KİMLİĞİMİZ ALTÜST MÜ OLUYOR?



Alt kimlik, üst kimlik tartışmaları arasında gün-deme küçük dem vuruşlar.

Temiz Ekran’ımıza yapılan haksızlık:

Türkiye gündemleri ile içinde yaşayanlara neredeyse gündem-dışı hiçbir şeyi düşündürmeye olanak vermeyen bir ülkedir. Bugün herhangi bir ulusal gazetenin pek az yerinde gündem dışı, sofistike konular bulabilirsiniz. Mevcut gündem dışı konular da genellikle klasikleşmiş konulardır. Mesela cinsellik, ailevi sorunlar, dizilerle ilgili yazılar, filmler koskoca 3–4 sayfayı doldurabiliyor iken, bilişim dünyası ile ilgili konular, edebi yazılar, bir takım hobilerle ilgili yazılar cımbızla aranacak kadar zor bulunabiliyor. Bunlar beylik arayışlar olarak yorumlanmamalı. Bir zamanların gazetecilik anlayışı böyle değildi nitekim.

TRT’nin özelleştirilmesi ile ilgili söylentiler sürüp giderken bununla ilgili bir özel televizyon yetkilisinin yazısında değindiği konular ilginç. Bu mezkûr şâhısa göre TRT Türkiye’de televizyonculuğun ekolü, televizyoncuların mektebi olarak görülüyor ama TRT haberciliği küçümseniyor. Yazının ilk paragraflarında aklıma TRT’nin bir devlet televizyonu olması itibari ile sahip olduğu duruşun haberlerine yansıyan resmiyeti ve klişeciliğini hesaba katınca mezkûr şahsın fikirlerini en azından mazur görmüştüm. Ancak yazının devamında TRT’nin neden iyi habercilik yapamadığı ile ilgili öne sürülen anekdotu okuyunca bu yazı hakkındaki düşüncelerim tamamen değişmişti:

“TRT’ye göre Deniz Akkaya’nın dayak yemesi bir haber değil magazindir, oysa biz özel televizyonlara göre bu bir haberdir…”

Buraya kadar da tamam, elbette kişilerin neleri haber neleri haber-dışı olarak gördükleri tamamen kişiseldir. Ancak devam eden cümlelerde “Deniz Akkaya’nın dayak yemesini haber yapmanın modern habercilik örneği olarak görülmesi” yani haber hammaddesi bir konuya olan saf kişisel bakışın modern sıfatına layık görülmesi, ancak kailini bağlayan bir sözdür. İşte ilkel olan da budur.

Neyin haber neyin haber-dışı olduğu sorunsalı felsefedeki neyin iyi neyin kötü olduğunu araştıran etik tartışmaları veya hangi bilginin doğru hangi bilginin yanlış olduğunu araştıran, bunun filtresi üzerine kafa yorduran epistempoji (bilgi felsefesi) tartışmaları hatırlatır. Benim etik felsefesi üzerine hep ilginç bulduğum hedonizmi (Türkçeye hazcılık olarak çevrilebilir) paylaşmak istiyorum. Hedonizme göre haz veren her şey iyi, haz vermeyen şey ise kötüdür. Buna göre zina haz verdiği için iyi ve doğrudur. Ancak açlık kişiye haz vermediği için yanlıştır. Bir de pragmatizm(faydacılık) var; fayda veren şey doğru, vermeyen ise yanlıştır. Şimdi bunu haberciliğe uygulayalım, TRT haberciliği nispeten pragmatik idi (Tanzanya cumhurbaşkanın ziyaretlerini uzun uzun irdeleyen haberler bazılarınca faydasız olarak gözükse bile) ve kesinlikle bireyci değildi. Bu haber anlayışı sayesinde hiç olmazsa gençler erkekler en fazla devlet adamlarına, genç kızlar ise bu devlet adamlarının eşlerine özenebiliyordu. (Kıyafetlerine değil, kendilerine). Sanıldığının aksine TRT tekeli; “haber de, magazin de budur, ister beğen ister beğenme” diyen bir anlayışa sahip değildi. Kanaatimce tek olmanın verdiği sorumluk altında, devlet “adabı erkânında” kaliteli bir yayıncılıktı.

Gelelim özel kanallara (görmediysek de iyileri münezzeh olsun) bunlar ise kendilerinin modern olarak gördüğü ticari anlayışa sahiptirler: “reytingi yükselten her yayın iyi ve doğru, reytingi olmayan yayın ise yanlıştır anlayışı”. Bir yerde haz veren yayın iyidir anlayışı ile hedonist bir zihniyete sahip olan bu kanallara göre Deniz Akkaya’nın dayak yemesi iki yönden bir haber sayılır: Bir kere sansasyonel olduğu için reytingi yükselterek yayıncıya haz verir. İkincisi ise böyle bir haberde aralarda gösterilecek olan Deniz Akkaya’nın yarı çıplak görüntüleri ve haber stüdyolarında çağrılan Deniz Akkaya’nın şuh ve bir de dayak yemiş kadın olarak sadistik erotizmimizi gıdıklayan havası da topluma haz verir. Burada ne toplumun ahlak değerleri, ne de Deniz Akkaya’nın her ne olursa olsun toplumsal onuru hesaba katılmaktadır. Tek amaç reytingdir. Yani o yayının “pazarlama gücüdür”.

Kimlik kavramı:

Sıfatlarına dokunmadan geçemediğimiz gündem-üreticileri ile ilgili konumuzu saptıran uzun bir hicivden sonra meşhur alt kimlik üst kimlik tartışmalarına “bizim de çorbada tuzumuz olsun” diyerek başlıyoruz:

Bu iki kavram gündeme oturduğu günden beridir her nedense sanki başbakanımızın ihdas ettiği, heybesinden çıkardığı kavramlarmış gibi empoze edilmekte. Kavramlar tabiatları itibari ile somut varlıklar olmadığından mucitlerinin kim olduğunu kestirmek veya iddia etmek zordur. Ancak kavramların çıkış yerleri ve tarihleri tahmin edilebilir hususlardır çünkü aslında kavramların esas çıkış mecraları bu parametrelerdir.

Bırakın alt kimlik üst kimliği “kimlik” kavramının kendisi dahi şu an anladığımız anlamıyla çok genç bir kavramdır. Kimlik kavramının insan bilincinde yarattığı “birey ve toplumları birbirinden farklılaştırıcı, sınır çizici” çağrışım, birey ve toplumların kendilerini tanımlarken diğerlerinden farklı olduklarına dair inançlarına yaptıkları vurgularla daha çok kullanılır olmuştur.

Kimliğimizin kimyasal analizi ve mozaik kavramına bir alternatif:

Somut varlığın en kestirme tanımı olan madde atoma kadar hatta atomdan daha küçük parçalara kadar bölünebilir, her yeni bölünmede ortaya çıkanlar birbirinden ayrıdır.

Türkiye olarak kimliğimizi kabaca bir su molekülüne benzetelim su molekülü birbirinden tamamen farklı olan hidrojen ve oksijenden oluşur. Biri yakıcı biri yanıcıdır, ancak bunlar belli şartlar altında tepkime (reaksiyon) yapmış ve ikisinden oluşsa da ikisinden farklı bir madde olan suyu oluştururlar. Burada su üst kimlik, hidrojen ve oksijen olma alt kimliktir. Kimlik tartışmalarında sıkça kullanılan; mozaik, hoşaf, aşure vb… kavramlara bir alternatif de bu olabilir. Şimdi özellikle de kimyacı okurlarımız aşağıdaki iki muadil cümleyi okusunlar:

Hepimiz müslümanız, kız alıp vermişiz, ayrılmayız biz:

(Bir molekülüz, elektron alıp vermişiz, ayrılmayız biz):

Şimdi hidrojen ve oksijen bir şekilde (hadi dış mihrakların etkisi ile diyelim) birbirine düştü. Siz hidrojen ve oksijeni bir araya getirip “yahu bakın biz bir su molekülüyüz, evren kurulduğundandır beraberiz, elektron alıp vermişiz,” diyerek iki de bir su olduklarını söyleyip bir şey anlatamazsınız. Hele oksijene kalkıp “evet biz suyuz, ama kendine niye oksijen diyorsun, sen de hidrojensin” dediniz mi bırakın hidrojeni, oksijeni millet proton ve nötronlara kadar ayrışır.

Üst kimlik olarak tanımlanabilecek “su” kavramına yapılan vurgu ancak alt kimlik olan “hidrojen” ve “oksijen”e aradıkları tanımları da kapsarsa bir çözüm olabilir.

Ne mutlu “hidrojenim” diyene ! Cümlesi bir zamanlar Ne mutlu “su”yum diyene! Cümlesinin muadili iken bugün farklı bir anlama geliyorsa veya şu kahrolası dış mihrakların etkisi ile kavram kargaşası ile farklı bir yere çekiliyorsa artık açık açık endişelenmenin ve dillerin altındaki baklayı çıkarmanın zamanı gelmiştir.

***

Bir yerde farklılıkları birbirine bir şekilde bağlamak, akrabalaştırmak veyahut bu farklılıkların üzerine bir çatı olarak konmak üzere kavram aramak için ne kadar çaba harcanıyor ise ortada gerçek bir sorun var demektir. Bu soruna siz ister Kürt Sorunu, ister Türk sorunu, ister Oksijen sorunu diyin, adının ne koyarsanız koyun böyle bir sorun vardır. Ve bu sorun siz o sorunu inkâr ettikçe, dış mihraklar tarafından kaşınır durur, sizin de her zaman geçilmeye hazır kırmızıçizgileriniz olarak “karalama defterinizde” kalır.

Başbakan’ın üst kimlik olarak önce “Türk” değil de “Türkiyeli” veya “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” olmayı öngörmesi, sonra Avustralya’da Müslümanlığı üst kimlik olarak belli belirsiz önermesi, Türkiye’de hiçbir zaman “yahu neden böyle bir kavram aranıyor” dedirteceğine, “vay efendim üst kimlik nasıl şu olur, üst kimliğimiz budur, üst kimliğimize şu demek, şuculuktur.” Şeklindeki -kişisel diyorum, evet- kişisel tartışmalara dönüştü. Türkiyede bu konuda öteden beri kabaca 5 görüş vardı:

· Üst kimliğin Türk olmak olduğunu ve Türk olmanın Türk olmak anlamına geldiğini düşünenler

· Üst kimliğin Türk olmak olduğunu ve Türk olmanın Türkiye Vatandaşı olduğunu düşünenler

· Üst kimliğin Türkiye Vatandaşı olmak olduğunu düşünenler

· Üst kimliğin İslamiyet olduğunu düşünenler

· Ve hiçbir şey düşünmeyenler, düşünmek istemeyenler

Bu 5 görüşten başbakan hangi birine dem vursa diğerleri “nasıl olur” diye şahlanmaktadırlar. Kanaatimce üst kimliğin ne olduğu veya ne olması gerektiğinden çok, üst kimlik arayışına başlamak daha vehim bir durumdur. Bu suya sabuna dokunmayalım anlamına gelmez, “üst kimlik aramayalım, her şeyi oluruna bırakalım” da demek değildir. Bu keskin bir geçiş döneminden geçtiğimize dair bir uyarıdır!

Bu geçiş dönemine kıvılcımlar bir yerlerden veya kendiliğinden ortaya çıktı, ancak çakmak taşları ve ileride belki de kilometre taşı diyeceklerimiz şunlar:

Kopenhag

AB

Şemdinli

Kuzey Irak

Bu tartışmaların ilerleyen dönemlerde (her zaman olduğu gibi) yeni ve taze gündemlerle unutulacağında ve ara sıra ta ki çözülene değin ısıtılıp ısıtılıp sofraya getirileceğinde şüphe yok. Bu süreç boyunca neler olup biteceğini hep birlikte göreceğiz.

Reklamlar

AKTÜEL AFORİZMALAR



Lübnan’a asker

Lübnan’a asker gönderip göndermeme hususunda hangi kararın doğru olduğunu unutuyoruz. Nitekim artık Türkiye’de siyaset ve medya “… ‘e asker gönderme” gibi konularda rasyonelliği bir tarafa atmış duyguları ile düşünüyor, düşündürtüyor. Bir tarafa Lübnan’a asker göndermenin gerekçelerinin altını doldurma mücadelesi verirken diğer taraf meclis kürsüsünden şiirsel betimlemelerle Lübnan’ın bir kâbusa çeviriyor.

Bir oğlum var o da bu vatana kurban olsun:

Mecliste ve kamuoyunda birçok insan artık bu eski cümleyi kuramıyor: “Bir oğlum var o da bu vatana kurban olsun”. Ne hikmettir; ya çocuklarımızı daha çok sevmeye başladık ya da çocuklarımızı kurbanlık koyun pozisyonuna sokmakla vatanın kurtulamayacağını öğrendik. Vatan için kurban olunmaz, vatan için yaşanır, gerekirse ölünür.

Umarım kamuoyunun vird-i zebanı haline gelmiş bu sloganlarında meydana gelen değişimin pozitif bir bilinçten tekâmül ediyordur.

İmamlıktan müdürlüğe yükselmek:

Mevcut hükümetin kadrolaşma çılgınlığını afişe etmek için yüzlerce anekdot dururken bizim “aklı evvel” medya kafayı şu imamlıktan müdürlüğe yükselen şahısa taktı.

Tuhaf olan şu meşhur kariyerist imamın üniversite mezunu olması. Neden mi; Doğuda ilk okul mezunu bir sürü müdür kaynıyor. Ve bu müdürler bir sürü yüksek lisans mezunu mühendis, öğretmen vb. elemanlara ahkâm kesiyor…

Dolayısıyla mezkûr imamın müdür olmasını normal karşılamak gerek; hiç olmazsa üniversite mezunu…

Medyaya bu hususta sorma lazım: Daha makul bir örnek yok mu?

Linç Kültürü:

Akyazı’da meydana gelen 4 Kürt Kökenli vatandaşa yönelik linç girişimi kamuoyunca iki şekilde yorumlanacak:

1: Kamuoyu devletin otorite boşluğunu kendi eli ile doldurmaya çalışıyor.

2: PKK etnik ayrım yaratmayı yavaş yavaş başarıyor.

Ben ise şöyle yorumluyorum:

Birileri üstteki iki maddeyi bize düşündürtmek için fevri davranıyor…

Çünkü ne otoriter devlet dayak atan devlet anlamına gelir ne de PKK etnik çatlaklar yaratmak gibi bir sonuca varabilmiştir.

İmam’ı bıçaklayabilmek:

Bu cinayetlerin nedenini hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Çünkü cani de mecnu da sırra kadem bastı…

EY BABA!


Kendi babam hariç tüm babalara ithaf olunur.

Ey Baba!

Ey oğul! Hitabı ile başlayan çok nasihatname yazıldı. Kimi henüz doğmamış evladına nasihat ederken, kimi daha evlenmeden gelecekte doğup doğmayacağı bile meçhul olan evladına seslenir. Elbette gerçekten evlatları var olduğu halde böyle şeyler yazanlar da vardır ancak bu yazıları o evlatlardan ziyade başkaları okur.

Ey Baba!

Sen de bu kervana katıldın ve bir nasihatname yazdın evlatlarına. Hem bununla kalmadın, İngiliz yazar Rudyard Kipling’ten Şeyh Edebaliye, oradan da Hazret-i Lokman’a kadar evladına nasihat etmiş kaç kişi varsa onların da nasihatnamelerini bize okudun, vasiyet ettin.

Ey Baba!

Biliyorum haddim olmayarak belki de dünya tarihinde ilk kez sana nasihat yazıyorum. Çünkü evlatların ataları geçebildiği bir devirde yaşıyoruz ve sen hiçbir zaman inanmayacaksan bile bazı hususlarda evlatlar babalara nasihat verebilecek kadar ilerlerler ancak hiçbir aklı başında evlat bu nasihatleri babasına aşikâre etmez. Eh ben de etmiyorum zaten. Şeyh Edebali eminin “Ey Oğul” diye nasihat ederken yalnızca kendi evlatlarına seslenmiyordu. Ben de yalnızca sana seslenmiyorum. Sana nasihatname yazamadıysam bile senin hakkında düşüncelerim arasından senin bilmeni istediğim ne varsa yazmıştım. Aslında yine yazamamıştım, çünkü kelimeler bile özgür değildi senin heyulan varken.

Ey Baba!

Sürekli olarak yanımda olmana gerek yok, yaşamana ise hiç gerek yok. Nitekim sen nasıl başardıysan attığım her adımda kafamın derinliklerinde hiçbir şeyi beğenmeyen, evlatlarını hayat mücadelesinde yarış atı gibi yetiştiren, inatçı, soğuk ve maalesef bu kadar kötü yönüne rağmen elimi kolumu bağlı tutan merhametli ve azizvari iyi niyetli gibi sıfatlara haiz olan senin gölgen var ve emin ol ki o kafamdaki heyula her haliyle senin şimdiki halinden daha anlayışlı olmasına rağmen şimdi tam da bu kelimeleri yazdığım anda bile beni gözle görülmez bir zindana tıkıyor. Kelimelerimi özgürce seçmekten hazer etmeme neden oluyor. Yalnız olmadığımı anladığımda, senin de şu halinle yalnız olmadığını anladım. Kader ortağım Kafka vardı ve şöyle diyordu:

Çok sevgili babacığım!
Bana son günlerde bir ara, senden korktuğum gibi bir savı hangi nedenle ileri sürdüğümü sormuştun. Her zamanki gibi bir yanıt bulup verememiş, bu da işte biraz yine senden korkmamdan, biraz senden korkmamın nedeninin pek çok ayrıntıyı içermesinden, dolayısıyla bunları yarı buçuk da olsa sözle belirtemeyeceğimden kaynaklanmıştı. Şimdi sana yazıyla yanıt vermeye kalkıyorsam, bu yanıtta da yine pek çok boşluk kalacak, çünkü söz konusu nedeni kaleme alırken, senden duyduğum korku ve bunun yol açacağı sonuçlar sana karşı özgür davranmaktan beni alıkoyacak, konunun büyüklüğü belleğimle zekâ gücümü enikonu aşacaktır.

Kafka’nın yazdıkları babasına hiçbir zaman ulaşamadı. Benim yazdıklarım da ulaşmayacak nasılsa. Hatta sen bu yazılanları okusan bile ulaşmayacak. Neden mi çünkü insanlık tarihi boyunca bazen Tanrı pozisyona bile sokulmuş olan baba figürleri , yahut baba pozisyonuna sokulmuş tanrı figürleri olduğu müddetçe daha doğrusu şu baba fetişizmi devam ettikçe daha çok evlat babalarının nasihatlerini okuyacak ancak hiçbir baba oğlunun yazdıklarını (Noel ödülü bile alsa) okumayacaktır. Okusa bile kulak asmayacak, benden teşekkül edenin bana uydurdukları diyecektir.

Ey Baba;

Şimdi kızmazsan senin bana okuduğun ve belki de ben baba olduğumda ben hariç tüm babaların evlatlarına okuyacağı şu nasihatnameyi Şeyh Edebali hazretlerinin yazdığı, “babaları burjuva, evlatları proleter konumuna sokan babaist manifestoyu” ve benim buna karşı yazdığım anti manifestoyu ve şerhleri dikkatine sunacağım.

ŞEYH EDEBALİ’NİN EVLADINA ÖĞÜTLERİ

Ey oğul, artık Bey’sin!

Bundan sonra öfke bize, uysallık sana.

Güceniklik bize, gönül almak sana.

Suçlamak bize, katlanmak sana.

Acizlik bize, hoş görmek sana.

Anlaşmazlıklar bize, adalet sana.

Haksızlık bize, bağışlamak sana…

Ey oğul, sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz.

Şunu da unutma; insanı yaşat ki devlet yaşasın.

Ey oğul, işin ağır, işin çetin, gücün kula bağlı.

Allah yardımcın olsun…


Güçlüsün, kuvvetlisin
Ey oğul, artık Bey’sin!

Ama; bunları nerede, nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarında savrulur gidersin.


Öfken ne nefsin bir olup aklını yener.

Daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın!


Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi değildir. Bütün bilinmeyenler feth edilmeyenler, görünmeyenler, ancak sen faziletli ve ahlaklı olursan gün ışığına çıkacaktır.

Ey oğul! Ananı, atanı say !

Bereket büyüklerle beraberdir.

İnancını kaybedersen, yeşilken çöllere dönersin.


Açık sözlü ol ! Her sözü üstüne alma!


Gördüğünü görme ! Bildiğini bilme”


Sevildiğin yere sık gidip gelme !

Ey oğul ! Üç kişiye acı:


Cahil arasındaki alime, zenginken fakir düşene ve hatırlı iken itibarını kaybedene.

Ey oğul ! unutma ki,yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.

BENİM BABA OLAN ÖĞÜTLERİM:

Ey baba, artık yaşlısın.

Bundan sonra babalık bize, dedelik sana.

Güceniklik bize, kulak asmamak sana

Suçlamak bize, terslemek sana

Kötü evlat olmak bize, lanet okumak sana

Anlaşmazlıklar bize, daha da kötüleştirmek sana.

Neden haksızlık size, bağışlamak bana, adil ol diye öğüt veren de sensin.

Ey baba evladının da hata yapabileceğini bil. Vaktinden evvel tay yarış atı olmaz.

Şunu da unutma evladını hoş gör ki; kendine güvensin.

Ey baba; işin ağır değil, çünkü baban sağ değil, kafandan da onun heyulasını atmışsın.

İşi zor olan benim, çünkü dünyayı fethetsem gözünde değil.

Allah yardımcım olsun.

Güçlüsün, kuvvetlisinEy baba, artık dedesin!

Ama hala oğullarının da küçük de olsa bir şeyler başarabileceklerine inanmazsan, oğulların sabah rüzgarında savrulmakla kalmaz. Babalarının kemiklerini sızlatacak işler yaparlar.

Allah belasını versin derler.

Daima, anlayışlı, mutmain ve evlatlarına sahip olasın.

Evlatların senin gördüğün kadar aciz değiller. Sen inanmasan ve görmesen de onların da fethettiği topraklar, senin onlarla iftihar etmeni sağlayacak işleri vardır. Ancak sen araştırsan gün ışığına çıkacaktır.

Ey baba, evlatlarını sev’

Büyüklerin kıymetin küçükler olmadan anlaşılmaz.

Evlatlarına inanmazsan, kendini zürriyetsiz sayabilirsin çünkü bu dünyada sana rahmet okutacak hiçbir iş yapmazlar.

Evet açık sözlü ol, evladına güveniyorsan bunu hissettir. Her aklına gelen nasihati yapma.

Evladını onun zaten yapmayacağı hataya karşı uyarma.

Sevildiğini bildiğin halde nefret ettirme.

Ey baba üç kişiye acı:

Büyük işler yaptığı halde babası tarafından takdir edilmeyene, küçük işler yaptıpı halde babası tarafından çok övülene ve hiçbir iş yapmayan evlada sahip babalara.

Ey baba, unutma ki;

Sen de bir gün evlat idin.

Ve ben de birgün baba olacağım.

EY BABA!


Kendi babam hariç tüm babalara ithaf olunur.

Ey Baba!

Ey oğul! Hitabı ile başlayan çok nasihatname yazıldı. Kimi henüz doğmamış evladına nasihat ederken, kimi daha evlenmeden gelecekte doğup doğmayacağı bile meçhul olan evladına seslenir. Elbette gerçekten evlatları var olduğu halde böyle şeyler yazanlar da vardır ancak bu yazıları o evlatlardan ziyade başkaları okur.

Ey Baba!

Sen de bu kervana katıldın ve bir nasihatname yazdın evlatlarına. Hem bununla kalmadın, İngiliz yazar Rudyard Kipling’ten Şeyh Edebaliye, oradan da Hazret-i Lokman’a kadar evladına nasihat etmiş kaç kişi varsa onların da nasihatnamelerini bize okudun, vasiyet ettin.

Ey Baba!

Biliyorum haddim olmayarak belki de dünya tarihinde ilk kez sana nasihat yazıyorum. Çünkü evlatların ataları geçebildiği bir devirde yaşıyoruz ve sen hiçbir zaman inanmayacaksan bile bazı hususlarda evlatlar babalara nasihat verebilecek kadar ilerlerler ancak hiçbir aklı başında evlat bu nasihatleri babasına aşikâre etmez. Eh ben de etmiyorum zaten. Şeyh Edebali eminin “Ey Oğul” diye nasihat ederken yalnızca kendi evlatlarına seslenmiyordu. Ben de yalnızca sana seslenmiyorum. Sana nasihatname yazamadıysam bile senin hakkında düşüncelerim arasından senin bilmeni istediğim ne varsa yazmıştım. Aslında yine yazamamıştım, çünkü kelimeler bile özgür değildi senin heyulan varken.

Ey Baba!

Sürekli olarak yanımda olmana gerek yok, yaşamana ise hiç gerek yok. Nitekim sen nasıl başardıysan attığım her adımda kafamın derinliklerinde hiçbir şeyi beğenmeyen, evlatlarını hayat mücadelesinde yarış atı gibi yetiştiren, inatçı, soğuk ve maalesef bu kadar kötü yönüne rağmen elimi kolumu bağlı tutan merhametli ve azizvari iyi niyetli gibi sıfatlara haiz olan senin gölgen var ve emin ol ki o kafamdaki heyula her haliyle senin şimdiki halinden daha anlayışlı olmasına rağmen şimdi tam da bu kelimeleri yazdığım anda bile beni gözle görülmez bir zindana tıkıyor. Kelimelerimi özgürce seçmekten hazer etmeme neden oluyor. Yalnız olmadığımı anladığımda, senin de şu halinle yalnız olmadığını anladım. Kader ortağım Kafka vardı ve şöyle diyordu:

Çok sevgili babacığım!
Bana son günlerde bir ara, senden korktuğum gibi bir savı hangi nedenle ileri sürdüğümü sormuştun. Her zamanki gibi bir yanıt bulup verememiş, bu da işte biraz yine senden korkmamdan, biraz senden korkmamın nedeninin pek çok ayrıntıyı içermesinden, dolayısıyla bunları yarı buçuk da olsa sözle belirtemeyeceğimden kaynaklanmıştı. Şimdi sana yazıyla yanıt vermeye kalkıyorsam, bu yanıtta da yine pek çok boşluk kalacak, çünkü söz konusu nedeni kaleme alırken, senden duyduğum korku ve bunun yol açacağı sonuçlar sana karşı özgür davranmaktan beni alıkoyacak, konunun büyüklüğü belleğimle zekâ gücümü enikonu aşacaktır.

Kafka’nın yazdıkları babasına hiçbir zaman ulaşamadı. Benim yazdıklarım da ulaşmayacak nasılsa. Hatta sen bu yazılanları okusan bile ulaşmayacak. Neden mi çünkü insanlık tarihi boyunca bazen Tanrı pozisyona bile sokulmuş olan baba figürleri , yahut baba pozisyonuna sokulmuş tanrı figürleri olduğu müddetçe daha doğrusu şu baba fetişizmi devam ettikçe daha çok evlat babalarının nasihatlerini okuyacak ancak hiçbir baba oğlunun yazdıklarını (Noel ödülü bile alsa) okumayacaktır. Okusa bile kulak asmayacak, benden teşekkül edenin bana uydurdukları diyecektir.

Ey Baba;

Şimdi kızmazsan senin bana okuduğun ve belki de ben baba olduğumda ben hariç tüm babaların evlatlarına okuyacağı şu nasihatnameyi Şeyh Edebali hazretlerinin yazdığı, “babaları burjuva, evlatları proleter konumuna sokan babaist manifestoyu” ve benim buna karşı yazdığım anti manifestoyu ve şerhleri dikkatine sunacağım.

ŞEYH EDEBALİ’NİN EVLADINA ÖĞÜTLERİ

Ey oğul, artık Bey’sin!

Bundan sonra öfke bize, uysallık sana.

Güceniklik bize, gönül almak sana.

Suçlamak bize, katlanmak sana.

Acizlik bize, hoş görmek sana.

Anlaşmazlıklar bize, adalet sana.

Haksızlık bize, bağışlamak sana…

Ey oğul, sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz.

Şunu da unutma; insanı yaşat ki devlet yaşasın.

Ey oğul, işin ağır, işin çetin, gücün kula bağlı.

Allah yardımcın olsun…


Güçlüsün, kuvvetlisin
Ey oğul, artık Bey’sin!

Ama; bunları nerede, nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarında savrulur gidersin.


Öfken ne nefsin bir olup aklını yener.

Daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın!


Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi değildir. Bütün bilinmeyenler feth edilmeyenler, görünmeyenler, ancak sen faziletli ve ahlaklı olursan gün ışığına çıkacaktır.

Ey oğul! Ananı, atanı say !

Bereket büyüklerle beraberdir.

İnancını kaybedersen, yeşilken çöllere dönersin.


Açık sözlü ol ! Her sözü üstüne alma!


Gördüğünü görme ! Bildiğini bilme”


Sevildiğin yere sık gidip gelme !

Ey oğul ! Üç kişiye acı:


Cahil arasındaki alime, zenginken fakir düşene ve hatırlı iken itibarını kaybedene.

Ey oğul ! unutma ki,yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.

BENİM BABA OLAN ÖĞÜTLERİM:

Ey baba, artık yaşlısın.

Bundan sonra babalık bize, dedelik sana.

Güceniklik bize, kulak asmamak sana

Suçlamak bize, terslemek sana

Kötü evlat olmak bize, lanet okumak sana

Anlaşmazlıklar bize, daha da kötüleştirmek sana.

Neden haksızlık size, bağışlamak bana, adil ol diye öğüt veren de sensin.

Ey baba evladının da hata yapabileceğini bil. Vaktinden evvel tay yarış atı olmaz.

Şunu da unutma evladını hoş gör ki; kendine güvensin.

Ey baba; işin ağır değil, çünkü baban sağ değil, kafandan da onun heyulasını atmışsın.

İşi zor olan benim, çünkü dünyayı fethetsem gözünde değil.

Allah yardımcım olsun.

Güçlüsün, kuvvetlisinEy baba, artık dedesin!

Ama hala oğullarının da küçük de olsa bir şeyler başarabileceklerine inanmazsan, oğulların sabah rüzgarında savrulmakla kalmaz. Babalarının kemiklerini sızlatacak işler yaparlar.

Allah belasını versin derler.

Daima, anlayışlı, mutmain ve evlatlarına sahip olasın.

Evlatların senin gördüğün kadar aciz değiller. Sen inanmasan ve görmesen de onların da fethettiği topraklar, senin onlarla iftihar etmeni sağlayacak işleri vardır. Ancak sen araştırsan gün ışığına çıkacaktır.

Ey baba, evlatlarını sev’

Büyüklerin kıymetin küçükler olmadan anlaşılmaz.

Evlatlarına inanmazsan, kendini zürriyetsiz sayabilirsin çünkü bu dünyada sana rahmet okutacak hiçbir iş yapmazlar.

Evet açık sözlü ol, evladına güveniyorsan bunu hissettir. Her aklına gelen nasihati yapma.

Evladını onun zaten yapmayacağı hataya karşı uyarma.

Sevildiğini bildiğin halde nefret ettirme.

Ey baba üç kişiye acı:

Büyük işler yaptığı halde babası tarafından takdir edilmeyene, küçük işler yaptıpı halde babası tarafından çok övülene ve hiçbir iş yapmayan evlada sahip babalara.

Ey baba, unutma ki;

Sen de bir gün evlat idin.

Ve ben de birgün baba olacağım.

KÖYDES PROJELERİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


KÖYDES PROJELERİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Eskiyi bilmiyorum fakat şimdilerde en azından yaşadığım memleket olan Van’da artık devletin elinin yetişmediği, yatırım yapmadığı, ilgilenmediği hiçbir nokta yok gibi. Merkeze uzaklığı 120 km’yi bulan ücra kesimlerde neredeyse 4 hane bir araya gelip mezra oluyor, elektrik, su, yol getirmek neredeyse imkânsız. Ancak ilgili kurumlar hiçbir tabir-i avam ile zaman “yahu yaşayacak başak yer bulamadınız mı?“ demiyor.

Hiçbir gencin kalmadığı, nüfusun tamamına yakınını yaşlılar, çocuklar ve gençlerin oluşturduğu bu köylerde sadece içme suyu projesi olarak ulusal basından takip edilebilecek şu veriler dikkat çekici:

  • Van’da takriben kırk yıldır 967 yerleşim yerinden yalnızca 196’sının içme suyu şebekeye sahip olduğu bilinmektedir. Daha da açarsak Van genelinde bir yılda ancak 5 yerleşim yerine şebeke suyu götürülebilmiştir.
  • Köy hizmetlerinin il özel idaresine bağlanmasından sonra 9 ayda 111 köye içme suyu götürüldü. Yani 9 aya son 22 yılın bütün çalışması sığdırıldı.
  • Yakın, uzak, küçük, büyük demeden Van’ın en ücra köşelerine kadar her noktaya içme suyu götürülüyor.
  • Bakanlık Van’da köylerdeki altyapı sorunlarını gidermek için 43 milyon 250 bin YTL ödenek ayırdı.
  • Bunun sonucu olarak bu yıl sonunda hemen hemen hiç susuz köy kalmayacak.

Ayrılan ödenek sadece içme sularına değil köy yollarının ıslahına, köye geri dönenlerin yeni yapacakları evlere yapı malzemesi sunulmasına kadar ayrılıyor.

Projelerin Sosyal Boyutu:

Bu çalışmalar bir anlamda terörün toplum bilinci ve sosyal yaşamında açtığı yaraları sarmak olarak değerlendirilebilir. Projenin böyle bir misyonu olmayabilir ancak böyle müspet bir tesirinin olduğu kesindir. Bir zamanlar köylerini (aslında köy demek biraz küçük kalıyor, bir köylü için köyü hemen hemen dünya demektir; yani dünyalarını…) terk etmek zorunda olan insanlar sular durulmuşken köylerine geri dönüyorlar ancak köy aynı köy değil: Çünkü hem köy hem de geri dönen köylünün anlayışı değişmiş. Eski yapıların bir kısmı ayakta ise bazıları harabeye dönmüş, bazı köylerin elektrik telleri nasılsa bir daha kullanılmaz diye bazı uyanık müteahhitler tarafından sökülüp götürülmüş, telefon hatlarının telleri çalınmış, sular kurumuş durumda. Bazı köyler bir şekilde bu kadar sıkıntıya rağmen ayakta durmuş ise de konumuz olan köyler bu durumda değildir.

Geri dönen köylülerin anlayışındaki değişime gelince: Köylüler takriben 5-10 yıldır köylerini belki de geri dönmemek üzere terk ettiklerinden merkez illerde şehir yaşamına adapte olmak için dramatik bir mücadele ve bocalama sürecine girmişlerdir. Bu adaptasyon çabasının ne kadar başarılı/başarısız olduğunu gazetelerin 3. sayfalarındaki töre cinayetleri ima eder gibi. Bu cinayetler dün de vardı bugün de var, ancak dün köyde iken bugün şehirde olduğu için adı töre cinayetidir. Bu cinayetlerin en temel nedeni olan “namus davaları” tahmin edebileceğiniz üzere köyde kolay kolay patlak veren bir sıkıntı değildir çünkü herkes akrabadır. Ancak şehirde dengeler de arzular da etik anlayışı da değişiyor. Bu yüzden töre cinayetlerinin değişenler ile değişemeyenler(veya değişmek istemeyenler) arasındaki çatışmanın ürünü olarak görmek gerekecektir. Kapkaç, kültürel deformasyon, çarpık şehirleşme, şehirdeki köylü üzerinden siyasi veya ekonomik rant edinenler… Bunların tamamı “şehirde olmak zorunda olan köylü”den daha doğrusu onu bu duruma sokan ve güya onun sözcüsü olduğunu iddia edenlerden kaynaklanıyor.

Şimdi bu bocalama sürecinde olan köylülerden bazıları da artık gerçekten değişime uğrayarak şehirlileşen insanların köye dönmesi bu kez “köyde olmak zorunda olan şehirli” tipini yaratacaktır. Zorunda olan diyoruz çünkü her kes kendi isteği ile köyüne dönmemekte. Bu durum köye dönenlerin beklentilerini fazlasıyla değiştirmiş. Köylü in neredeyse ana şefkatiyle ayağına kadar götürdüğü hizmetleri, hizmet olması vasfını bir tarafa bırakmış bu işleri devletin mecburiyeti olarak kabul ediyor. Oysa bir zamanlar eleştirilen köy-kent projeleri zorlayıcı bir unsur olarak tatbik edilip hizmeti merkezileştirebilir tabiri caizse kuş uçmaz kervan geçmez (hatta bazı yerlerden kaçakçılar bile geçmekten ürküyor) yerlere hizmet götürmek zorunda olmayabilirdi. Devletin yaptıklarına perestiş derecesinde minnet duyulsun demiyorum, -nitekim Avrupa Birliğine oynayan bir ülke bunları yapmak durumundadır- ancak bu hizmetlere gereken takdir yapılmalı ve benimsenmelidir.

Köylere şehirlileşmiş zihniyetlerle dönen insanların akıbeti şahsen beni endişelendirse de durumun tam tersi olması da muhtemeldir. Pekala, bu zihniyetteki insanlar köyleri için daha faydalı olup, köylerini daha yaşanılabilir kılabilirler. Umudumuz elbette köy sözcüğünün mahrumiyeti ifade eden bir sıfat değil normal bir yerleşim birimini hatırlatan bir kelime olması…

KÖYDES PROJELERİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


KÖYDES PROJELERİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Eskiyi bilmiyorum fakat şimdilerde en azından yaşadığım memleket olan Van’da artık devletin elinin yetişmediği, yatırım yapmadığı, ilgilenmediği hiçbir nokta yok gibi. Merkeze uzaklığı 120 km’yi bulan ücra kesimlerde neredeyse 4 hane bir araya gelip mezra oluyor, elektrik, su, yol getirmek neredeyse imkânsız. Ancak ilgili kurumlar hiçbir tabir-i avam ile zaman “yahu yaşayacak başak yer bulamadınız mı?“ demiyor.

Hiçbir gencin kalmadığı, nüfusun tamamına yakınını yaşlılar, çocuklar ve gençlerin oluşturduğu bu köylerde sadece içme suyu projesi olarak ulusal basından takip edilebilecek şu veriler dikkat çekici:

  • Van’da takriben kırk yıldır 967 yerleşim yerinden yalnızca 196’sının içme suyu şebekeye sahip olduğu bilinmektedir. Daha da açarsak Van genelinde bir yılda ancak 5 yerleşim yerine şebeke suyu götürülebilmiştir.
  • Köy hizmetlerinin il özel idaresine bağlanmasından sonra 9 ayda 111 köye içme suyu götürüldü. Yani 9 aya son 22 yılın bütün çalışması sığdırıldı.
  • Yakın, uzak, küçük, büyük demeden Van’ın en ücra köşelerine kadar her noktaya içme suyu götürülüyor.
  • Bakanlık Van’da köylerdeki altyapı sorunlarını gidermek için 43 milyon 250 bin YTL ödenek ayırdı.
  • Bunun sonucu olarak bu yıl sonunda hemen hemen hiç susuz köy kalmayacak.

Ayrılan ödenek sadece içme sularına değil köy yollarının ıslahına, köye geri dönenlerin yeni yapacakları evlere yapı malzemesi sunulmasına kadar ayrılıyor.

Projelerin Sosyal Boyutu:

Bu çalışmalar bir anlamda terörün toplum bilinci ve sosyal yaşamında açtığı yaraları sarmak olarak değerlendirilebilir. Projenin böyle bir misyonu olmayabilir ancak böyle müspet bir tesirinin olduğu kesindir. Bir zamanlar köylerini (aslında köy demek biraz küçük kalıyor, bir köylü için köyü hemen hemen dünya demektir; yani dünyalarını…) terk etmek zorunda olan insanlar sular durulmuşken köylerine geri dönüyorlar ancak köy aynı köy değil: Çünkü hem köy hem de geri dönen köylünün anlayışı değişmiş. Eski yapıların bir kısmı ayakta ise bazıları harabeye dönmüş, bazı köylerin elektrik telleri nasılsa bir daha kullanılmaz diye bazı uyanık müteahhitler tarafından sökülüp götürülmüş, telefon hatlarının telleri çalınmış, sular kurumuş durumda. Bazı köyler bir şekilde bu kadar sıkıntıya rağmen ayakta durmuş ise de konumuz olan köyler bu durumda değildir.

Geri dönen köylülerin anlayışındaki değişime gelince: Köylüler takriben 5-10 yıldır köylerini belki de geri dönmemek üzere terk ettiklerinden merkez illerde şehir yaşamına adapte olmak için dramatik bir mücadele ve bocalama sürecine girmişlerdir. Bu adaptasyon çabasının ne kadar başarılı/başarısız olduğunu gazetelerin 3. sayfalarındaki töre cinayetleri ima eder gibi. Bu cinayetler dün de vardı bugün de var, ancak dün köyde iken bugün şehirde olduğu için adı töre cinayetidir. Bu cinayetlerin en temel nedeni olan “namus davaları” tahmin edebileceğiniz üzere köyde kolay kolay patlak veren bir sıkıntı değildir çünkü herkes akrabadır. Ancak şehirde dengeler de arzular da etik anlayışı da değişiyor. Bu yüzden töre cinayetlerinin değişenler ile değişemeyenler(veya değişmek istemeyenler) arasındaki çatışmanın ürünü olarak görmek gerekecektir. Kapkaç, kültürel deformasyon, çarpık şehirleşme, şehirdeki köylü üzerinden siyasi veya ekonomik rant edinenler… Bunların tamamı “şehirde olmak zorunda olan köylü”den daha doğrusu onu bu duruma sokan ve güya onun sözcüsü olduğunu iddia edenlerden kaynaklanıyor.

Şimdi bu bocalama sürecinde olan köylülerden bazıları da artık gerçekten değişime uğrayarak şehirlileşen insanların köye dönmesi bu kez “köyde olmak zorunda olan şehirli” tipini yaratacaktır. Zorunda olan diyoruz çünkü her kes kendi isteği ile köyüne dönmemekte. Bu durum köye dönenlerin beklentilerini fazlasıyla değiştirmiş. Köylü in neredeyse ana şefkatiyle ayağına kadar götürdüğü hizmetleri, hizmet olması vasfını bir tarafa bırakmış bu işleri devletin mecburiyeti olarak kabul ediyor. Oysa bir zamanlar eleştirilen köy-kent projeleri zorlayıcı bir unsur olarak tatbik edilip hizmeti merkezileştirebilir tabiri caizse kuş uçmaz kervan geçmez (hatta bazı yerlerden kaçakçılar bile geçmekten ürküyor) yerlere hizmet götürmek zorunda olmayabilirdi. Devletin yaptıklarına perestiş derecesinde minnet duyulsun demiyorum, -nitekim Avrupa Birliğine oynayan bir ülke bunları yapmak durumundadır- ancak bu hizmetlere gereken takdir yapılmalı ve benimsenmelidir.

Köylere şehirlileşmiş zihniyetlerle dönen insanların akıbeti şahsen beni endişelendirse de durumun tam tersi olması da muhtemeldir. Pekala, bu zihniyetteki insanlar köyleri için daha faydalı olup, köylerini daha yaşanılabilir kılabilirler. Umudumuz elbette köy sözcüğünün mahrumiyeti ifade eden bir sıfat değil normal bir yerleşim birimini hatırlatan bir kelime olması…