedir.
Yazı 1.0 bir şekilde üzerinde konsensüs oluşabilir sınırlı ya da insanın yetişebileceği bir hızda çalışan sistemdir. Bu yüzdendir ki «literatür» diye bir kavram vardır. Akademik dünya, düşünürler kimi konularda hemfikir olabilirken kimi konularda hemfikir değildir. Bu iki uç arasındaki devinim dar anlamda bilimi ortaya çıkarır.
Yazı 2.0 ise sürekli olarak çalışan, anlık olarak değişen, herkesin farklı anlarda, farklı yerlerde farklı içerikler görmesinin mümkün olduğu ve konsensüs oluşturulamayacak, derlenemeyecek bir ortamdır. Böyle kaotik bir ortamların sosyal hareketler için zemin oluşturması olgusu ise yukarıda andığımız bilgiyi büyük ihtimalle sadece cebinde taşıyan genç kesim düşünüldüğünde bugün sosyal medya üzerine yapılan tartışmaların temelini oluşturmaktadır.
Düşünün ki, en naif hali ile herhangi tartışmalı konu üzerine yapılan bir haber sonrasında sosyal medya hareketlenmekte, durmadan bir şeyler paylaşılmakta, paylaşılan şeylerin «özellikle şey diyoruz nitekim bu şeyler içerik olma tanımından epey uzaktırlar» kaynağı genellikle belirsiz olmakta, her paylaşımında farklı konular eklenebilmektedir. Bilgi yıldız geometrisi ile tek merkezden veya farklı bir kaç merkezden değil, matris yapısı halinde bireyler arasında yayılıp değişime uğramaktadır. Böyle olunca, özellikle yazıdan daha fazla duygusal etkileme gücü olan sarsıcı resimler ve bu resimlere eklenen maniplatif yazılı ve kısa ifadelerle kitleler hareketlenmektedir. Daha da kötüsü sosyal medyanın «dikkat düşmanı» yapısı nedeniyle sosyal medyadaki viral mesajın alımı saniyeler sürmekte daha sonra üzerine fazla düşünülmeden yeniden paylaşılmakta veya öylece atlanmaktadır.
Doğal olarak böyle bir kaos içinde bilinçsiz ve zayıf entelektüel birikime sahip olma ihtimali yüksek bir internet genci, sağduyusunu yitirebilmektedir. Öfke duyduğu bir haber konusunu neden sonuç ilişkisi içinden düşünmeden, medya okuryazarlığı olmaksızın salt meta olarak haberi alıp önyargısına yepyeni bir malzeme oluşturmaktadır internet genci.
Ne yapılabileceği en zor soru olacak. Dizginlenmesi mümkün olmayan bu dağıtık aklın, yani internetin dış müdahalelerle legal yollar dâhil derlenip toplanması epey zordur. Belki suç internetin de değildir. «Kanun koyucunun» uzun vadede daha entelektüel nesiller yetiştirecek tedbirler alması, şeffaflığın ve yönetişimin arttırılması, toplum psikolojisinin sağduyu üretecek biçimde yeniden ele alınması, internetin ya da Yazı 2.0nın muzır etkilerinden sadece gençleri değil herkesi kurtarabilir.
Neticede ne kadar meşru olurlarsa olsunlar her eylemin bir «maliyeti» vardır.
[1] Web uygulamalarının interaktif hale gelmesi ve artık neredeyse işletim sistemlerinin yerini almasını kasteden Web 2.0 deyiminin Yazı için uyarlanmış halidir.

PATLAMIŞ MISIR !


Medya ve yeni dünya üzerine derin paradigması ve ufuk açıcı ifadelerinden ötürü üstadım saydığım Baudiilard’ın kült kitabı Simülakrlar ve Simülasyon adlı kitapta üstadın hep yaptığı gibi detaya girilmeksizin salt hikmet sunması üslübu çerçevesinde; sürekli olarak zihinlerimize pompalanan “haberlerin anlamsız hale gelmesi”  üzerine ifade ettiği hususlar, şu sıralar fazlasıyla hayatımızın içine giren ve Mısır, Suriye ve Rojavadaki olaylar vesilesi ile daha anlamlı hale geldi. İş bu nokta-i nazardan bakınca; içeriği ne olursa olsun artık haberlerin bir tür hissizleşme (apati) yarattığı, yahut anlık vicdani bir ihtiyaca binaen ihdas ettiğimiz sanrısal hüzne sebep olduğu konusu bir daha akla geldi.

ABDnin İrak’a ilk girdiği geceyarısı -ki ABD’de herhalde gündüz saatine denk gelmekteydi- birilerinin olup bitenleri ekranları karşısından PATLAMIŞ MISIR yiyerek izlediğini tahayyül ettiğimi anımsıyorum. Şimdi bu ricali gaybın ise MISIR PATLATTIĞI kesindir. 

Tam da burada haberler üstadın dediği gibi pompalandıkça anlamsızlaşmıyor mu? Belki de bu bilerek yapılan bir zihin manipülasyon tekniği…
Daha bugün Anadolu ajansından yayınlanan bir haberde CIA’nın zamanında İranda Muhammed Musaddık’ın devrilmesi projesinde aktif rol aldığını itiraf ettiği hatta bu projeye TPAJAX dediği ifade edildi. Şimdi düşünün; o tarih itibariyle “medrubiyete müstehak” hale getirilmek için adamın başına getirilenleri…. Elbette yine medya ile… 
Şimdi salt ABD düşmanlığı mıdır farz olan? Yoksa sorgulamasını bilmeyen, her yazılana inanan evrensel  Baudillard paradigmasına sahip olamayan biz fanilere mi kızmak? Savaş tanrıları her zamanki gibi çok akıllı. Belki de savaşmayı bir gereklilik haline getirmekteler. Oysa Mevlana “Savaş Kılıcı delinin elinden almaktır” diyor. Belki sufiyane  bir kinsizlik ile cerrahane bir merhametsizlik arası bir hisle. 
Çünkü artık algılarımız da sosyal medya sayesinde yönetilebilir bir metaya dönüştü. Kızmamız istediğinde kızıyor, susmamız istendiğinde susuyoruz. 
Çok mu paranoyakça?

Politik Agnostizm


İktidar veya muhalefet üzerine konuşmak her zaman koyu bir tartışma ihtimalini içinde barındırır. Nitekim bahsedilen konu ilkeleri neredeyse kati olan fizik bilimi değil siyasettir. Daha da önemlisi fizik otoriteleri olabilir ama siyasette de tıpkı futbolda olduğu gibi herkes otoritedir. Neticede konuşulan konular eğer ekonomi gibi biraz teknik konular değilse çobanından mankenine herkesin fikir beyan edebileceği basitlikte! konulardır. Doğal olarak tıpkı din gibi siyaset de nakli olarak öğrenilmektedir. Yani herkes evinde gece yarılarına kadar ‘memleket kurtarılırken’ siyaseti öğrenir. Pek azı bu işi kitabından ya da bizatihi sahibinden öğrenme şansına sahiptir. Evet siyaseti diyoruz, yani yapılan da konuşulan da siyaseti. Yine futbola gönderme yapalım: Eğer onula ilgileniyorsanız bilfiil oynuyor olmanıza gerek yok. İçindesiniz. Durum böyleyken, herkesin milyonların seçtiği yüzlerce kişinin icraatlarını okuma şekilleri farklı olmaktadır. 
Körlerin önüne getirilen fil darbımeseli malumdur. Hayatında hiç fil görmemiş iki köre önlerine getirilen ve adı fil olan bu hayvanı elleri ile yoklayıp tanımlamaları istenir. Filin kulağına rastgelen, fil denilen ince ve yumuşak bir varlıktır der, boynuzlarına rast gelen ise, fil ince ama sert bir şeydir der. Bu körlerin fil üzerine münakaşası ile siyaset üzerine konuşmak birbirine benzer. Bütünleşik, ancak bir çok cihetiyle görülmek suretiyle bilinebilir olan bir çok konunun sadece bir boyutu ile algılanma ihtimali yüksektir.
Daha kötüsü, günümüzde dezenformasyonlar, asparagas haberlerin kaotik dolaşımı bunların da üstüne sosyal mühendislik amaçlı yanıltıcı retoriğin zaman zaman siyasetin dahi doğal aracı olabilmesi sayesinde yorumlanması epey güç olan büyük bir gri bir alan ile karşı karşıyayız.
Öyle ya, bir ömür verilen siyasi kariyer tek kasetle bitirilebiliyor, ya da tozlu raflarda duran dosyalar ayaklanıp sahibinin peşinden koşabiliyor. Bunlar binlerce yıldır kullanılagelen belki de klasik entrikalar kabul edilebilir.
İyi de, o zaman neden siyaset konuşmanın sonunda tartışmalar an meselesidir? Cevabı basit: Başta belirttiğimiz gibi, siyasetin de din gibi nakli öğrenilmesi ve yine din gibi özümsenmesi, duygusal temellerle bağdaştırılmasıdır. Magazin de siyaset de birer haber kategorisidir. Ancak magazin konuşulurken tartışmalar pek vaki olmaz. Elbette siyaseti magazin seviyesinde ‘ciddiyetsiz’ yorumlamak iyi sayılmaz. Ancak siyaset yanlızca anlık bireyler, söylemler ve olaylar üzerinden, haber derinliğindeki yorumlardan yola çıkılarak oluşan bir paradigma ile ‘sabit fikir’ taşır bir alan değildir. 
Yoksa politik agnosizm midir evla olan? Yani olan bitene sadece bakıp bir algı geliştirmemek midir makul yöntem? Evet! Belki de öyledir. Çünkü bırakınız güncel olanı, olmuş, bitmiş, üzerine kitaplar, makaleler yazılmış tarihi konularda bile tartışmalar sürmektedir. Objektif olan (öyle umduğumuz) bilimin, akademik saiklerle tartışmalarını devam ettirmesi doğaldır ancak herhalde bilimsel olarak hiçbir zaman bir fizik kanunu gibi ‘kanun’ olma vasfı olan bir tarihsel gerçeklik (oluşan konsensüsler veya kati olaylar değil, olayların kritiği bağlamında) yokken ve olamayacak iken, siyasetin kendine mitoloji yaratma çabası içerisinde sırtını dayadığı argümanları, argümanlıktan totemliğe terfi ettirmek doğal değildir.

VANPERVERLİK: VAN’A SAHİP ÇIKMAK


Depremden farklı konular konuşmaya ne kadar çok karar verirsek verelim, söz dönüp dolaşıp aynı yere geliyor. Ama bu kez depremden bahsetmeyeceğiz.  Adı bilineli, nice kara günler geçirip, sonra yine ayağı kalkmış olan bu kadim kentte, son yaşadığımız felaketten sonra, kenti ayağı kaldırma sırasının bu kez topyekûn bizlerde olduğunu hatırlatacağız. Bu görev doğup büyüdüğümüz, anılarımızı bir daha silinmemek üzere kazıdığımız, çocuklarımıza emanet edeceğimiz topraklarımıza karşı bir vefa borcudur. Hiç olmazsa bunun bilincinde değilsek, isterse hiç terk etmeyelim; günbatımında Van Gölü’nü izlemek bizim hakkımız olamaz. Sıkça yaptığımız gibi, topu hemen liderlere, yöneticilere siyasete atmak yok… Başlarımıza yıkılan binaları inşa edenler de onlar değiller, arsamıza bir metrekare çocuk parkını yaptırtmayanlar da onlar değiller. Evet, kontrol etmesi gereken onlardır. Ama kendi hesabımıza bir çok şeyi yap(a)mayan biziz. Bu kez çuvaldızı kendimize batıralım.

Liderlere kızmaktan vazgeçmek:

Bir düşünün, varsayın; Uçurumun kenarına gidip, kendinizi aşağı bırakmaya niyetlendiniz ve bunu yaptınız. Babanız dâhil kimseye, niye mani olmadı diye sorulur mu? Elbette hayır. İşte bu noktadayız.  Şimdiye kadar siyaset ve bürokrasi –yerden göğe haklı da olarak- yerden yere yeterince vuruldu(tarafımca dâhil) vurulmaya da devam edecek. Peki, ama bazenkendi eliyle kendini tehlikeye atan, kendine, memleketine zulmeden biz Vanlılar taşı gediğine koyuyor muyuz? Genellemeli sorular sormak, genellemeler yapmak tehlikelidir biliyorum.  Münferit olarak bu yazının muhatabı olamayacak kadar “Vanperver”olan hemşerilerimizin de affına sığınıyor onları tenzih ediyorum.
Ancak kabul etmek gerekir ki; Van’a tek çivi çakma imkânı olmayan, ancak yolda yürürken Van’ın halinden razı olan bir Vanlıdan tutun da, Van’da büyük yatırımları olan işadamlarımıza kadar –siyaset ve bürokrasi dışı-  herkes müdahil olabildiği ölçüde Van’ın mevcut halinden bir ölçüde sorumludur.  Hiçbir şeyden olmuyorsa da en başta, siyasi tercihinden ve duruşundan sorumludur Vanlı; Kimin, hangi partinin, hangi ideolojinin olduğu değil, seçtiklerinin veya rıza gösterdiklerinin başardığı veya başaramadıklarından sorumludur.Darbe ile idareci seçemeyeceğimize göre, tek yöntem olan demokratik seçimlerde neyi seçtiğimizi, seçtiklerimizin ne yaptığını ve sonuçlarını “sokak veya cadde bazında değil”, birkaç ay için değil, genel bir fotoğraf içinde seçim dönemi içinde zamana yayılmış olarak, tam bir büyük tablo halinde görmek gerekir. Maksadımız kimseye kara/beyaz propaganda yapmak değildir. Sadece içinde yaşadığımız resmi yeniden sorgulamaktır. Belli ki, her nasıl başarmış isek, bugüne kadar “şu an içinde yaşadığımız”  kadarını elde etmişiz. Suçlu liderler mi? Hadi evet diyelim, peki onlar uzaydan mı geldi? Hayır. Biz getirdik…

Peki, iyi bir lideri iş başına getirmekle bitiyor mu? Demokrasinin halkın iradesini temsil etmek üzere bireyleri iş başına getirme fonksiyonuna göre cevap “evet”görünüyor. Ama bireylere “idare işlevini” teslim etmek herhalde, bir taşeron sözleşmesi de değildir. Yani halk kimseye, “al 4-5 seneliğine memleketi yönet” diye taşeronluk vermemiştir. Yönetişim denilen çift taraflı, ciddi bir halk-lider etkileşimi gerektiren, katılımcı demokratik anlayışa göre ise, “lideri iş başına getirmekle iş bitiyor mu” sorusunun cevabı bu kez “hayır” olmakta. Nitekim iyi liderler de dâhil olmak üzere tüm liderler, liderlik hinterlandı içerisinde zamanla “hale” adı verilen bir çevre edinirler, bu çevre kötü olmayabilir de. Ancak liderin kapalı sisteme dönüşen bu çevresi içinde “halkın sesini” tam olarak anlaması gitgide güçleşir. Çünkü sözgelimi kendisine karşı ciddi bir protestoyu dahi, farklı yorumlayabilecek ciddi bir “hale” vardır.  Tıpkı ışığın kırılması gibi, olaylar, gerçekler, liderin çevresindeki haleden kırılarak, çarpıklaşarak, daha da kötüsü bazen hiç gözükmeyerek lidere kadar ulaşır.
Liderlerin bu hinterlandı fizikteki sürtünme kuvvetinden farksızdır. Zamanla liderin esnek hareket alanını tutuklaştırır. Eğer bu tezimiz yanlış olsaydı, sürtünme etkisinin olmadığı bir evrende hareket halindeki hiçbir cismin durmayacağı gibi, seçilen hiçbir lider bir daha seçim kaybetmezdi. Yine fizikteki, entropi yasası devreye giriyor. Türkçe meali; hiçbir sistem baki değildir. Azalıp tükenmek ile maluldür…

Buraya nereden geldik: Liderlerin hareketlerinden de biz Vanlıların da sorumlu olduğu noktasından.  Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan’ın yıllardır uyguladığı bir sistem var: “Belediyeyi siz yönetin” Bu sistem, klişe bir sloganın ötesine geçmiş, Beyoğlu ile ilgili fikri olanların, Belediyeye ait çağrı merkezleri, internet sitesi ve diğer kanallardan belediyeye ulaştığı, dahası her söylenenin ciddi bir analize girip, geri bildirim sağlandığı, bilişim-yönetim ikilisinin tam olarak kullanıldığı bir örnek…  Bilişim imkânlarının sonuna kadar kullanıldığı bu tür idarecilik uygulamaları, neredeyse tam Atina Demokrasisine dönüşmüş… Halk doğrudan doğruya yönetime katılıyor.
Şimdi, “Van gibi yerde…” diye başlayan cümleleri duyar gibi oluyorum. Cevabı basit; “Evet uygulanabilir.”  Yurttaşların, illa belediye değil, yönetim denilen olgunun geçerli olduğu her alanda,  yönetime katılımcı anlamda müdahil olması ütopya değildir, olamaz. Bunun için, idarenin iradesi de şart değildir. Yahut özel bilişimsel sistemler de olmayabilir. Yurttaş bireysel veya birliktelik içinde, sivil olarak, hiçbir ek unvana gereksinim duymadan “işlerin neden ters gittiğini” sorgulayabilir, önerilerini ifade edebilir, herhalde takdir edilir ki bu onun en temel hakkıdır. Yöntemler farklı olabilir, ancak Van için en pratik yol şimdilik “basın” olarak görülüyor.



Vanperverlik:
O yüzden, bizleri yönetenlerin şahıslarına, kişilik haklarına samimi saygı içinde, şahıslarına değil, tamamen fiillerine, çalışmalarına, strateji ve vizyonlarına odaklanarak, bu hususlara karşı, somut, yapıcı, ciddi ve tarafsız yorumları yapmanın, bunları çekinmeden ifade etmenin, peşine düşmenin, konuşmanın belki projelere dönüştürüp sunmanın tam zamanı! Hayal görmediğimi düşünüyorum. Bu mega projelerden, dev yatırımlardan çok daha faydalı olacaktır. Bu “Vanperverliktir.” Van’ı sevmektir. Van için üzülebilmek, üzülüp lanet, beddua ve küfür yerine bir şeylerin yoluna girmesine katkı sağlamaktır.

Sonrası diyalogla, siyaset üstü karşılıklı anlayış çabası ile, farklı düşünsek de, ihya etmemiz gereken bir Van gemisinde olduğumuz gerçeğini idrak etmekle gelecektir. Böylece liderlerimizin etrafındaki haleler daha şeffaf olacak, ışığı kırmayacaktır.  Binlerce yıldır Ütopya, Medine-i Fazıla gibi hayal-kentlere yenisini eklemiyoruz.  Dünyada başarılmış, başarıldığı için kitabileşmiş, sistematize edilmiş, uygulanabilir ilkelerden söz ediyoruz. Bunu uygulamaya için hiç olmadığı kadar mecbur ve bir o kadar hazırız. 

İşsiz olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu


Kocaeli’de işsiz üniversiteliler
Mürekkep yaladık, ekmek aslanın ağzında diye. Az değil üniversiteye kadar 15 sene…  Bunca emeği başka şeye versek onun ustası olacağımız muhakkaktı.  Neyse ki hepimiz değilsek de bir kısmımız şu aslanın ağzında olan ekmeği şu an yiyoruz. Ya diğerleri ne yapıyor? Elbette üniversite mezunu işsizleri kastetmiyoruz. Neden mi? Çünkü onların ‘umutları’ var.  Peki kimden bahsediyoruz. Tabii ki, okumayanlardan!

Okumayanlar denilince akla hep tembel, sorunlu tiplemeler gelir. Bu eğitim sistemimizin “okumayandan adam olmaz” yalanının zihnimizde açtığı kötü bir yaradır. Bu tezin aksini kanıtlayan binlerce örneğe rağmen bu vazgeçemiyorsanız bu yazıyı okumayın. Çünkü size göre biri okumamış ise açlığı hak etmiştir.
Düşünün, hukuken temyiz kudretine sahip olmayarak adam bile öldürseniz az bir ceza alacağınız bir yaşta velev ki tembelliğinizden okumadınız. Hatta ortaokul terk yaptınız. Tabii ki imkânsızlıklardan okumadıysanız bu daha acı… Mümeyyiz oldunuz. “Okumadık işte” diyecek yaşa geldiniz. Bunu fark ettiğiniz yaşta muhtemelen en kötü şartlardaki işlere bile başvurduğunuzda geri çevrilirsiniz. Okulu dışarıdan bitirme seçeneği dışında, mevcut halinizle yaşama şansınız neredeyse sıfır. Evet, bu gerçeği maalesef yavaş yavaş öğreniyoruz. Eh, üniversite okumuş hatta doymayıp lisansüstü eğitimi almış, güzide gençlik ilkokul terk adamların kariyer fırsatlarını inceleyecek hali yok.

Sosyal devlet, sınav desem çık, başka bir şey desem çıkma !
                Sadede gelelim. Kör eğitim sisteminin sakat ürünleri olan biz okumuşlara göre yeterli derecede sefalete müstahak olmuş “okumamışlar” iş bulamıyor. Bulanlar ya tesadüflere ya da sosyal devlete borçlu. Özel sektör için “vasıf” kavramı elbette insan olmaktan önce geliyor. Bu durumda özel sektörden, okumamışlara hayır yok. Ama malumdur, sosyal devlet baba için vasıftan önce insan olmak geliyor. Anayasal olarak.

                Şimdi; Bir zamanlar okumuşları dahi torpile muhtaç eden devlet baba, “sosyal devlet baba” olmaya karar verdikten sonra sınav denilen, hiç olmazsa garibanın umudu olan kpss ve sair sınavları icat etti. Ancak okumamışlar halen torpile muhtaç…  Eh onlar için sınav açmak onlara ayrı bir problem olacaktır. Ama onları kendi hallerine bırakmak zımni zulümdür. Neden mi? Çünkü onlar memleketin en umutsuz işsiz kitlesi olarak, çoluk çocuklarına namusu ile iki lokma ekmek götürebilmek için dönüp dolaşıp “birilerinin selamı ile bir yerlere gitmeye” mahkûm kalacaktır çoğu kez. Dünya kurulduğu gündendir, rantın siyasetten geçtiği kabul edilir de, iki kuru lokma da mı siyasetin kucağındadır Allah aşkına?
Bir öneri:

                Hayatın bu yönünü de merak edip bakanlar rastlamıştır, kamuda gerek birebir gerekse hizmet alımı şeklinde olan her türlü “vasıfsız işçi” alım ilanlarının bazılarında, zaten aranacak dil, kpss vb. gibi seçici ve sıralamaya haiz özellikler olmadığında noter huzurunda çekilişlerle alımlar yapılmaktadır. Bu şekildeki alım, kazananların da kazanmayanların da “Ankara’da dayı” merakına son vererek en azından herkesi eşit pozisyona getirmektedir. Bu uygulama gerçekten takdire şayandır ve daha da ileri götürülebilir.
 Evet, Türk siyasetinin, garibanın umudu olma gibi güçlü bir oy kaynaklarından birini bitirmesi pahasına bile olsa; okumuşlar için uygulanan kpss sistemi gibi, okumayanlar için bir sınav değil de, merkezi bir veritabanı oluşturulsa ve buradan kura yöntemi ile vasıfsız eleman alımı yapılamaz mı? Denilecek ki İş-kur var. Teknik konulara girmeye hacet yok, ancak en azından mevcut yapısı ile İş-kur’un verimliliği ayrı bir tartışma konusudur.

Önerilen yöntemin ne olduğundan daha önemlisi; “Okumamışlar için adalet” sağlayacak, onları ekmek kapısı ararken kimseye muhtaç etmeyecek bir yöntem bulunmalıdır. Bu sosyal devlet olmanın bir gereğidir. Bu talebi yüksek perdeden görmüş olanlar olabilir. Onları “okumamış” tanıdıkları varsa ve işsiz iseler, bu tanıdıklarının serüvenlerini dinlemeye davet ediyorum.

Arapça dindarlığın dili midir?


Severek ve ilgi ile takip ettiğim sol.org adlı sitenin geçenlerde yayınladığı bir haberin başlığı ilgi çekiciydi. Başlık şu: “ Dindar bir nesle doğru bir adım daha”. Fotoğrafı ise başlığa uygun; Küçük bir çocuk babasıyla namazda…
Haber, hükumetin aslında uzun zamandandır geliştirmeye çalıştığı İslam ülkeleri ile kültürel işbirliği çerçevesinde daha fazla iletişim ve gençlere yönelik daha fazla etkinliği anlatıyordu. Eşhedübillah, haberin başlığı hariç tarafsız bir haber. Ama başlığı tüm tabloyu değiştiriyor. Tarafsızlık bağlamında sol.org gerçekten iyi bir profil sergiliyor. Ancak belli ki bazen, “ne oldukları o kadar çok bağırıyor ki kalemlerine” ne dediklerini kendileri de duymuyor. Ne oldukları elbette solcu kimlikleri değil, Türkiye’nin İslam ülkeleri ile gereğinden fazla samimiyetine alerji her halde. Nitekim gerçekte sol’da olan bir kimliğin, bir ülkenin inanmasanız dahi aynı dinden olanlara yaptığı işbirliğine “günah” demesi beklenmez. Böyle olsa, Avrupa Birliğinde hiç solcu yoktur demektir. Hadi diyelim sözümona din gibi bir olgu iki ülkenin işbirliğini gerektirecek kadar anlamlı değil… Peki coğrafi ve tarihi bağlara ne diyeceğiz?

Dindar Nesil Meselesi ve bazı İslamofobik T.C. vatandaşları:


Özünde, “dindar bir nesil yetiştireceğiz” cümlesi ile tam marka haline gelen siyaset eli ile dindar nesil yetiştirme hevesi elbette tartışmalıdır. Çünkü Türkiye’de dinin 12 eylülün cuntacı zihniyeti dahil kendi doğal dinamikleri dışında her türlü ‘seçilmiş elle’ yani siyaset eli ile yaşatılması hiçbir zaman iyi sonuçlar doğurmamıştır. Türk siyasetinde ‘cennetin anahtarına’ sahip olduğunu iddia eden partiler var olmuş, bazı partilere girmek dinsizlik bazı partilere girmek ise Müslümanlıkla özdeşleştirilmiştir.  Dolayısıyla ‘dindar bir nesil yetiştirme’ hevesinin altında ‘gizli bir ajanda’ olsun veya olmasın, bırakın dindarlığı, din denilince tüyleri diken diken olan bazı İslamofobik T.C. vatandaşları için halen pek tekin bir söylem olmayacaktır. Daha da kötüsü bu ‘dindar nesil yetiştirme’ niyetinin kendisine zarar verecektir. Çünkü maalesef islamofobik nesilleri yetiştiren kimdir bu ülkede biliyor musunuz? Yine geçmişte ‘dindar’ kelimesi ile taassubu eşitlemeyi başaran, dinin anlamsal derinliğini bir kenara bırakıp, sembol değerleri ile meşgul olan ve vurguyu biçim öğelerine yapan, bakın dindar değil ‘dinci’ zihniyettir.
Bu yüzdendir ki; Türkiye’de dindar kelimesi, ‘dindar’ olanlar tarafından ‘dinini yaşayan’ olarak masumane algılanırken, diğer bir kesim tarafından, sarıklı, cüppeli, mini etkeklilere kezzap atan, ‘kemalistleri yıkmaya gelen’, ‘sanat’ın içine tüküren’, ‘afrika danslarına gulu gulu dansı diyen’ bir kavram olarak algılanmıştır. Dindarlığı böyle algılayan kişileri şüphesiz evhamlı olarak nitelendirmek mümkündür, ancak suçlamak mümkün değildir. Çünkü hakkını vermek lazım, Aczmendileri ihdas eden, Kemalistleri yıkmaya geldik diye nara attıran karanlık eller ile bu karanlık ellere zamanında inanan bazı iyi niyetlilerinöyle icraatları olmuştur ki Türkiye’de dinini yaşamaya çalışan kendi hallerindeki insanlar bile ürkmüştür.


İslamofobi Arapça ve Farsçayı da ‘öcü’ haline getiriyor

Şimdi Sol Haber portalındaki habere dönelim. Bu habere göre, daha doğrusu haberin başlığına göre Türkiye’nin İslam ülkeleri ile ‘fazla’ samimiyeti ve Arapçanın seçmeli dil haline gelmesi, Dindar bir nesil yetiştirmek için adım olarak algılanıyor.  Bu da normal bir durum ve aklıma geçmişte yaşadığım bir anekdotu getirdi:

            Ortaokul yıllarında Kuran okumayı öğrendikten sonra meraktan Arapça öğrenmeye karar vermiştim.  Edindiğim kitaplarla çat-pat öğrendiğim Arapça sayesinde evinde muska bulan bana koşup ‘oku’ der olmuştu. Kim yapmış bu muskayı? Sanki muskanın altına imza atacak da? İşte bu dönemde, Van’a kaçak giren tütünlerin üzerinde Farsça veya Arapça yazılar yazan matbu etiketler olurdu. Bu etiketler tabi sokaklarda yerlerde dolaşırdı. Bunu tanımayan birçok kişinin yerden kaldırıp Kuran ayetidir diye evlerine astıklarını gördüm. Hatta bazılarına tütün kâğıdıdır, üzerinde ise “Birinci sınıf tütün” yazıyor dediğimde kızıp, git işine derlerdi. Bir kere her Arapça yazanın ‘ayet’ olduğuna inanmışlardı iyi niyetli büyüklerim.
            Ne alaka? Şöyle ki: Şimdi Sol haber portalında mezkur başlığı atanla bizim tütün kağıdına ayet muamelesi yapan yaşlı amcalar aslında aynı yerde duruyor. Arapçayı sanki sadece Kuran’ın dili olarak görüyorlar. Bu arkadaşlara Hristiyan Arapların Hatay’da bulabileceğiniz Arapça İncillerini, Hatay Ortadoks kilisesinde verilen Arapça vaazları, yedi düvel gezen misyonerlerin Arapça İsa Mesihi anlatan kitaplarını hatırlatmak isteriz. Farsça bu konuda daha geniş, Farsça olarak bulabileceğiniz “gayrı İslami” materyal Türkçeden fazla. Anlamak istediğim şu; Arapça eğitimi kişiyi daha mı dindar kılıyor ki hemen ürküyorsunuz?


Kavram inşası sürecinde sağduyu:

            Türkiye gibi ‘kağıda ateş yazmakla yangın çıkan’ülkelerde sol dendiğinde nasıl birileri ‘dinsiz’ anlıyorsa, ‘din’ dendiğinde birileri daha korkunç şeyler anlıyor. Elbette her ikisi de haksız olarak. İşte bu nedenledir ki dindar yerine “altın nesil” denilse daha az kıyamet kopabilirdi.




Sağ’a, sol’a, dindara tinerciye en derinden, önyargısız saygılarımla…

BU DEPREM SONUNCU OLACAK


Türkiye’de depremler olur, ölenler ölür, tüm millet seferber olur, devlet elinden geleni yapar. Yardımlar gelir, dağıtılır, depremin yaraları sarılınca demeyeceğim, kalanlar için deprem fikri artık bezginlik vermeye başlayınca, insanlar imkanlar ölçüsünde yavaş yavaş eski hayatlarına geri dönmeye başlarlar. Tabii ki bulabildikleri kadar… Nitekim kiminin evi yıkılmış, kimi işinden olmuştur.
Sonra taşlar yerine oturur. Neyse ki insan olarak unutmak gibi güzel bir huyumuz var. Ve bizler bir zaman sonra hani depremin attığı imzalar kalmasa depremi hafızalarımızdan sileriz.
Süreç budur. Bundan sonra ise süreç olarak adlandırılabilecek pek az şey yapılır. Depremler ve diğer afetler ise koyun sürüsüne dalan kurtlar gibi, ara sıra gelip kurbanlarını alır gider. Sonunda biz bunların hepsine takdir-i ilahi deriz.
Türkiye’deki depremlerden sonra depremler adına yapılanların veya yapılmayanların dökümünü uzun uzun incelemeye hacet yok. Nitekim sonuçlar ortada. Evet, deprem sonrasını öğrendik, arama-kurtarmayı öğrendik, kriz yönetimini öğrendik… Ne kadarına inmiyorum. Teknik konudur nitekim.  Ancak deprem öncesini, yani devlete eliyle yapılması gerekeni değil de devletin denetlemesi gereken kısmını bir türlü öğrenemiyoruz… Eğer öğrenseydik, Van’da evet hasarlı binalar olabilirdi ancak yapılar tabuta dönüşmez, bunun yerine içinde oturanların canını koruyarak fonksiyonunu icra ederdi. Tabii ki bunun mesulü de depremde ölenler değil,  en azından bir önceki ağır bir depremden sonra ülke genelinde tedbiri alması gerekenlerdir.
DEPREM İÇİN TEDBİR ALAMAMAK AYNI ZAMANDA DİNİ BİR PROBLEMDİR!
Daha doğrusu Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bugüne, tabiri caizse ülke olarak kendimizi bildiğimizden beridir, deprem olgusu ilk ağır tokadını attığından beridir, bir sonraki sınavda sınıfta kalmamak için tedbir alması gerekenlerdir. Topu kolay yoldan siyasete ve bürokrasiye atmak yok… Çünkü depremlerde can almayan binaları inşa etmeyi öğrenememek Türkiye’nin partiler üstü sorunudur. Çünkü sosyal, insani hatta dini sorunudur.  Evet, kutsal kitabında “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın” diye yazan bir dinin mensupları olarak bizler yıllardır bu ayetin tersini yapa yapa kazandığımız günahlar bir yana hep canımızdan olduk. İşte o yüzden depremlerle yaşamayı öğrenememek bir dini problemimizdir de.
VAN’DAN SONRA SIRA KİMDE İSE ONLARA ŞİMDİDEN ACIYALIM
Anadolu coğrafyasında, depremlerin periyodunu bilmesek de ortalama olarak bu coğrafyada yaşayan her insanın ömründe karşılaştığı en az bir büyük deprem olduğunu öğrendik. İlla kendisi yaşamasa da, tanığı oluyor. Gölcük, Dinar, Bingöl sonunda da Van… Kesinlikle ama kesinlikle bu depremler de durmayacak, kim bilir eğer ölmezsek Anadolu’da bakalım nerede büyük bir deprem yaşayacağız. Şimdiden konuşalım: Olmuş bitmişi konuşmak yerine, daha olmamışı, ancak yüzde yüz olacağı konuşalım, tedbirini alalım. Sonraki kurbanlar torunlarımız da olabilir. Ya da şimdi kucaklarımızdaki bebekler. Bunlara acımıyor muyuz? Bunların ölmemesi için ne yapılabilir?
Sorunun cevabı Van’da yatıyor.  Evet, Van kendinden önce, tıpkı diğer iller gibi, kendisi için kimse bir şeyler düşünmediği için bugün yaşadığımız ıstırapları yaşıyor. Ancak inanıyor ve temenni ediyoruz ki bu sonuncu olacak.  Bir daha çadırkentler görmeyeceğiz… Nasıl mı? Çünkü Van bundan sonra aynı hataya düşmeyecek, “işini sağlam yapacak”. Tabut müteahhitlerini tarihinden silecek. Bir daha deprem olsa, tek canını kaybetmeyecek. Bunu başarırsa eğer, bugüne kadar Türkiye’de bir türlü başarılamayanı, depreme dayanıklı yapı inşa etmeyi öğretecek. İşi biten binaları da depremden önce yıkmayı da öğretecek. Böyle inanıyor, böyle inanmak istiyoruz.
Bunu başarmak zorundayız. Çünkü Van depremin yaşanabileceği en kötü iklimde, en kötü şartlarda depremi yaşadı. Depremden daha büyük bir afeti ise yaşamaya devam ediyor o da: Kahredici bir soğuk.
Torunlarımızı seviyorsak, onlara çadır deneyimini yaşatmak istemiyorsak, artık “sağlam binalar yapmayı ve eskiyenlerini yıkmayı öğreneceğiz.”

BU DEPREM SONUNCU OLACAK


Türkiye’de depremler olur, ölenler ölür, tüm millet seferber olur, devlet elinden geleni yapar. Yardımlar gelir, dağıtılır, depremin yaraları sarılınca demeyeceğim, kalanlar için deprem fikri artık bezginlik vermeye başlayınca, insanlar imkanlar ölçüsünde yavaş yavaş eski hayatlarına geri dönmeye başlarlar. Tabii ki bulabildikleri kadar… Nitekim kiminin evi yıkılmış, kimi işinden olmuştur.
Sonra taşlar yerine oturur. Neyse ki insan olarak unutmak gibi güzel bir huyumuz var. Ve bizler bir zaman sonra hani depremin attığı imzalar kalmasa depremi hafızalarımızdan sileriz.
Süreç budur. Bundan sonra ise süreç olarak adlandırılabilecek pek az şey yapılır. Depremler ve diğer afetler ise koyun sürüsüne dalan kurtlar gibi, ara sıra gelip kurbanlarını alır gider. Sonunda biz bunların hepsine takdir-i ilahi deriz.
Türkiye’deki depremlerden sonra depremler adına yapılanların veya yapılmayanların dökümünü uzun uzun incelemeye hacet yok. Nitekim sonuçlar ortada. Evet, deprem sonrasını öğrendik, arama-kurtarmayı öğrendik, kriz yönetimini öğrendik… Ne kadarına inmiyorum. Teknik konudur nitekim.  Ancak deprem öncesini, yani devlete eliyle yapılması gerekeni değil de devletin denetlemesi gereken kısmını bir türlü öğrenemiyoruz… Eğer öğrenseydik, Van’da evet hasarlı binalar olabilirdi ancak yapılar tabuta dönüşmez, bunun yerine içinde oturanların canını koruyarak fonksiyonunu icra ederdi. Tabii ki bunun mesulü de depremde ölenler değil,  en azından bir önceki ağır bir depremden sonra ülke genelinde tedbiri alması gerekenlerdir.
DEPREM İÇİN TEDBİR ALAMAMAK AYNI ZAMANDA DİNİ BİR PROBLEMDİR!
Daha doğrusu Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bugüne, tabiri caizse ülke olarak kendimizi bildiğimizden beridir, deprem olgusu ilk ağır tokadını attığından beridir, bir sonraki sınavda sınıfta kalmamak için tedbir alması gerekenlerdir. Topu kolay yoldan siyasete ve bürokrasiye atmak yok… Çünkü depremlerde can almayan binaları inşa etmeyi öğrenememek Türkiye’nin partiler üstü sorunudur. Çünkü sosyal, insani hatta dini sorunudur.  Evet, kutsal kitabında “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın” diye yazan bir dinin mensupları olarak bizler yıllardır bu ayetin tersini yapa yapa kazandığımız günahlar bir yana hep canımızdan olduk. İşte o yüzden depremlerle yaşamayı öğrenememek bir dini problemimizdir de.
VAN’DAN SONRA SIRA KİMDE İSE ONLARA ŞİMDİDEN ACIYALIM
Anadolu coğrafyasında, depremlerin periyodunu bilmesek de ortalama olarak bu coğrafyada yaşayan her insanın ömründe karşılaştığı en az bir büyük deprem olduğunu öğrendik. İlla kendisi yaşamasa da, tanığı oluyor. Gölcük, Dinar, Bingöl sonunda da Van… Kesinlikle ama kesinlikle bu depremler de durmayacak, kim bilir eğer ölmezsek Anadolu’da bakalım nerede büyük bir deprem yaşayacağız. Şimdiden konuşalım: Olmuş bitmişi konuşmak yerine, daha olmamışı, ancak yüzde yüz olacağı konuşalım, tedbirini alalım. Sonraki kurbanlar torunlarımız da olabilir. Ya da şimdi kucaklarımızdaki bebekler. Bunlara acımıyor muyuz? Bunların ölmemesi için ne yapılabilir?
Sorunun cevabı Van’da yatıyor.  Evet, Van kendinden önce, tıpkı diğer iller gibi, kendisi için kimse bir şeyler düşünmediği için bugün yaşadığımız ıstırapları yaşıyor. Ancak inanıyor ve temenni ediyoruz ki bu sonuncu olacak.  Bir daha çadırkentler görmeyeceğiz… Nasıl mı? Çünkü Van bundan sonra aynı hataya düşmeyecek, “işini sağlam yapacak”. Tabut müteahhitlerini tarihinden silecek. Bir daha deprem olsa, tek canını kaybetmeyecek. Bunu başarırsa eğer, bugüne kadar Türkiye’de bir türlü başarılamayanı, depreme dayanıklı yapı inşa etmeyi öğretecek. İşi biten binaları da depremden önce yıkmayı da öğretecek. Böyle inanıyor, böyle inanmak istiyoruz.
Bunu başarmak zorundayız. Çünkü Van depremin yaşanabileceği en kötü iklimde, en kötü şartlarda depremi yaşadı. Depremden daha büyük bir afeti ise yaşamaya devam ediyor o da: Kahredici bir soğuk.
Torunlarımızı seviyorsak, onlara çadır deneyimini yaşatmak istemiyorsak, artık “sağlam binalar yapmayı ve eskiyenlerini yıkmayı öğreneceğiz.”

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑