Yeni Kitabımız Yayınlandı: Ağ Analizi


Ağ analizi ile ilgili kitabımız yayınlandı. Değerli hocalarım, Dr. Çiğdem Baskıcı ve Prof.Dr. Yavuz Ercil ile birlikte editörü ve yazarı olduğum kitap ağ analizi ile ilgili Türkçe literatürde önemli bir katkı sağlıyor.

Kitap, tüm üniversitelerin İşletme, Sosyoloji, İletişim ve Bilgisayar/Yazılım Mühendisliğinin hem lisans hem de lisansüstü programlarında okuyan öğrencilerin ağ anlayışı ve ağ analizi konusunda yararlanabilecekleri bir kaynak niteliğindedir. Ağ anlayışı ve ağ analizi uzun yıllardır uluslararası literatürde yaygın olarak kullanılmakla birlikte ulusal literatür için yeni gelişen bir alandır. Dolayısıyla kitap akademisyenler için de değerli bir referans kaynaktır.

Kitapta ilk olarak ağ anlayışının ortaya çıkışı, felsefi temelleri ve bilimsel evrimi detaylı bir biçimde anlatılmaktadır. Sonrasında ağ analizinde kullanılan istatistiksel yöntemlere ve metriklere yer verilmektedir. Ayrıca ağ analiz modelleri tanıtılmakta, ağ analizinin yapılabileceği yazılımlara ilişkin bilgiler sunulmaktadır. Kitabın bu kısmı ile ağ anlayışının gelişimi, ağ analizine ilişkin kavramsal arkaplanın ve uygulama süreçlerinin tanımlanması hedeflenmektedir. İzleyen kısımda ise ağ analizinin yazılım ve alan uygulamalarına yer verilmektedir. Böylece hem programlama yoluyla ağ analizi uygulamalarına ilişkin pratik bir alan yaratılmakta hem de farklı disiplinlerdeki uygulamalı örneklerle ağ analizinin araçsallığına dikkat çekilmektedir.

Kitabın amacı ağ konusuna ilgi duyanları bilimsel açıdan desteklemek ve onların edinimlerini pekiştirmektir. Kitap her ne kadar üniversite öğrencilerine ve bu alanda araştırma yapan bilim insanlarına yönelik yazılsa da bu konuyla ilgilenen herkese hitap etmektedir

Pomodoro Tekniği Nedir


Pomodoro Tekniğinin 5 yıllık Sağlam Uygulayıcısından Notlar

Nedir?: Pomodoro Tekniği, insanları daha çok ve sistematik çalışmaya teşvik eden bir zaman yönetim sistemidir. Bu yöntemi kullanarak, iş gününüzü ya da ayırdığınız daha az bir zamanı beş dakikalık aralarla ayrılmış 25 dakikalık parçalara bölersiniz. Bu 25 dakikalık aralarda çalışır, 5 dakikalı molalarda ise dinlenirsiniz. Bu 25 dakikalık çalışma zamanı pomodoro olarak adlandırılır. Dört pomododan sonra, yaklaşık 15 ila 20 dakika daha uzun bir mola hakkınız doğar. İşte bu şekilde düzenli çalışmaya pomodoro tekniği denilir.

Pomodoro tekniği bundan ibaret değildir. Dilerseniz günlük kaç pomodoro harcadığınızı kayıt altına almak gibi basit bir istatistikle performansınızı izleyebilirsiniz. Ya da daha ileri giderek her bir projeniz için ayrı ayrı kaç pomodoro harcadım diye kayıt da tutabilirsiniz.

Sosyal Medyaya Karşı İyi Bir İlaç

Tam önemli bir işi yapacağınız sırada, ya da ders çalışmak yahut kitap okumak istediğinizde cep telefonunuzu elinize alıyor musunuz? Bu sırada sosyal medyada parmaklarınız sonraki gönderiye istemsizce kayıyor mu? (Bende bu durum uzun yıllardan beri yoksa da nasıll bir çekim gücü olduğunu dün gibi hatırlıyorum). Peki neden bunu yapıyoruz? Çünkü “daha önümde çok zaman” var fikrinden ötürü. Aslında sürekli olarak erteliyor daha sonra biraz çalışıp tatmin oluyor sonra yine erteleme moduna giriyoruz. Sonra da zamanın genellikle ölçemediğimiz ve ölçemediğimiz için hep küçümsediğimiz bir kısmı boşa harcanmış oluyor. Bu ise genellikle elimizdeki tüm sürenin yarısından fazla bile olabilir.

Mantığı: Bu tekniğin ardındaki mantık basittir: “Aciliyet”. Bir iş ya da ders çalışmak için görevininiz bitmesi için zamanınız bitmiyormuş gibi hissetmek yerine ya da bu değerli çalışma saatlerini dikkat dağıtıcı işlerle uğraşmak yerine (Hani Instagram, Whatsapp ve Facebook’un şirin geldiği anlar), bir görevde mümkün olduğunca fazla ilerleme sağlamak için yalnızca 25 dakikanız olduğunu bilirsiniz ve bu sizde bir acele duygusu yaratır.

Peki kim icat etti bu tekniği? Francesco Crillo adlı bir İtalyan keşfetti. Hatta kendi sitesi, kitapları ve manuelleri var. Buradan buyrun. Bu teknik için kullanılan 25 dakikayı takip etmek için mutfaklarda kullanılan domates şeklindeki saatleri tercih etti. Daha sonra bu tekniğin logosu haline gelen bu domates şekilli saatin şekli olan domatesin İtalyancası ise: “Pomodoro”. Aslında Pomodoro tekiniği derken domates tekniği demiş oluyoruz:

pomodoro ile ilgili görsel sonucu"

Bir çok kişi bu tekniğin 25 dakika çalış, 5 dakika dinlen şeklindeki mantığını ilk duyduğunda “hepsi bu mu?” diye sorar. Haklı bir sorudur. Metot aslında, kısa bilgiler sunan infotainment sitelerinin sandığının aksine daha derin özellikler barındırır. Bu özelliklerin kendi kişisel tecrübelerimle elde ettiğim bazı önemli kısımları şunlardır:

Productivity Challenge Timer

Eski adı Pomodoro Timer olan bu uygulama metodun daha sonra ticarileşmesi ile adını Productivity Challenge Timer olarak değiştirdi. 5 yıldan fazladır bu uygulamayı (adresi şurada) kullanıyorum.

Proje Tanımlayın

Uygulamayı direkt olarak pomodoro sayacı olarak da kullanabilirsiniz ancak daha efektif olması bakımından “Projects” panelinde düzenli olarak çalıştığınız projeleri ekleyebilirsiniz. Mesela ben kitap projelerimi, doktora tez yazımını ve kitap okuma gibi işleri proje olarak tanımlamıştım.

Ekran Görüntüsü Resmi

Neden proje tanımlıyoruz? Cevap: Ölçmek için. Ölçmüyorsanız yönetemezsiniz! Yani önemli gördüğümüz bir işe ne kadar zaman ayırdık? Hesap verilebilirlik Pomodoro’nun önemli kurallarından biridir. Kendi kendinize gerçekçi hesap vermek için bu projeleri tanımlamalısınız. Proje tanımladıktan sonra masa başına geçip çalışmaya başladığınızda her pomodoro (25 dakika) bittikçe pomodoro başında hangi proje seçili ise onun hanesine bir pomodoro daha eklenilir. Böyle devam ederek dönemsel olarak hangi projenize ne kadar zaman ayırdığınızı görebilirsiniz.

Rütbeler Elde Edin

Bu uygulamanın en sevdiğim tarafı sürekli olarak çalışmanızı takip etttiği için (elbette kameradan değil, her seferinde pomodoro’yu siz başlatırsınız), zaman içerisinde yakaladığınız günlük ortalama odaklanmış çalışma sürelerine göre size rütbe vermesi. Ancak rütbeyi bir kez aldıktan sonra öyle yan gelip yatmak yok 🙂 Program günlük belirli ortalamanın altına düştüğünüzde size resmen fırça atıyor. Eski duruma dönmek için ne kadar çalışmanız gerektiğini söylüyor. Düzenli çalıştığınızda da bir üst rütbe için gereken çalışma süresini de hatırlatıyor.

Ne Elde Ettim?

Pomodoro metodunu dışında her yıl kafamdaki projelere ne kadar süre ayıracağımı hesaplayıp belirliyorum. Pomodoro ile bu sürelere uyup uymadığımı da izliyorum. Bundan daha iyi bir hesap verilebilirlik herhalde yoktur. Bu süreler hep Pomdoro disiplininde olduğundan ‘verimsizlik’ pek olmuyor.

Aşağıda 2014 yılında sene sonu “zaman bilançoma göre” durum var:

Çalışma süresine dayalı özet

İş koduÇalışılan Süre (sa)Olması Gereken (sa)Hedefe erişim %
Proje A146.0332%43
Proje B42.566%68
Proje C50.5166%30
Proje D13044%295
Proje E57.50
TOPLAM462,2608%70

Proje adlarını açıkça yazmadım kusura bakmayın. Fazlaca gizliler 🙂 Özetle sadece sabahın 05:00’i ila 08:00 arasında akşamları da 20:00-21:00 arasındaki zaman dilimlerinde dil öğrenme, kitap okuma, yazı yazma gibi işlere ayırdığım toplam süre 462 saat idi. Hedefimin %70’i. Bu süre az görülebilir ancak günlük ortalamaya vurunca sonuçlar şöyle oluyor:

Yukarıdaki grafiği R Dili ile Pomodoro kayıtlarım üzerinden çıkardım. (R dili ile ilgili kitabımı inceleyin) Genellikle günlük 2 saatlik pomodorolar yaptım. Çılgınca:) çalışıp günde 10 pomodoro’lu günlerim de oldu. Ama neredeyse istisnasız her gün 2 saat mecbur olduğum işler için değil kendi belirlediğim gündem için çalışmamın faydalı sonuçları bir yana bana sağladığı en güzel şey “mutluluk” oldu. Diğer kazanımlarımı anlatmayayım:) Küçük ama güzel şeyler, blogda birazcık bulabilirsiniz.

Zamanlarını en kötü şekilde kullananlar, en çok, zamanın kısalığından şikayet ederler 

La Bruyere

Yani “zamanım yetmiyor” demedim asla. Bir eksiklik varsa bunun aslında tembelliğimin sonucu olduğunun farkındaydım.

Ahmaklar zamanı nasıl öldüreceğini, akıllılar ise nasıl kazanacağını düşünür 

Alain

Evet, bu sözü de duyduktan sonra Pomodoro’nun akıllıca bir yol olduğuna karar verdim.

Bu arada insan kendini tanıyor. Her nedense “çarşamba” günleri en verimli olduğum (diğerlerine göre hafifçe) günler. Hafta ortası olduğu için olabilir: Kendi hakkımda tuttuğum istatistikler benim de az bildiğim detayları çıkardı:

Grafiğe göre hafasonu ciddi ciddi tembellikler yapmışım. Kendime göre açıklamalarım var elbette.

Özet

Değerli okurlarım ve dostlarım,

Eğer bir projeniz varsa, bu projeyi ciddi olarak hayata geçirmek istiyorsanız ve en önemlisi içinizdeki çocuğu “büyütme” niyetiniz varsa, “bugün çok çalıştım” diyerek kendinizi kandırmak ya da “ya odaklanamıyorum” diye kendinize kızmak yerine bu metodu kullanabilirsiniz. İki çocuğumla bile zaman zaman Pomodoro’lar yapıyoruz, onlarda bile güzel sonuçları oluyor. Hatta Pomodoro bitmeden ayağı kalkarsam uyarıyorlar.

Evet, işleri Pomodoro metodu yaptırmıyor kuşkusuz. Bu ve benzeri metotların tamamı insanın kendisi ile yarışması, hesap verebilir olması ve disiplinli olurken bunu sistematik ve eğlenceli hale getirmesi için var.

Çalışmadan bir şeyler kazanmanın da yolları vardır elbet. Onları bilenler paylaşırsa seviniriz. Ancak kısa yoldan büyük işler yapmanın trend olduğu kapitalist çağımızın zımni dayatmalarına rağmen gerçek olan tek bir husus vardır burada:

Ve insan için kendi çabasından başka bir şey yoktur.

Yıldız, 38

Eğer siz de denerseniz, deneyimlerinizi dinlemekten keyif alacağız. Ya da Pomodoro hakkında sorularınız varsa memnuniyetle cevaplayabilirim.

Akademik Dergiler’de Sıkça Duyacağınız jargonlar


Elsevier’a ait Journal Finder adlı araçla makalenizi hangi dergiye göndermenizin uygun olduğunu bulabilirsiniz. Neticede doğru dergiye göndermek çalışmanızın kabul ihtimalini arttıracaktır. Ancak bu aracı kullanırken bir sürü ölçüt görürsünüz. Bu ölçütleri burada açıklıyorum. Bu yazıda ayrıca bu dergilerde karşılaşabileceğiniz ve epey uzun hikayeleri olan başka jargonları da ele alacağım.

Gold Open Access: Yazarlardan ücret istenilir, dergi tamamen açık erişimlidir. Elbette daha fazla insanın erişimine açık olduğu için daha fazla atıf alma ihtimali yaratır, ama bunun bir bedeli vardır.

Journals with subscription: Yazarlardan istenen bir ücret yoktur (yine de kontrol etmekte fayda vardır). Bu dergiler sadece abonelerine açıktır. Yazarlar ambargo periyodu boyunca çalışmayı tamamen açamazlar.

CiteScore: Bir dergideki bir makalenin son 3 yıl içinde aldığı ortalama atıftır. 3 yıllık ortalama atıf 0 ila 10 arasında olabilir. Bu ölçüt Scopus’a aittir. (Daha fazla olması da olasıdır). Scopus Elsevier’a aittir.

Impact Factor: CiteScore’un bir nevi 2 yıllık versiyonudur. Bu değer Clarivate Analytics tarafından icat edilmişir. Impact factor de genellikle 0 ila 10 yıl arasında olur. (Daha fazla olması da olasıdır)

Time to 1st decision: Elsevier çoğu dergisi için gönderilen makalenin ilk değerlendirmesinin tarih istatistiğini tutar. Bu değer Elsevier için 0 ila 16 hafta arasında görülmektedir. Elbette ilk değerlendirme kabul, ret ya da düzeltme olabilir ve yayına kadar olan tarih değişkendir. Ancak derginin ne kadar hızlı çalıştığını anlamak için göstergedir.

Acceptance Rate: Derginin makale kabul oranıdır. Bu oranlar iyi dergilerde % 5 ila %20 arasındadır.

Nereye Göndermeliyim

  • Çabuk yayınlansın, kaç atıf aldığı önemli değil: O zaman en yüksek hızlı ve kabul oranı yüksek dergiyi seçmek gerekir.
  • Çok atıf alsın: CiteScore ve Impact Factor değerleri yüksek olan dergileri seçmek gereklidir.
  • Makul yaklaşım: CiteScore, Kabul oranı ve ImpactFactor’u yüksek, karar süresi düşük dergileri seçmek gereklidir.

ESCI: https://mjl.clarivate.com/ adresinde bir dergiyi arattığınızda, bu derginin Web of Science collection açıklamasında SCI, SCI Expanded dışında ESCI yani ” Emerging Sources Citation Index” ifadesini de görebilirsiniz. Bu konuda araştırma yaptığımda isa-sari.com adresinde şu açıklayıcı ifadeyi gördüm:

ESCI, Clarivate Analytics (önceden Thomson Reuters) tarafından yayımlanan Web of Science (önceden Web of Knowledge) kapsamındaki bir bilimsel atıf indeksidir. Bu indeks; Science Citation Index Expanded (SCI-Expanded), Social Sciences Citation Index (SSCI), Arts & Humanities Citation Index (AHCI) gibi daha itibarlı indekslerin* bir alt basamağı veya bir gömlek altı olarak tanımlanabilir. Doğal olarak ESCI’ye dâhil olan dergilerin sayısı daha fazla ve bu indekse girmek diğer indekslere kıyasla daha kolay. Açıkçası ESCI, daha çok bölgesel öneme sahip veya gelişmekte olan bilim dalları temelinde makaleler yayımlayan dergileri kapsamayı amaçlıyor.

https://www.isa-sari.com/esci-nedir-nasil-basvuru-yapilir/

ESCI indeksine Türkiye’den de giren dergiler olduğunu öğrenince Web of Science’den “dergisi” anahtar terimi ile arama yaptım ve 82 Türkçe derginin bu indekse girmiş olduğunu gördüm. Link paylaşılamıyor ancak aynı şeyi siz de https://mjl.clarivate.com/ adresinden aratarak bulabilirsiniz.

Short Communications: Elsevier’de bazı dergilerin “short communications” da kabul ediyoruz diye yazdığı görülür. Maksimum 10 sayfa civarı olan bu tip çalışmaları Elsevier resmi olarak şöyle tanımlar:

Short communications, yeni fikirlere, tartışmalı görüşlere, “negatif” sonuçlara ve daha fazlasına yönelik kısa makalelere adanmış yeni bir bölümdür.

https://www.journals.elsevier.com/information-and-software-technology/short-communications

Nelerin short communications olabileceğine dair tartışma için şurayı inceleyebilirsiniz. Özetle short communications henüz tam bir makale olmak üzere gerekli somut sonuçlara veya yorumlara erişmemiş çalışmaları tanımlamaktadır.

Preprint (Ön baskı): Akademik yayıncılıkta, bir önyazı, hakemli bir bilimsel veya bilimsel dergide resmi meslektaş incelemesinden (peer-review) ve yayınlanmasından önceki bilimsel veya bilimsel bir makalenin bir versiyonudur. Ön baskı, genellikle bir dergide bir makalenin yayınlanmasından önce ve / veya sonra ücretsiz olarak temin edilemeyen, yazı tipi olmayan bir sürüm olarak kullanılabilir.

Neden var: Hakemli dergilerde yayınlanan makalelerin yayınlanması, editörlerin ve hakemlerin makaleleri değerlendirmek ve eleştirmek için gerekli zamanları ve yazarların eleştirilere hitap etmeleri için gerekli olan süreleri, genellikle ilk başvuru tarihinden itibaren haftalar, aylar veya hatta yıllar alır. Bilimsel bir topluluk içinde mevcut sonuçları hızlı bir şekilde dağıtma ihtiyacı, araştırmacıları, henüz akran incelemesine tabi olmayan, el yazması olan, ön baskı olarak bilinen belgeleri dağıtmaya yönlendirmiştir. Bu durumdaki literatür gri literatür da olarak tanımlanır. Ön baskıların derhal dağıtılması, yazarların akranlarından erken geri bildirim almalarını sağlar; bu da gönderim için makalelerin gözden geçirilmesinde ve hazırlanmasında yardımcı olabilir.

https://www.wikiwand.com/en/Preprint

Preprint için akademisyenin Google Docs’u kabul edilen Authorea ve ArXiv.org gibi siteler mevcuttur (ArXiv.org sosyal bilimleri kapsamaz). Çalışmalarınızın ön baskı versiyonunu eğer gönderdiğiniz dergi buna mani olduğunu belirtmiyorsa kullanmak, erken geri bildirimler için faydalı olabilir. Authorea preprint versyionlarınızı yayınlamaya ve DOI vermeye olanak vermektedir.

Mesela Elsevier’in Knowledge Based Systems adlı dergisi preprint’in bir preprint sunucusundan (Authorea gibi) yayınlanması halinde makaleyi reddetmeyeceğini şöyle bildirmektedir.


Preprints: Please note that preprints can be shared anywhere at any time, in line with Elsevier’s sharing policy. Sharing your preprints e.g. on a preprint server will not count as prior publication (see ‘Multiple, redundant or concurrent publication’ for more information).

https://www.elsevier.com/journals/knowledge-based-systems/0950-7051?generatepdf=true

Elsevier Yazar Akademisi: Elsevier’in genç akademisyenler için hazırladığı ücretsiz e-öğrenme platformudur: https://researcheracademy.elsevier.com/

Single ve Double Blind Peer Review: Tek kör hakem değerlendirmesinde yazarlar hakemlerin kim olduğunu bilmez ama Hakemler yazarların kim olduğunu bilir. Çift kör hakem değerlendirmesinde, ne yazarlar ne de hakemler birbirlerinin adlarını bilmez. Tek kör hakem incelemesi geleneksel modeldir.

Negatif Düşünceler Hayatta Kalmak içindir Takılmak için Değil !


Bugün dinlediğim bir ses kaydında Tomek adlı hoca bilimsel çalışmaların düşüncelerimizin neredeyse tamamına yakının tekrar eden düşüncelerden oluştuğunu ve bu düşüncelerin genellikle beyinlerimizin hayatta kalmaya programlanmış olmaları nedeniyle negatif obsesyonlar olduğunu söyledi.

Negatif düşünceler bizi hayatta tutmaya yardım ediyor. Eğer Afrika’da yaşayıp aslanlardan korkmadan yaşarsak büyük ihtimalle pek de yaşamayacaktık. Beynimiz negatif düşünceler için yapışkan bir tava iken, pozitif düşünceler için teflon tava gibi.

Pozitif düşüncelere dair obsesyonumuz hiç olmuyor. Peki negatif düşüncelere mahkum muyuz. Elbette değil… Yöntem ? Negatif düşüncelerle savaşmak onları daha güçlü kılıyor. Unutmaya çalışmak için dikkat dağıtarak başka bir şeyle ilgilenmek (sıkça yaparız, gider bir sigara içer -ben içmiyorum-, ya da bir şeyler atıştırırız, ya da deli gibi çalışırız) ise pek sağlıklı olmayan sonuçlar doğurabiliyor. Yöntem onları kabul etmek. Mevlana’nın dediği gibi içeriye gönül köşkümüze buyur etmek. Öyle ki onlar misafir oldukları köşkten çıktıklarında iyi karşılanmadık demesinler. Negatif düşünceleri kabul etmek hatta özellikle serbestçe gözlemlek faydalı olabiliyor. Tomek hocanın önerisi uzak doğu meditasyonlarında sıkça kullanılan bir yöntemin yeni ve başarılı bir uyarlaması.

Bir nehrin kenarında oturuyorsunuz. Bu nehirden sürekli olarak kayıklar geçiyor. Bu kayıklar sizin düşünceleriniz. Bazı kayıklara bilmeden binip onun sizi alıp götürmesine izin verdiğiniz zamanlar olacak. Bunlar genelde negatif obsesif düşünceler. İşte bunu fark ettiğiniz anda inin ve kenara oturup suların akışının devam etmesini izlemeye devam edin. Ben kendimce bu kayıklara renkler vermiştim. Hatırlaya hatırlaya sararttığım negatif düşünceler kayıkları, yeni düşüncelerin beyaz kayıkları, düşünmeye tahammül edemediğim kırmızı kayıklar ve nadiren de gelse güzel şeylere dair mavi kayıklar. Bu kayıkların her herngi gelip geçiyor, hem de defalarca. Bir süre sonra kayıklar azalıyor ve siz harika bilişsel nehrinizin dibindeki güneşten parıldayan taşları görüyorsunuz.

Google Nasıl Yönetiliyor


Google kurucularının yazdığı ‘Google Nasıl Yönetiliyor’ adlı kitabı okudum.

kitap

Kitap, mutfağından Google’da işlerin nasıl gittiğini anlatıyor. İşte bazı detaylar:

googleglass

İlk prototipi ışık hızında hazırlayın

Kitaba göre Google Glass’ın ilk prototipinin hazırlanması 90 dakika sürmüştür. Bu durum günümüzde artık bir iş fikrinin donanımsal üretimi içermesi halinde dahi çok kısa sürede bittiğini gösteriyor. Peki bu kadar hızın amacı ne? Fikir aşamasındayken mükemmelleştirmek yerine daha taptaze fikir halindeyken o fikri hayata geçirip test etmek galiba en doğrusu. Maliyetli mi? 3D yazıcıların var olduğu yazılımın kolaylaştığı ve insanların yazılımsal sorunları hızla çözebildiği bir dünyada artık zor değil.

piramit

Piramitler başarılı yönetimin sonucudur.

Peter Drucker, “Binlerce yıl önce inşa edilen piramitleri tasarlayıp inşa eden Mısırlı sadece başarılı bir yöneticidir” demiştir. Kitap bu sözden ilhamla gerek kişisel düzeyde gerekse gerçekten organizasyonel anlamda yönetim kavramının çok önemli olduğunu vurguluyor. Çağımızda da çok sayıda yükselmemiş piramidin olduğunu söyleyerek herkesin ‘değerli’ bir fikrinin olduğunu ve girişimci olarak her ne pahasına olursa olsun bu fikirleri hayata geçirmesi gerektiğini ifade ediyor. Öyle ki Google’a ait birçok ürünün ilk başlarda başta ‘olağan’ olarak görüldüğünü söylüyor. Aslında yalan da değil. Google kurulmadan önce birisi ‘bir site çıkacak internette istediğin şeyi yazıp arayacaksın’ dese eminim birçok kişi başarısız bir iş fikri olarak değerlendirecekti.

inek

Bir inek yılda 200MB veri üretiyor

Kitabın aktardığına göre Londra’da su hatlarına takılı sensörlerle nerede su patlağı, boru sızdırması var anlaşılabiliyor. Aynı şekilde çiftçiler ineklere takılı sensörlerle ineklerin konum bilgisini, süt sağma makinelerine taktıkları sensörlerle ineğin süt verimini takip ediyorlar. Bir inek yılda 200 MB veri üretiyor.

Şunu demeye geliyoruz: Artık veri çağındayız. Artık ‘Bence’ ile başlayan bir cümle olamaz. İddianız her ne ise veri ile destekleyin. Veri ile ilgili konular özellikle de olasılıklarla ilgili olarak çok kötü olduğumuzu Risk Savvy adlı kitaptan okumuştum. Örneğin köpek balığı saldırısı mı, uçak kazası ile ölmek mi daha sık rastlanır sorusuna insanlar gerçek verilere göre değil maruz kaldıkları haberlere göre kestirim yapıyor.,

70/20/0 Kuralı

Google her gün aynı şeyleri devam ettirerek uzun süre var olunamayacağını biliyor. Bu nedenle çalışanlarına 70/20/0 kuralı adlı kuralı uygulatıyor. Bu kural mevcut mesai saatlerinin %70’ini personelin kendisine tanımlı görevlere, %20’sini ise bu personelin tamamen kişisel tercihine kalmış yepyeni bir projeye ayırmalarını öngörüyor. Bu süre zarfında kimse bu personele yapması gerekeni söylemiyor. Google bu %20’lik zaman dilimini psikologlar Dyan&Reci’nin Özerklik Teorisi adlı teorisine dayandırıyor. Bu teori insanların harici baskılara boyun eğmeden sadece kendi istedikleri şeyleri yapmaya yönelik kuvvetli bir ihtiyaçları olduğunu söylüyor. Dolayısıyla bu süre zarfında personel kesinlikle çok daha fazla motive oluyor. Bu süre kuşkusuz sadece personele yönelik bir yazılımsal ‘hobi’ ile ilgilenmekten çok daha fazlasını içeriyor. 20’lik dilimde başlayan ve bugün hayatlarımıza giren çok önemli projeler var: Google Maps’taki sokak görünümü ile Gmail bu 20’lik zaman diliminde ortaya çıktı. İnanabiliyor musunuz? Bazı şirketlerin milyon dolarlarca yatırım yaparak başaramadığı uygulamalar Google tarafından ek ücret ödenmeyen bu kişisel zaman dilimlerinde ortaya çıktı. Peki bu süreler bu kadar verimli ise neden daha fazlası sunulmuyor. Kitap bunu Frank Lloyd Wright’ten yaptığı alıntı ile tanımlıyor: İnsanoğlu, en büyük yapıları, en çok sınırlandığı zaman inşa etmiştir.

Peki bu 20’lik dilimlerde hiç mi başarısız proje yok? Epey var. Google bunu hiç bir zmaan boşa harcanmış bir süre olarak görmüyor. Bu süre zarfında başarısız projeler dahil her şeyden tecrübe ve yeni yeteneklerin elde edildiği vurgulanıyor. Örneğin Google Wave adlı proje bu başarısız projelerden biri. Bu projenin gerçekten başarısız olduğu Google tarafında da kabul ediliyor. Ancak bu proje rafa kaldırılmadan önce Gmail ve bir çok Google hizmet için çok önemli yeni özellikler ortaya çıkarılmış.

Başarısız projelerle ilgili güzel bir diğer yaklaşımı Google’ın kurucularından ve kitabın yazarlarından biri olan Eric Schmidt Nasrettin Hoca’nın söylediğini öğrendiği bir söze atıf yaparak aktarıyor: Doğru kararlar tecrübe ile verilir, tecrübe ise yanlış kararlar vererek edinilir.

Güzel bir diğer atıf ise Dilbert Karikatürist’i Scott Adams’tan: Başarısızlığı bir duvar olarak değil bir yol olarak görmek her zaman faydalıdır.

Peki kalan 10’luk dilimde ne yapılıyor. Bu süre en uçuk projelere ayrılan bir zaman dilimi. Bu sürede yapılan projeler gerçekten artık bilim kurgu düzeyinde ve şirketin onyıllar sonra işine yarayacağını umduğu projeleri içeriyor. Google X adlı bir ekip ise sırf bu projeler üzerine çalışıyor. Bu ‘çılgın projelerin’ kitaptaki genel tanımı şöyle: Google X kalkıp da %10 daha az benzin yakan araba üretmeye kalkmaz Google X kalkıp tek depo ile 1000km gitmeyi sağlayacak bir teknoloji peşine düşer. Bu ise her şeye yeniden başlamayı gerektirir.

Google personelinin geliştirdiği ve sonradan parlayan bu ekstra projeler için prim vermiyor. Sebebini ise şöyle açıklıyor: Gerek yok. Prim vermek inovasyonu tetiklemiyor. İnovasyonun doğal olarak ortaya çıkmasını engelliyor.

Yetişkin içerik nasıl Google’ın işine yarar

İlginç sorunların nasıl ilginç çözümlere vesile olabileceğine dair en ilginç örneklerden biri de Google’ın resimler içerisinden yetişkin (adult) içerikleri filtrelemesi gerektiğinde ortaya çıkmış. İlk dönemler bu uygunsuz içeriklerin resim arama sonuçlarından kaldırılması için Google mühendisleri resimlerin içinde insan bedenini gördüğünde algılayacak bir algoritma geliştirmişler. Bu algoritma tıp kitabındaki çıplaklıkla müstehcenliği ayıracak kadar ilerlemiş. Bu algoritma daha sonra bu amaç dışında da nesne tanıma alanında kullanılmış.

Tüm Planlarınız Yanlıştır

Şirketlerin yaptıkları tüm planların yanlış olduğunu güzel örneklerle açıklayan kitaba göre her plan insanı tek bir yere kanalize ederek geri kalanı görmesini engeller. Bunun gerçek dünyadan örnekleri de mevcut. MBA tipi ayrıntılı planlar yerine ‘her planın yanlış’ olduğu varsayımı ile geleceği planlamak ve planlara tapmamak kuşkusuz önemli bir içgörü.

Çirkin Bebek

Kitapta adını öyle koymasalar da hatırımda tutmak için ‘çirkin bebek sendromu’ adını verdiğim onlarca hikâye var. Her inovasyon genellikle ilk ortaya çıktığında ya ilgisiz görünür ya hiç beğenilmez. Öyle ki lazer ilk keşfedildiğinde Bell labratuvarları patentini almaya bile değer görmemiş. Bu ise inovasyonun çıktığında hemen kendini belli eden bir şey olmadığını ve aslında dönüştürülerek ‘harika’ bir şey haline geldiğini anlatıyor.

Açık Olun

Açık kaynak ruhunun eğer şirkete has gerçekten özel bir durum yoksa şirket dahil tüm tarafların karına olduğu kitapta vurgulanıyor. Buna en bariz durum internet, pc ağları ve Android platformu. Kuşkusuz IOS işletim sistemi bunun istisnası ancak geri kalan tüm göstergeler açık kaynak mantığının başarılı olduğunu ortaya koyuyor. Açıklık herkesin bir arada çalışmasını sağlıyor. Bu da Homo Deux yazarı Yuval Harari’nin “insanı güçlü kılan şeyin IQ’sü değil eşgüdüm yeteneği” olduğu tezi ile uyumlu.

Peki Google neden kaynak kodlarını açmıyor? Açıklamaları şu: Eğer açarsak birileri en üste çıkmak ve daha fazla reklam almak için ‘kötü’ kodlar yazar.

Rekabet Değerlidir

Bing çıktığında Google’dakiler ne yapmıştır? Ya nasılsa en büyük biziz dememişler anlaşılan. Nietzsche’nin şu sözü ilke olmuş: Düşmanınızla gurur duymalısınız; işte o zaman düşmanınızın başarısı sizin de başarınız olur ama sakın onları takip etmeyin.*

Kimler Google’da çalışır

Kitapta bu da anlatılıyor. Açık cevap: Öğrenen, tutkulu ve çılgın kişiler. Bu durum için ne ‘şu bölüm mezunu olmak’ şartı var ne de ‘şu belge sahibi olmak’. Google’da çalışan astrofizikçiler var…

Google’da personel almak en hayati fonksiyon ve bu asla sadece insan kaynaklarına bırakılmıyor. Kurucular bile mümkün olduğunca mülakatlara katılıyorlar.

Özet

Kitap aslında startupla deneyim paylaşmak için yazılmış. Hatta kitap kim bilir Google’ı bitirecek startup’u kuracak kişi şu anda bu kitabı okumaktadır diyor. Güzel bir empati… Kitabın her yerinde vurgulanan husus; en iyileri işe al, onları kendi hallerine bırak, kullanıcıya odaklan, başarısızlığı her zaman doğal kabul et, tutku ile çalış, hayal edilemeyeni hayal et.

Söylenmeyin!


soylenmeyin

Araştırmalar insan zihninin herhangi bir davranışı yapmaya devam ettikçe zihnin o davranışın bir sonraki tekrarını daha kolay yaptığını ortaya koymuş. Şikayet etmek de buna dahil. Yani durmadan bir şeylere söyleniyorsanız, bir sonraki söylenmeniz daha kolay hale gelir. Beynimizdeki nöronlar tekrarları sever ve tekrar edilen her şeyin yapılması daha hızlı hale gelir. Bunun alışkanlıkara etkisini şu yazımdan okuyabilirsiniz.

Beyin bunu her gün geçtiği dereye yeniden köprü kurmamak için yapar. Bu köprü iyidir ancak söz konusu olan şikayet etme alışkanlığı olduğunda işler biraz değiştir. Stanford üniversince yapılan araştırmayı aktaran bir makaleye göre sürekli şikayet etmek beynimizdeki hippokampus bölgemizi daraltıyor. Bu bölgenin entelektüel düşünce ve problem çözme kapasitesi gibi bir çok kritik konudan sorumlu olduğunu söyleyelim.  Yani ne mi oluyor: Şikayet edip söylendikçe entelektüel kapasiteniz azalıyor.

Hippocampus_Life-Science-Databases
Hippokampüs’ün beyindeki yeri. Siz söylendikçe küçülecek:)

Söyleyenince beyniniz sadece bununla da yetinmiyor. Kortizol hormanu salgılanarak daha çok kavgacı moda giriyoruz. Bunun sonucunda da tansiyonumuz artıyor.

Peki ‘söylenmekten’ nasıl kaçacağız. Bunun birinci yolu çok söylenen kişilerden (Anadolu’da buna ‘pıt pıt’ da derler) uzak durmak. Neden mi? Beynimiz ayna nöronlara sahip ve bu ayna nöronlar çevremizdeki insaların yaptıklarını taklit etme veya onlarla aynı hisleri hissetme gücümüzü ortaya koyuyor sosyal varlıklar olarak. Yani sonuç aynı: Bizler sık gördüğümüz insanların toplamıyız.

İkinci yöntem ise yine aynı yazıda şöyle ele alınıyor:

Taking time to contemplate what you’re grateful for isn’t merely the right thing to do; it reduces the stress hormone cortisol by 23%. Research conducted at the University of California, Davis, found that people who worked daily to cultivate an attitude of gratitude experienced improved mood and energy and substantially less anxiety due to lower cortisol levels.

Bu da bizi aslında ‘şükür’ ve ‘rıza’ kavramına götürüyor. Eskiden şükür kavramını ya da ‘her işte bir hayır vardır’ mantığını gerçeklikten kaçmak için ortaya çıkarılmış bir teselli aracı olarak görüyordum ancak anlaşılan bu durum aslında gerçeklikten kaçmak yerine mevcudu kabullenerek onu optimize etmek anlamına geliyor. Başka bir deyimle şükrederek sadece olana razı olmuyoruz, olana razı olmadığımızda fiziksel ve psikolojik çöküntüyü yenerek söylenmenin ve isyanın sonsuz döngüsünden çıkıyoruz. Ve gerçekliği yeniden kurgulamayı deniyoruz. Bu durumda ise razı olma halinin kendisi ödül haline dönüşüyor.

Başka bir deyimle:

Tarafımızdan bir nimet olarak… İşte Biz, şükredenleri böyle ödüllendiririz. (Kamer, 35)

İngilizceyi hızlı ve etkili olarak öğrenme yolu


Aşağıdaki yazı YDS puanı 20 küsur puan olan biri tarafından yazılmıştır. Tabii ki bu eski puanım. Son sınavımda 86 aldım. Nasıl aldığımı ben de bilmiyorum. YDS kitabı yerine bol bol okuma ve İngilizce dinleme ile bunlar oldu galiba. YDS’nin dili ölçmediğini söyleyebilirim. Ancak istediğim İngilizce kitabı sözcüksüz veya sözlüğe çok az bakarak okuyan biri olarak “bildiğim miktarın işimi gördüğünü söylemeliyim. Hatta doktoramda bu özellik “hayatımı kurtardı”.

language learning ile ilgili görsel sonucu"

Hiç bir kursa gitmeden İngilizceyi öğrenmek hayatımın en eğlenceli işi oldu. Yurt dışına çıktığınızda kendi kendinize öğrendiğiniz bir dili sorunsuzca konuşup dostlar edindiğinizde “artık dünya benim” diyorsunuz.

Şimdi yan gelip yatmıyorum. Bir dil “tam bir dünyadır”. Büyük bir keyifle okumaya, öğrenmeye ya denemeye devam ediyorum. Bir dil sırf öğrenmek için değil o dili yaratan koca bir medeniyeti/medeniyetleri sindirmek için öğrenilmelidir.

Sınav teknikleri, formülize gramer tabloları, şıkları eleme metotları… Türk insanının İngilizce öğrenmek yerine “İngilizceyi halledip” sonra da “takılmak” için çıkardığı “şeytan icatlarıdır”.

fluent forever ile ilgili görsel sonucu
Fluent Forever adlı kitap (Maalesef Türkçesi yok, ben okurken de epey zorlandım ama buna değer:)

Babaannem Türkçe bilmediği için Kürtçeyi de kendi kendine kitaplardan öğrenmiş, baba dili Kürtçe/Türkçe ana dili ise Türkçe olan biri olarak bir dilin “değer” olduğunu özümsedim. Aşağıda serüvenim ve özellikle bana kılavuzluk eden “Fluent Forever” ve “Fluent in 3 months” adlı iki İngilizce kitaptan öğrendiğim özet metotlar var. Artistlik için yazmıyorum. Bir çok arkadaşım kurs olmadan nasıl halletiğimi sordular. Ben de yazdım:

Dil Öğrenmeye Nasıl Karar Verilir?

Bir yabancı dili öğrenmek, herhangi bir şey öğrenmekten çok daha fazlasıdır. Öğrenmek, kayıtlı ve tanımlı bir bilgiyi alıp onu kullanma olgusudur. Bir yemek tarifini öğrenir ve kolayca uygularsınız. Bir yabancı dilde ise tarife bakıp o dili kullanmaya başlamak diye bir durum mümkün değildir. Bu nedenle ülkemizde yıllarca okullarda formüllerle anlatılan İngilizce gramer kalıpları genellikle ‘ezberlenmekte’ ve unutulmaktadır. Hafızada kalsa bile kullanılamamaktadır. Çünkü dil öğrenmenin bir felsefesi vardır. Bu felsefenin ilk kuralı da dilin bir ‘düşünme biçimi’ olduğunu kabul etmektir. Felsefe demişken aklınıza karmaşık kurallar gelmesin. Sadece varsayımlarımızı ve alışkanlıklarımızı değiştirerek dil öğrenmeyi ertelenen ve sıkıcı bir süreç olmaktan keyifli bir hale getirebiliriz. Bu yazıda bunlara değineceğim. Serüvenim öğrendiğim bir kaç dile ve dil öğrenme üzerine okuduğum değerli bir kaç kaynağa dayanıyor. Bunların tamamını aktaracağım.

Bir dili öğrenmeye önce ‘karar verilir’. Saçma gelebilir ancak çoğumuz gerçekte dil öğrenmeye karar vermeyiz. Ya da yanlış şekilde veririz. İngilizce öğrenmek istiyorum şeklinde bir ifade bir karar değil istektir. İki yönden eksiktir. Birincisi: İngilizceyi ne kadar öğrenmek istediğinizle ilgili bir karar vermiş değilsiniz. Bu dili sadece günlük konuşmalar için mi yoksa Amerika’daki bir üniversitede doktora dersi vermek için mi istiyorsunuz. İkincisi: Bu dili ne kadar zamanda öğrenmeniz gerekiyor. Ömrünüzün sonuna kadar dil öğrenmeyi düşünmüyorsanız bunun bir süresi olmalı. Bu süre öğrendiğiniz dile ve anadilinize göre 3 ay ile 1 yıl arasında değişir. Anadili İngilizce olanlar için yabancı bir dilin kaç ‘saatte’ öğrenilebileceğine dair hazırlanmış çalışmalar var. Aslında dillerin öğrenilmesi saatler süren bir olgu. İş sadece günde kaç saat ayırdığınıza dayanıyor. Bu tablolar maalesef ana dili Türkçe olan bizler için geçerli değil. Çünkü dil öğrenme süreleri anadiliniz ile öğrenmek istediğiniz hedef dilinizin yakınlığına göre değişkenlik gösterir. Avrupa’da konuşulan dillerin çoğu ‘Hint-Avrupa’ dil ailesinden olduğundan (daha zeki olduklarından değil kompleks yapmayın) Avrupalılar doğal olarak İngilizceyi bizden daha kolay öğrenirler. Öte yandan biz de kendi dilimize yakın olan (çok da yakın değil) Özbekçe, Kırgızca gibi ‘dilleri’ daha kolay öğreniriz. Dilsel olarak aynı koldan olmasa da Arapça ve Farsçanın kültürel ve coğrafi yakınlığından ötürü de bir Amerikalıya göre Arapça ve Farsçayı daha kolay öğrenebiliriz. Sözü uzatmadan, özetle: Dil öğrenirken bir süreniz olmalı. Bu nedenle karar ‘beyanınız’ şöyle olmalı:

“İngilizceyi her gün (ama her gün) 2 saat ayırarak 6 ayda, A2 seviyesine kadar getireceğim”

Bu tanımlamamada yer alan A2, A1 gibi kodlar (Avrupa dil düzey kodları) bir dili bilme düzeyi ile ilgili en net ve genel kabul görmüş tanımlardır. Bunlara göz atarak ‘hedef düzeyinizi’ seçmelisiniz. Hedef düzeyinizi neden YDS veya başka bir dil sınavı ile ölçmemeniz gerektiğini anlatacağım.

Ne için öğreniyorsunuz?

Dil öğrenmeye gerçekten karar verdiniz diyelim. Bu kararınızla beraber dili ne için öğrenmek istediğinizi de düşünmelisiniz. Genellikle bu soruya şöyle cevap verilir: İş amaçlı, hobi amaçlı ya da herhangi bir dil sınavı amaçlı öğreniyorum. Bu amaçlar da gerçek amaçlar değildir ve sizi sonuca götürmezler. Amacınız dile dair spesifik bir amaçla ilgili olmalıdır.
İngilizce haberleri anlayabilmek istiyorum, Çince günlük konuşmaları yapabilmek istiyorum ya da Fransızca akademik makale yazabilmek istiyorum gerçek bir istektir. Sınırları belli ve ölçülebilir hedefler yalnızca en önemli hususlara odaklanabilmenizi sağlarlar. Bunun için ne için öğrendiğinizden emin olun.

Kelime Ezberlemeyin, Kelime Öğrenin

Çoğu kişi ezberden şöyle der: Dil öğrenilirken kelime ezberlenmez kelimeler zamanla öğrenilir. Bu iki önerme tek başına doğrudur ancak bir arada doğru değildir. Başka bir deyimle, ‘kelime ezberlenmez’ çünkü ezberlense de unutulur. Öte yanda ‘kelime zamanla öğrenilir’ bu da doğrudur. Ancak siz sadece bir şeyleri okuyup dinleyerek oturduğunuz yerden kelime öğrenmeyi düşünüyorsanız büyük ihtimalle bu yazıyı okuyorsunuzdur:) Kelimelerle ilgili öneri: Eğer herhangi bir metni okurken çoğu kelimeyi anlamıyorsanız “kelimeleri öğrenmelisiniz” yalnız bu öğrenme sadece anlamına bakarak olmayacaktır. Okuduğum ‘dil öğrenme’ kitapları ile kendi harmanım olan metot şu:

1- İngilizce metni okumaya başla. Anlamadığın bir kelime olan cümleyi sonuna kadar oku.
2- Anlamadığın kelimeyi Collins, Oxford veya Merriam-Webster gibi bir sözlükten kontrol et. Neden 1: Önce kelimeyi İngilizce açıklamasından okumak daha faydalıdır. 2: Halen hiç bir Türkçe çevrimiçi sözlük kelimenin cümle içinde geçiş şeklini göstermez dolayısıyla o kelimeyi öğrenmez sadece ezberlersiniz. Hatırlasanız bile asla kullanamazsınız. 3- Neden İngilizce-Türkçe yerine İngilizce-İngilizce sözlük kullanmalısınız başlıklı yazımı okuyun.
3-Anlamadığın kelimenin içinde geçtiği kısa bir cümle kur ancak bilmediğin kelime yerine nokta nokta koy. Bu cümlenin altına kelimenin Türkçe ’sini yaz.
4-Daha sonra arka yüze cümleyi tüm olarak yaz ancak Türkçe anlamını yazma.

Örnek: Kelimemiz hardliner: muhafazakâr olsun.
Kelime kartının ön yüzü: Hacı Kamil was a _______ old man. (muhafazakar)
Kelime kartının arka yüzü: Hacı Kamil was a hardliner, old man.

5- Kelime kartının arka yüzüne dilerseniz hatırlatacak resim, kelimenin okunuşu veya kelimeyi hatırlatacak özellikle saçma sapan kısa bir hikaye yazabilirsiniz. Örneğin bu kartın arkasına “Hacı Kamil sert çizer, muhafazakardır” gibi ilgisiz bir kısa cümle de olabilir. Saçma gelebilir ama işe yarıyor.

6-İnekleme yerine profesyonelce kart oynayın: Aslında şimdi anlatacağım metodun daha kompleks hali SRS (Spaced repetition system) olarak bilinir. Leinter adlı bir bilim adamının icadıdır. Bu sistem kompleks bir sistem olduğundan başka bir yazıya (kısmetse) saklıyorum. Ancak kabaca şöyle anlatayım: İlk yazdığınız kelime kartını ertesi gün kontrol edin yüzü fark etmez, kelimeyi net hatırladıysanız bu kartı 4 gün sonra kontrol etmek üzere ayırın bu karta 4. güne kadar asla bakmayın. Eğer ertesi gün baktığınızda diyelim ki başka bir kartı hatırlamadınız, bu kartı da bir sonraki gün tekrar kontrol edin. 4. gün geldi, 4 gün bakmak üzere ayırdığınız kelimeye bakın, hatırladıysanız 8. gün bakmak üzere ayırın hatırlamadıysanız ertesi gün bir daha bakın. Bu metodun mantığı şu gerçeklik üzerine kuruludur: Beyin her gün gördüğü şeyi değil, tam unutmak üzere iken tekrar hatırladığı kelimeyi hatırlar. Bu nedenle ineklemek yerine tam unutacak iken “şu kelime neydi yaaa” moduna girin. Bu metodu ücretsiz olarak uygulatan ve kelime kartlarını otomatik olarak sizin unutma durumunuza göre tarihlere dağıtan mükemmel uygulama “Anki” yi kullanabilirsiniz.

Anki Windows uygulaması: https://apps.ankiweb.net/

Anki Android Uygulaması: https://play.google.com/store/apps/details?id=com.ichi2.anki&hl=tr

Anki görünüşte çok sıkıcıdır. Kelime kartlarını siz oluşturursunuz. Buna bazı arkadaşlarım, “ya ben niye kartı oluşturayım ki” diyor. Evet kelimeyi siz yazar yazmaz anlamını getirip karta çeviren Lingualeo, Vocabla gibi uygulamalar var. Ancak önermiyorum. O kelimeye efor harcamadıysanız o kelimeyi hatırlamayacaksınız. Hatırlasanız bile o kelime ile cümle kurmayacaksınız. Bir kelimeyi konuşmada kullanmıyorsanız o kelimeyi bildiğiniz düşünmeyin.

Kutsal 625 kelime

625 Kutsal Kelime

Hemen hemen her dildeki günlük konuşmaların %85’ini teşkil eden 625 kelime vardır. Bu 625 kelimeyi mesela İngilizce için bildiğinizde Obaman’ın konuşmasını gramer bilmeden de büyük ölçüde anlayabilirsiniz.

Fluent Forever adlı kitap

Bu 625 kelime listesi şurada: https://fluent-forever.com/wp-content/uploads/2014/05/625-List-Alphabetical.pdf

Bu kelimeler size başta kolay gelebilir ancak yine de tüm kelimeleri hem Türkçe’si söylendiğinde “şak” diye İngilizcesini hatırlayacak, hem de İngilizcesi söylendiğinde Türkçesini hatırlayacak kadar iyi öğrenin. Bunun için Anki kullanın. Anki’de tek tek eklemek yorucu geliyorsa hazır kelime listesi var. Anki Windows uygulamasına bu kelime listesini otomatik olarak kurabilirsiniz. Sıkışırsanız benden yardım isteyin 🙂 Liste burada: https://ankiweb.net/shared/info/315273070

Öğrendiğiniz Kelimeleri Kullanın,

Kelimeleri öğrenmeye devam ediyorsunuz. Ben arkadaşlarımın deyimi ile “İngilizceyi halletmiş olmama rağmen” hale öğreniyorum. Sizde de alışkanlık yapacak. Peki kelimeleri nasıl kullanacaksınız. Cevap: Konuşarak ve yazarak. Bu kelimeleri kendi tarzınızla kullanmak onları içselleştirmenin en iyi yoludur. Yazmak için bir blog açabilir ya da bir defter alıp İngilizce günlük tutabilirsiniz. Ciddiye alın. Öğrendiğiniz dile aşık olun, onu gerçekten hayatınıza katın. Konuşmak için ise arkadaşlarınızla günlük 10-15 dakikalık düzenli konuşma seansları yapabilirsiniz. Bir kelimeyi öğrenir öğrenmez burada kullanmak gibi “kaçak yollara” girmeyin. Konuşmanızın akışı içerisinde “ezberlediğiniz değil öğrendiğiniz kelimeler” zaten akacaktır. Akıcı konuşmaya hoş geldiniz.

Dinleyin / İzleyin

Eğer öğrendiğiniz dili her gün en az yarım saat (bu benim limitim herkes kendine göre değiştirebilirsiniz) dinlemiyor iseniz en iyi İngilizce setleri bile boşa gider. Bebeklerin dil öğrenme metodunu kullanın: Dinleyin hem de can kulağı ile (can kulağı ile dinlemeye dair şu yazımı okuyun). Dinlemek için materyal sizin keyfinize kalmış: Altyazılı veya altyazısız (hiç takılmayın altyazılı mı altyazısız mı iyi meselesine) her gün bir dizi izleyebilirsiniz, İngilizce haberleri dinleyebilirsiniz. Ben genellikle izlemek yerine radyo dinlemeyi tercih ediyorum bu durumda gerçekten görsellere kapılıp gitmek yerine “kulağıma iş yaptırıyorum”. Dinlenecek kaynak önerisi ise “Voice of America” ve BBC. Bu kaynakların hem normal hem de basit ingilizce için ayrı sürümleri bile var. Voice of America için “learning english voa” ifadesini Google’a yazarsanız daha yavaş anlatımlı İngilizce ile özenle yazılmış İngilizce haberleri dinleyebilirsiniz.

“Dinliyorum ama anlamıyoruuuuum” modu: Bu mod normaldir. Anlamasanız da dinleyin. Anlıyormuş gibi yapın kendinize (başkasına yapmayın fena bozarlar:). Eğer vazgeçmezseniz kazancak olan sizsiniz bir gün takılmadan İngilizce konuşunca ne dediğimi hatırlarsınız. İngilizce bir söz “Fake it before make it”. Yapana kadar -mış gibi yapın.

Gevezelik Yapın

Benden daha iyi İngilizceleri olduğunu bildiğim birçok dostum “mükemmeliyetçilikleri” yüzünden İngilizce konuşamıyor. Grameri dibine kadar kullanacağım derseniz konuşmaya hiç bir zaman başlayamazsınız. Ama “konuşacağım” derseniz gramer kendiliğinden öğrenilir ya da öğrenilmez ama hiç sorun yaşamazsınız (Amerikan Senato’suna konuşma yapmayacaksanız tabi). Bir yabancı dili kötü konuşmak “ayıp” değil “sempatik” olabilir. İngilizce gibi dünyada neredeyse herkesin 2. dili olan bir dil, ana dili İngilizce olanlar hariç herkes sonradan öğrendi. Diğer dilleri öğreniyorsanız Türkçeyi sonradan öğrenmiş yabancılara duyduğumuz sempatiyi hatırlayın. Yanlış bir telaffuz ne kadar da “güzel” oluyor değil mi? Konuşacak kimse yoksa kendi sesinizi kaydedip dinleyebilirsiniz. Ya da italki.com gibi sitelerden konuşacak “adam/kadın” bulabilirsiniz.

english book kindle ile ilgili görsel sonucu"
Kitap okurken hep Kindle ile okudum. Kindle içindeki entegre sözlük işinizi epey kolaylaştırır.

Kitap Okuyun

Öğrendiğiniz yabancı dilde hangi seviyede olursanız olun seviyenize uygun kitaplar bulup düzenli olarak yani her gün okuyun. Kitabı elinizden düşürmeyin. Bitirdiğiniz her kitabın size “yeni bir dünyanın kapısını açacak” yerin merdiven basamağı olduğunu bilin.

Ayrıca İngilizce okumalarınızda çok işinizi görecek ve kendi yazdığım bir uygulamadan bahsetmek istiyorum. http://kolay-ingilizce-oku.appspot.com/
Bu uygulama ile istediğiniz metni sözlüksüz olarak okuyup anlamını bilmediğiniz kelimenin üstüne geldiğinizde o kelimenin anlamını çift tıklayarak görebilirsiniz. Ayrıca bu kelimeyi arşivinize de ekleyebilirsiniz.

Disiplin Örneği Olun

Dil öğrenme ile ilgili başka birçok tüyo var. Ancak insanlar genellikle bu tüyoyu alıp en fazla bir kaç hafta “gaza gelip” sonra sıkılıp bırakırlar. Bir turistle konuşamayınca kızıp kaldıkları yere geri dönerler ancak kaldıkları yer geriye gitmiştir. Bu nedenle hiç bitmez. Dil öğrenme “disiplin” ister. Bu sıkıcı görünüyor değil mi? Sıkıcı hale getirip getirmemek sizin elinizde. Can sıkıcı sınav kitaplarını alıp gramer ezberlemeye çalışırsanız buna zaten alışabiliyorsanız sorun vardır. Bunun yerine “sevdiğiniz konulardaki sevdiğiniz yabancı dildeki materyallerle” zaman geçirin. Disiplinin anahtarı: sevmek

Deneyimlerinizi Paylaşın

Deneyimlerini paylaşmanın, bilgiyi yaymanın “kutsallığına” ve bereketine inanıyorum. Bu nedenle lütfen kendi deneyimlerinizi herkesle paylaşın. Kendi özelimde, deneyimlerinizi bu satırların yazarına da iletmeniz (e-posta veya yorum kısmından) beni memnun edecektir. Hatta kendi sayfamda da paylaşmaktan memnun olacağım.

Diğer Kaynaklar

Çok beğendiğim bir “dil mentörü” Lydia Machova’ya ait videolar: https://www.languagementoring.com/youtube/

İzlediğinizde tüylerinizi diken diken edecek 18’inden küçük ama 20 küsür dil bilen çocuk: https://www.youtube.com/watch?v=Km9-DiFaxpU

Chris Lonsale’in konuşması: https://www.youtube.com/watch?v=d0yGdNEWdn0&t=30s