Sapiens: İnsanlığın eğlenceli tarihi


İnsanlık tarihini tek oturuşta okumayı, okurken de hiç sıkılmamayı ister misiniz? İsrail’li tarihçi Harari’nin Sapiens adlı kitabı bu amaca matuf bir tarih kitabı olarak çoksatarlardan olmayı başarmış. Kitabın yazarı Yuval Noah Harari İsrai İbrani Üniversitesinden bir akademisyen. Tarihçi. Oxford’dan doktorası var.

Bu kitabı, muadili olan herhangi bir kitaptan ayıran temel unsur -içindeki teorileri beğenin veya beğenmeyin- kitabın sizi içine çekmesi. Bazı akademisyenler öyle iyi bir edebi güce sahip ki başkası yazsa okumaktan sıkıntıdan patlayacağınız konuları bile sizlere keyifle okutturabiliyor. Bu yönüyle bir akademisyen bir romancı kadar zor bir işle uğraşmış olmaktadır. Nitekim elinde kurgusal kahramanlar yoktur, yazar saf gerçekliği ve tatsız tuzsuz bir hipotezler ve teorileri size en okunur şekilde sunmaktadır.

Okuyup da “vay bee” dediğim anekdotları dost meclislerinde paylaşmayı uzun süredir bıraktım. Bu nedenle bu tür anekdotları blogumdan paylaşıyorum. İtiraf etmeliyim ki bu tür bilgilerin hali hazırdaki piyasa değeri maalesef futbol muhabbetleri, dedikodular, ülke kurtarmalar ve hatta “geyikten” daha az. Fildişi kulelerden inmezden evvel bu durumu anlamak yerine kızarken bugün insanları anlıyorum. “Şimdi, abi, yani bu yok efendim insanlık tarihinde Sümerler, evrim filan…yani…ne gerek var. Ne yani” Tamam, o yüzden bloguma not düşüyorum.

Biraz da sanki öğrendiğim bir şeyi kaydedip yaymazsam yok olacak şeklindeki tuhaf bir vehimle not alıyorum. Bilginin tabletlere kaydedildiği dönemde kimse bilginin bu kadar kalıcı olacağını düşünmüş olamaz. Bilginin bu kez dokunmatik tabletlere de kaydedilebildiği bu dönemde de kaydedilen bilginin bekası halen meçhul. Buna rağmen “yazanlar” genellikle “-sın diye” yazmazlar söyleyecekleri vardır diye yazarlar. O yüzden yazıyorum.

Kitaptan en ilgi çekici yerler aşağıda:

İnsan elinin değmediği yer yoktur

Amazonlar denilince sıfat olarak sıkça eklenen “insan elinin değmediği…” kalıbı gerçek değildir. Çalışmalar, avcı toplayıcı toplumların yayıldıkça gittikleri her yerde doğal bozulmaya hatta yıkıma neden olduğunu ortaya koyuyor. Avusturalya kıtasına bile ilk kez insan ayak bastıktan sonra daha bir kaç binyıl geçmeden, bu megafaunadaki bir çok tür yok oluyor. Öte yandan, yine de tek tük insan eli değmemiş sayılabilecek bir kaç yer var: Galapagos adaları bunlardan biri. Buradaki fauna büyük ölçüde korunmuş…

Savaş az, sonuçları çok öldürür.

Kitapta ilginç çalışmalardan bahsedilmiş. Bazı araştırmacılar bulunan insan kemiklerinde dışarıdan kaba şiddete dayalı ölümleri tespit etmeye çalışıyorlar. Buluntulara bakılarak şiddete dayalı ölümlerin oranı hesaplanmaya çalışılmış. Sonuçlar çarpıcı. Kabaca söylemek gerekirse: İnsanlık, tarih öncesinde de “dünya savaşları” yapmış. Mevcut olduğu tahmin edilen nüfusa göre ölüm oranları neredeyse çağımızdaki savaşlar kadar… Daha da önemlisi toplu ölümlerin kaynağı ise genellikle savaşın sonucu veya başka nedenlerden ortaya çıkan açlık, hastalık gibi nedenler. Kısaca: Savaş teğet geçmez.

Tarım çıktığındandır fıtık da var.

Araştırmalar, avcı-toplayıcı yaşamdan tarım toplumuna geçildikçe incelenen kemik kalıntılarına göre, geçmişte var olmayan bir takım hastalıklar ortaya çıkmış. Fıtık, disk kayması bu hastalıklardan en önde geleni. Öyle anlaşılıyor ki tarımla uğraşmak bize yaramıamış. Anlatılanara göre bu avcı-toplayıcı toplumun gıdasını aramak için sürekli hareket etmesi ve herhangi bir lokasyona bağımlı kalmaması onu sağlam kılmış.

Binyıllardır insanlık problemlerinin kaynağı: Lüks kapanı

Harari, tarım toplumuna geçişi yerden yere vurarken epik bazı değerlendirmelerde de bulunuyor. Bu kısım tabii ki “bilimse görüş”. Doğru veya yanlış olmasından öte çok bilgece… Harari’ye göre, tarım toplumu insanların daha rahat yaşaması merakından ötürü ortaya çıkmıştır. İklimsel koşullardan ötürü ilk tarım toplumu Mezopotamya’da ortaya çıkar. İnsanlar daha rahat yaşayalım derken daha az kaliteli gıdalara (otçul ağırlıklı beslenme) mahkum kalmışlar, öte yandan daha önce çok büyük coğrafi bölgelede sürekli hareket halinde olduklarından buraları “vatan” bellemiş iken, tarım yüzünden belli bölgelerden çıkamaz olmuşlardır. Yani Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmuşlar. Harari’nin duysa hoşuna gitmeyebilir ancak aklıma Kuran’dan okuduğum bir ayet geldi. Bilemiyorum, belki de tezini destekliyor diye beğenecekti… Harari tam bir pozitivist bu nedenle dini kaynakları ele alış biçimi “epey” farklı. Yine de aktarmadan edemeyeceğim:

“Hani siz bir vakitte demiştiniz ki: Ya Musa! biz bir çeşit yemeğe elbette sabredemeyiz. Bizim için Rabbine dua etde yerin bitirdiği tere, hıyar, buğday, mercimek, soğandan bizim için de çıkarsın. Musa da demişti ki: Siz bayağı olan şey ile hayırlı olan şeyi değiştirir misiniz? Öyle ise bir kasabaya ininiz sizin için istediğiniz şeyler orada vardır. Onların üzerlerine alçaklık, yoksulluk vuruldu ve Allah’ın gazabına uğradılar. (Bakara 61)

Bu ayet o güne değin bıldırcın eti ve bir kaç şeyle beslenen İsrailoğullarının yeni yemek merakından başına gelenleri aktarıyor. Harari’ de aynısını diyor. İnsanoğlunun tarım toplumuna geçişi aslında tam bir faciadır.

Daha etkilendiğim nokta ise insanın bu “lüks merakının” halen insanı “dimyata götürüyor olması” konusunu işlerken verilen örnekler. Harari, onca iyi eğitim aldıktan sonra aslında tam olarak hiç bir insani ihtiyaca tekabül etmeyen meraklarımız yüzünden girdiğimiz borçları ve sistematik olarak daha fazla çalışmaya mahkumiyetimizi tarım toplumunda atalarımızın başına gelenlere benzetiyor.

Tarım toplumu hayvanlara “zulmü” ortaya çıkarmıştır.

Harari tarım toplumun ortaya çıkışından bugünü ilk dönemlerde hayvanları evcillerştirmek için dah sonra ise hayvanlardan daha fazla verim elde edebilmek ve sabit yerde yetişitiricilğe devam etmek için yapılan zalimce uygulamaları da aktarıyor. Bunlardan en ilginci Sudan’da bazı kabilelerin süt buzağılarının daha fazla anne sütü emmelerini engellemek için dillerinin uçlarının kesilmesi, domuzların evcilleştirilmesi için burunlarının kesilmesi ve koku alma duyularının bloke edilmesi… Günümüzde ise süt buzağılarının küçücük kabinlere hapsedilerek anne sütünden mahrum bırakılması da bu örneklerden. Bu buzağılar saha sonra yumuşacık etlere dönüşsünler ve sertleşmesinler diye gezdirilmiyor. Öyle ki bu buzağıların hayatlarındaki adam akıllı ilk yürüyüşleri daha büyümeden kesilecekleri yere götürüldüklerinde oluyor. Zalimce…

Tarım toplumu ve yerleşik düzen elitleri ortaya çıkarmıştır.

Kitaba göre insanlar avcı-toplayıcı durumda iken sürekli hareket etmelerinden ve küçük gruplar halinde yaşadıklarından hiyerarşi ve toplumsal sınıflar oluşmamıştı. Bu nedenle krallıklar, kastlar, sınıflar henüz yoktu. Ancak yerleşik düzene geçtikten sonra insanlar bir arada yaşamak ve düzeni sağlamak için bir takım kavramlar geliştirdikler. Harari bu kavramları “imagined order” olarak tanımlıyor. Bu kavramlar yazılı veya yazısız olabiliyor. Hindistandaki kast sisteminden, yakın tarihteki siyahi ayrımcılığına tüm sınıfların kaynağı böylece açıklanıyor. Harari’ye göre bu günümüzde de geçerli: Zenginler üst düzey bir sınıf oluşturuyor ve bu da “bilimsel olarak ıspatlandığı üzere” babadan oğula genellikle geçiyor. Zenginler ve diğerleri hiç bir zaman eşit olamıyor…

Harari dinlerin, hukuk kurallarının hatta insan haklarının da gerçekte var olmadığını ve insanların ortaya çıkardıkları “ortak çalışmayı kolaylaştıran” unsurlar olarak var olduklarını değerlendiriyor. Bu kavramların var oluş şekillerini ise ne objektif ne de sübjektif olarak nitelendiriyor. Bunun yerine inter-sübjektif diye adlandırdığı kavramı ortaya atıyor. Bu kavram sübjejtif olduğu halde insanlar arasındaki yaygınlığından ötürü neredeyse objektif kabul edilen kavramlara gönderme yapıyor. Ancak kaçırdığı bir nokta da yok değil: Dinle ilgili fonksiyonel tanımlar doğru olsa da dinin teolojik düzlemdeki ontolojik tartışması açıkçası biraz tartışmalı. Yani din gerçekten de toplumsal iletken görevi görebilir ancak buradan yola çıkarak “din yapaydır” demek dini sıkıldıkça üretilebilen kurgusal bir olguya dönüştürüyor. Öte yandan Tanrı’nın ve dinlerin varlığı matematiksel olarak ıspatlamak zorunda olmadığı gibi (Kuran’da zaten sistemin böyle kurgulandığı, yani herşeyin açık olduğu takdirde herkesin zaten inancağı ifade ediliyor) yokluğunu düşünen birinin yokluk ıspatı da öyle kolay değil. Bir şeyin varlığını ıspat edemiyorsak o şey kesin yok mudur?

Neyse bu güzel kitabı din ve evrim tarışmaları içine karıştırmak haksızlık olur. Neticede kitap ateist amentüsü veya din eleştirisi kitabı değil… Böyle güzel bir kitaptan daha fazlasını anlamaya devam:

Cinsel Roller de “imagined order” kabilindendir.

Fransız Kralı 14. Louis’in etekli, topuk ayakkabılı bir resminin yanındaki “errrrkekkk” Obama resmi iki karede sayfalarca bilgiyi sunuyor. Geçmişte erilliğin sembolleri ile bugünkü hali arasındaki fark dikkat çekici. Buradan cinsel rollerin de yüzlerce yıl içinde değişim geçirdiğini anlıyoruz…

Avrupa nasıl dünyanın kalbi oldu?

1775’te Asya tüm dünya ekonomisinin %80’inin yönetiyordu. O dönemde Avrupa ekonomik olarak sadece bir cüce idi. 1880’de ise Avrupa’da toplam 350.000km demiryolu hattı varken dünyanın geri kalanında sadece 35.000 km demiryolu hattı vardı. Harari o dönemde Avrupa dışındaki dünyanın da aslında teknolojik olarak geri olmadığını ancak bir takım değerleri içselleştirmediği için geri kaldığını söylüyor.

Reklamlar

Mindware: Beyniniz bir akıllı telefon uygulaması olsaydı?


Teknoloji geliştikçe yüzlerce uygulama ile birlikte hayatımıza girdi. Whatsaspp, Facebook, Twitter, Instagram, LinkedIn, Periscope bunlardan sadee bir kaçı. Bu uygulamalarının her birinin bir amacı var. Örneğin eski havadurumu tahmini yapan bir cep telefonu uygulaması (Örnek: AccuWeather) mobil telefonlarımızın küçük veya büyük ancak bakmaktan usanmadığımız ekranından bizlere havanın gelecekteki durumunu söylemek için var. Belki de bir çoğumuz sabah uyanıp daha perdeyi açmadan AccuWeather’e bakıyoruz. AccuWeather’e göre yağmur yağmayacak diyerek şemsiyeyi almıyoruz. Dışarı çıkınca ise hava yağmur kokuyor ancak otobüse bindik artık, çok geç… Akıllı telefon uygulamaları beynimize çok az iş bırakıyor. Böylece navigasyonlar yön duygumuzu, sosyal medya uygulaması gülümsemeyi, haber siteleri uygulamaları kitap okumayı unutturuyor. Sonuç: Zombileşiyoruz… Hatta Pokemon gibi oyunlar bu sadakatimizi kullanarak gerçekten ilginç işler yaptırıyorlar.

Kuşkusuz, telefonların insan hayatından alıp götürdüklerini görmek için teknoloji düşmanı olmak gerekmiyor. Blogu olan biri olarak teknolojisever biri olduğum aşikar. Ancak insanların mobil-öncesi döneme göre gittikçe daha az sosyal olduklarını, daha kısa cümleler kurduklarını, çok çabuk ‘gaza’ geldiklerini, hatta ekranlara bakmaktan duruş bozukluklarını ve bel çevrelerindeki genişliğini izleyebiliyorum. Bunda başka faktörlerin varlığı da su götürmez. Ancak mobil “mindware’mizi” kullanmayı engelliyor.

Mindware adlı kitabı daha adını okuduğumda bu tahminle aldım. Kitap her halde bir kenara attığımız “beyin yazılımımızı” kullanmak için bir şeyler önerir diye okumaya başladım. Maalesef beynimizin derin ayarlarını değiştirmek için herhangi bir sihirli yöntem doğal olarak yok… Ancak kitap daha iyisini sunuyor. Bugüne kadar okuduğum Risk Savvy, Power of Habits, Thinking fast and slow gibi bir çok kitapta sıkça ele alınan nörolojik ilkeleri harmanlayarak “saçmalamamız” için yollar öneriyor. Bunlardan bazılarını paylaşmak istiyorum:

Şemalar

Şemalar (Schemes) beynimizin çeşitli durumlara karşı oluşturduğu mental kalıplardır. Bu kalıplar söz gelimi bir düğüne gittiğinizde düğündeymiş gibi davranmanızı sağlar. Şemalar çeşitli kavramların bir araya gelmesi ile oluşuyor. Düğün örneği için yüksek ses, dans, gülümseme, şık kıyafetler vs… dir. Böyle bir ortamda beyin bir sonraki durumda ne yapacağına karar vermek için şemalardan faydalanır. Bu yönü ile şemalar yararlıdır. Ancak aynı şemalar istisnai durumları algılamamızı engellerler.

Şemalar Beyni Hızlandırır: Hemşire örneği

Şemalar öyle güçlü ki bir deneyde şemaların düşünme hızına etkisi ölçülmüş: İki grup denekten bir gruba hemşire resmi gösteriliyor. Diğer gruba ise herhangi bir resim gösterilmiyor. Daha sonra her iki gruba “hastanenin amacı nedir?” diye soruluyor. Cevap hızlarının ortalamalarına bakıldığında hemşire resmi görenlerin çok daha hızlı tepki verdiği görülüyor. Nitekim zihin hastane kavramınının uzantılarından biri ile karşılaştığında ilgili kavramlara hazır hale geliyor.

İyi de ne işime yarar: -Çok basit- Sunumlarınızda, konuşmalarınızda, kötü şemaları kullanmayın. Bunu başka psikologlar da söylüyor: Lanet, bela, pislik vs. kavramları kullanmayın. Küfür etmeyin. Şikayet etmeyin. Nitekim muhataplarınızın zihni bir şekilde sizi negatif kavramlarla eşleştiriyor. İkinci faydası ise: İnsanların şemalarından sakının. Özellikle iş görüşmelerinde, ilk karşılaşmalarda insanların saniyeler içinde “etiketi yapıştıran” şemalarına dikkat edin.

Şemalar: Fırtına örneği

Which hurricane is likely to kill more people—one named Hazel or one named Horace? Certainly seems it could make no difference. What’s in a name, especially one selected at random by a computer? In fact, however, Hazel is likely to kill lots more people.8 Female-named hurricanes don’t seem as dangerous as male-named ones, so people take fewer precautions.

Amerika’da fırtınaları insan isimleri ile adlandırma adeti vardır. Bu isimlerden bazıları kulağa naif gelmiş ki, aslında naif olmayan fırtınalardan biri olan ‘Hazel’ fırtınası daha yıkıcı olduğu halde insanlar anketlerde onun daha naif olduğunu düşünmüşler..

Bilinçdışı eğilimler ve hindistan cevizi

Want to get people to put a donation for coffee in the honest box? On a shelf above the coffee urn, place a coconut like the one on the left in the picture below. That would be likely to cause people to behave more honestly. An inverted coconut like the one on the right would likely net you nothing. The coconut on the left is reminiscent of a human face (coco is Spanish for head) and people subconsciously sense their behavior is being monitored. (Tacitly, of course—people who literally think they’re looking at a human face would be in dire need of an optometrist or a psychiatrist, possibly both.)

Deneyler insanların izlendiklerini üstü kapalı olarak çağrıştıran şekillerin onları bazı davranışlara teşvik ettiğini göstermiş. Ters çevrilmiş bir hindistan cevizi insan yüzünü andırdığından, insanların böyle bir resim olduğunda daha fazla bağış yapma eğilimleri olduğu görülmüş. Bunun bir benzeri de başka bir yerde okuduğum deneydeydi: Çay ocağındaki ödeme kutusu üzerine konan iki çift göz resmi de aynı etkiyi yapmış…

Markanızın adını net koyun

Starting up a company to increase IQ in kids? Don’t call it something boring like Minnesota Learning Corporation. Try something like FatBrain.com instead. Companies with sexy, interesting names are more attractive to consumers and investors.16 (But don’t actually use FatBrain.com. That’s the name of a company that really took off after it changed its drab name to that one.)

Çocuklar için IQ ürünleri satan bir dükkansanız “Hacı Abdullcabbaroğulları” gibi bir ad yerine “zekicocuk.com” şeklinde isimler kullanın. (Çeviri fazlaca yerelleştirilmiştir:))

Kritik toplantılarınız öğle yemeğinden sonra olsun

Bodily states also find their way into the cognitive stream. Want to be paroled from prison? Try to get a hearing right after lunch. Investigators found that if Israeli judges had just finished a meal, there was a 66 percent chance they would vote for parole.17 A case that came up just before lunch had precisely zero chance for parole.

İsrail’de yapılan araştırma, hakimlerin öğleden sonraki duruşmalarda daha “insaflı” olduğunu göstermiş. Tam tersine öğleden önceki duruşmalarda ise “astığım astık kestiğim kestik”.

Öğleden önce kritik bir toplantınız varsa, ikramı bol olsun:)

Nasıl söylediğiniz önemlidir

Kitaptaki örneği yerelleştirerek aktarıyorum: Mürit şeyhine sorar, şeyhim dua edilirken sigara içilir mi? Cevap: Elbette içilmez, saygılı ol.

Akıllı diğer bir mürit ise başka bir zaman soruyu şöyle sorar: Şeyhim, sigara içilirken dua edilir mi? Cevap: Her an Allah’ı anmalısın. Tabii ki.

Aslında her ikisi de aynı ama sorma şekliniz cevabı etkilemiş. Dipnot: Şeyh dediğim kişi kitapta Papaz.

İki kere de bela gelebilir

My grandfather was once a well-to-do farmer in Oklahoma. One year his crops were ruined by hail. He had no insurance, but he didn’t bother to get any for the coming year because it was so unlikely the same thing would happen two years in a row. That’s an unrepresentative pattern for hail. Hail is a rare event and so any particular sequence of hail is unlikely. Unfortunately, hail doesn’t remember whether it happened last year in northwest Tulsa or in southeast Norman. My grandfather did get hailed out the next year. He didn’t bother to get insurance for the next year because it was really inconceivable that hail would strike the same place three years in a row. But that in fact did happen. My grandfather was bankrupted by his reliance on the representativeness heuristic to judge probabilities. As a consequence, I’m a psychologist rather than a wheat baron.

Yazarın dedesinin mısır tarlasını “afat” vurmuş. Dedesi, bizim bu Oğlahoma’da bu tip afatlar azdır diyerek bir sonraki sene sigorta yaptırmamış. Sonuç: Top atmış. Bir sonraki sene bir daha “afat” çıkmış.

Aynı şeyi yazı tura için şöyle aktarmış:

The problem is that our conception of the randomness prototype is off kilter. Random sequences have too many more long runs (00000) and too many more regularities (01010101) than they “should.” Bear this in mind when you see a basketball player score points five times in a row. There’s no reason to keep passing the ball to him any more than to some other player. The player with the “hot hand” is no more likely to make the shot than another player with a comparable record for the season.25

Yorulduysanız başka bir şeye geçin

If you’re not making progress on a problem, drop it and turn to something else. Hand the problem off to the unconscious to take a shot at it. When I used to do calculus homework, there would always come a point when I hit a problem that I absolutely could make no progress on. I would stew over the problem for a long time, then move on in a demoralized state to the next problem, which was typically harder than the previous one. There would follow more agonized conscious thought until I shut the book in despair. Contrast this with how a friend tells me that he used to deal with the situation of being stumped on a calculus problem. He would simply go to bed and return to the problem the next morning. As often as not the right direction to go popped into his head. If only I had known this person when I was in college.

Deneyler, böyle yapmanın aynı probleme günlerce odaklanmaktan daha faydalı olduğunu göstermiş.

Bilimladamlarının yaptığı araştırmaya göre…! Aman dikkat

Since newborns have immature immune systems, every effort should be made to minimize their contact with bacteria and viruses that cause diseases. —From Germ Fighting Tips for a Healthy Baby, CNN TV News, February 2, 2011 (CNN, 2011)

Infants who come into contact with a wide range of bacteria very early in life appear to be at a lower risk of developing allergies later in life … —From Infants’ Exposure to Germs Linked to Lower Allergy Risk, Canadian TV News, November 3, 2011 (CTV, 2011)

Farklı tarihlerde iki araştırmadan biri çocuğunuzun bağışıklık sistemini güçlendirmek için mikroplardan uzak tutun derken, diğeri tam tersini söylemiş. Bu durum bilimsel çalışmaların, ortam, metot ve başka bir çok faktörü ile ilintili. Deneyler öyle diyorsa bile her zaman öyle olmayabilir. Dikkatli olun. Hatta kitap kendi deneyinizi kendiniz yapın diyor. Örneğin kahve reflü yapıyorsa bunu farklı saatlerde deneyin. Belki de reflü yapan şey kahve değil, ardısıra tükettiğiniz bir gıdadır.

Sun Tzu’nun Savaş Sanatı adlı kitabından alıntılar


Stratejisi olmayanları sadece yenilgi bekler.

Eğer aklını tamamen düşman üzerinde yoğunlaştırırsan, bin mil uzaktan bile askeri önderini öldürebilirsin. Bu, görevini başarıyla yerine getirmektir

“Olabildiğince gizlen, öyle ki görünmez ol. Olabildiğince gizemli ol, öyle ki sesin bile işitilmesin. O zaman düşmanının kaderi senin elindedir.”

Geçilmezle karşılaştığında değiş, sen değiştiğinde geçilmez geçilir olur.
Sun-Tzu – Savaş Sanatı

Yenilgiden kendimizi korumak bizim elimizdedir. Ancak, düşmanı yenme fırsatını bize düşman verir.
Sun-Tzu – Savaş Sanatı

En büyük ustalık zayıf ve beceriksiz görünmektir.
Sun-Tzu – Savaş Sanatı

En iyi savaşçı savaşmadan kazanandır.
Sun Tzu – Savaş Sanatı

İnsan doğası gereği zora düşmedikçe yeteneklerini sonuna kadar kullanmaz.
Sun Tzu – Savaş Sanatı

İyi bir komutanın yenilmesiz kazanmasını sağlayan, daima çözülemez bilgeliği ve iz bırakmayan bir hareket tarzı olmasıdır.
Sun Tzu – Savaş Sanatı

Hile düşmanı yenmek için gereklidir, doğruluk ise bir grubu yönetmek için.
Sun Tzu – Savaş Sanatı

Savaşta sürat ana silahtır. Düşmanın hazır olmadığı anı kollayın. Beklenmedik yollardan geçip, korunması ihmal edilmiş noktalardan vurun.

Planlarını gece gibi karanlık ve geçilmez yap ve hareket ettiğinde bir yıldırım gibi in.

Dostlarını kendine yakın tut, düşmanlarını daha da yakın.

Lütfen ‘dikkatle’ dinleyin.


Dinleyin

En son ne zaman ‘can kulağı’ ile dinlediniz? Muhtemelen uzun zaman olmuştur. Atalarımız böyle bir dinleme modunun varlığından haberdarmışlar ki ‘can kulağı’ ile dinlemek diye bir tabir ortaya çıkmış. Uzun zamandır can kulağı ile dinlemediyseniz, şimdi ‘can kulağı’ ile dinleme zamanı. Sanıldığının aksine, gerçek bir dinleme eylemi pasif değil aktiftir. Yani karşınızdakini dinlerken susuyor olmanız onu dinlediğiniz anlamına gelmez. Veri taşıyıcı bir araç olarak dil insanlar arası bir network ise, kulaklar modem görevi görmektedir. Ancak tıpkı gerçek bir modemde olduğu gibi bazen ‘bağlantının koptuğu’ zor anlaşılır. Dinlediğiniz kişinin ‘Dalai Lama’ dinlediklerinizin ise mistik bir rüya veya film sahnesindeki bilgelik dolu sözler olması gerekmiyor. ‘Can kulağı’ ile dinleme olgusunu didaktik bir obsesyona çevirerek ‘aman bir şeyler öğreneyim de not alayım’ derekesine indirmeye hacet yok. Konuşanın ne anlatmak istediğini anlamak, hissetmek, empati kurabilmek başarıldığı takdirde gerisi zaten gelmekte. Muhtemelen ‘yüksek entelektüel düzeyiniz’ yüzünden bir toplu taşıma aracında denk geldiğiniz konuşkan bir emekli amca veya teyzenin konuştuklarını popüler dille ‘aman canım şimdi ne zırvalayacak’ diye yarı saygı yarı isteksizlik altında ‘yarım kulak’ dinlediğiniz zamanları düşünün. Bu seansı zulme çevirmek yerine, bu olguyu kişisel ağ zinciriniz dışından, tesadüfi örnekleme yolu ile seçilmiş bir bireyden anket ya da odak görüşme (nitel araştırma yöntemlerinden) olarak ele alıp, anlatılanları ya da metaveriyi anlamayı deneyebilirsiniz. Bunu sıkça yaptığınızda, zaman içerisinde elde ettiğiniz bilgilerin size anlatılanların toplamından daha fazla olduğunu göreceksiniz. En kötü ihtimalle hiç bir şey öğrenmeyeceksiniz, konuşmalar çok sıkıcı geçecek. Bu da iyiye alamet. Bu durumda ise bugün ve yaşlandığınızda ‘muhalefet rolüne soyunmanın dozajını’ ayarlamayı öğreneceksiniz.

Nereden çıktı şimdi bu? Diyorsunuz. Söyleyeyim: Mevlana Mesnevi’ye orjinal dili olan Farçasıyla ‘Bişnev’ yani ‘Dinle’ diye başlar. Gerçi orada dinle dediği şey ‘ney’dir. Ancak ‘ney’ neden bir insan olmasın. Tabii bu haliyle ‘dinlemek’ ne demektir -cahilliğime verin- anlamamıştım. Daha sonra, Harvard Business Review’de çıkan yazıların birinde Dr. Mark Goulston adında bir psikologun ‘Just Listen’ adlı kitabının olduğunu öğrendim. Kitabın adı gerçekten ilgi çekiciydi ‘Sadece dinle’. Kitap sadece ‘dinleme edebiyatı’ yapan bir zevksiz bir ‘non-fiction’ olsaydı herhalde Harvard Business Review’de çıkmazdı.

Kitap kapak resmi: Just Listen

Kitabı bu heyecanla alıp okumaya başladığımda, yazarın hakkını teslim ettim. Dr. Mark Goulston uzun yıllar ‘hostage negotiator’ (rehine müzakereciliği) yapmış biri olarak, psikolojisi bozulmuş insanların en tehlikeli anlarında kendilerine veya başkalarına zarar vermelerine engel olmuş, profesyonel ikna edici bir uzman. Kitabında ise ilginç bir şekilde, bu işin muhtelif metotlarının var olduğunu belirtmek ve anlatmakla birlikte işin özünün ‘dinleme’ olduğunu vurguluyor. Psikolojisi bozulmuş, intihar etmekte olan birine yarayan temel insani mantığın, sağlıklı insanlarda hatta CEO’larda kullanıldığını gerçek örnekleri ile anlatıyor. Çünkü beyin aynı şekilde işliyor. Dinle olgusunun sihirli değnek olarak tanıtılmasına şaşırmamalı, nitekim yazarın kendisi de belirtiyor: Meslektaşları düzeyindeki profesyoneller dahi aynı hataya düşüyor ve dinlemiyor. İnsanlar hakkında direkt temel varsayımları devreye sokup hata yapıyorlar. Dinlemek, -özellikle de o güne değin hiç dinlenmemiş olanlarda – çok önemli etkiye sahip oluyor. Bu yönü ile kitap dinlemenin sadece dinleyen için sağladığı pragmatik faydaların ötesinde, dinlenilen kişi için yarattığı sağaltıcı ve dostane ilişkileri güçlendirici etkiyi de ortaya koyuyor.

Okurken şaşırdığım diğer nokta ise, aslında dinliyorum diye kendimizi kandırdığımız anlarda karşımızdakine laf yetiştireyim diye ‘işlemciyi zorlayıp’ dinlediğimiz insanın ne söylediğini tam anlamama hastalığı. Dr.Goulston bu durumu veciz şekilde şöyle anlatıyor: Diyaloglarınızı tenis maçına çevirmeyin. Yani söz karşınızda iken bir sonraki vuruşa odaklanan raketler gibi olmayın, dinleyin. Tenis maçı tadında diyaloglar özellikle de çatışma durumlarında tanıdık gelecektir. Çok severiz mübareği… Açık oturum kültürünün zihnimizde açtığı fayda görünümlü maraz. Tartışıyoruz işte… Ülkeyi kurtarıyoruz.

Önemli bir diğer öneri ise, dinlerken karşımızdakinin “anlamsal bütünlüğünü” bozmamak. Bu durum genellikle ortalama bir konuşma boyunca konuşmacının sözüne defalarca araya girmek(bir keresinde 5 dakikada 12 kez sözü kesilmiş biri olarak iyi bildiğim bir işkence), “lafı balla kesmek” ile olur ki kutsal dinleme öğretisince yine yanlış kabul edilmektedir. Bunun yerine, konu ile ilgili sorular sorulabilir veya anlatıcıyı daha fazlasını sunması için belirli ifadeler kullanmaya yönelik teşvik edilebilir.

Kitap dışında da bir dinleme/anlama literatürü var kuşkusuz. Zaten bu literatür kitabı okumadan önce bir nevi hazırlık olmuştu. Söz gelimi Filozof-Kral Marcus Aurelius, “Ta eis Euratom” (Kendime düşünceler) adlı eserinde; Yanlızca özgür ruhların başlarının fikirrlerini anlayıp uygulayabildiğini ifade ediyor. Başka bir deyimle bizim kültürel dokumuzdaki “kararlılık”, “bildiğini okumak”, “bildiğinden şaşmamak” gibi başkalarını dinlemeyen, anlamayan deli saçması yöntemler özgür olmayan ruhların işi. Özgür ruhların, başkalarını anlaması da kuşkusuz ağırlıklı olarak dinlemekten geçiyor.

Diğeri ise yine Dr. Goulston’un Harvard Business Review’deki yazısı: insanların bizi dinlerken zihinsel olarak geçiş hakkımızın (yeşil ışığın) sadece 20 saniye sürdüğü.

Diğer ise şu makalede karşılaştığım moral bozucu durum: İnsanlar bilimsel olarkak karşısında konuşulanların önemli bir kısmın duymuyor bile. Bu da dinlemek kadar belki de az konuşmanın gerekliliğini anlatıyor.

Kutsal kitaplarda, dinlemek ve okumak özellikle vurgulanan hususlardır. Her ikisinin de ‘input’(girdi) oluşturmaya dönük motivatörler olduğu açıktır. Nitekim insan zihni daha az bilgi ile daha fazla çıkarım yapma araçlarına (höristiklere) sahiptir. Höristikler uzaktan aslana benzer bir şey gördüğünüzde, onun aslan olup olmadığı bilgisi yokken, hayat kurtarıcı olabilir. Ancak günlük hayatta çok fazla aslanla karşılaşmadığımıza göre belki de zihinlerimizi kapalı devre çalıştırmak yerine daha fazla bilgiyi alabilmesi adına ‘dinlemeye’ alıştırmamız gerekir. Sosyal bakımdan dinlemek yegane çözümdür çünkü, ilişki ağımız dinleme aygıtımız olan kulaklarımız üzerine kuruludur. Öyle ya, duygularımızı yazılı olarak deklare etmez, anlatırız. Bu noktada dinlemenin diğer bir faydası da, bir zihinsel yanılgı(bias) olan ‘pseudocorrelation’lar (sahte korelasyonlar) kurmaktan bizi korumasıdır. Bu alışkanlık kötü bize komplolar kurmayı, yargısız infazı, dostlarımızın ‘günahını almayı’ temin eder.

Sözü, söyleyenini hatırlamadığım (Dewey veya Shaw olmalı) veciz sözle bitirelim. İyi dinleyin:

Çocuklarımıza konuşmayı öğrettiğimiz kadar dinlemeyi de öğretmeliyiz.

Mantığa Giriş



Ian Hacking’in Olasılık ve Tümevarım Mantığına giriş kitabını okumaktayım. Yazarı felsefeci ve mantıkçı ancak kitap herkese hitap ediyor. Kitabın türkçesi gayet iyi, bir talihsizlik dışında. İfadeler Türkçeleştirilmiş ancak keşke parantez içinde İngilizce karşılıkları da olsaydı. Neden mi? İngilizce matematiksel ıspat barındıran makaleleri okuduğunuzda premise’nin öncül anlamına geldiğini hatırlamak zor olabilir. Kenarına ingilizcelerini not ala ala okumaktayım. Bu arada her zaman yaptığım gibi unutmamak ve paylaşmak adına kısa kısa notları buradan paylaşacağım.

– Premise  -> Argument -> Conclusion: Öncül -> Argüman -> Sonuç.

Burada öncül ve sonuç bir “önerme” (proposition) oluyor. Önermeler doğru veya yanlış olabilir, argümanlar ise geçerli veya geçersizdir. Örnekleri için kitaba bakınız. Basit bir örnek (kitapdan değil ben uydurdum) 

Öncül 1: Van’da doğan herkes müzisyendir.

Öncül 2: Ruhi Su Van’lıdır.

Argüman: Ruhi Su Müzisyendir.

Burada Öncü 1, yanlıştır.  Önerme 2 doğrudur. (Nereden biliyoruz çünkü öncüllerin doğru veya yanlış olduğunu uzmanlar, tanıyanlar bilenler bilir. Bu örnekte öncülleri ben Vanlı olduğum için bilmekteyim). Bu iki öncüle göre ortaya konan argüman “geçerlidir” yani mantıksal kurguya uyar. Ancak doğru demek değildir. Bu örnekte, argüman yani Ruhi Su’nun Van’lı olduğu doğrudur ancak, Argüman’ımız Fatih Altaylı müzisyendir olsaydı yanlış olacaktı.

Diğer taraftan geçersizlik de yanlışlık değildir. Bu örnek de yine benden:

Öncül 1: Hakkari’de doğan bir çok kişi Kürtçe bilir.

Öncül 2: Yılmaz Erdoğan Hakkari doğmuştur.

Argüman: Yılmaz Erdoğan Kürtçe bilir.

Burada ise iki öncül de doğrudur. Argüman da doğrudur. Ancak geçersizdir. Çünkü mantık biliminde geçersiz demek, doğru çıkarımlar yapmamak demektir. Nitekim öncül 1, bir çok kişi demektedir. Tamamı denmemektedir. Oysa Argümanımız tamamı için genelleme yapmaktadır. (Dipnot: Biz milletçe genellikle genelleme yaptığımızdan tuhaf gelmeyebilir:).

Korelasyon ve nedensellik


Vikipedia’da sıkıcı gözüken bir çok makale içinde gerçekten güzel süprizler çıkabiliyor. İşte biri:

İstatistikte korelasyon hakkinda çok kullanılan ve her istatistik kullananın bilmesi gerek bir cümle şudur:

Korelasyon veya doğrusal ilişki nedensellik değildir.

Genellikle çok kişi iki değişken arasında bir ilişki kurulunca birinin sebep diğerinin sonuc olduğuna ve birinin diğerine neden olduğuna inanmış görünürler. Gerçekten nedensellik ve korelasyon birbirine bağlı kavramlardır: nedensellik ispat edilmesi için korelasyonun bulunması gereklidir ama bu nedensellik göstermek için yeterli değildir. Nedensellik ve korelasyon birbirlerine eşit değillerdir ama daha uygun cümleler ile

Empirik olarak gözümlenen birlikte değişme nedensellik açıklamasi için gereklidir ama yeterli değildir.Korelasyon nedensellik değildir; ama nedenseliğin daha ayrıntılı incelenmesi gerektiren ipucu sağlar.

İstatistikte birbiri ile çok yakından doğrusal ilişkili gibi görülen ama biri diğerine sebep-sonuç olmayan birçok pratik örnek bilinmektadir. Genellikle bu türlü nedensellikden doğmayan yakın ilişkiye sahte korelasyon adı verilmektedir. Genellikle bu sahte korelasyon iki değişkenin de bir başka saklı olan degisken tarafından etkilenmesi dolayısı ile ortaya çıkar. Biraz abstre olarak A ve B arasında bulunan yakin korelasyon daha objektif olarak dikkatle incelenince üç tür mümkün ilişki olabilceği görülür:

A nedendir B sonuçtur;B nedendir A sonuçtur;

yahut

C neden A sonuçtur VE C neden B sonuçtur.

İşte sahte korelasyon üçüncü halde ortaya çıkar. A ve B arasında görülen yakın ilişki biribirin sebep-sonuç olmasından doğmaz. Yakın korelasyon her hâlde sebep-sonuç ilişkisi ifade etmez: “korelasyon nedensellik degildir”.

Sahte korelasyon hakkında birçok örnek verilmiştir ve bunlar bazan alaycı, bazan şaşırtıcı ve bazan gülünçtür. Bunlardan bazılarını verip niçin sahte korelasyon bulunduğunu açıklayalım:

  • İskandinavya’da 19. yüzyil sonu ve 20. yüzyıl için yıllık leylek sayısı ve yıllık çocuk doğumları inceleyince çok yakin bir pozitif korelasyon bulunmaktadır. Bu, doğan çocuklarin leylekler tarafından getirildikleri önermesini doğrulamaz. Hem çocuk doğum sayısı hem de leylek sayısı ekonomik gelişme ve sehirleşme dolayısıyla azalmış ve bu iki azalma birinin diğerine sebep-sonuç olmasından ortaya çıkmamıştır.
  • Bir sahil şehrinde aylık dondurma satışlariı ile aylık denizde boğulma sayıları yıl içinde birlikte artıp eksilime gösterip yakın pozitif korelasyon gösterirler. Bu demek değildir ki fazla dondurma fazla boğulmalara sebep-sonuç olmakta veya boğulmaların azalması dondurma satışlarına aksi tesirde bulunmaktadır. Her ikisi de mevsim değiştiği için aynı yönde değişik etki görmektedir.
  • Ayakkabı ile uyumak, baş ağrısı ile uyanmakla yakın pozitif korelasyon gösterir. Bu demek değildir ki ayakkabi ile yatmak baş ağrısı doğurur. Çok daha uygun bir açıklama, her ikisinin de fazla alkolik içki kullanma sonucu ortaya çıkmasıdır.
  • Bir yangına müdahale eden itfaiye mensuplarının sayısı ile yangından ortaya çıkan maddi hasar birbirleri ile yakın korelasyon gösterirler. Bu demek değildir ki itfaiye mensubu sayısı artışı (yağmacı artışı gibi) daha çok maddi hasar çıkmasına neden olur. Asıl açıklama yangının büyüklüğü ve şiddetine dayanır; büyük yangınlar daha çok itafiyeci gerektirir ve daha çok hasar doğurur ve aksi de doğrudur.
  • 1950lerden beri hava kirliği göstergeleri ile polise bilirilen hırsızlık olayları sayısı pozitif korelasyon göstermektedir. Bu demek değildir ki hava kirliği artışı hırsızlık olaylarının artışına; yahut hava kirliğinin artışı hırsızlik sayısı artışına neden olmuştur. Her iki değişken de hızlı şehirleşme dolayısı ile artış göstermektedir.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Korelasyon