Cep Telefonuyla Konuşma !


mobile-phone-import-witnesses-an-increase-of-48-percent-in-july

Meraba, ben senin cep telefonun daha doğrusu el telefonun!

Tabii hep benimle konuşsan da beni muhatap almadan sesini duyduğun kişilerle konuştuğunu zanneder bu yüzden beni yok sayarsın değil mi? Oysa benimle, benim sayedemde konuşursun. Eskiden ben akılsızken beni işin bitince bırakırdın. Ama hep cebindeyim diye bana “cep telefonu dediler”. Oysa artık cebinden çok elindeyim, temiz ve kirli elinde. Otobüste, mutfakta, yatak odasında, alış veriş merkezinde hatta tuvalette. Durmadan ekranıma bakmaktasın.

O kadar çok şey yerleştirildi ki içime, benimle birileri ile konuşmaktan çok birileri ne yapıyor diye durmadan parmağınla kaydırmaya, kalp, el çırpma ve adına beğeni denilen el işaretine basmaya basmaya devam ediyorsun. Bir de yeşil bir ikon yüzünden durmadan dikkatini dağıtıyorsun.

Senin en aptal anın ne biliyor musun? Bizim camiada siz insanlara en çok güldüğümüz an: Sabah uykudan uyanır uyanmaz alarmı durdurma bahanesi ile telefonu alıp daha sonra yeşil ikonlu sohbet uygulamasında mesaj sayısını görür görmez mesajları okumaya başlaman, sonra daha yüzünü yıkamadan cevap vermen daha sonra kahvaltın masasına (büyük ihtimalle oturmuyor gidip simit ve çayla kendini kandırıyorsun) oturmadan cevaplarına cevap verilip verilmediğine bakmandır. Seni kandırmak için şunu kullanıyoruz: Amman bir şey kaçırmayım / Ya önemli bir şey oldu da ben duymadıysam / Ya arkadaşım bir şey sorduysa… İyi de telefon olmadan önce bu işler nasıl oluyordu düşündün mü hiç?

Tabii bir de herkesin fotoğraflarını koyup birbini beğendiği sonra kaç kişi beğenmiş diye baktığı, ya da filancanın fotoğrafını kaç kişi beğenmiş diye baktığı, yorum yazdırdığı, yorum okuduğu, nerede olduğunu söylediği, isyan ettiği, hastanede olduğu, çay içtiği yemek yediği ve bir umum her vaziyetini (elbette telefonun girdiği her odanınki değil) alem-i cihana ifşa etmesine yarayan uygulama(lar) var. Gidip kafedeki fotoğrafını iş yerinde/okulunda elinde tanıdıklarına gösterip, hadi sen de göster diyerek sosyalleşmeyi deneyen bir adamın yeni arkadaşları olmuş Amerika’da: Psikolog ve polis. Ama sen o işi benle yaptığında hiç sorun yok, yapmadığında bu yazının yazarı kadar anormal durua düşersin.

Biz ve diğer akrabalarımız yani tüm ekranlı cihazlar, ekrangiller çıktı çıkalı insanlar her an bir şeyler yapmakla iştigal eder oldu. Eskiden sadece icabı halinde burnu veya kulağına soktuğu işaret parmağını ondan daha fazla bizim ekranlara yukarı ve aşağı ve sağ ile sola sürter oldu. Sayemizde herkesin boynu aşağı bükük olduğundan çene altı boyun kısmında sarkmaların başladığını yinen bizim ekranlardan öğrendin. Hatta çene altı germe ameliyatı yapan doktorları da…

Peki en az bizim kadar heyecan verici başka bir ekran aradı mı hiç? Elinle tutabildiğin, parmağını sürtebildiğin ekranları değil. Şöyle şu suç ortağın gözlerini kapatıp, o cihazları sessize bile almadan tümden kapatıp o envai çeşit uygulamada harcadığın sürelerin yanında devede kuş kalan on dakika boyunca beyninin içinde akışı biraz geç de gelse sana gösterilecek olan videoları, fotoğrafları, yazıları… Bir dene bakalım… Merak etme aydınlanma filan yaşamayacaksın ilk başlarda bizim ekranlara baktığında gördüğün ve ertesi gün unutacağından emin olduğum yüzlerce anlamsız şeyi hatırlayacaksın. Eğer beyninin içindeki ekranlara, widgetlere düzenli bakmaya devam edersen parmağını bile oynatmadan sana keyfince gösterilecek, daha önce görmediğin ve tamamen senin hikayelerinden oluşan akışlar göreceksin. İster izle ister yenisini ekle…

Sonra gözlerini açtığında hayatın bizim ekranlarda gördüğün şey olmadığını, başkalarının hayatlarının her dakika her saniye hayatına girmek zorunda olmadığını ve senin de sürekli başkalarının hayatında olmak zorunda olmadığını anlayacaksın. Herkesin bana taptığı çağda benden yakanı kurtardığında işte o zaman ben senin hizmetinde olacağım.

Reklamlar

Python’da return yerine yield


Bir fonksiyon içinde döngü yaptırıp döngü sonucunu listeye atayıp fonksiyondan return ettirdiğimiz durumlar olur. Burada fonksiyon içinde liste tanımlayıp içine tekrar elemanları eklemek icap eder. Bunun yerine daha hızlı bir yol vardır:

def fon():
    sayilar =range(10)
    for sayi in sayilar:
        yield sayi*sayi

for sayi in fon():
    print sayi

 
Dikkat ettiyseniz fonksiyon içinde liste filan yok. yield yardımı ile döngü sonucunu sanki listeye ekletip return ettirmiş oluyoruz.

Pozitif olmak zorunda mıyız? Manson’un kitabından notlar ve çıkarımlar


Psikologlar, iş arkadaşları, anneler, babalar, gurular, CEO’lar ya da çevremizdeki herkesin pozitif olmamız gerektiğine dair önerileri içimize su serpse de bunu yapmak zorunda olup olmadığımızı hiç sorguluyor muyuz?

Zorunda mıyım?

Kuşkusuz, pozitif olmak yerine gidip arebesk bir mod içerisinde üzülüp kahrolmanın daha rasyonel olduğunu söylemiyoruz ancak pozitif olamnın ontolojisini sorgulamıyorsak materyal olarak var olmayan sorunları kafaya takmaya devam edeceğiz.

art.png

Tam bu noktada, “The Subtle Art of Not Giving a F**k ” adlı kitabı keşfettim. Bu kitap Türkçe’ye daha naif bir çeviri ile çevrilmiş ancak ben tabiri caizse argo versiyonundan, İngilizcesinden okudum. Sansürsüz daha eğlenceli olduğu söylenebilir. Kendisi de bir “self-help” kitabı olduğu halde, kitap tüm self-help kitaplarını kınayarak pozitif düşünce, idealizm vs. gibi günümüzün popüler trendlerini reddediyor. Temel mesajı ise -ki sardım- “hayattan pozitif beklenti içinde olmak negatiflik yaratır, negatifliği baştan kabul etmek ise pozitiflik yaratır”. Daha günün başındayken iyi şeyler olacağı ile ilgili beklentiye girmektense günün başından kitabın deyimi ile “500pound bullshit” ile karşılacağınızı kabul etmek daha huzur verici olabilir.

İşinizi kaybettiniz, huzurunuz kaçtı, modernizmin yaydığı olumlu hava size şunu düşündürtür:  Yeni fırsatlar yakalayacağım. Kendinizi rahatlatmaya çalışırsınız. Aylar geçer, yeni fırsatlar bir yana ortada küfür ederek yapmayı kabul edeceğiniz bir iş bile yoktur. Kitap bu durumda olumsuzluğu kabul edip yola devam etmeyi öneriyor.

Kitaptaki argo dilden olmasa, kitabı tasavvufi literaütün parçası sayacağım neredeyse. Yıllardır, gerek tasavvuf literatüründeki “rıza” ve “sabır” kavramlarını okuyup ancak hiç bir zaman “kısmet buymuş razı ol” demeyi öğrenmemiş biri olarak, anılan kitabın bu sözü bana felsefi olarak ıspatlamasına şaşırdım. İşi özü şu: “Olmuyorsa olmuyordur”.

Japon Askeri’nin Hikayesi

Kitaptan çok beğendiğim bir hikayeyi anlatmadan geçmeyeyim:

Onoda adlı bu komutan  Filipinlerde Japonlarla Amerikalıların savaşında sağ kalmayı başarıp ormana sığınır. Savaş biter, onlarca helikopter bildirisi atılır, elçiler gönderilir. O zamanlar telefonlar yok tabii ki. Onoda savaşın bittiğine inanmaz. Araya girenler de olsa, olayı “Emerikanın oyunu” olarak görür ve 30 yıl boyunca ormandan çıkmaz. Onoda bu süre zarfında anlamsız şekilde çeşitli saldırı eylemlerine devam eder.

Onoda’yı ormandan çıkarmak için giden kişi ise bir hippidir. Bu hippi özel görevle değil sırf meraktan ve heyecandan gidip Onoda’yı bulur ve ikna eder.

Kitap bu iki kişinin hikayesini anlatırken güzel bir noktaya değinir: Bu iki kişinin saçmalığı da özünde aynıdır. Onoda idealleri için ormandan çıkmazken, hippi arkadaş merakından çıkmaktadır.

Hayata yüklediğimiz anlamlar hayatımızı belirliyor yani.

Sorumluluğu Almak

Kitabın sorumluluk yüklenmekle ilgili güzel bir anekdotu var:

“Hayat, kapınıza kimsesiz bir bebek bıraktığında bu bebeğin oraya bırakılması sizin suçunuz değildir. Ama bebek kapınıza geldikten sonra sorumluluk sizindir. Bebeğe bakmak, görmezden gelmek ya da pitbulların önüne atmak sizin sorumluluğuzdadır ” diyor kitap. Sorumluluğu üstlendiğinizde ise artık gerçek hayatla yüzleşir ve doğru kararlar verirsiniz. İnkar ettiğinizde ise hayatın tam da o anını ilgilendiren yapılacak eylemi (makul veya değil) yapmayarak kızmaya devam edersiniz.

Kitapta, Taliban’ın kız çocuklarının eğitimini engellemesi durumunda sorumluluk alan Malala Yousafzai’nin hayatından ilginç kesitler ve Nobel ödülüne dönüşen cesareti inceleniyor.

Başkalarını Suçlama Trendi ya da Öfke Pornosu:

Sorumluluğumuzu almak yerine başkaların suçlamak sadece içimizden gelen bir durum değil, kitaba göre medya ve popüler kültür daha karlı olduğu için olan biten sorunlar için birilerine öfkeyi pompalamayı da marifet sayıyor. Oysa bu durum gerçeği değiştirmiyor. Kitap şunu ortaya koyuyor: Medya gerçek sorunları işlemek yerine, öfke pornosuna dönüşebilecek konuları pişirip pişirip ortaya koymayı adet haline getirmiş. Öfke Pornosu bir terim olarak sözlüklere de girmiş.

Evet, söz gelimi bazı ekonomik ve sosyal problemler açlık gibi gerçek problemler mevcut iken ikincil problemlerin işlenmesi daha güvenli ve karlı bir yol gibi gözüküyor. Nitekim gerçek problemlerin gerçek sorumluları vardır. Yapay problemlerin ise yapay sorumluları… Her şeyi kitaptan bilmeyin, son sözü ben söyledim 🙂

Anlam Çıkarma Merakımız

Kitapta bahsedilen ve daha önce farklı kaynaklardan da okuduğum meşhur bir deney var. Deneyde farklı kişiler teker teker bir odaya konuyor. Önlerinde bulunan sadece tek bir düğme ve karşıda da bir lamba var. Deneklere, düğmenin belirli kalıplar (sıklık, aralık ve basma süresi) gerçekleştiğinde lambanın yanacağı söyleniyor. Deneye giren kişilerden bazıları bir takım kalıplar fark ediyor, kimi art artda X  kez basınca lambanın yandığını, kimi ise belirli süre basılı tutululduğunda lambanın yandığından söz ediyorlar En son giren bir bayan ise daha ilginç bir kalıp bulmuş (kamera kayıtlarından da görülmüş), kadın tavana bir kaç kez sıçrayıp dokunduktan sonra lambanın yandığını idddia etmiş. İşin tuhafı, lamba tamamen ‘random’ yani tesadüfi formatta yanıp sönmekteymiş. Deneklerin bulduklarını düşündükleri kalıpların hepsi tamamen yanlışmış.

Yazar daha yorumunu yapmadan, ne kadar komik olduğumuzu düşündüm. Tamamen kişisel deneyimlerimizden yola çıkarak yorumlar yapıyoruz ve buna inanıyoruz. Kaldı ki hayat, bir düğme ve bir lambadan daha kompleks.

2018-05-02 10_25_58-My Lie, True Story of False Memory - Google Search.png

En Harika Organımız

Kitapta, Eric Philpps adlı komedyenin dediği gibi: “Beynin en harika organımız” olduğunu düşünüyorum, peki bana bunu düşündürten organ hangisi: Beyin:)”

Yine kitapta, Meredith adlı bir kadının uzun yıllar sonra babasının kendisine yönelik cinsel istsmarını hatırlaması sonrasında babasını bunla suçlamasını, daha sonra ise bunun bir psikolojik durum kaynaklı yanılsama olduğunu hatırlıyor. Aslında babasının böyle bir şey yapmadığını fark ediyor ancak bundan emin olduğunda babası çoktan vefat etmiş. Kadın ise zihnin ya da zihninin bu hallerini kitaplaştırmış: My Lie, True Story of False Memory. (Yalanım, yanlış hafızanın doğru hikayesi):

Picasso ve Peçeteler

Yazar, Picasso’nun başarısını, kafede yanlız başına kullanılmış peçetelere bıkmadan usanmadan resim yapmasına bağlıyor.  Galiba durum öyle, Picasso veya başka bir dahinin dünyanın en iyi ressamı olma hayali gibi afaki bir hayal yerine, yaptığı işten karşılıksız (para, şöhret, takdir vs.) haz duyması başarısının kaynağı olabilir. Picasso’nun bazı karalamlarını burada bulabilirsiniz.

Bu mevzu, Art of Thinking Clearly adlı kitapta okuduğum “Futbolcu Mezarlığı Paradoksu” meselesini hatırllattı. Futbolla ilgili bir çok baba, oğlunun futboldan çok zengin olacağını düşünerek oraya yönlendiriyor, herkes medyada çıkan zengin futlbolcu imgesine odaklanıyor oysa başarısız ve kötü koşullarda hiç bir sonuç elde edemeyen futbolcuları kimse düşünmüyor. Yani futbolcu mezarlığındaki kabir sayısı zengin futbolculardan her zaman daha fazla olmuştur.

Öldürmeyen şey güçlendirir.

Kitabın aktardığına göre: 2. dünya savaşından sonra geçirdikleri onca ölüm, işkence, tecavüz, açlık ve baskıya maruz kalmış Polonyalı’lar üzerine inceleme yapmış olan Dabarowski, özellikle cidi travma geçirmeden dayanabilmiş bireylerin nasıl dayanabildiklerini anlamaya çalışmış. Ortaya çıkardığı sonuç etkileyici: Bu bireylerin ortak özelliği, yaşanan en vahim hadiselerin bile insanın hayatı anlaması için bir fırsat olduğuna inanmaları. Bu insanlar savaştan önce takıldıkları önemsiz şeylere üzülmeye değmediğini savaş sayesinde öğrenmişler. Savaş sonrasında kendilerini daha olgun hissediyorlarmış.

Bu tipik bir ‘asetizm’ gibi görünüyor. Yani çileyi kutsayan, acının insanı olgunlaştıran faydalı bir araç olduğund dair inanç. Hedonizm (hazcılık) anlayışının yani haz veren şeyleri benimseyen anlayışın tersi. Ancak eğer çalışma bilimsel olarak hatalı değilse, söyleyecek pek bir şey bulunmuyor. “Acı çekmek özgürlükse, özgürüz ikimiz de”…

“Do something”: “Bir şey yap” Kuralı

Bazen bir konuda günler, aylar boyunca üzülüp bir şey yapamayız ya da kara kara düşünürüz. Bazen de bu sürüncemede bıraktığımız şeyler olur ve bu şeyleri yapamadığımız için üzülür ve kendimize kızarız.  Benim için değilse de (bir kitap hakkında notlarımı paylaştığıma göre değil 🙂 kitap okumayanlar, örneğin, aklına kitapların kıymeti her geldiğinde kendilerine niye okuyamıyoruz diye kızarlar. Kitap okuyacakları kutsal anın gelmesini beklerler. Başka biri için bu yürüyüş veya koşu yapma için aynı döngü olabilir. Bir başkası çocuklarına zaman ayırma ile ilgili aynı histe olabilir. Kitap bu tür durumlar, hatta daha da vahim durumlar için güzel bir şey öneriyor: “Küçük de olsa, az da olsa hatta mantıksız da olsa” amaca matuf bir şey yapın.

Peki neden? Güzel bir yorum var… Kitapta deniliyor ki, insan genellikle bir amaca matuf olarak bir şey yapma olgusunu şöyle düşünür:

Motivasyon –>İlham  –>Eylem

Yani önce ‘gaza gelecek’, sonra aklına iyi bir şeyler gelecek sonra da tutup somut adımlar atacak. Bu durumun ne kadar zor olduğunu hepimiz biliriz. Kitabın teorisi ise şunu söylüyor:

Eylem –> İlham —> Motivasyon –>İlham –>Eylem

Yani bir şeyler yapa yapa, deneye yanıla, yapa boza ilham alır, motive olur sonra yine ilham alır eyleme gideriz. Böylece amaca doğru yürürüz. Ya da amacın gerçek ruhunu fark edip amacı günceller veya tümden vazgeçerek esas amaçlara yöneliriz.

Bu denklemin her gün en az 200 kelime yazarak (aslında gayet az) ama bunu her gün yaparak 15’ten fazla kitap yazmış yazarlar için doğru olduğunu söyleyebiliriz.

Ölümsüzlük Projeleri

Kitabın son bölümünde Stoacı bir yaklaşımla ölümün aslında hayatı daha anlamlı kılan bir olgu olduğu ele alınıyor. Burada etkilendiğim cümle, kitabın iktibas ettiği, Pulitzer ödüllü “The Denial of the Death” kitabından:

2018-05-04 09_13_23-The Denial of Death_ Ernest Becker_ 9780684832401_ Amazon.com_ Books.png

Bu kitap, Becker adlı ilginç bir biyografisi olan akademisyenin kolon kanseri olduktan sonra yazdığı bir kitap. İktibas edilen cümleye göre “insanın 2 adet benliği vardır, bunlardan birinin fiziksel benliği diğerinin ise insanın yarattığı benliğidir. İnsan aklı hayvanlardan farklı olarak kendi ölümünü kafasında net bir şekilde canlandırabildiği için korkuyor ve ölmeyecek projeler (kalıcı eserler) bırakmak istiyor”. Bu yönü ise 2. benliğini yaratıyor. Kitap yazıyor, sanat yapıyor, binalar inşa ediyoruz…

Ancak  kabul etmemiz gerekiyor ki, bu 2. benliğimiz tamamen bizim uydurmamız. Faniyiz! Kuşkusuz bu yan gelip yatmayı gerektirmiyor. Fanilik vurgusunu “boş ver yaaaa” olarak algılamak yerine, yapay üzüntülerimize, saçma takıntılarımıza, gereksiz öfkelerimize karşı bir panzehir olarak görmek galiba daha fa faydalı.

 

 

 

ATANın sözü


atalariflas

Herkesin tecrübelerinden bahsederek o güne kadar gördüklerini kutsaması ve bu tecrübelere uymanın hikmetlerini anlatarak bir mitologya yaratması kuşkusuz bunu yaratıp anlatanlar için de ona inananlar için de eğlenceli bir düzlem yaratmaktadır. Recai KÜLYUTMAZ, külyutmazlık meziyeti sayesinde o güne kadar atlattığı badireleri anlatarak kendinden yaşça küçük olan Safiye İNANIR’ı bunu yaparak başarı olacağına ikna eder. Oysa Recai Bey’in karşısında kendi formatında biri çıkmış olsa bizzat Recai Bey’den de şüphe etmeliydi.

Yaşanan bir tecrübe genellikle aşağıdaki formda önermeler yaratır:

– Her zaman ______ yap, böyle yaparsan hiç kaybetmezsin.
– ____ diyen adamlara asla güvenme onlardan hayır gelmez.
– _____ ile _____ i hallettiysen gerisi gelir.

Bu tecrübeler bir de daha sonra şartlı önermelere dönüşür:

– Eğer baştan _______ yapsaydın, _______ olmazdı.
– O biraz daha _______ olsaydı, _______ olacaktı.

Bu önermelerin tamamında X olgusu ile (şüpheci davranma) Y (kazanmak) arasında sebep sonucu zinciri kurulmaktadır. Bu önermeler atasözlerimize girmiştir:

“Sabreden derviş muradına ermiş”.
“Bakarsan bağ olur bakmazsan dağ olur”.

Peki bu sebep sonuç zincirleri her zaman geçerli midir? Sabrettiği halde ölüp giden onlarca derviş var olamaz mı? Ya da baktığı halde nükleer artıklar yüzünden bir türlü bağ kuramayan adam için ne demeli? O zaman bu atasözleri ve sevgili tecrübelerimizdeki önermelerin ‘patladığı’ zamanlar vardır. Ancak maalesef atasözleri ve tecrübelerdeki durumsallığı yani bu önermelerin her zaman geçerli olmayabileceğini belirten bir atasözü yoktur çünkü atalarımız büyük ihtimalle bu tür sözleri çocuklarını ikna etmek için kullanıyorlardı.

Neyse ki adını hatırlamadığım başka bir düşünür durumu şu şekilde özetlemiş ve ben bu söze bayılıyorum:

“Hayat insana inandığı her şeyin tersini gösterecek kadar uzundur”.

Şimdi bu sözü bir düşünür dedi diye hürmet ettiniz değil mi? O düşünür benim 🙂 Ama daha ata olamadım.

Buyrun ıspatlayayım. Dünyanın düz olduğu fikri bir zamanlar bırakın tecrübeyi ‘bilimsel’ idi. Bugün ise öyle olmadığı ıspatlandı. Uzay ile ilgili konulara hiç girmeyelim, şu anda insanlar uzayda neredeyse cirit atıyor. Atomun parçalanması, elektrik, internet, yapay zeka ve bir çok şey eski ‘inançlara’ meydan okuyor.

Bu durumlar tecrübeleri çöpe atmamızı gerektirmiyor. Daha ziyade onları kutsamak yerine lazım olduğunda düşünme deneyleri yapabileceğimiz mütevazı sesler olarak görmek galiba en iyisi olacaktır. Zaten bunlar ata sözleridir, ata düşünceleri değil. Atalarımızdan düşünenlerin ise sözleri değil kitapları vardır.

Suat ATAN:)

Kaba İnşaat Taşeron Sözleşmelerinde Ödeme İhtilaflarını Önlemek için sözleşmeye konabilecek kontrol listesi


indir

Kaba inşaat sözleşmeleri yapılırken en çok karşılaşılan problemlerden biri sözleşme aşamasında unutulan veya ihmal edilen ve genellikle işveren tarafından temin edilip işverenin genel giderine mi yoksa taşerona mı mahsup edileceği belli olmayan giderlerdir. Bu giderler çok sık olduğundan ve genellikle iş sonunda hesaplaşma olduğundan ihtilaflar ortaya çıkmaktadır. Bu amaçla şimdiye değin karşılaştığım ihtilaf kalemlerini listeledim. Bu kalemler ilgili sözleşme yapılırken konuşarak kesinleştirmek ve daha sonra malzeme alımlarında muhasebe departmanlarının alınan malzemeleri kime yansıtılacağını ortaya çıkarmak bakımından önemlidir.

Bu malzemeler ucuz gibi gözükse de çok ciddi miktarlarda fiyatlara mal olabilmektedir bu nedenle bu tür kalemlerle ilgili olarak sözleşme yapmak ve eğer taşeronlardan mahsup edilecek kalemler varsa fiyatlarını düzenli olarak izlemek ve taşerona onaylatmak önemlidir.

İmalat sırasında ihtiyaç duyulacak malzeme Taşeron İşveren İhtiyaç Yok
Sadece bir seçeneği işaretleyiniz.
Tel
Çivi
Taylot
Pas payı
Baret
İkaz yeleği
Ayakkabı
Seyyar Kablo
Seyyar WC
Vibratör
Jeneratör
Sabah kahvaltısı
Öğle yemeği
Akşam yemeği
Barınak
Barınak malzemeleri
Kereste
Yalıtım malzemesi
Mıcır Serimi
Saha betonunda helikopter cihazı
Şantiye dışı ulaşım

Ankraj deliklerinin sabitlenmesi için gerekebilecek her türlü kullan-at strafor

Sayı = Hayat mı?


Oğlum, sıfır derecedeki hava sıcaklığının iki katı sıcaklık kaç derecedir diye sordunda 0x2=0 demiştim. O da güldü. Nitekim sıcaklığın iki katı yine sıfır olamazdı. Yani düşünün 20 derece için aynı hesabı yapsak 40 derece yapacak sıfırın suçu ne? Peki nasıl hesaplarız dediğimde oğlum şöyle dedi: Sıfır dereceyi fahrenhayta çevir sonra da 2 ile çarpım celcius’a yeniden çevir dedi. Yani 0 derece = 32 F, 32*2=64 F, 64 F=17.78 derece eder.

Bu hesaplama, bilim ve bilgelik arasındaki bazı çatlaklardan birini hatırlamamı sağladı. Nicel (sayılara dayalı) yollarla yapacağımız ölçümler, hesaplamalar bazen matematiğin ya da temsili sayıların sınırları ile çarpışır. Bu sıcaklık hesaplama meselesi de bu durumlardan biridir. Nitel olanın, yani sayılardan ari veya kısmen ari olan, biraz daha mukayese, muhakemeye dayalı düşünme şekli kesinlikle bir kenara atılmamalıdır.

Bunu düşünürken, iş yerlerinde performansı sayılarla ölçmeye çalışan ya da ülkelerdeki memnuniyeti sayısal olarak ölçmeye çalış araştırmacılar geldi. Kuşkusuz bu çalışmalar önemli fikirler sağlar ancak benim sıkça düştüğüm sayı = hayat denklemine düşmemek gerekir.

Bir ülkede gayrı safi milli hasılat arttıkça mutluluk oranı da yükselir ama genellikle. İstisnası da vardır. GSMH’sı düşük olduğu halde eşdeğerlerine göre mutlu ülkeler de mevcuttur (Adını hatırlayamadım ama bir Güney Amerika ülkesiydi, kıtanın etkisi yadsınmaz:)