VANPERVERLİK: VAN’A SAHİP ÇIKMAK


Depremden farklı konular konuşmaya ne kadar çok karar verirsek verelim, söz dönüp dolaşıp aynı yere geliyor. Ama bu kez depremden bahsetmeyeceğiz.  Adı bilineli, nice kara günler geçirip, sonra yine ayağı kalkmış olan bu kadim kentte, son yaşadığımız felaketten sonra, kenti ayağı kaldırma sırasının bu kez topyekûn bizlerde olduğunu hatırlatacağız. Bu görev doğup büyüdüğümüz, anılarımızı bir daha silinmemek üzere kazıdığımız, çocuklarımıza emanet edeceğimiz topraklarımıza karşı bir vefa borcudur. Hiç olmazsa bunun bilincinde değilsek, isterse hiç terk etmeyelim; günbatımında Van Gölü’nü izlemek bizim hakkımız olamaz. Sıkça yaptığımız gibi, topu hemen liderlere, yöneticilere siyasete atmak yok… Başlarımıza yıkılan binaları inşa edenler de onlar değiller, arsamıza bir metrekare çocuk parkını yaptırtmayanlar da onlar değiller. Evet, kontrol etmesi gereken onlardır. Ama kendi hesabımıza bir çok şeyi yap(a)mayan biziz. Bu kez çuvaldızı kendimize batıralım.

Liderlere kızmaktan vazgeçmek:

Bir düşünün, varsayın; Uçurumun kenarına gidip, kendinizi aşağı bırakmaya niyetlendiniz ve bunu yaptınız. Babanız dâhil kimseye, niye mani olmadı diye sorulur mu? Elbette hayır. İşte bu noktadayız.  Şimdiye kadar siyaset ve bürokrasi –yerden göğe haklı da olarak- yerden yere yeterince vuruldu(tarafımca dâhil) vurulmaya da devam edecek. Peki, ama bazenkendi eliyle kendini tehlikeye atan, kendine, memleketine zulmeden biz Vanlılar taşı gediğine koyuyor muyuz? Genellemeli sorular sormak, genellemeler yapmak tehlikelidir biliyorum.  Münferit olarak bu yazının muhatabı olamayacak kadar “Vanperver”olan hemşerilerimizin de affına sığınıyor onları tenzih ediyorum.
Ancak kabul etmek gerekir ki; Van’a tek çivi çakma imkânı olmayan, ancak yolda yürürken Van’ın halinden razı olan bir Vanlıdan tutun da, Van’da büyük yatırımları olan işadamlarımıza kadar –siyaset ve bürokrasi dışı-  herkes müdahil olabildiği ölçüde Van’ın mevcut halinden bir ölçüde sorumludur.  Hiçbir şeyden olmuyorsa da en başta, siyasi tercihinden ve duruşundan sorumludur Vanlı; Kimin, hangi partinin, hangi ideolojinin olduğu değil, seçtiklerinin veya rıza gösterdiklerinin başardığı veya başaramadıklarından sorumludur.Darbe ile idareci seçemeyeceğimize göre, tek yöntem olan demokratik seçimlerde neyi seçtiğimizi, seçtiklerimizin ne yaptığını ve sonuçlarını “sokak veya cadde bazında değil”, birkaç ay için değil, genel bir fotoğraf içinde seçim dönemi içinde zamana yayılmış olarak, tam bir büyük tablo halinde görmek gerekir. Maksadımız kimseye kara/beyaz propaganda yapmak değildir. Sadece içinde yaşadığımız resmi yeniden sorgulamaktır. Belli ki, her nasıl başarmış isek, bugüne kadar “şu an içinde yaşadığımız”  kadarını elde etmişiz. Suçlu liderler mi? Hadi evet diyelim, peki onlar uzaydan mı geldi? Hayır. Biz getirdik…

Peki, iyi bir lideri iş başına getirmekle bitiyor mu? Demokrasinin halkın iradesini temsil etmek üzere bireyleri iş başına getirme fonksiyonuna göre cevap “evet”görünüyor. Ama bireylere “idare işlevini” teslim etmek herhalde, bir taşeron sözleşmesi de değildir. Yani halk kimseye, “al 4-5 seneliğine memleketi yönet” diye taşeronluk vermemiştir. Yönetişim denilen çift taraflı, ciddi bir halk-lider etkileşimi gerektiren, katılımcı demokratik anlayışa göre ise, “lideri iş başına getirmekle iş bitiyor mu” sorusunun cevabı bu kez “hayır” olmakta. Nitekim iyi liderler de dâhil olmak üzere tüm liderler, liderlik hinterlandı içerisinde zamanla “hale” adı verilen bir çevre edinirler, bu çevre kötü olmayabilir de. Ancak liderin kapalı sisteme dönüşen bu çevresi içinde “halkın sesini” tam olarak anlaması gitgide güçleşir. Çünkü sözgelimi kendisine karşı ciddi bir protestoyu dahi, farklı yorumlayabilecek ciddi bir “hale” vardır.  Tıpkı ışığın kırılması gibi, olaylar, gerçekler, liderin çevresindeki haleden kırılarak, çarpıklaşarak, daha da kötüsü bazen hiç gözükmeyerek lidere kadar ulaşır.
Liderlerin bu hinterlandı fizikteki sürtünme kuvvetinden farksızdır. Zamanla liderin esnek hareket alanını tutuklaştırır. Eğer bu tezimiz yanlış olsaydı, sürtünme etkisinin olmadığı bir evrende hareket halindeki hiçbir cismin durmayacağı gibi, seçilen hiçbir lider bir daha seçim kaybetmezdi. Yine fizikteki, entropi yasası devreye giriyor. Türkçe meali; hiçbir sistem baki değildir. Azalıp tükenmek ile maluldür…

Buraya nereden geldik: Liderlerin hareketlerinden de biz Vanlıların da sorumlu olduğu noktasından.  Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan’ın yıllardır uyguladığı bir sistem var: “Belediyeyi siz yönetin” Bu sistem, klişe bir sloganın ötesine geçmiş, Beyoğlu ile ilgili fikri olanların, Belediyeye ait çağrı merkezleri, internet sitesi ve diğer kanallardan belediyeye ulaştığı, dahası her söylenenin ciddi bir analize girip, geri bildirim sağlandığı, bilişim-yönetim ikilisinin tam olarak kullanıldığı bir örnek…  Bilişim imkânlarının sonuna kadar kullanıldığı bu tür idarecilik uygulamaları, neredeyse tam Atina Demokrasisine dönüşmüş… Halk doğrudan doğruya yönetime katılıyor.
Şimdi, “Van gibi yerde…” diye başlayan cümleleri duyar gibi oluyorum. Cevabı basit; “Evet uygulanabilir.”  Yurttaşların, illa belediye değil, yönetim denilen olgunun geçerli olduğu her alanda,  yönetime katılımcı anlamda müdahil olması ütopya değildir, olamaz. Bunun için, idarenin iradesi de şart değildir. Yahut özel bilişimsel sistemler de olmayabilir. Yurttaş bireysel veya birliktelik içinde, sivil olarak, hiçbir ek unvana gereksinim duymadan “işlerin neden ters gittiğini” sorgulayabilir, önerilerini ifade edebilir, herhalde takdir edilir ki bu onun en temel hakkıdır. Yöntemler farklı olabilir, ancak Van için en pratik yol şimdilik “basın” olarak görülüyor.



Vanperverlik:
O yüzden, bizleri yönetenlerin şahıslarına, kişilik haklarına samimi saygı içinde, şahıslarına değil, tamamen fiillerine, çalışmalarına, strateji ve vizyonlarına odaklanarak, bu hususlara karşı, somut, yapıcı, ciddi ve tarafsız yorumları yapmanın, bunları çekinmeden ifade etmenin, peşine düşmenin, konuşmanın belki projelere dönüştürüp sunmanın tam zamanı! Hayal görmediğimi düşünüyorum. Bu mega projelerden, dev yatırımlardan çok daha faydalı olacaktır. Bu “Vanperverliktir.” Van’ı sevmektir. Van için üzülebilmek, üzülüp lanet, beddua ve küfür yerine bir şeylerin yoluna girmesine katkı sağlamaktır.

Sonrası diyalogla, siyaset üstü karşılıklı anlayış çabası ile, farklı düşünsek de, ihya etmemiz gereken bir Van gemisinde olduğumuz gerçeğini idrak etmekle gelecektir. Böylece liderlerimizin etrafındaki haleler daha şeffaf olacak, ışığı kırmayacaktır.  Binlerce yıldır Ütopya, Medine-i Fazıla gibi hayal-kentlere yenisini eklemiyoruz.  Dünyada başarılmış, başarıldığı için kitabileşmiş, sistematize edilmiş, uygulanabilir ilkelerden söz ediyoruz. Bunu uygulamaya için hiç olmadığı kadar mecbur ve bir o kadar hazırız. 
Reklamlar

Şeffaflığın kutsanması


     İyi giden işlerin sahipleri, kötü giden işlerin bahaneleri çok ise, o yer iyiye gitmiyordur! Avrupalar’la, Amerika’larla kıyasa hacet yok. Her gün yürüdüğünüz yolda üzerinize sıçrayan çamur kadar gerçek bir olgunun neden düzelmediğini gerçekten öğrenemiyor, her sorduğunuzdan farklı cevap alıyorsanız, sonunda artık siz de “yahu bu iş neden böyle” demekten vazgeçip, “işinize” bakıyorsanız, aramıza hoş geldiniz.
    İster seçilmiş, ister atanmışların tepesinde bulundukları idare aygıtının günah keçileri olan liderler kamuoyuna karşı tek başlarına hesap verirler. Sonunda kimi seçimle, kimi kararname ile gelip giderler. Bu bağlamda işleri hiç de kolay değildir. Çünkü o “idare aygıtı” öyle derin, öyle karmaşık, öyle anlaşılmazdır ki, en basit bir evrakın “gereği” olan cevap yazısını yazmak yılları bulabilir. Yolun ortasındaki bir çukuru doldurtmak unutulabilir. Üstelik bu idare aygıtı mülki anlamda şuraya, idari anlamda buraya, bilmem hangi kanunun, kaçıncı maddesine göre de oraya bağlıdır. Senelerini bu işe vermiş “üstatlar”, idare mahkemeleri, idareciler, akademisyenler bile bazı konularda yıllanmış ihtilaflara sahiptir. Çünkü kanun koyucunun kendi eli ile başına çorap örüp, tepesine de astığı kılıçtır Bürokrasi. Evrakıyla, çay altlığıyla, sumeniyle, ıstampasıyla, zimmet defteri ile, bütçesi ile, tabi olduğu mevzuatın kompleksliği ile, siyaseti ile, dedikodusu ile başından sonuna koca bir hayalet vesselam. Neden mi? Basit: Mesela içine düştüğümüz çukurun, hani düşmanımızın olsa, bir haftada kapanacakken, sebebini bilmediğimiz, bilinmeyen bir ruh tarafından bir türlü kapatıl(a)mamasıdır.  Ne var ki, bu “kötü ruh” nice liderin başını yemiştir. Kamuoyu, liderimiz iyiydi de, ekibi kötüydü demez, diyemez. Ya da liderimiz iyiydi de “o diğeri” izin vermiyordu da demez.
    Eski Yunan’da bir adet varmış; Bir köprüyü inşa eden mühendis, köprü iskeleleri sökülürken dibinde oturtulurmuş, köprü kötü inşa edilmiş ise ise direkt onu yapan mühendisin başına çökermiş. Bu yüzden hiç bir mühendis, kötü köprüler inşa etmeye cesaret etmezmiş. Şimdi bunu uygulamak mümkün değildir günümüzde, ama daha beter bir köprü vardır başlara çöken, ama seçimden seçime, o da; Sandık…
    Başlara köprü iskeleleri yıkılmasın diye güzel bir zırh var: Şeffaflık. Bu zırh korur, ama ağırlığı yüzünden kimse pek giymek istemez. Oysa şeffaflık aynı zamanda öyle güçlü bir reçetedir ki, bir işi gerçekleştirememiş bir lider dahi açık yüreklilikle, bu işin neden olmadığını, neden olamadığını, samimiyetle, eğrisi doğrusuyla vatandaşına paylaşsa (tabii ki medya yolu ile), o karmaşık bürokratik dilin arkasına saklanmasa kamuoyu bu hakkaniyete mukabil o işi “oldurtmayanlara” cevabını verecektir.  Belki tek yürek olacak, o işi oldurtacaktır.  Neticede liderler de onları seçenler de insandır.  Örnekleri vakidir, her ne kadar aktörleri farklı da olsa; Demokrasiye balans ayarı yapmaya çalışanlara balans ayarını halk iradesi vermiştir mesela. İlla bir siyasi partiye boncuk takmak anlaşılmasın, aynı halk iradesi bu kez, Urfa’da “illa şunu seçeceksiniz” diyen iradeye de balans ayarı vermiştir. Yani her kim irade-i halka dik durmuş ise, “tiz kellesi vurulmuştur.”
    Şeffaflık olgusu ne kadar kutsanırsa kutsansın,  siyasetin kendimize benzettiğimiz zemininde;  şeffaflıkla bir hatayı veya eksikliği kabul etmenin “kendi topuğuna sıkmak” ile bir tutulmasından dolayı, kimsenin rasyonel nedenlerle buna yaklaşmamasını haklı bulabiliriz. Bu gerçek, en uç farklı noktalarda olanların dahi, gizli bir ittifakına neden oluyor; adı da ‘suskunluktur’. Susup, gündemin değişmesini bekleyen bir siyasi anlayışın gelenek haline gelmesi pek tabii ki, unutturulması gereken gündemler olduğunda bu kez onlar yerine ‘bomba’ patlatılmasını gerektiriyor. Neticede, haber okumaktan, uzman yorumları dinlemekten zihni bitap düşmüş, birçok büyük olayın kronolojik sırasını dahi unutmaya başlamış ve gerçekçi yorumlar yapmakta zorlanan, manipülasyona açık, yanlış anlamaya ve öfkeye hazır bir kamuoyu tesis ediliyor kasten veya gayrı ihtiyari olarak. Ama aynı sessiz ittifakın sahipleri, şeffaflık zırhını giymediklerinden, eğer inşa ettikleri köprü de kötüyse bir de, iskelelerin altında ezilmeye mahkûmdur. Çünkü gündem manipülasyonları ve bildik pazarlama teknikleri ile yönlendirildiği zannedilen irade-i halk, cevabı vermekte hiçbir zaman gecikmemiştir.
   

BU DEPREM SONUNCU OLACAK


Türkiye’de depremler olur, ölenler ölür, tüm millet seferber olur, devlet elinden geleni yapar. Yardımlar gelir, dağıtılır, depremin yaraları sarılınca demeyeceğim, kalanlar için deprem fikri artık bezginlik vermeye başlayınca, insanlar imkanlar ölçüsünde yavaş yavaş eski hayatlarına geri dönmeye başlarlar. Tabii ki bulabildikleri kadar… Nitekim kiminin evi yıkılmış, kimi işinden olmuştur.
Sonra taşlar yerine oturur. Neyse ki insan olarak unutmak gibi güzel bir huyumuz var. Ve bizler bir zaman sonra hani depremin attığı imzalar kalmasa depremi hafızalarımızdan sileriz.
Süreç budur. Bundan sonra ise süreç olarak adlandırılabilecek pek az şey yapılır. Depremler ve diğer afetler ise koyun sürüsüne dalan kurtlar gibi, ara sıra gelip kurbanlarını alır gider. Sonunda biz bunların hepsine takdir-i ilahi deriz.
Türkiye’deki depremlerden sonra depremler adına yapılanların veya yapılmayanların dökümünü uzun uzun incelemeye hacet yok. Nitekim sonuçlar ortada. Evet, deprem sonrasını öğrendik, arama-kurtarmayı öğrendik, kriz yönetimini öğrendik… Ne kadarına inmiyorum. Teknik konudur nitekim.  Ancak deprem öncesini, yani devlete eliyle yapılması gerekeni değil de devletin denetlemesi gereken kısmını bir türlü öğrenemiyoruz… Eğer öğrenseydik, Van’da evet hasarlı binalar olabilirdi ancak yapılar tabuta dönüşmez, bunun yerine içinde oturanların canını koruyarak fonksiyonunu icra ederdi. Tabii ki bunun mesulü de depremde ölenler değil,  en azından bir önceki ağır bir depremden sonra ülke genelinde tedbiri alması gerekenlerdir.
DEPREM İÇİN TEDBİR ALAMAMAK AYNI ZAMANDA DİNİ BİR PROBLEMDİR!
Daha doğrusu Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bugüne, tabiri caizse ülke olarak kendimizi bildiğimizden beridir, deprem olgusu ilk ağır tokadını attığından beridir, bir sonraki sınavda sınıfta kalmamak için tedbir alması gerekenlerdir. Topu kolay yoldan siyasete ve bürokrasiye atmak yok… Çünkü depremlerde can almayan binaları inşa etmeyi öğrenememek Türkiye’nin partiler üstü sorunudur. Çünkü sosyal, insani hatta dini sorunudur.  Evet, kutsal kitabında “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın” diye yazan bir dinin mensupları olarak bizler yıllardır bu ayetin tersini yapa yapa kazandığımız günahlar bir yana hep canımızdan olduk. İşte o yüzden depremlerle yaşamayı öğrenememek bir dini problemimizdir de.
VAN’DAN SONRA SIRA KİMDE İSE ONLARA ŞİMDİDEN ACIYALIM
Anadolu coğrafyasında, depremlerin periyodunu bilmesek de ortalama olarak bu coğrafyada yaşayan her insanın ömründe karşılaştığı en az bir büyük deprem olduğunu öğrendik. İlla kendisi yaşamasa da, tanığı oluyor. Gölcük, Dinar, Bingöl sonunda da Van… Kesinlikle ama kesinlikle bu depremler de durmayacak, kim bilir eğer ölmezsek Anadolu’da bakalım nerede büyük bir deprem yaşayacağız. Şimdiden konuşalım: Olmuş bitmişi konuşmak yerine, daha olmamışı, ancak yüzde yüz olacağı konuşalım, tedbirini alalım. Sonraki kurbanlar torunlarımız da olabilir. Ya da şimdi kucaklarımızdaki bebekler. Bunlara acımıyor muyuz? Bunların ölmemesi için ne yapılabilir?
Sorunun cevabı Van’da yatıyor.  Evet, Van kendinden önce, tıpkı diğer iller gibi, kendisi için kimse bir şeyler düşünmediği için bugün yaşadığımız ıstırapları yaşıyor. Ancak inanıyor ve temenni ediyoruz ki bu sonuncu olacak.  Bir daha çadırkentler görmeyeceğiz… Nasıl mı? Çünkü Van bundan sonra aynı hataya düşmeyecek, “işini sağlam yapacak”. Tabut müteahhitlerini tarihinden silecek. Bir daha deprem olsa, tek canını kaybetmeyecek. Bunu başarırsa eğer, bugüne kadar Türkiye’de bir türlü başarılamayanı, depreme dayanıklı yapı inşa etmeyi öğretecek. İşi biten binaları da depremden önce yıkmayı da öğretecek. Böyle inanıyor, böyle inanmak istiyoruz.
Bunu başarmak zorundayız. Çünkü Van depremin yaşanabileceği en kötü iklimde, en kötü şartlarda depremi yaşadı. Depremden daha büyük bir afeti ise yaşamaya devam ediyor o da: Kahredici bir soğuk.
Torunlarımızı seviyorsak, onlara çadır deneyimini yaşatmak istemiyorsak, artık “sağlam binalar yapmayı ve eskiyenlerini yıkmayı öğreneceğiz.”

BU DEPREM SONUNCU OLACAK


Türkiye’de depremler olur, ölenler ölür, tüm millet seferber olur, devlet elinden geleni yapar. Yardımlar gelir, dağıtılır, depremin yaraları sarılınca demeyeceğim, kalanlar için deprem fikri artık bezginlik vermeye başlayınca, insanlar imkanlar ölçüsünde yavaş yavaş eski hayatlarına geri dönmeye başlarlar. Tabii ki bulabildikleri kadar… Nitekim kiminin evi yıkılmış, kimi işinden olmuştur.
Sonra taşlar yerine oturur. Neyse ki insan olarak unutmak gibi güzel bir huyumuz var. Ve bizler bir zaman sonra hani depremin attığı imzalar kalmasa depremi hafızalarımızdan sileriz.
Süreç budur. Bundan sonra ise süreç olarak adlandırılabilecek pek az şey yapılır. Depremler ve diğer afetler ise koyun sürüsüne dalan kurtlar gibi, ara sıra gelip kurbanlarını alır gider. Sonunda biz bunların hepsine takdir-i ilahi deriz.
Türkiye’deki depremlerden sonra depremler adına yapılanların veya yapılmayanların dökümünü uzun uzun incelemeye hacet yok. Nitekim sonuçlar ortada. Evet, deprem sonrasını öğrendik, arama-kurtarmayı öğrendik, kriz yönetimini öğrendik… Ne kadarına inmiyorum. Teknik konudur nitekim.  Ancak deprem öncesini, yani devlete eliyle yapılması gerekeni değil de devletin denetlemesi gereken kısmını bir türlü öğrenemiyoruz… Eğer öğrenseydik, Van’da evet hasarlı binalar olabilirdi ancak yapılar tabuta dönüşmez, bunun yerine içinde oturanların canını koruyarak fonksiyonunu icra ederdi. Tabii ki bunun mesulü de depremde ölenler değil,  en azından bir önceki ağır bir depremden sonra ülke genelinde tedbiri alması gerekenlerdir.
DEPREM İÇİN TEDBİR ALAMAMAK AYNI ZAMANDA DİNİ BİR PROBLEMDİR!
Daha doğrusu Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bugüne, tabiri caizse ülke olarak kendimizi bildiğimizden beridir, deprem olgusu ilk ağır tokadını attığından beridir, bir sonraki sınavda sınıfta kalmamak için tedbir alması gerekenlerdir. Topu kolay yoldan siyasete ve bürokrasiye atmak yok… Çünkü depremlerde can almayan binaları inşa etmeyi öğrenememek Türkiye’nin partiler üstü sorunudur. Çünkü sosyal, insani hatta dini sorunudur.  Evet, kutsal kitabında “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın” diye yazan bir dinin mensupları olarak bizler yıllardır bu ayetin tersini yapa yapa kazandığımız günahlar bir yana hep canımızdan olduk. İşte o yüzden depremlerle yaşamayı öğrenememek bir dini problemimizdir de.
VAN’DAN SONRA SIRA KİMDE İSE ONLARA ŞİMDİDEN ACIYALIM
Anadolu coğrafyasında, depremlerin periyodunu bilmesek de ortalama olarak bu coğrafyada yaşayan her insanın ömründe karşılaştığı en az bir büyük deprem olduğunu öğrendik. İlla kendisi yaşamasa da, tanığı oluyor. Gölcük, Dinar, Bingöl sonunda da Van… Kesinlikle ama kesinlikle bu depremler de durmayacak, kim bilir eğer ölmezsek Anadolu’da bakalım nerede büyük bir deprem yaşayacağız. Şimdiden konuşalım: Olmuş bitmişi konuşmak yerine, daha olmamışı, ancak yüzde yüz olacağı konuşalım, tedbirini alalım. Sonraki kurbanlar torunlarımız da olabilir. Ya da şimdi kucaklarımızdaki bebekler. Bunlara acımıyor muyuz? Bunların ölmemesi için ne yapılabilir?
Sorunun cevabı Van’da yatıyor.  Evet, Van kendinden önce, tıpkı diğer iller gibi, kendisi için kimse bir şeyler düşünmediği için bugün yaşadığımız ıstırapları yaşıyor. Ancak inanıyor ve temenni ediyoruz ki bu sonuncu olacak.  Bir daha çadırkentler görmeyeceğiz… Nasıl mı? Çünkü Van bundan sonra aynı hataya düşmeyecek, “işini sağlam yapacak”. Tabut müteahhitlerini tarihinden silecek. Bir daha deprem olsa, tek canını kaybetmeyecek. Bunu başarırsa eğer, bugüne kadar Türkiye’de bir türlü başarılamayanı, depreme dayanıklı yapı inşa etmeyi öğretecek. İşi biten binaları da depremden önce yıkmayı da öğretecek. Böyle inanıyor, böyle inanmak istiyoruz.
Bunu başarmak zorundayız. Çünkü Van depremin yaşanabileceği en kötü iklimde, en kötü şartlarda depremi yaşadı. Depremden daha büyük bir afeti ise yaşamaya devam ediyor o da: Kahredici bir soğuk.
Torunlarımızı seviyorsak, onlara çadır deneyimini yaşatmak istemiyorsak, artık “sağlam binalar yapmayı ve eskiyenlerini yıkmayı öğreneceğiz.”

Van depremi


Biz rüzgara afet demiyoruz Japonlar ise depreme afet demiyor.
Hep bir marka müteahhit bulup şeytan diye ortaya koyup taşlıyoruz. İçimizdeki şeytanlar ise yaşamaya devam ediyor. Dün Veli Göçer bugün Ercişten Salih Ölmez, zihniyet bu olduktan sonra daha çok bina göçer daha çok can ölür. Ama rant hiç ölmez. Rantın var olduğu yerde teknoloji ancak reklam sloganı olarak kalıyor.Rüzgarın yıkabildiği yapılar da vardır. Teknoloji sayesine artık rüzgarla yıkılan yapılarda yaşamıyoruz deprem sonrası kaldığımız çadırları saymazsak. Japonların yapıları için ise depremle rüzgar arasında isim farkı dışında pek az fark var. Adamlar deprem olduğunda aşağı inmeye bile zahmet etmiyor.
Musibet kehaneti bilgelik değil şom ağızlılık olarak nitelendirilir. 14 Haziran 2011’de yayımlanmış bir yazımda şom ağızlılık yapmıştım Van için. Çok katlı yapıların gelişmişlik göstergesi olamayacağını maalesef söylemiştim. Ve söylemez olaydım felakete “hoşgeldin dediğimizi ” söylemiştim. Felaket ise geldi ve maalesef…
Bu saatten sonra söylenecek bir şey kalmadı. Zaten araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur.

Siyasetçisi, deprem uzmanı, mühendisi, mimarı, stk temsilcisi, müteahhiti herkes içinde “yapı stoğu, fay hattı, etriye,beton sınıfı” diye uzayan ve bir noktadan sonra akla emare-i ihtisas olarak söylendiği hissi uyandıran bu kelimelerin bol bol geçtiği konuşmaları sarf.edecek… Bizim haddimize mı düşmüş konuşmak. Ne mühendis ne gazeteci olarak.
Sonra her zaman olduğu gibi zaman gelecek gündem değişecek ve biz kimbilir hangi konuları tartışıyor olacağız…
Ta ki yeni bir depreme kadar.
Nasılsa ahirete inanıyoruz, nasılsa ölenler şehit oluyor değil mi?
Ya kalanlar. Enkazın altında veya üzerinde sağ olarak…

Posted from WordPress for Android

Van depremi


Biz rüzgara afet demiyoruz Japonlar ise depreme afet demiyor.
Hep bir marka müteahhit bulup şeytan diye ortaya koyup taşlıyoruz. İçimizdeki şeytanlar ise yaşamaya devam ediyor. Dün Veli Göçer bugün Ercişten Salih Ölmez, zihniyet bu olduktan sonra daha çok bina göçer daha çok can ölür. Ama rant hiç ölmez. Rantın var olduğu yerde teknoloji ancak reklam sloganı olarak kalıyor.Rüzgarın yıkabildiği yapılar da vardır. Teknoloji sayesine artık rüzgarla yıkılan yapılarda yaşamıyoruz deprem sonrası kaldığımız çadırları saymazsak. Japonların yapıları için ise depremle rüzgar arasında isim farkı dışında pek az fark var. Adamlar deprem olduğunda aşağı inmeye bile zahmet etmiyor.
Musibet kehaneti bilgelik değil şom ağızlılık olarak nitelendirilir. 14 Haziran 2011’de yayımlanmış bir yazımda şom ağızlılık yapmıştım Van için. Çok katlı yapıların gelişmişlik göstergesi olamayacağını maalesef söylemiştim. Ve söylemez olaydım felakete “hoşgeldin dediğimizi ” söylemiştim. Felaket ise geldi ve maalesef…
Bu saatten sonra söylenecek bir şey kalmadı. Zaten araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur.

Siyasetçisi, deprem uzmanı, mühendisi, mimarı, stk temsilcisi, müteahhiti herkes içinde “yapı stoğu, fay hattı, etriye,beton sınıfı” diye uzayan ve bir noktadan sonra akla emare-i ihtisas olarak söylendiği hissi uyandıran bu kelimelerin bol bol geçtiği konuşmaları sarf.edecek… Bizim haddimize mı düşmüş konuşmak. Ne mühendis ne gazeteci olarak.
Sonra her zaman olduğu gibi zaman gelecek gündem değişecek ve biz kimbilir hangi konuları tartışıyor olacağız…
Ta ki yeni bir depreme kadar.
Nasılsa ahirete inanıyoruz, nasılsa ölenler şehit oluyor değil mi?
Ya kalanlar. Enkazın altında veya üzerinde sağ olarak…

Posted from WordPress for Android

VAN İÇİN TURİZM


Van’ın turizmi için neler yapılmayabilir?

Tanrı Haldi razı olsun Urartulardan ve bir zamanlar Ermeni dememek için binbir dereden su getirdiğimiz Vaspurakanlardan bu yana Van’a ne kattık?

Van’ın turizmine katkı denildiğinde akla hep ilk gelen şey tanıtımdır. Peki ya sonrası? Tanıttığımız topraklar için gelen kişilerin hayal kırıklığına uğrama ihtimalinden daha korkunç ne olabilir turizm adına. Alın size Van’ı her yerde kötüleyecek bir turizm elçisi. Bu durumda tanıtım çalışmaları için Van’ın en güzel yerlerini birleştiren dökümanların doğal olarak Van’ın sorunlarını yansıtmamış olması, hayalperest bir turist için, yalan söylemesi ile eş anlamlı olabilir.

Tanıtım, turist çekmenin ilk adımıdır ve gereği fazlasıyla yapılmaktadır. Van’ın tanıtımı için hazırlanan yazılı ve görsel materyaller tatmin edici düzeydedir. İşin hakkı verilmektedir.

Ancak, Van’a gelen yerli ve yabancı turistler ilk önce “şehri” görürler. Eski bir atasözü vardır, insan zahiri ile karşılanır, batını ile uğurlanır. Bunu şehire uygularsak; bir şehir, önce şehirciliği ile karşılanır, doğası ve tabii güzellikleri ile uğurlanır. Artosa çıkmaya veya Akdamar adasını görmeye gelen birinin şehre indiğinde ilk göreceği şey, hayalini kurup plan yaptığı doğal güzellikler değildir !

Bu anlamda bir akıl tutulması vardır. Tabiri caizse Van’ımız okulunu bitirmeden işe sokulmak istenmektedir ve cv’si (özgeçmişi) olan belgelerde, görsellerde “okulu bitirmediği” yazmamaktadır. Kabul etmek gerekir ki, henüz iyi bir turistik yer olmak için yeterli olgunluğa erişmemiştir Van. Son sınıfta olabilir, başarılı bir öğrenci olabilir ancak, hep “en kolay derslerden” uzatmaktadır.

En kolay derslerin başında, temizlik, düzen, şehircilik, nezih mekanlar ve planlılık vardır. Bunlardan sınıfta kaldık !

Hoşgörü, misafirperverlik, kültürel değerlerin bakımı, korunması, tanıtımı gibi zor dersleri ise çoktan verdik.

Turizm, Allah’ın bahşettikleriyle yetinmek değildir.

Ne hikmetse, turizmi sadece Allahın yarattıkları ile sınırlı tutanlar vardır. Bu görüşe göre, Van gölü bizatihi turistik bir değerdir. Bu zihniyetin İstanbul’daki karşılığı bir zamanlar berbat kokan Haliç’i, İzmir’de ise Körfezi ortaya çıkarmışlardır. Bu zihniyet, “alın girin işte göl orada” demektedir adeta.

Etrafında çöplerin, çekirde kabuklarının, mangal küllerinin olması sorun değildir. Göl işte, gir çık…

Böyle düşünenler sözgelimi Mollakasım sahillerinde veya daha ıssız olan Gevaş Göründü köyü, İnköy gibi, Allah’ın yarattığı gibi kalmış ve insan “zehri” pek değmemiş yerlerle Edremit sahillerini bir tutuyorlarsa artık yapacak bir şey kalmamıştır. Zaten tek sorun belediyecilik veya idari işler de değildir…

Daha kötüsü, Allah’ın verdiği doğal güzelliğin üzerinde taş üstüne taş koymadan sahiplenerek, sanki kendi ürünüymüşçesine sahip çıkma pişkinliğidir.

(Resim: Hani Paris’te değil, Karsta Ruslar dönemine yapılmış bir bina, gökdelen değil… Ancak bu estetik zevk epeyce eski bu binanın yaşam kaynağı)

(Resim: Bizdeki yüksek estetik zevkimize göre inşa edilmiş ve edilmekte olan, etrafı gayet güzel çevrilmiş, yakınındaki binalara hiç zarar vermeyen yapılar. 7/24 güneşli odalar garantisi)

Allah aşkına, Akdamarın kilisesini inşa edenlerin hayrına Akdamar Kilisesi ya da Tanrı Haldi kendilerinden razı olsun Urartular’ın onca kalesi, yahut Sarı Süleyman Bey’in Hoşap Kalesi olmasa gölün ve Van’ın ne değeri olurdu. Ve daha kötü bir cümle, göl olmasa Van’ın değeri ne olurdu? Çevre illerinden farkı ne olacaktı?

Kalıcılıkta en şanslı olan sanat olan mimari ve bunun malzemesi olan “yapılar”, hakkı verildiğinde şu an Van’ımızın turizminin hayat damarları olan eserler gibi binlerce yıl fayda üretebiliyorlar. Haydi soralım o zaman, şimdi ekmeğini yediğimiz eserlerin yapıldığı son bin yıldan bu yana, yeni ne ekledik? Tapınaklar inşa edelim, kaleler kuralım demiyoruz, hiç olmazsa elli yıl sonra işe yarayacak bir parkımız, iskelemiz, ya da ürettiğimiz değer var mı?

Bunlar bir yana, adamcağızların bıraktıkları eserlerin hakkını veriyor muyuz? Bunu özellikle kale ve Akdamar’ı hariç tutarak düşünün. (Eh zaten oralar da vahim durumsa olmasın artık). Ayrıca, kadim eserlerin hakkını vermek sadece onları restore etmekten geçmiyor. Kaleye giderken gördüğünüz yol, oradaki esnaf, çıkışta gittiğiniz lokanta, cafe ve dolaştığınız şehir o eserlerin mütemmim bir parçasıdır. Halen Tanrı Haldi’ye inanıp dini amaçlarla kalelerdeki tapınakları ziyaret edenler yoksa, kale veya başka bir turistik yerde harcanan zaman, turistin şehirde harcadığı zamanın belki yüzde yirmisini geçmez.

Tüm dünyada, sahiller ve deniz gören bölgeler, kentlerin zaman geçirmek için şehrin gözbebekleri olarak “gül” gibi iken, bizde üniversite yolu civarındaki Van denizine nazır yerlerde kum ocakları, briketçiler, İskele’de çarpık yapılar, Edremitte (çimento fabrikasını saymıyorum çünkü halen bizde ekonomi > turizm, yani ekonomi turizmden büyük) ise hafta sonları mangal dumanları, hafta içi ise oturmak için bir kaç temiz yer dışında hiç bir şey…

Şüphesiz Van için vatandaşın elindeki son keyif olan mangal ve semaveri yasaklamaya girişmekle turizm şaha kalkmayacak. Ne yapılması gerektiğini, işin erbabı olanlar, memleketine sahip çıkan herhangi bir anadolu şehrinde yapılanları görerek anlıyorlar zaten.

(Resim: Erzurum’da Yakutiye Medresesinin bulunduğu meydan. Şehir içinde bu genişikte meydanımız var mıydı sahi?)

(Resim: Yorumsuz)

Ne yapılmaması gerektiği ise zaten yaşadığında her Van’lı hemşerimiz biliyor. Mesela her taraftan mantar gibi büyüyen inşaatların etrafında yolun tam ortasına serilmiş kumlara izin verilmeyebilir. Etrafı açık tehlike saçan temel kazıları olmayabilir. Sıfır asfaltın üzerinde yürüyen paletli iş makinaları olmayabilir. Yükselmekte olan inşaatlara medeni memleketlerde olduğu gibi branda çektirmek zorunlu tutularak, yukarıdan toz, demir kaynağı kıvılcımı, tuğla düşmesi engellenebilir. Yolun sonunu kapatıp başına işaret levhası koymayarak daracık sokaklarda aracınızla geri geri gitmenize neden olan, üstüne üstlük size kızan beton mikserleri şöförleri ve peşpeşe beton mikserleri olmayabilir. Şantiyesine sadece iş iyi gidiyormu diye gitmeyen, şantiyesi ile çevreye zarar veren bir şeyleri de gören, mühendisler, müteahhitler olabilir. Trafikte yol veren, ışıklara uyan, trafik polislerine cinnet geçirtmeyen yayalar ve şöförler olabilir.

 

(Resim: Van’da Temmuz ayında çekilmeye çalışılmış bir fotoğraf. Bu fotoğrafın çekildiği tarihte Van henüz dünyanın havası en kirli 27. şehri ilan edilmemişti. Görülen tozun kaynağı, tahmin ettiğiniz gibi inşaatlarımız)

Akşamüstü evinize giderken genzinizi yakmayan bir hava, dünya sağlık örgütünün araştırmasına göre, dünyada araştırmaya tabi bin küsür kentte, havası en pis 27. il olarak Van olmayabilir…

İçinde yaşayana, gelene, gezene, lanet okutmayan, hayran bırakacak, batıdan gelen tayinciler için şark görevi için en güzel hayal olacak şehir olarak yeni bir Van olabilir.

Ama başka bir Van olamaz. Denenmesine rağmen başka bir Bitlis olmadığı gibi.

(Önemli not: Bu ve benzeri yazılarımın yazılış amacını yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermemesi adına her seferinde ifade etmeyi önemli buluyorum. Bu yazının amacı şimdiki veya önceki dönemler için Van Belediyesini, Van Valiliğini veya herhangi bir resmi kurumu karalamak maksatlı yazılmış değildir. Siyasi bir hedefi yoktur. Zaten sorunların yegane kaynağı resmi kurumlardan kadar inşaat sektörümüzdür. Sorunların kaynağının hangi kurumlar veya kişiler olduğu konusu bu yazının amacı ve işi de değildir. Takdir kamuoyunundur. Hedef, Van’ın geleceğini tehdit eden ve insaf sahibi her Van’lının kabul edeceği bu gerçekleri hatırlatmak ve bu yazıdan paye çıkaracaklar için yeniden düşünmenin temin edilmesidir. Bu problemler için sabır telakki edenlere ise denilebilecek tek şey şudur: Ne zamana kadar?)