Kibir

Reklamlar

Eşyanın tabiatı



“Eşyanın tabiatını sorgulama
Gizli ve aşikare şirkten kaçın
Cenab-ı haktan gelen herşeye nehirdeki çöp misali razı ol.”

Eşyanın tabiatı yani “mahluk”un, halk edilmiş olan, soyut ve somut olguların özelikleri farklı farklı ve içiçe tafsilatla muzdariptir.  Eşyanın tabiatındaki dipsiz tafsilatları sorgulamak ve araştırmak eşyayı daha fazla bilmeye neden olur. Nesneler, olup bitiverenler, karakterler, anlar, olaylar ve milyonlarca şeyin tabiatına inerken, tüm resim görülmesi gerekirken, büyük bir resmin ufacık bir noktasına takılanlar misali, tüm resim görülmemeye, flulaşmaya başlar. Bir resimle teşbihten zinhar kaçtığım, engin hikmetlerin ise, sadece bir eşyanın tabiatına kilitlenmek suretiyle anlaşılması imkansızdır. İşte bu yüzden eşyanın tabiatını sorgulama… Onu bil, gerektiği kadar öğren, öğrenenlere mani olma… Öğrenenlerden duy. Ama takılma, sorgulama. Başına gelen şey de ‘eşya’ (şeyler) hükmündeki sayısız fenomenden biri olduğundan dolayıdır ki onun da başına, ne için, niye geldiğini sorgulama. Kaza-i ilahiyi deterministik şekilde yorumlamaya çalışanlar çoktur. Birinin başına bir iş gelir, sebepler ağına takılmış ve sanki kader-i ilahinin her bir neticesinin müsebbibini bilircesine, belki haşa müsebbib-ül esbabı unutarak, “başına gelen şundan oldu”, “ya da hak ettin” diyerek, bir ikram-ı ilahiyi bela, hakiki bir belayı ise şefkat tokadı olarak görür. Oysa bunu O’ndan başka kim bilebilir? La Ya’lemul Ğaybi İllallah. Mutasavvıfların bir ananesidir: “Dervişin ayağı taşa takılırsa, kendine bakar”. Derviş, bu olay neden oldu diye sorur. “Kendine bakar”. Olaya, eşyaya hüküm vermez. Kendi kendine te’vil etmez. Eğer dünyada her fiilin mukabili aynı aynda verilse, ahirette ne verilecektir? Rahmet veya başka ilahi hikmetlerle abd’e verilen, yaşatılan her şeyin kaderin neticesi olması ve daha da ötesinde, Latif ve Rahim olan Cenab-ı Hakk’ın ilmiyle gerçekleşmesinin üstünde bir şey var mı? İşte bu yüzden, sükütun “Essamtu Hukmun ve Qalil’un failehu” hadisinde övülen sessizliğin ruhda dahi neşvü nema bulmasının kaynağı belki de budur. La ya’lemu ğaybi illa’llah.
Ya Rab:
Nur-u hikmet, ziya-ı ihlas ile
Ruhlarımızın derinliklerinde sükutu yeşert
Bir a’manın önünden gelip geçeni lakayd bilmesi gibi
Kalplerimizde, dünyada olup bitene, lakayd kıl

Ve yanlızca “o gün” lazım olacak “tabiatı” bizlere öğret.

ZÜHD VE GÜNLÜK YAŞAM


Mevlana Hz.:

آب در کشتی هلاکه کشتی است

آب اندر زیر کشتی پشتی است

Geminin içindeki su helakı, altındaki su ise hareketidir der.

Suat ATAN yazdı

Şüphesiz biz insanlar gemiyiz. Mevlana Hazretleri de bunu ifade etmektedir. Su ise dünya hayatındaki mal ve aldatıcı diğer unsurlardır.

Zühd işte tam da budur. Dünya hayatının aldatmacasından müstağni olmaktır. Hz. Alinin deyimiyle ‘mirasçıların olacak mallardan,zamanın harabedeceği binalardan…” müstağni olmaktır..

Pratik olarak düşünüldüğünde günlük yaşamda, avami tabirle ‘durduk yere’ neden dünya mallarından, faydalarından,eğlencelerinden neden müstağni olunsun ki?

Bunlar hizmetimize verilmemiş midir?


Evet, hizmetimize verilmiştir ancak kabul etmek gerekir ki, hizmetimizde olan su dahi gemimize girdiğinde batarız. Paranın iyi hizmetçi, kötü bir efendi olduğuna dair vecize malumdur. Kullanmayı bilirsek iyi bir hizmetçidir. Aynı kavramları, markalar, makam ve mevkiler, cep telefonları, arabalar, giyim ve kuşam, kol saatleri, tatiller, başarılar ve akla gelecek her şey için de uygulayabiliriz.

Bakınız müstağni olmak, onları kullanmama anlamına gelmez. Ne tuhaftır ki, sayılan kavramlarda hayatının doruğunda olan insanlardan bazıları vardır ki Allah’ın hikmetiyle dünya mallarından hepsini tattıklarından, onların anlamsızlığını anlarlar. Bir kısmı anladığı için yeni hazların peşine düşer. Bu yeni hazlar bazen evlat edinme, okul yaptırma, mabet inşa etme, vakıflar kurma gibi hayırhahlıklarla temin edilidiği gibi bazen sapıkça ve akla hayale gelmedik yöntemlerle olmaktadır. Üzerine altın tozu sepilmiş dondurmalar yiyenler,(bu arada bu sapkınlık eski devirlerde de Asya’nın bazı bölgelerinde uygulanırmış, daha kötü hali ile. Zenginler altın parçacıklı yemekleri yer, fukaralar ise onların dışkılarından altın ayıklarmış diye rivayet edilmektedir.) küçük köpeğini mikrodalga fırına atan Amerika’lı sevilen bir aktör, bazı insanların ömür boyu kazandıkları paraları aşan paralarla alınan anlamsız aksesuarlar vs…

İnsanoğlu için dünya malı ne olursa olsun azdır. Daha fazlası her zaman vardır.

Başka bir deyimle insanlar bazen dünyalık denizinin içinde yüzdükleri halde bunlardan müstağni olabilirler, Süleyman Peygamber (a.s.) gibi. Ancak sayılanların hiçbirine sahip olmadıkları halde yüzdükleri küçücük su birikintilerindeki küçücük teknelerine su alıp ‘bir kaşık suda’ boğulanlar vardır.

Tasavvufun bir çok esasında olduğu gibi Zühd’ü de pratik hayatta uygulamayı ‘sevap’ pragmatizmi içinde algılamak mümkündür. Ancak sevap pragmatizmi dahi, tasavvufun başka bir esası olan ‘havf’ ı aşıp da kişiyi, havf ve recanın sinüzoidal dalgası yerine sürekli olarak ‘reca’ lineer dalgası içine katatak negatif eğimli lineer çizgiden ‘gayya’ çukuruna doğru kaydırabilir.

Bu yüzdendir ki zühd’ü salt olarak ‘bilgece’ ve en az ‘evrensel hukukun bir kuralı’ kadar ‘olması gereken bir meziyet’ olarak yorumlamak ve diş fırçalamak, bisiklet sürmek ve yemek yemek gibi eylemler kadar ‘olağan’ kabul ederek zühdü, günümüz şeytanlarının çıkardıkları tozlu raflardan indirerek yaşamın bir parçası yapmakla mükellef değilsek de, yaptığımızda ulaşacağımız yerler bizlere yeterlidir.

Yine pragmatik insan zihninin bir yanılsamasına kaçılmış olabiliriz. Zühd ile nereye varacağız? Ruz-i mahşerdeki mevkii’yi sahibi bilir… Dünyada ise hiçbir yere varmayız. Ancak ‘Eğer’ manzumesinin yazarı Rudyard Kipling’in dediği gibi ‘bir ömür verdiğimiz değerlerin yıkılışını’, yıkılmadan izleyebiliriz.

Bu yazı Suat ATAN’a ait blog’dan alınmıştır, lütfen kaynak belirtmeden alıntı yapmayınız

Şimdi gidip yemeyip içmeyelim mi ‘zühd’ uğruna? Yiyelim, ama ‘tapmayalım’. Hadis-i şerif’te belirtildiği gibi “yiyiniz,içiniz,israf etmeyiniz”.Cahiliye devrinde peynirden, helvadan yapılan putlar malumdur. Hem tapılır acıkınca yenilirdi… günümüz putlarına ne kadar benziyor. Yani günlük yaşamın bir parçasına tapılıyor. Tek fark öncelik. Onlar taptıklarını yiyor, biz ise yediklerimize (tükettiklerimize, hatta tükemediklerimizin markalarına) tapıyoruz fiziksel anlamıyla olmasa bile.

Zühd denilince bir hırka bir lokma diyerek, zühdü bildiğimiz iddiasından vazgeçerek başlayabiliriz yola. Zühdü hemen bir yemek tarifi gibi uygulamı da düşünmemek gerek. Ya da modern zamanların ‘öneri’ metinlerinden ayırmak gerek. Yoksa bu metnin başlığı ‘7 adımda zühd’ ya da ‘3 adımda nasıl zahidlerden olunur’ olabilirdi.Oysa zühdü uygulamak bize aittir ancak ‘zahid olmak’ vasfımız olmayabilir.

Zühd fiziki olduğu kadar hatta daha fazlasıyla bir bakış açısı değişimidir. Aynanın öteki tarafından dünyaya bakıştır. Eşyayı gerçek varlığı ile fonskiyonel fetişzme kapılmadan algılamaktır.

24 Ekim 2010 Gürpınar

ZÜHD VE GÜNLÜK YAŞAM


Mevlana Hz. Farsçası ile:

آب در کشتی هلاکه کشتی است

آب اندر زیر کشتی پشتی است

Abê der keşti helakê keşti est

Abê ender zîr ê keşti peşti est.

Geminin içindeki su helakı,

altındaki su ise hareketidir.

Suat ATAN yazdı

Biz insanlar gemiyiz. Mevlana Hazretleri de bunu ifade etmektedir. Su ise dünya hayatındaki mal ve aldatıcı diğer unsurlardır.

Zühd işte tam da budur. Dünya hayatının aldatmacasından müstağni olmaktır. Hz. Alinin deyimiyle ‘mirasçıların olacak mallardan,zamanın harabedeceği binalardan…” müstağni olmaktır..

Pratik olarak düşünüldüğünde günlük yaşamda, avami tabirle ‘durduk yere’ neden dünya mallarından, faydalarından,eğlencelerinden neden müstağni olunsun ki?

Bunlar hizmetimize verilmemiş midir?

vv

Evet, hizmetimize verilmiştir ancak kabul etmek gerekir ki, hizmetimizde olan su dahi gemimize girdiğinde batarız. Paranın iyi hizmetçi, kötü bir efendi olduğuna dair vecize malumdur. Kullanmayı bilirsek iyi bir hizmetçidir. Aynı kavramları, markalar, makam ve mevkiler, cep telefonları, arabalar, giyim ve kuşam, kol saatleri, tatiller, başarılar ve akla gelecek her şey için de uygulayabiliriz.

Bakınız müstağni olmak, onları kullanmama anlamına gelmez. Ne tuhaftır ki, sayılan kavramlarda hayatının doruğunda olan insanlardan bazıları vardır ki Allah’ın hikmetiyle dünya mallarından hepsini tattıklarından, onların anlamsızlığını anlarlar. Bir kısmı anladığı için yeni hazların peşine düşer. Bu yeni hazlar bazen evlat edinme, okul yaptırma, mabet inşa etme, vakıflar kurma gibi hayırhahlıklarla temin edilidiği gibi bazen sapıkça ve akla hayale gelmedik yöntemlerle olmaktadır. Üzerine altın tozu sepilmiş dondurmalar yiyenler,(bu arada bu sapkınlık eski devirlerde de Asya’nın bazı bölgelerinde uygulanırmış, daha kötü hali ile. Zenginler altın parçacıklı yemekleri yer, fukaralar ise onların dışkılarından altın ayıklarmış diye rivayet edilmektedir.) küçük köpeğini mikrodalga fırına atan Amerika’lı sevilen bir aktör, bazı insanların ömür boyu kazandıkları paraları aşan paralarla alınan anlamsız aksesuarlar vs…

İnsanoğlu için dünya malı ne olursa olsun azdır. Daha fazlası her zaman vardır.

Başka bir deyimle insanlar bazen dünyalık denizinin içinde yüzdükleri halde bunlardan müstağni olabilirler, Süleyman Peygamber (a.s.) gibi. Ancak sayılanların hiçbirine sahip olmadıkları halde yüzdükleri küçücük su birikintilerindeki küçücük teknelerine su alıp ‘bir kaşık suda’ boğulanlar vardır.

Tasavvufun bir çok esasında olduğu gibi Zühd’ü de pratik hayatta uygulamayı ‘sevap’ pragmatizmi içinde algılamak mümkündür. Ancak sevap pragmatizmi dahi, tasavvufun başka bir esası olan ‘havf’ ı aşıp da kişiyi, havf ve recanın sinüzoidal dalgası yerine sürekli olarak ‘reca’ lineer dalgası içine katatak negatif eğimli lineer çizgiden ‘gayya’ çukuruna doğru kaydırabilir.

Bu yüzdendir ki zühd’ü salt olarak ‘bilgece’ ve en az ‘evrensel hukukun bir kuralı’ kadar ‘olması gereken bir meziyet’ olarak yorumlamak ve diş fırçalamak, bisiklet sürmek ve yemek yemek gibi eylemler kadar ‘olağan’ kabul ederek zühdü, günümüz şeytanlarının çıkardıkları tozlu raflardan indirerek yaşamın bir parçası yapmakla mükellef değilsek de, yaptığımızda ulaşacağımız yerler bizlere yeterlidir.

Yine pragmatik insan zihninin bir yanılsamasına kaçılmış olabiliriz. Zühd ile nereye varacağız? Ruz-i mahşerdeki mevkii’yi sahibi bilir… Dünyada ise hiçbir yere varmayız. Ancak ‘Eğer’ manzumesinin yazarı Rudyard Kipling’in dediği gibi ‘bir ömür verdiğimiz değerlerin yıkılışını’, yıkılmadan izleyebiliriz.

Bu yazı Suat ATAN’a ait blog’dan alınmıştır, lütfen kaynak belirtmeden alıntı yapmayınız

Şimdi gidip yemeyip içmeyelim mi ‘zühd’ uğruna? Yiyelim, ama ‘tapmayalım’. Hadis-i şerif’te belirtildiği gibi “yiyiniz,içiniz,israf etmeyiniz”.Cahiliye devrinde peynirden, helvadan yapılan putlar malumdur. Hem tapılır acıkınca yenilirdi… günümüz putlarına ne kadar benziyor. Yani günlük yaşamın bir parçasına tapılıyor. Tek fark öncelik. Onlar taptıklarını yiyor, biz ise yediklerimize (tükettiklerimize, hatta tükemediklerimizin markalarına) tapıyoruz fiziksel anlamıyla olmasa bile.

Zühd denilince bir hırka bir lokma diyerek, zühdü bildiğimiz iddiasından vazgeçerek başlayabiliriz yola. Zühdü hemen bir yemek tarifi gibi uygulamı da düşünmemek gerek. Ya da modern zamanların ‘öneri’ metinlerinden ayırmak gerek. Yoksa bu metnin başlığı ‘7 adımda zühd’ ya da ‘3 adımda nasıl zahidlerden olunur’ olabilirdi.Oysa zühdü uygulamak bize aittir ancak ‘zahid olmak’ vasfımız olmayabilir.

Zühd fiziki olduğu kadar hatta daha fazlasıyla bir bakış açısı değişimidir. Aynanın öteki tarafından dünyaya bakıştır. Eşyayı gerçek varlığı ile fonskiyonel fetişzme kapılmadan algılamaktır.

24 Ekim 2010 Gürpınar