MONOLOG



Hayatın ne mi olduğu sordun? O topraktır. Sen ve senin fikirlerin ise tohum, başka insanların senin ve fikirlerin hakkında düşündükleri yağmur, derin okumaların ve gözlemlerin ise evren tarlasının sana ayrılmış toprağında yaptığın çalışmalardır. Elbette ektiğin çürük, yağmurlar bereketsiz, çalışmaların yetersiz olabilir. O zaman hasat zamanı saman çöplerinden ayıracağın özün veya fikirlerin de bozuk çıkacaktır. Un olup yoğrulsanız ateşlerde, pişirilseniz bile kimseyi doyuramazsınız o zaman.

Usta bir çiftçi olsan ve şansın yaver gitse de bu kez yabani otlarla mücadele edeceksin. Öyle ki zehirli bir ot hasadını mahvetmesin.

İşte, fikirleri veya kendisi bozuk insanlardır ki hayattan bezerler. Sanki hayat toprak değil de; onların çizdiği bozuk bir resim veya yaptıkları oransız bir heykelmiş gibi sıkılır dururlar. Ürünlerine üzülürler. Güzel yaşamayı tarım değil de sanat olarak görürler. Güzel yaşamak sanat değil; tarımdır. Bu yüzden belki de; mutlu olmak istiyorsan çiftçi ol evlat…

Doğduğun günden itibaren büyüklerin tepende konuşacaklar;

Hayat zordur,

Hayat acımasızdır,

Hayat affetmez,

Hayatım çürüdü,

…Hayatını kaybetti.

Şaşıracaksın elbet; Bu hayat kaybedilebilen bir şey mi? Diyeceksin. Yolda giderken bir de baktın hayatını kaybetmişsin gibi bir şey. Yeniden bulamaz mısın? Bulamazsın ya! Onu sen vermedin ki sen kaybedesin. Öldü deyiver gitsin. Hayır, öldü de deme. Ölmek kelimesi bile ölüm fiilinin mef’ulunu fail gibi gösteriyor. Yani sanki ölen adam bir iş yapmış bir edimde bulunmuş gibi. Hâlbuki ölüm öyle bir kavram ki eceli ile ölene bile “öldürüldü” denilebilir. Elbette fail-i meçhul değil eceliyle ölenler, eceli ile ölenlerin faili çoktan kendisini kabul ettirmiş.

Hayatın ne kadar tatlı olduğunu, onu kaybederken veyahut fail-i malum cinayete kurban giderken elbette öğreneceksin. O yüzden hayata ‘tatlı’ sıfatı da dahil olmak üzere (çünkü o bile nitelemeye muktedir değildir) hiçbir sıfat verme.

Aslında hayat bitmez. Ölüm dediğin senin hayatının bitmesi değil, senin hayattan (ayrılman da demeyeceğim) koparılmandır. Sen öldükten sonra da güneş doğacak, sen öldükten sonra da insanlar eğer yapıyorlarsa sabah kahvaltılarında çaylarına şeker atıp çaylarını karıştıracaklar. Tıpkı sen doğmadan önceki gibi. Senin doğmanla dünya değişmeyeceği gibi, ölümünle de değişmeyecek.

***

Hayat acımasızdır diyecekler. Hayır! Dedim ya; Hayat bereketli bir topraktır. İnsanlar da güldür. Sen hiç toprağa düştüğünde solmayan gül gördün mü? Toprağın güle yaptığı mıdır acımasızlık dedikleri? Oysa düpedüz kanundur bu. Kaldı ki gül eğer kendi düşmemişse toprağa veya bozuk değilse, toprak onu dalındayken soldurmaz. Ölüm vakti yaklaştıkça o gül, yaprak yaprak dökülüp kavuşur toprağa.

***

Kişi kendi senaryosunu ezberledikten sonra, hayat hiç de acımasız olmayacaktır. Hayat sahnesi de üzerinde oynanan oyunları taşıdıktan sonra elbette kendi perdecisine perdeleri kapattıracaktır. Perdeler kapanmadan evvel oyununu gururla oynadıktan sonra izleyicilere eğilip son görevini yapan kişi elbette alkışlanır o zaman. Ama aslında alkışlanan senaristtir ve oyuncular hiçbir zaman senaristin yazdığından daha öteye gidemezler, gittiklerini zannetseler bile aslında bu da o oyunun bir parçasıdır.

Yani düzensizlik ve kural dışılık bile senaryonun bir parçasıdır.

***

Büyüdüğün zaman kafana yiyeceğin çekiç darbelerini Maslow’un sözüyle açıklamaya kalkışma sakın: “Çekiçten başka bir şey olamayanlar, herkesi çivi olarak görürler”. Çekiçten başka bir şey olamayanların dışında her kes çividir zaten. Çivi olarak görülmeleri de bu yüzdendir. Ama unuttuk çivi olanların dışında bir tabaka daha vardır: Çivinin battığı mahaller: ahşap veya betonlar. Çivinin darbesi, çiviyi çok da yıpratmadan direkt bu mahalleri deler. İşte sınıflar dedikleri de sınıflar mücadelesi dedikleri de bundan ibarettir kabaca.

Çivinin battığı yer bile olsan; unutma ki sen çiviyi içine alıp tutmadıkça, çiviyi sana çakmazlar.

***

Bir ara bir daha kendi kendime hiçbir hususta söz vermemeye söz vermiştim, son verdiğim sözü tutamama korkusundan mıdır yoksa son verdiğim sözün de neticede kendi kendime verdiğim bir söz olarak, bir önceki sözümü bozma anlamına gelmesinden dolayı sözünde duramamanın acizliğinden midir bilinmez; insanların kendilerine verdikleri sözlerin insanların ruhlarını ikiye ayırdığını düşünür oldum. Ruh ikiye ayrılıyordu; istediği şeyi isteyen ve istediği şeyi iste(ye)meyen parçalar olarak. İşte bu iki parça ruh bir insanda birleşiyor, biri diğerine söz verdiriyordu. Bazen istediğini isteyen bazen istediğini iste(ye)meyen haklı oluyordu. Sevapla günah, doğru ile yanlış, iyi ile kötü işte burada ayrılıyordu. İnsanın belki de cennete şeytanın ayartması ile yediği meyve ruhu ikiye ayıran yasak meyveydi.

Melekler sürekli iyiyi uygularlar, kötüyü uygulayabilme yetenekleri yoktur. Hayvanlar ise ne iyiyi ne kötüyü uygulayabilecek güçtedir. Şeytansa sürekli kötüyü uygular. Bu üç varlıktan hiç biri iyi ile kötüyü ayırt edemez. Sadece Şeytan Âdem’e secde etmesi emredildiği zaman kendisinin ateşten yaratıldığı için ondan daha üstün olduğu vehmine kapılmış ama sonuçta yapacağı işin yanlış olduğunu düşünerek bile olsa akıl yürütmüştür. İşte bu yüzden şeytandır ya…

Ama insanın iyiyi ve kötüyü ayırt etme yeteneği vardır. Aslında tam olarak böyle de söylenemez; insanın kendine göre bazı şeyleri iyi bazı şeyleri kötü veya bazı şeyleri doğru bazı şeyleri yanlış olarak tasnif etme yeteneği varıdır sadece. Bu tasniflerin bütün insanlar için ortak olanları: (ki aslında bu ortak sınıflandırma aslında “iyi”nin karakaşı kara gözü için değil ortak menfaatler ve ortak endişelerdendir) örf ve adetleri daha sonra modernize olarak hukuku doğurmuştur. Mesela hırsızlık yapmak istisnalar dışında her toplumda yanlış karşılanır bu hırsızlığın kötü olmasından değil, herkesin malının çalınma endişesi içinde olduğundandır. Elbette sırf kötü olduğundan dolayı yapmayanlar da vardır ama bunlar azlar ki peygamberler insan-üstü bir kuvve-i tahakküm olan dini getirmişler ve çoğu kez dinlerin kişilerin kendilerinin yarattığı suç-caydırıcı sistemlernden üstün olduğunu ıspatlamışlardır.

Başa dönelim sonuçta; ruh bu tasniflerinin sonuçları olan ‘şu iyi şu kötü listesini’ kafasında sürekli olarak taşır, her hareketini buna göre değerlendirir. Bu iki yüzlülükten başka bir şey değildir. Sonuçta bu listeyi de kendi oluşturmuştur. O ruhun iyisi ve kötüsü mutlak iyi ve kötü değildir. Eski Yunan filozofu Epiktetos diyor ya: Doğru ile yanlışı ayıran aklın kendisi yanlış yola girerse ne olur?

Filozoflar, mütefekkirler, bilgeler çağlar boyu henüz iyi ile kötüyü filtreleyecek mekanizmaya bulamadılar; Kimi bu mekanizmanın vicdan olduğunu düşündü, kimisi akıldır dedi, kimisi de mesela Hedonistler ‘haz veren her şey iyidir’ dedi. Son filozoflardan Nietzsche’ninkisi biraz daha mantıklı olarak; en doğru kuralın immoralite yani kuralsızlık olduğunu ve immoralitenin yeniçağın kuralı olacağını düşündü. İyiyi kötüyü bir kurala bağlamayarak en akıllıcasını yapmışsa de Nietzsche kuralsızlığı bir kural olarak sayarak yine bir yere takıldı.

Şimdi daha iyi ile kötüyü veya paraleli doğru ile yanlışı ayıracak mekanizmamız yokken hayata nasıl tek kelimelik sıfatlar yükleyebiliyoruz. Acımasız olan hayat nasıl ömrünün sonuna kadar yetecek besinden fazlasının içinde doğan elma kurduna nasıl izin veriyor. Veya çok güzel olan hayat bir insanın nasıl bezdirip kendi kendini öldürmesine olanak sağlıyor.

Aslında en güzelini Shakspeare’nin yazdığı bir oyunda duyuyoruz: Tanrı katından iyi veya kötü yoktur. Bu sadece insanların icat ettiği iki garip kavramdır.

NİŞAN YILDÖNÜMÜ



3 Ekim Avrupa Birliği ile Türkiye’nin nişan yıldönümü olarak tarihe geçti. Dışişleri bakanı Abdullah GÜL’ün Lüksemburg’a gidişi öncesine kadar Lüksemburg’da tartışılanlar üzerinde ayrı ayrı durulması gereken konulardı. Özellikle Avusturya’nın alanında Fransa’yı geride bırakan inatçı tutumu gözden kaçmadı. Avusturya’nın bu tutumunu direkt olarak Avusturya’ya bağlamak doğru olmayacaktır. Avusturya aslında Avrupa içerisine dağılmış Türkiye karşıtlarının bilinçli veya bilinçsiz sözcüsü olarak görülmelidir. Sonuçta nüfusunun her 7 kişisinden biri Türk olan Avusturya’nın o zamanki muhalif duruşu aleyhimize de olsa normaldir.

Türk hükümeti veya Türkler artık Lüksemburg’da nasıl nitelendiriliyor ise Türkiye veya Başbakan’ın tabiri ile Türk Milleti kararlılığının ve başarılı stratejisinin meyvesini almıştır. Bugüne değin tabiri caizse Avrupa Birliğinin nazını hep çekmiş olan Türkiye 3 Ekim ve öncesi süreçte mantık evliliğine giden yolda adım atmış ve tavrını ortaya koymuştur. Aynı zamanda büyük bir stratejik taktik yapılarak Türkiye’nin İslamlığı vurgulanmış Avrupa birliğinin kendi ürettiği bir kavram olarak dinlerüstü demokrasiye atıf yapılarak Avrupa Birliğinin Türkiye’siz ancak bir Hıristiyan kulübü olacağı sıklıkla dile getirilmiştir. Bu takdire şayan bir taktiktir. Bu stratejilerin başarılarının herkes kendince bir yerlere bağlayabilir bu fikirler de ancak sahiplerini bağlar. Kimi AKP hükümetinin başarısı derken, kimi dışişleri bakanlığındaki isimsiz kahramanlar olan Türk diplomatların başarısı diyebilir. Yaşananları başarı olarak kabul ediyorsak ve bu başarılar sonuçta bu milletin lehine ise başarının kimin ürünü olduğunu pek de düşünmeme lüksüne sahibiz. Sonuçta altını çizmek gereken bir husus var, başarı yine de bu milletin ürünüdür. Bu çalışmaların aktörlerinin siyasi kimliğine takılıp kalmak sürecin yanlış yorumlanmasına neden olacağı gibi Avrupa birliği ile 5-10 yıl sürecek müzakereler boyunca tercih edilecek siyasi kimliklerin yanlış seçilmesine de neden olabilir.

Pek tabii ki Avrupa Birliği karşıtı olmak da doğal bir haktır ve saygı duyulmalıdır. Ancak kabul etmek gerekecektir ki gördüğümüz kesim kadarıyla top yekün Avrupa Birliği karşıtlarının çoğu için dün, mevcut herhangi bir fikri statükoya karşı çıkmak bazen vatan hainliği, bazen din düşmanlığı, bazen de tuhaftır irticacılık idi. Bugün Avrupa Birliği karşıtları da kabul etmelidirler ki Avrupa Birliğine karşı olmayı düşünsel bir hak olarak görmek bile Avrupa Birliğinin yarattığı rüzgârın sonucudur. Bu son cümle ağır bir itham gibi gelebilir, hatta bu cümleye cevaben kulağıma şu haykırışlar geliyor: Her iyi şeyi Avrupa’dan mı aldık, biz Avrupasız da bunları başarabilirdik, mesela Osmanlı devleti zamanında…

(Devamı olan cümlenin sentaksını hepimiz ezbere bildiğimizden yazmadım.) Evet, bu ağır bir itham değildir, şöyle düşünelim bir de: madem bu kadar iyiydik hoştuk bugün neden Avrupa birliğinin kapısını aşındırıyoruz. Neden matlup değil de talip pozisyonundayız? Elbette Avrupa birliğine girme amacımız “hadi modern olalım” amacını taşımaz, kanaatimizce Avrupa Birliği ulusal davamız/projemizin varoluş amacını sadece sosyal ve kültürel amaçlara bağlamak hem dar görüşlülük hem de yukarıda açıklanan yanlış anlaşılmaların kaynağıdır. Avrupa birliği her şeyden önce; bir medeniyetler birliği projesi sıfatı altındaki sürmekte olan soğuk 3. dünya savaşı içinde oluşturulmuş bir bloktur tabiri caizse. Amerika’nın Sovyetlerin çöküşünden sonra dünya üzerinde tesis ettiği hegemonya ve tek kutupluluk sadece Irak’ta bile ‘3. dünya savaşı’ sıfatını hak edecek kadar şiddetin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu tek kutupluluğun tüm dünyanın aleyhine olduğu kesindir. Hatta Sovyetlerin parlak devirlerinde Sovyetlere karşı olanlar bile Amerika’nın tüm dengeleri ele geçirdiği zaman yaptıkların görünce Sovyetleri arar olmuşlardır. Yani her nasıl olursa olsun dünyadaki bir gücün gücünü terazileyecek bir gücün olması dünya dengeleri açısından zaruridir. Bu manada şu anda Amerikan hegemonyasına karşı durabilecek süper güç olarak arenada tek bir devlet gözükmemektedir. Evet süper güç olmaya aday Çin vardır ancak Çin’in tam olarak bu pozisyona oturması zaman alacaktır.

Dolayısıyla Amerikanın karşısına bir devlet değil devletler topluluğu çıkmalıdır ve kanaatimizce şu anda bu fonksiyonu üstlenebilecek yegâne topluluk Avrupa Birliğidir. Türkiye ise safını belirleyerek gelecek için çok karlı bir yatırım yapmıştır. İyi bir strateji olacak ki bu işte Amerika’nın da desteği olmuştur.

Peki, stratejik boyutuyla düşündüğümüzde 3 Ekim Gecesinde zaten bir ara kopma noktasına gelmiş ilişkiler kopsa ne olacaktı? Putin’in 17 Aralık öncesi Türkiye ziyaretini hatırlarsınız sanki Avrupa Birliğine nispet yapılır gibi bir eda oluştu. Ne zaman Türkiye Avrupa birliğine girmese ne olur sorusu gündeme gelse hep bu ziyaret ve bu ziyaretin çağrışımları akla gelir. Bu çağrışımlar da mezkûr bir durumda Türkiye, Rusya ve Çin gibi ülkeler arasında kurulacak bir birlik veya Avrupalı olamayacaklar Birliği olurdu. Böyle bir birliğin ne derece tercih edilebilir tartışmalıdır. Ancak olası böyle bir birliğin gücü de küçümsenecek düzeyde olmazdı elbette.

Avrupa Birliği kapsamında dinler, toplumlar ve sınıflar arası ilişkiler üzerine iyice durulması gereken konularıdır. Acaba gerçekten de Türkiye ile Avrupa’nın evliliğinden güzel çocuklar mı doğacaktır? Bu sorunun cevabını epey bekleyeceğiz. Ne var ki kamuoyunun diline düşmüş hoş bir temenni var: Hıristiyan dünyası ile güçlü bir İslam ülkesi arasındaki bu bütünleşme dünya barışına katkıda bulunacak, medeniyetlerin birbirlerine yabancılaşmasını önleyecektir. Bu temenniyi sadece Sayın Başbakanımızın sıkça vurguladığı medeniyetler ittifakı kavramı değil, Türk Televizyonlarının birinde bir söyleşide konuşan Portekiz dış işleri bakanı De Amarel’in Türkiye ile müzakerelerin başlaması Bin Ladin’in hiç hoşuna gitmeyecek sözleri de özetlemektedir. Elbette özetlenen bu gibi temennilere bütün basiretli insanlar katılacaktır ancak unutulmaması gereken bir husus var değil ittifak medeniyetler kardeşliği dahi yaratılsa medeniyetlerin birbirleri ile farkları hep bir tampon mesafesi yaratacak ve herkes kendi evinde ….’nın ….’dan başka dostu yok diyecektir. Bu da doğal bir durumdur nitekim toplumların her şeyi unutsalar da hiçbir zaman unutmayacakları ve hatta takıntıları haline gelen tarihleri vardır.

“Türkiye kendi kendine yeter” düşüncesine ne demeli? İşte bu da takıntılaşmış tarihin ürünüdür. Osmanlı özlemiyle bu sözleri söyleyenler Osmanlının bir İmparatorluk Türkiye’nin ise bir Cumhuriyet olduğunu unutmaktadırlar. ABD imparatorluk değil, peki nasıl oluyor da kendi kendine yetiyor denilirse: ABD ise bir fiili imparatorluktur ki demokrasi peygamberliği misyonuyla gittiği gayrı resmi sömürgelerinden ve bunu dikkatle izleyen dünya kamuoyundan ciddi bir tepki almakta. Şu hususu da ayrıca hatırlatmakta fayda var ABD’nin Ebu Gureyb’i, Guantanamosu var ancak AB’nin yok yahut en azından varsa da sergileşecek kadar görsel materyali yok.

Avrupa’nın radikal Hıristiyan kesimi dışındaki kitlenin de sebepsiz yere Türkiye’nin Avrupa birliğine girmesine karşı endişeleri de tabiidir. Nitekim aldığı takdirde en azından ilk haliyle: “Avrupa’nın en büyük nüfuslu ve en genç, üstelik Müslüman ve maalesef en fakir” ülkesi olacak olan Türkiye’yi sıkça kullanılan tabirle hazmetmesi kolay değildir. Serbest pazar, serbest dolaşım gibi limitsiz özgürlüklerin uygulandığı bir birlikte, alındığı takdirde neredeyse tüm birliğin dengelerini sarsacak böyle bir ülkenin kabulü de kolay olmayacaktır. Bunu Türk’ün gücü olarak yorumlamanın da doğru olmayacağı, nitekim uluslar arası ilişkilerin kol güreşine benzemediği de ayrıca hatırlatılmalıdır.

Sonuç olarak dürüst tabir ile yorumunuz değil de kehanetiniz nedir diye sorulacak olursa: Müzakerelerin başlaması ile AB, Türkiye’yi tabi tutacağı check-up süreci ve sunacağı diyet listesi tabiri caizse nişanlılık durumundan mütevellit iktidar(lar)ca tolere edilecek ise de iktidarın da dahil olduğu kamuoyu içinde belki de iç işlerine müdahele veya başka gerginlik verici manalarda anlaşılacağından en azından toplumun belli muhafazakar kesimince kötü karşılanacak küçük çaplı gerginlikler ortaya çıkacaktır. Değişim ve isteklere adaptasyon sürecinin de zorlu geçeceği kesindir. Bu en azından “sıkıntılı” diye tabir edilecek süreç 5-10 yılı bulabilir. Ancak Türkiye’nin bunları da aşacağında şüphe yoktur. Ne var ki bu sıkıntılı sürecin içsel yankıları da yüksek bir ulusal metanetle karşılanmalıdır. Yine bu zorlu sürece rağmen ve zorlu süreç boyunca Türkiye’nin özellikle Müslüman dünya’da, Ortadoğu’da prestiji artmış, Türkiye’ye yüklenen roller değişmiştir. Umarız Türkiye’nin AB girişi ile Ortadoğu ve Ön Asya ilişkileri de daha da artar ve Türkiye bölgede artık kabul edilen bir güç olur.

***

Unutmadan: Rashid Al-Maktoum’un bu süreç dâhilinde Türkiye’ye gelmesi ve yapacağı 5.000.000 $ yatırım ile 2010 yılına yetiştirilmesi düşünülen Bosphorus Kuleleri’nin dünyanın en yüksek kuleleri olacağı söyleniyor. Bu durum Malezya’nın da ulusal bir ivme ile yükselişi sürecinde yaptırdığı ve o zaman için dünyanın en yüksek binaları olan Petronas ikizleri’ni hatırlatıyor. Ve pek tabii sonra Tayvanı. İnsan sormadan edemiyor; acaba yürümeye başlayan devletlerin en yüksek kule yaptırması gizli bir devletlerarası nispet veya gelenek mi?

NİŞAN YILDÖNÜMÜ



3 Ekim Avrupa Birliği ile Türkiye’nin nişan yıldönümü olarak tarihe geçti. Dışişleri bakanı Abdullah GÜL’ün Lüksemburg’a gidişi öncesine kadar Lüksemburg’da tartışılanlar üzerinde ayrı ayrı durulması gereken konulardı. Özellikle Avusturya’nın alanında Fransa’yı geride bırakan inatçı tutumu gözden kaçmadı. Avusturya’nın bu tutumunu direkt olarak Avusturya’ya bağlamak doğru olmayacaktır. Avusturya aslında Avrupa içerisine dağılmış Türkiye karşıtlarının bilinçli veya bilinçsiz sözcüsü olarak görülmelidir. Sonuçta nüfusunun her 7 kişisinden biri Türk olan Avusturya’nın o zamanki muhalif duruşu aleyhimize de olsa normaldir.

Türk hükümeti veya Türkler artık Lüksemburg’da nasıl nitelendiriliyor ise Türkiye veya Başbakan’ın tabiri ile Türk Milleti kararlılığının ve başarılı stratejisinin meyvesini almıştır. Bugüne değin tabiri caizse Avrupa Birliğinin nazını hep çekmiş olan Türkiye 3 Ekim ve öncesi süreçte mantık evliliğine giden yolda adım atmış ve tavrını ortaya koymuştur. Aynı zamanda büyük bir stratejik taktik yapılarak Türkiye’nin İslamlığı vurgulanmış Avrupa birliğinin kendi ürettiği bir kavram olarak dinlerüstü demokrasiye atıf yapılarak Avrupa Birliğinin Türkiye’siz ancak bir Hıristiyan kulübü olacağı sıklıkla dile getirilmiştir. Bu takdire şayan bir taktiktir. Bu stratejilerin başarılarının herkes kendince bir yerlere bağlayabilir bu fikirler de ancak sahiplerini bağlar. Kimi AKP hükümetinin başarısı derken, kimi dışişleri bakanlığındaki isimsiz kahramanlar olan Türk diplomatların başarısı diyebilir. Yaşananları başarı olarak kabul ediyorsak ve bu başarılar sonuçta bu milletin lehine ise başarının kimin ürünü olduğunu pek de düşünmeme lüksüne sahibiz. Sonuçta altını çizmek gereken bir husus var, başarı yine de bu milletin ürünüdür. Bu çalışmaların aktörlerinin siyasi kimliğine takılıp kalmak sürecin yanlış yorumlanmasına neden olacağı gibi Avrupa birliği ile 5-10 yıl sürecek müzakereler boyunca tercih edilecek siyasi kimliklerin yanlış seçilmesine de neden olabilir.

Pek tabii ki Avrupa Birliği karşıtı olmak da doğal bir haktır ve saygı duyulmalıdır. Ancak kabul etmek gerekecektir ki gördüğümüz kesim kadarıyla top yekün Avrupa Birliği karşıtlarının çoğu için dün, mevcut herhangi bir fikri statükoya karşı çıkmak bazen vatan hainliği, bazen din düşmanlığı, bazen de tuhaftır irticacılık idi. Bugün Avrupa Birliği karşıtları da kabul etmelidirler ki Avrupa Birliğine karşı olmayı düşünsel bir hak olarak görmek bile Avrupa Birliğinin yarattığı rüzgârın sonucudur. Bu son cümle ağır bir itham gibi gelebilir, hatta bu cümleye cevaben kulağıma şu haykırışlar geliyor: Her iyi şeyi Avrupa’dan mı aldık, biz Avrupasız da bunları başarabilirdik, mesela Osmanlı devleti zamanında…

(Devamı olan cümlenin sentaksını hepimiz ezbere bildiğimizden yazmadım.) Evet, bu ağır bir itham değildir, şöyle düşünelim bir de: madem bu kadar iyiydik hoştuk bugün neden Avrupa birliğinin kapısını aşındırıyoruz. Neden matlup değil de talip pozisyonundayız? Elbette Avrupa birliğine girme amacımız “hadi modern olalım” amacını taşımaz, kanaatimizce Avrupa Birliği ulusal davamız/projemizin varoluş amacını sadece sosyal ve kültürel amaçlara bağlamak hem dar görüşlülük hem de yukarıda açıklanan yanlış anlaşılmaların kaynağıdır. Avrupa birliği her şeyden önce; bir medeniyetler birliği projesi sıfatı altındaki sürmekte olan soğuk 3. dünya savaşı içinde oluşturulmuş bir bloktur tabiri caizse. Amerika’nın Sovyetlerin çöküşünden sonra dünya üzerinde tesis ettiği hegemonya ve tek kutupluluk sadece Irak’ta bile ‘3. dünya savaşı’ sıfatını hak edecek kadar şiddetin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu tek kutupluluğun tüm dünyanın aleyhine olduğu kesindir. Hatta Sovyetlerin parlak devirlerinde Sovyetlere karşı olanlar bile Amerika’nın tüm dengeleri ele geçirdiği zaman yaptıkların görünce Sovyetleri arar olmuşlardır. Yani her nasıl olursa olsun dünyadaki bir gücün gücünü terazileyecek bir gücün olması dünya dengeleri açısından zaruridir. Bu manada şu anda Amerikan hegemonyasına karşı durabilecek süper güç olarak arenada tek bir devlet gözükmemektedir. Evet süper güç olmaya aday Çin vardır ancak Çin’in tam olarak bu pozisyona oturması zaman alacaktır.

Dolayısıyla Amerikanın karşısına bir devlet değil devletler topluluğu çıkmalıdır ve kanaatimizce şu anda bu fonksiyonu üstlenebilecek yegâne topluluk Avrupa Birliğidir. Türkiye ise safını belirleyerek gelecek için çok karlı bir yatırım yapmıştır. İyi bir strateji olacak ki bu işte Amerika’nın da desteği olmuştur.

Peki, stratejik boyutuyla düşündüğümüzde 3 Ekim Gecesinde zaten bir ara kopma noktasına gelmiş ilişkiler kopsa ne olacaktı? Putin’in 17 Aralık öncesi Türkiye ziyaretini hatırlarsınız sanki Avrupa Birliğine nispet yapılır gibi bir eda oluştu. Ne zaman Türkiye Avrupa birliğine girmese ne olur sorusu gündeme gelse hep bu ziyaret ve bu ziyaretin çağrışımları akla gelir. Bu çağrışımlar da mezkûr bir durumda Türkiye, Rusya ve Çin gibi ülkeler arasında kurulacak bir birlik veya Avrupalı olamayacaklar Birliği olurdu. Böyle bir birliğin ne derece tercih edilebilir tartışmalıdır. Ancak olası böyle bir birliğin gücü de küçümsenecek düzeyde olmazdı elbette.

Avrupa Birliği kapsamında dinler, toplumlar ve sınıflar arası ilişkiler üzerine iyice durulması gereken konularıdır. Acaba gerçekten de Türkiye ile Avrupa’nın evliliğinden güzel çocuklar mı doğacaktır? Bu sorunun cevabını epey bekleyeceğiz. Ne var ki kamuoyunun diline düşmüş hoş bir temenni var: Hıristiyan dünyası ile güçlü bir İslam ülkesi arasındaki bu bütünleşme dünya barışına katkıda bulunacak, medeniyetlerin birbirlerine yabancılaşmasını önleyecektir. Bu temenniyi sadece Sayın Başbakanımızın sıkça vurguladığı medeniyetler ittifakı kavramı değil, Türk Televizyonlarının birinde bir söyleşide konuşan Portekiz dış işleri bakanı De Amarel’in Türkiye ile müzakerelerin başlaması Bin Ladin’in hiç hoşuna gitmeyecek sözleri de özetlemektedir. Elbette özetlenen bu gibi temennilere bütün basiretli insanlar katılacaktır ancak unutulmaması gereken bir husus var değil ittifak medeniyetler kardeşliği dahi yaratılsa medeniyetlerin birbirleri ile farkları hep bir tampon mesafesi yaratacak ve herkes kendi evinde ….’nın ….’dan başka dostu yok diyecektir. Bu da doğal bir durumdur nitekim toplumların her şeyi unutsalar da hiçbir zaman unutmayacakları ve hatta takıntıları haline gelen tarihleri vardır.

“Türkiye kendi kendine yeter” düşüncesine ne demeli? İşte bu da takıntılaşmış tarihin ürünüdür. Osmanlı özlemiyle bu sözleri söyleyenler Osmanlının bir İmparatorluk Türkiye’nin ise bir Cumhuriyet olduğunu unutmaktadırlar. ABD imparatorluk değil, peki nasıl oluyor da kendi kendine yetiyor denilirse: ABD ise bir fiili imparatorluktur ki demokrasi peygamberliği misyonuyla gittiği gayrı resmi sömürgelerinden ve bunu dikkatle izleyen dünya kamuoyundan ciddi bir tepki almakta. Şu hususu da ayrıca hatırlatmakta fayda var ABD’nin Ebu Gureyb’i, Guantanamosu var ancak AB’nin yok yahut en azından varsa da sergileşecek kadar görsel materyali yok.

Avrupa’nın radikal Hıristiyan kesimi dışındaki kitlenin de sebepsiz yere Türkiye’nin Avrupa birliğine girmesine karşı endişeleri de tabiidir. Nitekim aldığı takdirde en azından ilk haliyle: “Avrupa’nın en büyük nüfuslu ve en genç, üstelik Müslüman ve maalesef en fakir” ülkesi olacak olan Türkiye’yi sıkça kullanılan tabirle hazmetmesi kolay değildir. Serbest pazar, serbest dolaşım gibi limitsiz özgürlüklerin uygulandığı bir birlikte, alındığı takdirde neredeyse tüm birliğin dengelerini sarsacak böyle bir ülkenin kabulü de kolay olmayacaktır. Bunu Türk’ün gücü olarak yorumlamanın da doğru olmayacağı, nitekim uluslar arası ilişkilerin kol güreşine benzemediği de ayrıca hatırlatılmalıdır.

Sonuç olarak dürüst tabir ile yorumunuz değil de kehanetiniz nedir diye sorulacak olursa: Müzakerelerin başlaması ile AB, Türkiye’yi tabi tutacağı check-up süreci ve sunacağı diyet listesi tabiri caizse nişanlılık durumundan mütevellit iktidar(lar)ca tolere edilecek ise de iktidarın da dahil olduğu kamuoyu içinde belki de iç işlerine müdahele veya başka gerginlik verici manalarda anlaşılacağından en azından toplumun belli muhafazakar kesimince kötü karşılanacak küçük çaplı gerginlikler ortaya çıkacaktır. Değişim ve isteklere adaptasyon sürecinin de zorlu geçeceği kesindir. Bu en azından “sıkıntılı” diye tabir edilecek süreç 5-10 yılı bulabilir. Ancak Türkiye’nin bunları da aşacağında şüphe yoktur. Ne var ki bu sıkıntılı sürecin içsel yankıları da yüksek bir ulusal metanetle karşılanmalıdır. Yine bu zorlu sürece rağmen ve zorlu süreç boyunca Türkiye’nin özellikle Müslüman dünya’da, Ortadoğu’da prestiji artmış, Türkiye’ye yüklenen roller değişmiştir. Umarız Türkiye’nin AB girişi ile Ortadoğu ve Ön Asya ilişkileri de daha da artar ve Türkiye bölgede artık kabul edilen bir güç olur.

***

Unutmadan: Rashid Al-Maktoum’un bu süreç dâhilinde Türkiye’ye gelmesi ve yapacağı 5.000.000 $ yatırım ile 2010 yılına yetiştirilmesi düşünülen Bosphorus Kuleleri’nin dünyanın en yüksek kuleleri olacağı söyleniyor. Bu durum Malezya’nın da ulusal bir ivme ile yükselişi sürecinde yaptırdığı ve o zaman için dünyanın en yüksek binaları olan Petronas ikizleri’ni hatırlatıyor. Ve pek tabii sonra Tayvanı. İnsan sormadan edemiyor; acaba yürümeye başlayan devletlerin en yüksek kule yaptırması gizli bir devletlerarası nispet veya gelenek mi?

YÜZLER VE KAYBOLAN KİMLİKLER:



Çıplaklık olgusuna yüz kadar dayanıksız başka bir organ yoktur nitekim hiçbir zaman kendi haliyle yani çıplak gözükmez illa giydiği, kendince açıklarını kapattığı bir poza girer. Kimi yüzler sertlik giyitsisi ile ardını örterken, kimi yüzler yumuşaklık kıyafetini giyer. Siyah veya beyaz bir elbise giyer gibi. Elbette karmakarışık, siluetler de vardır ve bunlar da belirli yüz kıyafetleridirler. Hele vesikalık fotoğraflarda çıplak yüz dediğimiz kavramı bulmak imkânsızdır. Elbette bir marifet değildir çıplak yüzlü olmak veya hiçbir çehreye bürünmemek, ancak kolay da değildir.

Bireyin ruhunun haritası veya bazen indeksi olan bir varlık olarak yüzün girdiği pozisyonlar bireyin aslında kendini ne olarak kabul ettiğini, benliğine yakıştırdığı sıfatları da çağrıştırır. Bireyin kimliği olarak özetlenecek karmakarışık mekanizmanın dışa vurumundan başka bir şey değildir yüz. Kimlik ise en az yüz kadar anlaşılması güç bir kavramdır. Her şeyden evvel insana matuf bir kavram olduğundan bireyin en objektif halinde bile kimliği hakkında reel davranması neredeyse olanaksızdır.

Kimlik nedir? Etnik köken mi, bireyin dini mi, ideolojisi mi, kültürü mü? Yoksa bunların karışımı mı?

Cepte taşınan kimlikler üzerinde kişinin ayırt edici özelliği olan niceliksel bilgiler olan adı, soyadı, doğum yeri vb. özellikler yanında dini de yazar (ülkemizde). Bu ibarenin kimliklerden kaldırılacağı hakkındaki haberlere karşı verilen reaksiyonların sahiplerinin ceplerindeki kimlikte yazan özelliklerden biri olan dinin o kimlik sahibi için ne derece özel duruma geldiği hatta o bireyin ismi, soyismi gibi bilinçaltına çakılı olduğu gerçeğini ele vermektedir. Bu çok önemli bir psikolojik sırrı açığa vurmaktadır aynı zamanda: Bireyin kimliğini inşası sırasında kullandığı malzemelerin çeşitliliği, bireyler arası kimlik çatışmalarının ve neyin kimliksel neyin kitlesel kabul edileceği sorusunu da beraberinde getirmektedir.

Yüz meselesine geri dönelim: Bireyin yüzünün çıplak olduğu bir zamanı belirtmeden geçemeyeceğiz. Kişiler yüzlerine giydirdikleri siluetleri hiç şüphesiz dış dünyaya karşı üretirler, hiç şüphesiz kişinin içindeki değer yargıları bile birey yalnız başına kaldığı zaman virtüel bir dış dünyayı temsil eder. Dolayısıyla kişi aklı başında iken yalnız kalsa bile ruhen yalnız kalamaz buna göre yüzü yine çıplak olamaz. Ancak uyku durumu kişinin yabancı bir varlık olarak kendi özbenliğinden bile kurulduğu gerçek bir yalnızlık anı olarak yüzün çıplak kaldığı yegâne andır. Ölüm de bu anlardan biridir ancak ölümü bu duruma dâhil edemeyiz nitekim ölüm yaşamsal değerlendirmelerinizin dışında bir alan olarak kimliğin yok olduğu bir andır. Bundandır ki kardeşinize veya bir dostunuza kızsanız bile onu uyurken gördüğünüzde yüzündeki anlamsız ifadeden yani çıplaklıktan dolayı ona karşı bir merhamet duyarsınız. Yine bundandır ki eğer rastlamışsanız en zalim insanların bile ölmüş hallerinde çekilmiş siluetlerinde bir masumiyet vardır.

Kimliğin henüz en kötü ihtimalle özbildirimi bile henüz var olmadığından dolayı insan yaşamındaki kimliksiz bir çağ olan bebeklikte de yüz çıplak olduğundan (elbette sadece bundan değil) bir masumiyet vardır. Ve bu masumiyetin kaynağı bahsettiğimiz kimliğin yüzü terk etmesi hususu olacaktır ki bebekler kadar uyumakta olan yetişkinler de masum ve saf görünürler.

Bahsettiğimiz masumiyet bürünülmüş bir hal olarak değil de bakir bir ruh halini ifade eder, yani beyaza boyanmış bir duvar değil de hiç boyanmamış bir duvar gibi metaforize edilebilir. Dolayısıyla insanların çıplak iken yüzlerindeki bu masumiyeti özlerindeki saflığa bağlamak ancak mitolojik bir yaklaşım olur. Bu durum insanın özünde ne olduğunu ifşa etmekten çok insanın öyle veya böyle bir şekilde var olan özünü sarmaladığı suni fakat zaruri bir kabuk olarak kimliğinin dış dünyasına yansımasını ve bunun feed-back (geri dönüşüm) sürecini hatırlatır.

Davranışsal imza olarak kimlik:

Kişiyi diğerlerinden fiziksel olarak ayırt eden ve kendi inisiyatifi dışında verilmiş ismi gibi, onu diğerlerinden ruhsal olarak ayırt eden ve kısmen de kendi inisiyatifinde olan kimliği vardır. Kimlik kişinin isteyerek inşa ettiği unsurlar ile zaten sahip olduğu vasıfların toplamı olan bir kavramdır. Kimliği kişiden bağımsız, sadece onun dıştan görünüşü olarak nitelendirmek ne kadar yanlış olacak ise kimliği tamamen sahibinin inşa ettiği bir mekanizma olarak görmek o kadar yanlıştır.

Buna rağmen kimlikler genellikle sahiplerince, kendilerinin inşa ettikleri mekanizmalar olarak veya en azından bir şekilde sahibinin bilinci ile direkt bağlantılı vasıflar olarak görülürken dışarıdan ise o kişinin herhangi bir özelliği olarak kabul edilme eğilimindedirler. Hakkı Bulut’un “Ben Buyum sevdiğim…” şarkısı ironik olarak bu gerçeği ifade etmektedir; yani avami tabirle, ben bu kimliğe sahibim (böyle nitelendiriliyorum veya böyle olmayı ben istedim) kabul edersen et, etmezsen etme.

En sonunda kimlik kavramının oluşma sebebi olarak dış dünyayı kabul edebiliriz. Ötekilerinin olmadığı yerde kimliklerin de oluşmayacak, kimlik kavramı yerini salt ‘vasıf’ kavramına bırakacaktır. Meziyetler keskinleştirilmediği gibi, kötü özellikler bilinmeden kalacaktır.

Kimlik tanımını yapmakta geç kaldıysak da; kimlik üzerine yazan herkesin yaptığı gibi kimlik kavramı hakkındaki kişisel tanımımızı başta yapmadık. Kimlik üzerine yazılanlar zaten kimlikten ne anladığımızı yeterince ifade eder.

Post-Modern yaşamın kaybolan kimlikleri

Postmodernizm değil daha modernizm devrinde individüalizm (bireycilik) kişileri toplumun bir parçası olarak değil toplumu kişileri oluşturduğu bir yapı olarak vurgulayarak birey-merkezli bir yaşam anlayışı ile bireylerin hayatın birçok anlamında topluma olan aidiyet bağlarını zayıflattı. Desosyalize edilen birey yukarıda belirttiğimiz gibi topluma karşı inşa ettiği ve üzerinde özenle durduğu bir kavram olarak kimliğini, artık toplum diye bir varlığı tanımadığı için silip attı. Toplum kelimesi onun için yığın veya sürüden başka bir anlam ifade etmiyordu artık. İşte bu zamandan sonradır ki en büyük tarihi olaylar, başarı ve kahramanlıklar sadece bireylere atfedildi, tarihte artık birçok şey o tarihin sahibi millete değil sadece bir kişiye atfedilir oldu.

Mitolojinin konusu insanın doğasından bir türlü silip atamadığı biz değil beni daha sıkça vurgulayan efsanelerin bugünlere milletlerin ortak ürünleri olan efsanelerden daha güçlü bir biçimde yetişmesi bile insanlık tarihindeki en büyük toplumsal sistemlerin bile sadece ortak huzur amaçlı bile olsa sonunda yine bireysel menfaatlerin toplamı olduğunu aslında gerçek bir toplum kavramı ve etiğinin istisnalar dışında hiçbir zaman tam olarak var olmadığını ortaya koyar.

İşte modernizmden sonra birbirlerinin külüne muhtaç olmayan bireyler arasında kopan bağ tarihin en olmadık anında insanlığın nostaljik hayali olan modern toplum hayalini suya düşürmüştür.

YÜZLER VE KAYBOLAN KİMLİKLER:



Çıplaklık olgusuna yüz kadar dayanıksız başka bir organ yoktur nitekim hiçbir zaman kendi haliyle yani çıplak gözükmez illa giydiği, kendince açıklarını kapattığı bir poza girer. Kimi yüzler sertlik giyitsisi ile ardını örterken, kimi yüzler yumuşaklık kıyafetini giyer. Siyah veya beyaz bir elbise giyer gibi. Elbette karmakarışık, siluetler de vardır ve bunlar da belirli yüz kıyafetleridirler. Hele vesikalık fotoğraflarda çıplak yüz dediğimiz kavramı bulmak imkânsızdır. Elbette bir marifet değildir çıplak yüzlü olmak veya hiçbir çehreye bürünmemek, ancak kolay da değildir.

Bireyin ruhunun haritası veya bazen indeksi olan bir varlık olarak yüzün girdiği pozisyonlar bireyin aslında kendini ne olarak kabul ettiğini, benliğine yakıştırdığı sıfatları da çağrıştırır. Bireyin kimliği olarak özetlenecek karmakarışık mekanizmanın dışa vurumundan başka bir şey değildir yüz. Kimlik ise en az yüz kadar anlaşılması güç bir kavramdır. Her şeyden evvel insana matuf bir kavram olduğundan bireyin en objektif halinde bile kimliği hakkında reel davranması neredeyse olanaksızdır.

Kimlik nedir? Etnik köken mi, bireyin dini mi, ideolojisi mi, kültürü mü? Yoksa bunların karışımı mı?

Cepte taşınan kimlikler üzerinde kişinin ayırt edici özelliği olan niceliksel bilgiler olan adı, soyadı, doğum yeri vb. özellikler yanında dini de yazar (ülkemizde). Bu ibarenin kimliklerden kaldırılacağı hakkındaki haberlere karşı verilen reaksiyonların sahiplerinin ceplerindeki kimlikte yazan özelliklerden biri olan dinin o kimlik sahibi için ne derece özel duruma geldiği hatta o bireyin ismi, soyismi gibi bilinçaltına çakılı olduğu gerçeğini ele vermektedir. Bu çok önemli bir psikolojik sırrı açığa vurmaktadır aynı zamanda: Bireyin kimliğini inşası sırasında kullandığı malzemelerin çeşitliliği, bireyler arası kimlik çatışmalarının ve neyin kimliksel neyin kitlesel kabul edileceği sorusunu da beraberinde getirmektedir.

Yüz meselesine geri dönelim: Bireyin yüzünün çıplak olduğu bir zamanı belirtmeden geçemeyeceğiz. Kişiler yüzlerine giydirdikleri siluetleri hiç şüphesiz dış dünyaya karşı üretirler, hiç şüphesiz kişinin içindeki değer yargıları bile birey yalnız başına kaldığı zaman virtüel bir dış dünyayı temsil eder. Dolayısıyla kişi aklı başında iken yalnız kalsa bile ruhen yalnız kalamaz buna göre yüzü yine çıplak olamaz. Ancak uyku durumu kişinin yabancı bir varlık olarak kendi özbenliğinden bile kurulduğu gerçek bir yalnızlık anı olarak yüzün çıplak kaldığı yegâne andır. Ölüm de bu anlardan biridir ancak ölümü bu duruma dâhil edemeyiz nitekim ölüm yaşamsal değerlendirmelerinizin dışında bir alan olarak kimliğin yok olduğu bir andır. Bundandır ki kardeşinize veya bir dostunuza kızsanız bile onu uyurken gördüğünüzde yüzündeki anlamsız ifadeden yani çıplaklıktan dolayı ona karşı bir merhamet duyarsınız. Yine bundandır ki eğer rastlamışsanız en zalim insanların bile ölmüş hallerinde çekilmiş siluetlerinde bir masumiyet vardır.

Kimliğin henüz en kötü ihtimalle özbildirimi bile henüz var olmadığından dolayı insan yaşamındaki kimliksiz bir çağ olan bebeklikte de yüz çıplak olduğundan (elbette sadece bundan değil) bir masumiyet vardır. Ve bu masumiyetin kaynağı bahsettiğimiz kimliğin yüzü terk etmesi hususu olacaktır ki bebekler kadar uyumakta olan yetişkinler de masum ve saf görünürler.

Bahsettiğimiz masumiyet bürünülmüş bir hal olarak değil de bakir bir ruh halini ifade eder, yani beyaza boyanmış bir duvar değil de hiç boyanmamış bir duvar gibi metaforize edilebilir. Dolayısıyla insanların çıplak iken yüzlerindeki bu masumiyeti özlerindeki saflığa bağlamak ancak mitolojik bir yaklaşım olur. Bu durum insanın özünde ne olduğunu ifşa etmekten çok insanın öyle veya böyle bir şekilde var olan özünü sarmaladığı suni fakat zaruri bir kabuk olarak kimliğinin dış dünyasına yansımasını ve bunun feed-back (geri dönüşüm) sürecini hatırlatır.

Davranışsal imza olarak kimlik:

Kişiyi diğerlerinden fiziksel olarak ayırt eden ve kendi inisiyatifi dışında verilmiş ismi gibi, onu diğerlerinden ruhsal olarak ayırt eden ve kısmen de kendi inisiyatifinde olan kimliği vardır. Kimlik kişinin isteyerek inşa ettiği unsurlar ile zaten sahip olduğu vasıfların toplamı olan bir kavramdır. Kimliği kişiden bağımsız, sadece onun dıştan görünüşü olarak nitelendirmek ne kadar yanlış olacak ise kimliği tamamen sahibinin inşa ettiği bir mekanizma olarak görmek o kadar yanlıştır.

Buna rağmen kimlikler genellikle sahiplerince, kendilerinin inşa ettikleri mekanizmalar olarak veya en azından bir şekilde sahibinin bilinci ile direkt bağlantılı vasıflar olarak görülürken dışarıdan ise o kişinin herhangi bir özelliği olarak kabul edilme eğilimindedirler. Hakkı Bulut’un “Ben Buyum sevdiğim…” şarkısı ironik olarak bu gerçeği ifade etmektedir; yani avami tabirle, ben bu kimliğe sahibim (böyle nitelendiriliyorum veya böyle olmayı ben istedim) kabul edersen et, etmezsen etme.

En sonunda kimlik kavramının oluşma sebebi olarak dış dünyayı kabul edebiliriz. Ötekilerinin olmadığı yerde kimliklerin de oluşmayacak, kimlik kavramı yerini salt ‘vasıf’ kavramına bırakacaktır. Meziyetler keskinleştirilmediği gibi, kötü özellikler bilinmeden kalacaktır.

Kimlik tanımını yapmakta geç kaldıysak da; kimlik üzerine yazan herkesin yaptığı gibi kimlik kavramı hakkındaki kişisel tanımımızı başta yapmadık. Kimlik üzerine yazılanlar zaten kimlikten ne anladığımızı yeterince ifade eder.

Post-Modern yaşamın kaybolan kimlikleri

Postmodernizm değil daha modernizm devrinde individüalizm (bireycilik) kişileri toplumun bir parçası olarak değil toplumu kişileri oluşturduğu bir yapı olarak vurgulayarak birey-merkezli bir yaşam anlayışı ile bireylerin hayatın birçok anlamında topluma olan aidiyet bağlarını zayıflattı. Desosyalize edilen birey yukarıda belirttiğimiz gibi topluma karşı inşa ettiği ve üzerinde özenle durduğu bir kavram olarak kimliğini, artık toplum diye bir varlığı tanımadığı için silip attı. Toplum kelimesi onun için yığın veya sürüden başka bir anlam ifade etmiyordu artık. İşte bu zamandan sonradır ki en büyük tarihi olaylar, başarı ve kahramanlıklar sadece bireylere atfedildi, tarihte artık birçok şey o tarihin sahibi millete değil sadece bir kişiye atfedilir oldu.

Mitolojinin konusu insanın doğasından bir türlü silip atamadığı biz değil beni daha sıkça vurgulayan efsanelerin bugünlere milletlerin ortak ürünleri olan efsanelerden daha güçlü bir biçimde yetişmesi bile insanlık tarihindeki en büyük toplumsal sistemlerin bile sadece ortak huzur amaçlı bile olsa sonunda yine bireysel menfaatlerin toplamı olduğunu aslında gerçek bir toplum kavramı ve etiğinin istisnalar dışında hiçbir zaman tam olarak var olmadığını ortaya koyar.

İşte modernizmden sonra birbirlerinin külüne muhtaç olmayan bireyler arasında kopan bağ tarihin en olmadık anında insanlığın nostaljik hayali olan modern toplum hayalini suya düşürmüştür.

KİMLİĞİMİZ ALTÜST MÜ OLUYOR?



Alt kimlik, üst kimlik tartışmaları arasında gün-deme küçük dem vuruşlar.

Temiz Ekran’ımıza yapılan haksızlık:

Türkiye gündemleri ile içinde yaşayanlara neredeyse gündem-dışı hiçbir şeyi düşündürmeye olanak vermeyen bir ülkedir. Bugün herhangi bir ulusal gazetenin pek az yerinde gündem dışı, sofistike konular bulabilirsiniz. Mevcut gündem dışı konular da genellikle klasikleşmiş konulardır. Mesela cinsellik, ailevi sorunlar, dizilerle ilgili yazılar, filmler koskoca 3–4 sayfayı doldurabiliyor iken, bilişim dünyası ile ilgili konular, edebi yazılar, bir takım hobilerle ilgili yazılar cımbızla aranacak kadar zor bulunabiliyor. Bunlar beylik arayışlar olarak yorumlanmamalı. Bir zamanların gazetecilik anlayışı böyle değildi nitekim.

TRT’nin özelleştirilmesi ile ilgili söylentiler sürüp giderken bununla ilgili bir özel televizyon yetkilisinin yazısında değindiği konular ilginç. Bu mezkûr şâhısa göre TRT Türkiye’de televizyonculuğun ekolü, televizyoncuların mektebi olarak görülüyor ama TRT haberciliği küçümseniyor. Yazının ilk paragraflarında aklıma TRT’nin bir devlet televizyonu olması itibari ile sahip olduğu duruşun haberlerine yansıyan resmiyeti ve klişeciliğini hesaba katınca mezkûr şahsın fikirlerini en azından mazur görmüştüm. Ancak yazının devamında TRT’nin neden iyi habercilik yapamadığı ile ilgili öne sürülen anekdotu okuyunca bu yazı hakkındaki düşüncelerim tamamen değişmişti:

“TRT’ye göre Deniz Akkaya’nın dayak yemesi bir haber değil magazindir, oysa biz özel televizyonlara göre bu bir haberdir…”

Buraya kadar da tamam, elbette kişilerin neleri haber neleri haber-dışı olarak gördükleri tamamen kişiseldir. Ancak devam eden cümlelerde “Deniz Akkaya’nın dayak yemesini haber yapmanın modern habercilik örneği olarak görülmesi” yani haber hammaddesi bir konuya olan saf kişisel bakışın modern sıfatına layık görülmesi, ancak kailini bağlayan bir sözdür. İşte ilkel olan da budur.

Neyin haber neyin haber-dışı olduğu sorunsalı felsefedeki neyin iyi neyin kötü olduğunu araştıran etik tartışmaları veya hangi bilginin doğru hangi bilginin yanlış olduğunu araştıran, bunun filtresi üzerine kafa yorduran epistempoji (bilgi felsefesi) tartışmaları hatırlatır. Benim etik felsefesi üzerine hep ilginç bulduğum hedonizmi (Türkçeye hazcılık olarak çevrilebilir) paylaşmak istiyorum. Hedonizme göre haz veren her şey iyi, haz vermeyen şey ise kötüdür. Buna göre zina haz verdiği için iyi ve doğrudur. Ancak açlık kişiye haz vermediği için yanlıştır. Bir de pragmatizm(faydacılık) var; fayda veren şey doğru, vermeyen ise yanlıştır. Şimdi bunu haberciliğe uygulayalım, TRT haberciliği nispeten pragmatik idi (Tanzanya cumhurbaşkanın ziyaretlerini uzun uzun irdeleyen haberler bazılarınca faydasız olarak gözükse bile) ve kesinlikle bireyci değildi. Bu haber anlayışı sayesinde hiç olmazsa gençler erkekler en fazla devlet adamlarına, genç kızlar ise bu devlet adamlarının eşlerine özenebiliyordu. (Kıyafetlerine değil, kendilerine). Sanıldığının aksine TRT tekeli; “haber de, magazin de budur, ister beğen ister beğenme” diyen bir anlayışa sahip değildi. Kanaatimce tek olmanın verdiği sorumluk altında, devlet “adabı erkânında” kaliteli bir yayıncılıktı.

Gelelim özel kanallara (görmediysek de iyileri münezzeh olsun) bunlar ise kendilerinin modern olarak gördüğü ticari anlayışa sahiptirler: “reytingi yükselten her yayın iyi ve doğru, reytingi olmayan yayın ise yanlıştır anlayışı”. Bir yerde haz veren yayın iyidir anlayışı ile hedonist bir zihniyete sahip olan bu kanallara göre Deniz Akkaya’nın dayak yemesi iki yönden bir haber sayılır: Bir kere sansasyonel olduğu için reytingi yükselterek yayıncıya haz verir. İkincisi ise böyle bir haberde aralarda gösterilecek olan Deniz Akkaya’nın yarı çıplak görüntüleri ve haber stüdyolarında çağrılan Deniz Akkaya’nın şuh ve bir de dayak yemiş kadın olarak sadistik erotizmimizi gıdıklayan havası da topluma haz verir. Burada ne toplumun ahlak değerleri, ne de Deniz Akkaya’nın her ne olursa olsun toplumsal onuru hesaba katılmaktadır. Tek amaç reytingdir. Yani o yayının “pazarlama gücüdür”.

Kimlik kavramı:

Sıfatlarına dokunmadan geçemediğimiz gündem-üreticileri ile ilgili konumuzu saptıran uzun bir hicivden sonra meşhur alt kimlik üst kimlik tartışmalarına “bizim de çorbada tuzumuz olsun” diyerek başlıyoruz:

Bu iki kavram gündeme oturduğu günden beridir her nedense sanki başbakanımızın ihdas ettiği, heybesinden çıkardığı kavramlarmış gibi empoze edilmekte. Kavramlar tabiatları itibari ile somut varlıklar olmadığından mucitlerinin kim olduğunu kestirmek veya iddia etmek zordur. Ancak kavramların çıkış yerleri ve tarihleri tahmin edilebilir hususlardır çünkü aslında kavramların esas çıkış mecraları bu parametrelerdir.

Bırakın alt kimlik üst kimliği “kimlik” kavramının kendisi dahi şu an anladığımız anlamıyla çok genç bir kavramdır. Kimlik kavramının insan bilincinde yarattığı “birey ve toplumları birbirinden farklılaştırıcı, sınır çizici” çağrışım, birey ve toplumların kendilerini tanımlarken diğerlerinden farklı olduklarına dair inançlarına yaptıkları vurgularla daha çok kullanılır olmuştur.

Kimliğimizin kimyasal analizi ve mozaik kavramına bir alternatif:

Somut varlığın en kestirme tanımı olan madde atoma kadar hatta atomdan daha küçük parçalara kadar bölünebilir, her yeni bölünmede ortaya çıkanlar birbirinden ayrıdır.

Türkiye olarak kimliğimizi kabaca bir su molekülüne benzetelim su molekülü birbirinden tamamen farklı olan hidrojen ve oksijenden oluşur. Biri yakıcı biri yanıcıdır, ancak bunlar belli şartlar altında tepkime (reaksiyon) yapmış ve ikisinden oluşsa da ikisinden farklı bir madde olan suyu oluştururlar. Burada su üst kimlik, hidrojen ve oksijen olma alt kimliktir. Kimlik tartışmalarında sıkça kullanılan; mozaik, hoşaf, aşure vb… kavramlara bir alternatif de bu olabilir. Şimdi özellikle de kimyacı okurlarımız aşağıdaki iki muadil cümleyi okusunlar:

Hepimiz müslümanız, kız alıp vermişiz, ayrılmayız biz:

(Bir molekülüz, elektron alıp vermişiz, ayrılmayız biz):

Şimdi hidrojen ve oksijen bir şekilde (hadi dış mihrakların etkisi ile diyelim) birbirine düştü. Siz hidrojen ve oksijeni bir araya getirip “yahu bakın biz bir su molekülüyüz, evren kurulduğundandır beraberiz, elektron alıp vermişiz,” diyerek iki de bir su olduklarını söyleyip bir şey anlatamazsınız. Hele oksijene kalkıp “evet biz suyuz, ama kendine niye oksijen diyorsun, sen de hidrojensin” dediniz mi bırakın hidrojeni, oksijeni millet proton ve nötronlara kadar ayrışır.

Üst kimlik olarak tanımlanabilecek “su” kavramına yapılan vurgu ancak alt kimlik olan “hidrojen” ve “oksijen”e aradıkları tanımları da kapsarsa bir çözüm olabilir.

Ne mutlu “hidrojenim” diyene ! Cümlesi bir zamanlar Ne mutlu “su”yum diyene! Cümlesinin muadili iken bugün farklı bir anlama geliyorsa veya şu kahrolası dış mihrakların etkisi ile kavram kargaşası ile farklı bir yere çekiliyorsa artık açık açık endişelenmenin ve dillerin altındaki baklayı çıkarmanın zamanı gelmiştir.

***

Bir yerde farklılıkları birbirine bir şekilde bağlamak, akrabalaştırmak veyahut bu farklılıkların üzerine bir çatı olarak konmak üzere kavram aramak için ne kadar çaba harcanıyor ise ortada gerçek bir sorun var demektir. Bu soruna siz ister Kürt Sorunu, ister Türk sorunu, ister Oksijen sorunu diyin, adının ne koyarsanız koyun böyle bir sorun vardır. Ve bu sorun siz o sorunu inkâr ettikçe, dış mihraklar tarafından kaşınır durur, sizin de her zaman geçilmeye hazır kırmızıçizgileriniz olarak “karalama defterinizde” kalır.

Başbakan’ın üst kimlik olarak önce “Türk” değil de “Türkiyeli” veya “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” olmayı öngörmesi, sonra Avustralya’da Müslümanlığı üst kimlik olarak belli belirsiz önermesi, Türkiye’de hiçbir zaman “yahu neden böyle bir kavram aranıyor” dedirteceğine, “vay efendim üst kimlik nasıl şu olur, üst kimliğimiz budur, üst kimliğimize şu demek, şuculuktur.” Şeklindeki -kişisel diyorum, evet- kişisel tartışmalara dönüştü. Türkiyede bu konuda öteden beri kabaca 5 görüş vardı:

· Üst kimliğin Türk olmak olduğunu ve Türk olmanın Türk olmak anlamına geldiğini düşünenler

· Üst kimliğin Türk olmak olduğunu ve Türk olmanın Türkiye Vatandaşı olduğunu düşünenler

· Üst kimliğin Türkiye Vatandaşı olmak olduğunu düşünenler

· Üst kimliğin İslamiyet olduğunu düşünenler

· Ve hiçbir şey düşünmeyenler, düşünmek istemeyenler

Bu 5 görüşten başbakan hangi birine dem vursa diğerleri “nasıl olur” diye şahlanmaktadırlar. Kanaatimce üst kimliğin ne olduğu veya ne olması gerektiğinden çok, üst kimlik arayışına başlamak daha vehim bir durumdur. Bu suya sabuna dokunmayalım anlamına gelmez, “üst kimlik aramayalım, her şeyi oluruna bırakalım” da demek değildir. Bu keskin bir geçiş döneminden geçtiğimize dair bir uyarıdır!

Bu geçiş dönemine kıvılcımlar bir yerlerden veya kendiliğinden ortaya çıktı, ancak çakmak taşları ve ileride belki de kilometre taşı diyeceklerimiz şunlar:

Kopenhag

AB

Şemdinli

Kuzey Irak

Bu tartışmaların ilerleyen dönemlerde (her zaman olduğu gibi) yeni ve taze gündemlerle unutulacağında ve ara sıra ta ki çözülene değin ısıtılıp ısıtılıp sofraya getirileceğinde şüphe yok. Bu süreç boyunca neler olup biteceğini hep birlikte göreceğiz.

NOLI IRE FAC VENIRE*



Beyinsel ölüm çoğu kez fiziksel ölümden çok sonra gerçekleşir, yani solunum sistemi veya dolaşım sistemi durduğu an beyin faaliyetleri de hemen durmaz bir müddet devam eder. Dolayısıyla ölmüş sayılan bir çok kişinin ölüm anından sonraki 20-25 dakika boyunca teorik olarak zihinsel faaliyetleri devam etmektedir.

Aynı şekilde ve daha korkunç olarak koma veya şoka girmiş bazı insanların öldü zannedilerek, ölmüş muamelesi gördüğü de olmuştur. Morgdan kalkıp evine dönenler, gömüldükten sonra kendine gelip saçlarını ağartan daha sonra yine bir şekilde kurtulan insan hikâyeleri de bu olgu kaynaklıdır.

Bu gibi hususların aslını bugün bilim sayesinde bilmekteyiz. Geçmişte ise böyle bir durum pratik olarak tahmin edilebiliyor idiyse de tam olarak bilinmemekteydi.

Haklı bir uygulama olarak İslamiyet’te sünnete uyma gayesi ile ölüler çabuk defnedilmeye çalışılırdı. Bugün de öyle devam etmektedir.

Diğer dinlerin kimilerinde mevtayı iyice bekletmek, kimilerinde yakmak, kimilerinde ise özel kuleler içerisine terk edip gitmek (Zerdüştlük dininde) adettir.

Bizim zihinsel jimnastiğimiz ise ölülerini gömen toplumlar üzerine:

Düşünün ki bir trafik kazası veya hastalık sonucu komaya girdiniz, öldü zannedilerek yıkanıp gömüldünüz, bir süre sonra bilinciniz yerine geldi ve uyandınız. Pek tabii ki ışık yok, hava belki var fakat az, rahat hareket etmek imkânsız, dış dünya ile iletişiminiz yok. Muhtemelen çok da aç ve susuz bir haldesiniz. O anda düşünürsünüz; acaba hala ölmedim mi yoksa ölümden sonraki hayat bu mu? Bir süre bekledikten sonra olağan dışı bir durum olmadığını, Münker ve Nekirin hesap için gelmediğini anlayınca hala yaşadığınızı ve mucizevî bir durum olmadıkça bulunduğunuz yerden çıkamayacağınızı anlayarak belki de aklınızı yitirirsiniz. Keşke cep telefonumla beraber gömülseymişim diyeceksiniz ama o da imkânsız, olsa bile ya çekmeyecek, ya şarjı bitmiş olacak ya da o kadar dar olacak ki elinizi bile oynatamayacaksınız.

Dışarıda ise taziyenizin yapıldığını, sizin için yasinler okunduğunu düşünün. Ölmüşsünüz veya öyle kabul ediliyorsunuz…

Hiçbir ihtiyacınızı karşılayamayacaksınız, havanız bitecek, kemirgen yeraltı hayvanları yavaş yavaş kefeninizi kemirip teninize erişecek…

***

Tarihi mezarlıklara bir bakın insanlığın başından bu güne ölmüş (kabul edilen sonradan da ölen) milyonlarca insanın arasında bu anlattıklarımızı yaşayan binlerce insan olmuştur.

Belki siz belki ben de bu ölümden beter durumu yaşayacak ve bu satırları acıyla yad edeceğiz…!

***

Bu durumdan kurtulmanın bir yolu yok mudur? Vardır elbette: Bazılarının öldükten sonra 6 saate kadar gömülmemeyi vasiyet ettiğini bilirim. Her halde bu korkuya yani mezarda uyanırsam ne yaparım? Korkusuna iyice kapılmış biri öldükten sonra hiç gömülmemeyi vasiyet edebilir.

Peki, mezkûr hale düşseydiniz ve aklıselim düşünmeye vaktiniz olsa dünya da iken neleri vasiyet etmek isterdiniz. Her halde dünya gözüyle yazılmış bir vasiyetten daha farklı olurdu istekleriniz.

Buraya kadar anlatılanları tezekkür-ü mevt olarak kabul etmemek lazım çünkü henüz mevt (ölüm) vakası yok. Ancak ölümden daha beter bir durum var.

***

Ve yine farz edin ki ölüm bizim zannettiğimiz gibi değil de vaki olduktan mezarlığa kadar süren bir süreç olsun ve mezarlık ölünün kendine gelmesini sağlayan uyarıcı bir mekân olsun. Üstelik öldükten sonra yaşam hiç de anlattıkları gibi olmasın.

Sembollerin manalarını çözemeyenler için pek de farklı olmayacaktır ölüm. Ancak sembollerin manalarını çözenler için ölüm yeni bir başlangıçtır.

Mezarda insanı ısıracak olan yılanın gerçekten acı vermesi için yukarıda anlatıldığı gibi ruh tenden henüz çıkmamış olmamalıdır. Bu durumda ya kabir azabı dedikleri yukarıda anlatılanlar olmalı ya da yılan dedikleri çok farklı bir şey olmalı. Hüccet-ül İslam İmam-ı Gazali yılanın insanın günahlarının sembolleşmiş veya vücut bulmuş şekli olduğunu söylüyor.

Elbette ölüm hiçbir şeye inanmayanlar kadar zor gelmez kimseye, o kadar dünya hayatından sonra karanlık ve hiçbir şeyin olmadığı, bilincin ebediyen uyanmayacağı bir çukur. Aslında inanmayanlar doğru tahmin ediyorlar; onlar için daha kötü bir durum mevcut. Ancak her hangi bir dine inanarak ölüm ötesi yaşama inananların inandıklarının gerçekle hiçbir alakası olmadığını farz etsek bile en azından dünyada bir tesellileri var. Ve bu tesellileri onları daha duyarlı olmaya teşvik ediyor. Ancak maalesef çoğu kez yaşlılıkta…

***

Düşünün ki kişi öldükten sonra nasıl bir âlem tasavvur ediyorsa aynen onunla karşılaşsın, hiçbir şey görmeyeceğine inanan hiçbir şey ile hayvanlar âleminde gözünü açacağına inanan hayvanlar âleminde açsın. Cennet ve cehenneme inanan da bunlarla karşılaşsın. Siz hangisini düşünmek isterdiniz?

Elbette sonuncusunu (hangi dinden olursanız olun). Nitekim her kes bu dünyada yapılanların tartıldığı bir âlemi tercih eder.

Cennet ve cehennem fikri olmasa belki de tarihteki isyanlar şimdiye kadar olmuşların onlarca katı olacaktı. Fukaralar nasılsa bu dünyadan başka bir dünya yok, ne yapsak kar diyip isyan edecek, zenginler ise yardım yapmayı anlamsız bulacaklardı. Zulüm görenler, sabır diye bir meziyete sahip olmayacak, zalimler ise hiç ama hiç korkmayacaktı.

Ölüm olmasa cennet cehennem fikri veya bilinmeyen zorunlu bir yolculuk fikri de olmayacaktı.

Bunlardan hiç biri olmayacaktı.

Bu yazının konusu belki de başka bir konu olacaktı.

Öyleyse yaşasın ölüm…

Noli ire fac venire: (Lat) Gitme, gelmelerini sağla.