Negatif Düşünceler Hayatta Kalmak içindir Takılmak için Değil !


Bugün dinlediğim bir ses kaydında Tomek adlı hoca bilimsel çalışmaların düşüncelerimizin neredeyse tamamına yakının tekrar eden düşüncelerden oluştuğunu ve bu düşüncelerin genellikle beyinlerimizin hayatta kalmaya programlanmış olmaları nedeniyle negatif obsesyonlar olduğunu söyledi.

Negatif düşünceler bizi hayatta tutmaya yardım ediyor. Eğer Afrika’da yaşayıp aslanlardan korkmadan yaşarsak büyük ihtimalle pek de yaşamayacaktık. Beynimiz negatif düşünceler için yapışkan bir tava iken, pozitif düşünceler için teflon tava gibi.

Pozitif düşüncelere dair obsesyonumuz hiç olmuyor. Peki negatif düşüncelere mahkum muyuz. Elbette değil… Yöntem ? Negatif düşüncelerle savaşmak onları daha güçlü kılıyor. Unutmaya çalışmak için dikkat dağıtarak başka bir şeyle ilgilenmek (sıkça yaparız, gider bir sigara içer -ben içmiyorum-, ya da bir şeyler atıştırırız, ya da deli gibi çalışırız) ise pek sağlıklı olmayan sonuçlar doğurabiliyor. Yöntem onları kabul etmek. Mevlana’nın dediği gibi içeriye gönül köşkümüze buyur etmek. Öyle ki onlar misafir oldukları köşkten çıktıklarında iyi karşılanmadık demesinler. Negatif düşünceleri kabul etmek hatta özellikle serbestçe gözlemlek faydalı olabiliyor. Tomek hocanın önerisi uzak doğu meditasyonlarında sıkça kullanılan bir yöntemin yeni ve başarılı bir uyarlaması.

Bir nehrin kenarında oturuyorsunuz. Bu nehirden sürekli olarak kayıklar geçiyor. Bu kayıklar sizin düşünceleriniz. Bazı kayıklara bilmeden binip onun sizi alıp götürmesine izin verdiğiniz zamanlar olacak. Bunlar genelde negatif obsesif düşünceler. İşte bunu fark ettiğiniz anda inin ve kenara oturup suların akışının devam etmesini izlemeye devam edin. Ben kendimce bu kayıklara renkler vermiştim. Hatırlaya hatırlaya sararttığım negatif düşünceler kayıkları, yeni düşüncelerin beyaz kayıkları, düşünmeye tahammül edemediğim kırmızı kayıklar ve nadiren de gelse güzel şeylere dair mavi kayıklar. Bu kayıkların her herngi gelip geçiyor, hem de defalarca. Bir süre sonra kayıklar azalıyor ve siz harika bilişsel nehrinizin dibindeki güneşten parıldayan taşları görüyorsunuz.

Reklamlar

Varmak İstediğin Yer Değil Zaten Olduğun Yere Dönüş: Sankalpa


sankalpa ile ilgili görsel sonucu
Sankalpa aslında bir ağaca benzeyen hayatımızın anlamı olan ana nedeni, ya da “tohumu” bulmaya benzer.

Her yıl başından önce gelecek yıl için bir takım dileklerimiz olur. Kimilerimiz bu dilekleri biraz daha somut hedeflere dönüştürerek sene sonunda varmak üzere açık seçik hedefler koyarlar. Örneğin şu kadar kilo vereceğim, şuraya tatile gideceğim diye. Bu niyetler daha yılın başından bize “sahip olmadıklarımızı” hatırlatır. Yıl başı gecesinde “vay be nelere sahipmişim” diyen kaç kişi var? Sahip olduklarımızı genelde yıl başı gecelerinde değil, hastane köşelerindeyken hatırlıyoruz. Peki o zaman durduğumuz yerde geleceğe dair tek adım atmadan oturup halimize şükür mü edeceğiz?

Sanayi Devrimi olarak adlandırılan ve insanların üretmenin daha iyi yollarını buldukları günlerde Taylor adlı bir mühendis ağabeyimiz kömür işçilerinin her hareketini obsesif bir biçimde etüt ederek onların daha verimli çalışması için bir hareket planı hazırlamış ve uygulamaya koymuştur. Doğal olarak patronları sevinçten çıldırtacak bir verimlilik ortaya çıktı. Üstelik aynı süre zarfında… O gün bugündür bu satırların yazarı ben de dahil bir çok kişi her şeyi sayılarla ölçtü. O kadar ki doktora tezim için metin yazımında 1200 saat civarında harcadığımdan, her nedense en çok perşembe günleri yazı yazdığıma, günde ortalama 500 kelime yazı yazdığımdan kilo takibine her şeyi izledim. Hatta herkes kullansın diye uygulamasını yazdım: http://kilotakibiga.appspot.com

Ölçemediğin şeyi yönetemezsin takıntısı modern düşüncenin yeni bir obsesyonu: aşırı nicel düşünme. Aynı düşünce akımının bir diğer takıntısı hedef koyma. Sayıların sağduyuyu geçtiği anda kalite azalmaya başlıyor oysa. Peki bu takıntıya girmeden, skorla kafayı bozmadan ancak kaliteden de ödün vermeden bir şeyler yapmanın bir yolu var mı? Bir de o şeyi elde edene değin içine girilen yoksunluk olmadan… Galiba bunun bir yolu var. Bu yolu da Yoga Nidra adı verilen bir pratiği yaptıran yabancı bir hocanın kaydından öğrenmiştim. Önce Yoga Nidra’dan başlayıp daha sonra Sankalpa’ya geçelim. Yoga Nidra, Yoga’nın ne olduğu malum, Nidra ise “uyku” demek. Ehl-i yoganın uykusu diyelim… Yoga Nidra zihni uyku ile uyanıklık arasında bırarak dinlenmeye ve düşünsel baskı olmadan serbest ve özgürce düşünmeye yardım eden kadim bir uzak doğu meditasyon tekniği. Yoga Nidra’nın bir çok unsuru olmakla birlikte en önemli unsuru Sankalpa. Sankalpa da niyet demekmiş. Ancak bu hususta okuduğum detaylı bir yazı, sankalpa’yı herhangi bir niyetten ayırıyor. Sankalpa’yı Yoga Nidra olmaksızın belirleyemiyorsunuz. Gerçekten de öyle çünkü uyanık zihin baskı yapıyor, daha somut, pragmatik ve bencilce hedeflere yöneltiyor. Oysa Sankalpa’nın temel özelliği içinde “will” yani “-eceğim, -acağım” eki barındırmaması. Sankalpa herhangi bir anda zaten sahip olduğunuz bir özelliği (bir nesneyi değil) hatırlamanızı ve en önemlisini belirlemenizi sağlıyor. Sankalpa’nızı keşfettiyseniz bunu sıkça hatırlayarak hayatınızın geri kalanındaki fani hedefleri ve işleri yapacak ana nedeni buluyorsunuz. Bilginin zaten içimizde olduğu meselesi felsefedeki tabula rasa yani zihnimizin doğarken bomboş olduğu ve bilginin sonraden edinildiği fikrine de aykırı. Doğu bilgeliği: Anahtarı gidip başka yerde değil, evinizin kapısında arıyorsunuz. Paola Coelho’nun Simyacı adlı romanın da teması buydu.

Peki bir Sankalpa cümlesi neye benzer. Duyduğum ve okuduğum kadarıyla şöyle: “Ben özgürlüğün mütecessim haliyim”. Mesela böyle diyen biri eğer para istiyorsa bunu özgürlüğü için istiyordur paranın kendisi için değil. Ya da “Sevgiyi yaşıyorum” bir sankalpa cümlesidir ve tam da şimdiki zamana işaret eden anlamlı bir nedendir. Herkesin sankalpası farklı olabilir. Sankalpa’ların uygunluğu denetleyen bir kurum neyse ki yok:)

Yaklaşırken Hızlı, Uzaklaşırken Yavaşız


El yıkadığımızda zihnimizde olup bitenler.

Deney 1: Psikologlar ilginç deneyler yapıyorlar. Bu deneylerden biri1 şöyle: İyi eğitimli bir denek grubuna ekranda bir dizi ev resmi gösterileceği belirlilerek özel bir rengi olan (kırmızı diyelim) ev görüldüğünde önlerinde bulunan klavyeden ‘backspace’ tuşuna basıldığı takdirde bir dolar para verileceği belirtiliyor. Denekler gerçekten de tesadüfi gelen bu evler arasıdan doğru ev denk geldiğinde tuşa basılınca kişi hesabına bir dolar kaydediliyor. Bu sırada bu kişilerin tepki hızları ve beyinsel aktiviteleri de izleniyor. Deneye ikinci aşamada başka bir ev (mavi diyelim) denk geldiğinde tuşa basılmaması gerektiği, basıldığı takdire bu kişinin hesabından bir dolar düşüleceği anlatılıyor. Beyinsel aktiviteler yine izleniyor. Deneklerin %30’u ikinci aşamada mavi ev denk geldiğinde basmamayı sıkça unutuyor hatta basmadan edemiyorlar. Kalan kısım ise mavi ev denk geldiğinde tuşa basmasa bile, basmamaya karar vermesi için bir süre geçiyor. Bu süre kırmızı ev geldiğinde tuşa basmaya karar vermek için geçen süreden çok daha uzun sürüyor.

Yani “ödül” varsa beynimiz hızlı çalışıyor, “ceza” varsa geç.

Kaynak: Infulential Mind, Tali Sharot

Deney 2: Aynı kitaptaki deneyde civcivler daha doğar doğmaz bir fabirka tezgahına benzer bir yere konuyor. Bu tezgahın üzerinde ayrıca bir kap yem var. Normalde civcivler içgüdüsel olarak buna yöneliyor. Ancak mekanizma civcivler yeme doğru gittiğinde kabı daha da uzağa itiyor, civcivler ters yöne doğru koşup ödülden uzaklaşmak isteseler bu durumda ödül olnlara doğru geliyor. Bu deneyi yapan psikolog “ödüle yönelmeye dair zihinsel kalıbımızın tersinin mümkün olup olmadığını araştırıyor”. Sonuç: Hiç bir civciv bunu akıl edemiyor.

Kuş beyinli diyerek geçmeyin. İnsanlar da Deney 1’de gördüğümüz üzere “ödülün” cazibesinden kaçamıyor, ödülden uzaklaşsa ödül ola gelecek olsa bile. Ya da kaçan kovalansa bile kimse o çekici ödülden kaçmıyor. Yine sufizme bağlayacağım, şöyle bir deyiş vardı: Dünya onun peşinden gelenlerden uzaklaşır, ondan kaçanların peşinden gelir… Galiba bize de civcivlere yapılan deney yapılıyor 🙂

Deney 3: Amerika’da hastane çalışanlarını ellerini dezenfekte etmeye ikna edemiyorlar. Bu yüzden çok problemler çıkıyor. Bir proje kapsamında psikologlarında aralarında bulunduğu uzmanların bir yol bulması isteniyor. Uzmanlar önce kamera yerleştirip ellerini yıkamayanları takip edeceklerini bildirerek bize çok yabancı gelmeyen bir yöntem deniyorlar. Personel kameraların objektifine baka baka bildiğini okuyor. Tık yok… Sonra akıllarına bizim ilk iki deneydeki mantık yani ödüllendirme yapmak geliyor. Koca koca adamlara kırmızı kuradale takacak değiller ama… Beynin ödül düşkünlüğünü bildiklerinden ötürü hastanenin görünür yerlerine ekranla koyuyorlar. Ellerini yıkayan personel bunu ne kadar sık yaparsa listeye giriyor. En sık elini yıkayan kişi liste başı olarak ekranlardan görünüyor. Sonuç: Bir anda el yıkama kuralına uyum %98 oranı.

Yani: Ceza arttırılarak sonuca varılmıyor. Ceza caydırıcı gibi gözüküyor ama caydırmıyor.

O zaman evde, işte, okulda veya hayatın başka yerlerinde kalıpları şöyle değiştirebiliriz:

EskiYeni
Ellerini yıkamazsan bilgisayar yokEllerini yıkarsan bilgisayar var
Mesaiye geç gelenlere ….. cezasıMesaiye düzenli gelenlere haftada bir saat izin
Yapmasan kemiklerini kırarımYaparsan kendin için de bizim için de iyi edersin
İdam cezası gelirse hırsızlık biterDünya tarihinde sıfır
Yalan söylüyorsunDoğru söylemiyorsun (Victor Hugo şöyle der: Çocuklarınıza yakan söylüyorsun derseniz yalan söylemeyi öğrenirler, doğru söylemedin derseniz doğru söylemeye karar verirler)

Özetle “ödül” varsa beynimiz hızlı çalışıyor, “ceza” varsa geç çalışıyor.

1: Influential Mind: https://books.google.com.tr/books/about/The_Influential_Mind.html?id=tVEEkAEACAAJ&redir_esc=y

Etkilenen Zihnimiz


Birini ikna ederken tüm bilimsel argümanları, mantıklı açıklamaları kullanmanıza rağmen bu kişiyi ikna edemediğiniz oldu mu? Üzerine bir de başka birinin gelip basit bir kaç argümanla hatta içeriğinde bilgi bile olmayan spesifik bir tavır ile o kişiyi ikna ettiğine şahit olduysanız muhtemelen iyice rahatsız olmuşsunuzdur. Aynısı ikna edilenin siz olduğu durumlarda da vaki olabilir. Biri gelir saatlerce makul şeyler anlatır, siz onu aşacak karşı argümanları geliştirir ve kararınızı değiştirmezsiniz. Başka biri gelir tek kelime ile sizi ikna eder… Bu durum zihnimizin karar verme ya da ikna olma mekanizmasının matematiksel ıspatlar basitliğinde çalışmamasından kaynaklanıyor. Bazı kişileri ses tonu ile sizi ikna edebiliyorken, bazen bulunduğunuz güzel bir atmosfer size “evet” dedirtebiliyor. Bizler verdiğimiz kararları daha sonra ona çeşitli gerekçeler bularak benimsediğimiz için “ne kadarda da doğru karar verdim” ya da “hayırlısı buymuş, gerçekten de hayırlı oldu” şeklindeki önermelerle yardımıyla beynimizi bir sonrki karar verme anına kadar -galiba- bekleme moduna, ya da dinlenme moduna alıyoruz. Kuşkusuz bunun tersi ise direkt olarak kararsızlık sıfatını hak ediyor. Ancak bazen kararsız birinin kararsızlığı sonucu beklemesi onu risklerden koruyabiliyor ancak bazen de fırsatları kaçırmasına neden olabilliyor. Kararlı biri ise tam tersine bazen özgüvenli bir şekilde verdiği kararına aşırı bağlanmasından ötürü kötü şeyler yaşayabilirken bazen de bunun meyvesini alabiliyor.

Aynı Fikirlerin Tekrarı Aynı Fikirleri Güçlendirir, Farklı Fikirlerin Tekrarı Aynı Fikirlere Değiştirmez Aynı Fikirleri Daha da Kuvvetlendirir

Peki insalar birbirini nasıl etkiliyor, ya da nasıl etkileyemiyor? İlginç deneylerden biri insanların karar verirken başkalarının fikirlerini nasıl ele aldıkları noktasında gerçekten şaşırtıcı sonuçlar ortaya koymuş: İki ayrı denekten borsa için sınırlı sayıda çeşitte şirket hissselerinden portföy yapmaları isteniyor. Kural şu: Her denek kendi hissesini seçtikten sonra deneklere diğer deneğin seçimleri de bildiriliyor. Bu aşamada seçilen hisselerden dönme şansı yok sadece ilgili şirkete yatırılacak para miktarını azaltıp arttırma hakkı var. Örneğin siz 3000 TL ile Şişecam için 1000 TL ve Otokar için 2000 TL seçtiniz, daha sonra size diğer deneğin de Şişecam için 2500 Otokar için 500 TL seçtiğini öğrendiğniz. Bu aşamada siz Şişecam’a daha fazla yatırım yapabilirsiniz ya da Otokar’a daha az yatırım yapabilirsiniz ancak tamamen sıfırlayamazsınız. Kişilerin başkalarının fikirlerini duyduklarında nasıl davranacaklarını anlamak için dizayn edilen bu deneyin sonucu sizce ne olabilir? İnsanlar her seferinde birbirini etkiliyor mu?

Deney sonuçları insanların yeni gelen fikirlerin (diğer deneğin seçimi ve fiyatı) daha önceki seçimleri (sizin diğer deneğin seçimlerini görmenizden önceki fikirler) uyumu halinde sizin kendi seçiminize daha fazla güvenerek miktarı arttırdığınızı gösteriyor. Ancak tersi durumda yani sizin seçiminizden sonra diğer deneğin sizden farklı bir seçim yaptığını ya da tamamen sizinkine zıt bir seçim yaptığını duyduğunuzda genellile kılınızı bile kıpırdatmıyorsunuz. Yani yeni bir fikir sizin önceki fikirlerinize saldırıyorsa (açıkça veya zımnen) sizin eski fikriniz bırakın değişmeyi daha da güçleniyor.

Bu durumun canlı örneği ise zamanında aşı yaptırma ile otizm arasında ilişki bulan Lancet dergisinde yayınlanan bir makalenin daha sonra yanlışlanmasına rağmen insanların buna inanmaya devam etmeleri ve devletin (ABD) tüm “bu yanlıştır” çabalarına rağmen çocuklarını aşılatmaması ile sonuçlanmış. Öyle ki bu dönemde aşı yaptırmayan ebeveynler yüzünden halk sağlığı ile ilgili önemli sorunlar yaşanmış.

Kimse Fikir Değiştirmiyorsa Değişim Nasıl Oluyor?

Çocuklarını aşılatmayan ebeveynlerin fikirlerini değiştirmeye çalışan psikologlar onca bilimsel veriyi insanlara göstermelerine rağmen kimseyi ikna edemediklerini görünce psikolojinin işleyişini düşünerek şu kararı alıyorlar: “Eski inançlara saldırmak veya onları yanlışlamak yerine yenisini üretelim”. Daha sonraki çalışmalarında şu fikri bir nevi propaganda haline getiriyorlar: “Çocuğunuz aşılatmazsanız çocuğunuz ölür”.Bu yeni inanç bir süre sonra yankı buluyor ve çocuklarını aşılatmaktan uzak duran ebeveynlerin sayısında azalma oluyor.

Beyinlerimiz bazen kontrolümüz dışında da çalışabiliyor yani. Dişlerinizi fırçalamadan önce bu yazıyı bir ara okuyun: The Power of Habits: Alışkanlıkların Gücü- Artık dişlerinizi her fırçaladığınızda bu yazı aklınıza gelecek

Ataların Dinleri

Kutsal kitapta (hangisi olduğunu söylemeyeyeyim araştırın ve bulun:) yeni gelen dine karşı insanların atalarının dinine devam etme statükosu bu durumu metaforize ediyor. Bu nedenle diğer dinler için “onların tanrılarını aşağılamayın” deniliyor. Kim bilir belki de bu tavsiyenin sebebi aynıdır. Ancak her halükarda insanlara “sen yanlış düşünüyorsun bu konuda bilim farklı söylüyor” mealindeki çıkışlar kişilerin dogmalarını daha fazla perçinlemekten öteye gitmiyor. Elbette bu deneyin sonuçlarını daha iyi ikna yöntemleri olarak değil konsensüs sağlamak için daha iyi yaklaşımlar olarak ele almak gerekir. Aksi takdirde insanlar atalarının dinlerine devam ediyorlar.

Aynı Şeyleri Yapmamak

Peki, başkalarını ikna etmek için bir yol daha öğrendiniz. İnancının tam tersini iddia etmek yerine yeni bir inanç icat etmek. Belki de iyi bir misyoner tekniği. Şimdi ise bundan daha değerli bir şey öğreneceğiz… Acaba birileri bize aynı tekniği uyguluyorsa ne yapacağız? Aklımıza hemen kendi karar veya inancımız üzerinde direnmek geliyor. Direnelim! Peki ya inandığımız doğru gerçekten öyle değilse? Ya da biri bizi ikna bile etmediği halde olgular, hatta kendimiz içimizdeki “öteki” bize başka bir şey iddia ediyorsa ne yapmalı.

İşte bunun için ise şu videoyu izleyin. Bu videoda içinizdeki “ötekinin” neden yaşaması gerektiğini öğreneceksiniz. Eğer içinizdeki o öteki ölmüşse, konfor zonunuzda iseniz elinizi havaya kaldırıp yaratandan yeni bir ad dileyin.

Bu güzel videoyu her zamanki gibi tam zamanında paylaşan değerli dostuma teşekkürler 🙂

Epiktetos: “Doğru ile yanlışı ayıran aklın kendisinin yanlış yola girdiğinde” ne olacağını soruyor. Evet düz çizgi çizmesi için tasarlanan cetvellerin kendisi eğri olduğunda çıkacak çizginin düz olması beklenemez. O çok güvendiğimiz akıllarımız böyle “ali cengiz” oyunları ile maniple edilebiliyor. Hatta bizzat ihtiraslarımız bile başkasına gerek bırakmadan zihinlerimizi yönetebililiyor.

Eğer zihin maniplasyon yöntemlerini merak ediyorsanız şu yazımı gözden geçirin: BUS-CIA’NIN KULLANDIĞI SOSYAL MEDYA MÜHENDİSLİĞİNE GİRİŞ

Bu blog yazısında geçen deneyler şu sıralar okumakta olduğum Influential Mind adlı kitaptan derlenmiştir. Kitabı şiddetle taviye ediyorum. Okuduğum her kitaptan bir şeyleri değerli okurlarımla da paylaşmayı seviyorum. Nedeni şurada: Okuma Notları Neden Var

Cep Telefonuyla Konuşma !


mobile-phone-import-witnesses-an-increase-of-48-percent-in-july

Meraba, ben senin cep telefonun daha doğrusu el telefonun!

Tabii hep benimle konuşsan da beni muhatap almadan sesini duyduğun kişilerle konuştuğunu zanneder bu yüzden beni yok sayarsın değil mi? Oysa benimle, benim sayedemde konuşursun. Eskiden ben akılsızken beni işin bitince bırakırdın. Ama hep cebindeyim diye bana “cep telefonu dediler”. Oysa artık cebinden çok elindeyim, temiz ve kirli elinde. Otobüste, mutfakta, yatak odasında, alış veriş merkezinde hatta tuvalette. Durmadan ekranıma bakmaktasın.

O kadar çok şey yerleştirildi ki içime, benimle birileri ile konuşmaktan çok birileri ne yapıyor diye durmadan parmağınla kaydırmaya, kalp, el çırpma ve adına beğeni denilen el işaretine basmaya basmaya devam ediyorsun. Bir de yeşil bir ikon yüzünden durmadan dikkatini dağıtıyorsun.

Senin en aptal anın ne biliyor musun? Bizim camiada siz insanlara en çok güldüğümüz an: Sabah uykudan uyanır uyanmaz alarmı durdurma bahanesi ile telefonu alıp daha sonra yeşil ikonlu sohbet uygulamasında mesaj sayısını görür görmez mesajları okumaya başlaman, sonra daha yüzünü yıkamadan cevap vermen daha sonra kahvaltın masasına (büyük ihtimalle oturmuyor gidip simit ve çayla kendini kandırıyorsun) oturmadan cevaplarına cevap verilip verilmediğine bakmandır. Seni kandırmak için şunu kullanıyoruz: Amman bir şey kaçırmayım / Ya önemli bir şey oldu da ben duymadıysam / Ya arkadaşım bir şey sorduysa… İyi de telefon olmadan önce bu işler nasıl oluyordu düşündün mü hiç?

Tabii bir de herkesin fotoğraflarını koyup birbini beğendiği sonra kaç kişi beğenmiş diye baktığı, ya da filancanın fotoğrafını kaç kişi beğenmiş diye baktığı, yorum yazdırdığı, yorum okuduğu, nerede olduğunu söylediği, isyan ettiği, hastanede olduğu, çay içtiği yemek yediği ve bir umum her vaziyetini (elbette telefonun girdiği her odanınki değil) alem-i cihana ifşa etmesine yarayan uygulama(lar) var. Gidip kafedeki fotoğrafını iş yerinde/okulunda elinde tanıdıklarına gösterip, hadi sen de göster diyerek sosyalleşmeyi deneyen bir adamın yeni arkadaşları olmuş Amerika’da: Psikolog ve polis. Ama sen o işi benle yaptığında hiç sorun yok, yapmadığında bu yazının yazarı kadar anormal durua düşersin.

Biz ve diğer akrabalarımız yani tüm ekranlı cihazlar, ekrangiller çıktı çıkalı insanlar her an bir şeyler yapmakla iştigal eder oldu. Eskiden sadece icabı halinde burnu veya kulağına soktuğu işaret parmağını ondan daha fazla bizim ekranlara yukarı ve aşağı ve sağ ile sola sürter oldu. Sayemizde herkesin boynu aşağı bükük olduğundan çene altı boyun kısmında sarkmaların başladığını yinen bizim ekranlardan öğrendin. Hatta çene altı germe ameliyatı yapan doktorları da…

Peki en az bizim kadar heyecan verici başka bir ekran aradı mı hiç? Elinle tutabildiğin, parmağını sürtebildiğin ekranları değil. Şöyle şu suç ortağın gözlerini kapatıp, o cihazları sessize bile almadan tümden kapatıp o envai çeşit uygulamada harcadığın sürelerin yanında devede kuş kalan on dakika boyunca beyninin içinde akışı biraz geç de gelse sana gösterilecek olan videoları, fotoğrafları, yazıları… Bir dene bakalım… Merak etme aydınlanma filan yaşamayacaksın ilk başlarda bizim ekranlara baktığında gördüğün ve ertesi gün unutacağından emin olduğum yüzlerce anlamsız şeyi hatırlayacaksın. Eğer beyninin içindeki ekranlara, widgetlere düzenli bakmaya devam edersen parmağını bile oynatmadan sana keyfince gösterilecek, daha önce görmediğin ve tamamen senin hikayelerinden oluşan akışlar göreceksin. İster izle ister yenisini ekle…

Sonra gözlerini açtığında hayatın bizim ekranlarda gördüğün şey olmadığını, başkalarının hayatlarının her dakika her saniye hayatına girmek zorunda olmadığını ve senin de sürekli başkalarının hayatında olmak zorunda olmadığını anlayacaksın. Herkesin bana taptığı çağda benden yakanı kurtardığında işte o zaman ben senin hizmetinde olacağım.

Python’da return yerine yield


Bir fonksiyon içinde döngü yaptırıp döngü sonucunu listeye atayıp fonksiyondan return ettirdiğimiz durumlar olur. Burada fonksiyon içinde liste tanımlayıp içine tekrar elemanları eklemek icap eder. Bunun yerine daha hızlı bir yol vardır:

def fon():
    sayilar =range(10)
    for sayi in sayilar:
        yield sayi*sayi

for sayi in fon():
    print sayi

 
Dikkat ettiyseniz fonksiyon içinde liste filan yok. yield yardımı ile döngü sonucunu sanki listeye ekletip return ettirmiş oluyoruz.

Pozitif olmak zorunda mıyız? Manson’un kitabından notlar ve çıkarımlar


Psikologlar, iş arkadaşları, anneler, babalar, gurular, CEO’lar ya da çevremizdeki herkesin pozitif olmamız gerektiğine dair önerileri içimize su serpse de bunu yapmak zorunda olup olmadığımızı hiç sorguluyor muyuz?

Zorunda mıyım?

Kuşkusuz, pozitif olmak yerine gidip arebesk bir mod içerisinde üzülüp kahrolmanın daha rasyonel olduğunu söylemiyoruz ancak pozitif olamnın ontolojisini sorgulamıyorsak materyal olarak var olmayan sorunları kafaya takmaya devam edeceğiz.

art.png

Tam bu noktada, “The Subtle Art of Not Giving a F**k ” adlı kitabı keşfettim. Bu kitap Türkçe’ye daha naif bir çeviri ile çevrilmiş ancak ben tabiri caizse argo versiyonundan, İngilizcesinden okudum. Sansürsüz daha eğlenceli olduğu söylenebilir. Kendisi de bir “self-help” kitabı olduğu halde, kitap tüm self-help kitaplarını kınayarak pozitif düşünce, idealizm vs. gibi günümüzün popüler trendlerini reddediyor. Temel mesajı ise -ki sardım- “hayattan pozitif beklenti içinde olmak negatiflik yaratır, negatifliği baştan kabul etmek ise pozitiflik yaratır”. Daha günün başındayken iyi şeyler olacağı ile ilgili beklentiye girmektense günün başından kitabın deyimi ile “500pound bullshit” ile karşılacağınızı kabul etmek daha huzur verici olabilir.

İşinizi kaybettiniz, huzurunuz kaçtı, modernizmin yaydığı olumlu hava size şunu düşündürtür:  Yeni fırsatlar yakalayacağım. Kendinizi rahatlatmaya çalışırsınız. Aylar geçer, yeni fırsatlar bir yana ortada küfür ederek yapmayı kabul edeceğiniz bir iş bile yoktur. Kitap bu durumda olumsuzluğu kabul edip yola devam etmeyi öneriyor.

Kitaptaki argo dilden olmasa, kitabı tasavvufi literaütün parçası sayacağım neredeyse. Yıllardır, gerek tasavvuf literatüründeki “rıza” ve “sabır” kavramlarını okuyup ancak hiç bir zaman “kısmet buymuş razı ol” demeyi öğrenmemiş biri olarak, anılan kitabın bu sözü bana felsefi olarak ıspatlamasına şaşırdım. İşi özü şu: “Olmuyorsa olmuyordur”.

Japon Askeri’nin Hikayesi

Kitaptan çok beğendiğim bir hikayeyi anlatmadan geçmeyeyim:

Onoda adlı bu komutan  Filipinlerde Japonlarla Amerikalıların savaşında sağ kalmayı başarıp ormana sığınır. Savaş biter, onlarca helikopter bildirisi atılır, elçiler gönderilir. O zamanlar telefonlar yok tabii ki. Onoda savaşın bittiğine inanmaz. Araya girenler de olsa, olayı “Emerikanın oyunu” olarak görür ve 30 yıl boyunca ormandan çıkmaz. Onoda bu süre zarfında anlamsız şekilde çeşitli saldırı eylemlerine devam eder.

Onoda’yı ormandan çıkarmak için giden kişi ise bir hippidir. Bu hippi özel görevle değil sırf meraktan ve heyecandan gidip Onoda’yı bulur ve ikna eder.

Kitap bu iki kişinin hikayesini anlatırken güzel bir noktaya değinir: Bu iki kişinin saçmalığı da özünde aynıdır. Onoda idealleri için ormandan çıkmazken, hippi arkadaş merakından çıkmaktadır.

Hayata yüklediğimiz anlamlar hayatımızı belirliyor yani.

Sorumluluğu Almak

Kitabın sorumluluk yüklenmekle ilgili güzel bir anekdotu var:

“Hayat, kapınıza kimsesiz bir bebek bıraktığında bu bebeğin oraya bırakılması sizin suçunuz değildir. Ama bebek kapınıza geldikten sonra sorumluluk sizindir. Bebeğe bakmak, görmezden gelmek ya da pitbulların önüne atmak sizin sorumluluğuzdadır ” diyor kitap. Sorumluluğu üstlendiğinizde ise artık gerçek hayatla yüzleşir ve doğru kararlar verirsiniz. İnkar ettiğinizde ise hayatın tam da o anını ilgilendiren yapılacak eylemi (makul veya değil) yapmayarak kızmaya devam edersiniz.

Kitapta, Taliban’ın kız çocuklarının eğitimini engellemesi durumunda sorumluluk alan Malala Yousafzai’nin hayatından ilginç kesitler ve Nobel ödülüne dönüşen cesareti inceleniyor.

Başkalarını Suçlama Trendi ya da Öfke Pornosu:

Sorumluluğumuzu almak yerine başkaların suçlamak sadece içimizden gelen bir durum değil, kitaba göre medya ve popüler kültür daha karlı olduğu için olan biten sorunlar için birilerine öfkeyi pompalamayı da marifet sayıyor. Oysa bu durum gerçeği değiştirmiyor. Kitap şunu ortaya koyuyor: Medya gerçek sorunları işlemek yerine, öfke pornosuna dönüşebilecek konuları pişirip pişirip ortaya koymayı adet haline getirmiş. Öfke Pornosu bir terim olarak sözlüklere de girmiş.

Evet, söz gelimi bazı ekonomik ve sosyal problemler açlık gibi gerçek problemler mevcut iken ikincil problemlerin işlenmesi daha güvenli ve karlı bir yol gibi gözüküyor. Nitekim gerçek problemlerin gerçek sorumluları vardır. Yapay problemlerin ise yapay sorumluları… Her şeyi kitaptan bilmeyin, son sözü ben söyledim 🙂

Anlam Çıkarma Merakımız

Kitapta bahsedilen ve daha önce farklı kaynaklardan da okuduğum meşhur bir deney var. Deneyde farklı kişiler teker teker bir odaya konuyor. Önlerinde bulunan sadece tek bir düğme ve karşıda da bir lamba var. Deneklere, düğmenin belirli kalıplar (sıklık, aralık ve basma süresi) gerçekleştiğinde lambanın yanacağı söyleniyor. Deneye giren kişilerden bazıları bir takım kalıplar fark ediyor, kimi art artda X  kez basınca lambanın yandığını, kimi ise belirli süre basılı tutululduğunda lambanın yandığından söz ediyorlar En son giren bir bayan ise daha ilginç bir kalıp bulmuş (kamera kayıtlarından da görülmüş), kadın tavana bir kaç kez sıçrayıp dokunduktan sonra lambanın yandığını idddia etmiş. İşin tuhafı, lamba tamamen ‘random’ yani tesadüfi formatta yanıp sönmekteymiş. Deneklerin bulduklarını düşündükleri kalıpların hepsi tamamen yanlışmış.

Yazar daha yorumunu yapmadan, ne kadar komik olduğumuzu düşündüm. Tamamen kişisel deneyimlerimizden yola çıkarak yorumlar yapıyoruz ve buna inanıyoruz. Kaldı ki hayat, bir düğme ve bir lambadan daha kompleks.

2018-05-02 10_25_58-My Lie, True Story of False Memory - Google Search.png

En Harika Organımız

Kitapta, Eric Philpps adlı komedyenin dediği gibi: “Beynin en harika organımız” olduğunu düşünüyorum, peki bana bunu düşündürten organ hangisi: Beyin:)”

Yine kitapta, Meredith adlı bir kadının uzun yıllar sonra babasının kendisine yönelik cinsel istsmarını hatırlaması sonrasında babasını bunla suçlamasını, daha sonra ise bunun bir psikolojik durum kaynaklı yanılsama olduğunu hatırlıyor. Aslında babasının böyle bir şey yapmadığını fark ediyor ancak bundan emin olduğunda babası çoktan vefat etmiş. Kadın ise zihnin ya da zihninin bu hallerini kitaplaştırmış: My Lie, True Story of False Memory. (Yalanım, yanlış hafızanın doğru hikayesi):

Picasso ve Peçeteler

Yazar, Picasso’nun başarısını, kafede yanlız başına kullanılmış peçetelere bıkmadan usanmadan resim yapmasına bağlıyor.  Galiba durum öyle, Picasso veya başka bir dahinin dünyanın en iyi ressamı olma hayali gibi afaki bir hayal yerine, yaptığı işten karşılıksız (para, şöhret, takdir vs.) haz duyması başarısının kaynağı olabilir. Picasso’nun bazı karalamlarını burada bulabilirsiniz.

Bu mevzu, Art of Thinking Clearly adlı kitapta okuduğum “Futbolcu Mezarlığı Paradoksu” meselesini hatırllattı. Futbolla ilgili bir çok baba, oğlunun futboldan çok zengin olacağını düşünerek oraya yönlendiriyor, herkes medyada çıkan zengin futlbolcu imgesine odaklanıyor oysa başarısız ve kötü koşullarda hiç bir sonuç elde edemeyen futbolcuları kimse düşünmüyor. Yani futbolcu mezarlığındaki kabir sayısı zengin futbolculardan her zaman daha fazla olmuştur.

Öldürmeyen şey güçlendirir.

Kitabın aktardığına göre: 2. dünya savaşından sonra geçirdikleri onca ölüm, işkence, tecavüz, açlık ve baskıya maruz kalmış Polonyalı’lar üzerine inceleme yapmış olan Dabarowski, özellikle cidi travma geçirmeden dayanabilmiş bireylerin nasıl dayanabildiklerini anlamaya çalışmış. Ortaya çıkardığı sonuç etkileyici: Bu bireylerin ortak özelliği, yaşanan en vahim hadiselerin bile insanın hayatı anlaması için bir fırsat olduğuna inanmaları. Bu insanlar savaştan önce takıldıkları önemsiz şeylere üzülmeye değmediğini savaş sayesinde öğrenmişler. Savaş sonrasında kendilerini daha olgun hissediyorlarmış.

Bu tipik bir ‘asetizm’ gibi görünüyor. Yani çileyi kutsayan, acının insanı olgunlaştıran faydalı bir araç olduğund dair inanç. Hedonizm (hazcılık) anlayışının yani haz veren şeyleri benimseyen anlayışın tersi. Ancak eğer çalışma bilimsel olarak hatalı değilse, söyleyecek pek bir şey bulunmuyor. “Acı çekmek özgürlükse, özgürüz ikimiz de”…

“Do something”: “Bir şey yap” Kuralı

Bazen bir konuda günler, aylar boyunca üzülüp bir şey yapamayız ya da kara kara düşünürüz. Bazen de bu sürüncemede bıraktığımız şeyler olur ve bu şeyleri yapamadığımız için üzülür ve kendimize kızarız.  Benim için değilse de (bir kitap hakkında notlarımı paylaştığıma göre değil 🙂 kitap okumayanlar, örneğin, aklına kitapların kıymeti her geldiğinde kendilerine niye okuyamıyoruz diye kızarlar. Kitap okuyacakları kutsal anın gelmesini beklerler. Başka biri için bu yürüyüş veya koşu yapma için aynı döngü olabilir. Bir başkası çocuklarına zaman ayırma ile ilgili aynı histe olabilir. Kitap bu tür durumlar, hatta daha da vahim durumlar için güzel bir şey öneriyor: “Küçük de olsa, az da olsa hatta mantıksız da olsa” amaca matuf bir şey yapın.

Peki neden? Güzel bir yorum var… Kitapta deniliyor ki, insan genellikle bir amaca matuf olarak bir şey yapma olgusunu şöyle düşünür:

Motivasyon –>İlham  –>Eylem

Yani önce ‘gaza gelecek’, sonra aklına iyi bir şeyler gelecek sonra da tutup somut adımlar atacak. Bu durumun ne kadar zor olduğunu hepimiz biliriz. Kitabın teorisi ise şunu söylüyor:

Eylem –> İlham —> Motivasyon –>İlham –>Eylem

Yani bir şeyler yapa yapa, deneye yanıla, yapa boza ilham alır, motive olur sonra yine ilham alır eyleme gideriz. Böylece amaca doğru yürürüz. Ya da amacın gerçek ruhunu fark edip amacı günceller veya tümden vazgeçerek esas amaçlara yöneliriz.

Bu denklemin her gün en az 200 kelime yazarak (aslında gayet az) ama bunu her gün yaparak 15’ten fazla kitap yazmış yazarlar için doğru olduğunu söyleyebiliriz.

Ölümsüzlük Projeleri

Kitabın son bölümünde Stoacı bir yaklaşımla ölümün aslında hayatı daha anlamlı kılan bir olgu olduğu ele alınıyor. Burada etkilendiğim cümle, kitabın iktibas ettiği, Pulitzer ödüllü “The Denial of the Death” kitabından:

2018-05-04 09_13_23-The Denial of Death_ Ernest Becker_ 9780684832401_ Amazon.com_ Books.png

Bu kitap, Becker adlı ilginç bir biyografisi olan akademisyenin kolon kanseri olduktan sonra yazdığı bir kitap. İktibas edilen cümleye göre “insanın 2 adet benliği vardır, bunlardan birinin fiziksel benliği diğerinin ise insanın yarattığı benliğidir. İnsan aklı hayvanlardan farklı olarak kendi ölümünü kafasında net bir şekilde canlandırabildiği için korkuyor ve ölmeyecek projeler (kalıcı eserler) bırakmak istiyor”. Bu yönü ise 2. benliğini yaratıyor. Kitap yazıyor, sanat yapıyor, binalar inşa ediyoruz…

Ancak  kabul etmemiz gerekiyor ki, bu 2. benliğimiz tamamen bizim uydurmamız. Faniyiz! Kuşkusuz bu yan gelip yatmayı gerektirmiyor. Fanilik vurgusunu “boş ver yaaaa” olarak algılamak yerine, yapay üzüntülerimize, saçma takıntılarımıza, gereksiz öfkelerimize karşı bir panzehir olarak görmek galiba daha fa faydalı.