ATANın sözü


atalariflas

Herkesin tecrübelerinden bahsederek o güne kadar gördüklerini kutsaması ve bu tecrübelere uymanın hikmetlerini anlatarak bir mitologya yaratması kuşkusuz bunu yaratıp anlatanlar için de ona inananlar için de eğlenceli bir düzlem yaratmaktadır. Recai KÜLYUTMAZ, külyutmazlık meziyeti sayesinde o güne kadar atlattığı badireleri anlatarak kendinden yaşça küçük olan Safiye İNANIR’ı bunu yaparak başarı olacağına ikna eder. Oysa Recai Bey’in karşısında kendi formatında biri çıkmış olsa bizzat Recai Bey’den de şüphe etmeliydi.

Yaşanan bir tecrübe genellikle aşağıdaki formda önermeler yaratır:

– Her zaman ______ yap, böyle yaparsan hiç kaybetmezsin.
– ____ diyen adamlara asla güvenme onlardan hayır gelmez.
– _____ ile _____ i hallettiysen gerisi gelir.

Bu tecrübeler bir de daha sonra şartlı önermelere dönüşür:

– Eğer baştan _______ yapsaydın, _______ olmazdı.
– O biraz daha _______ olsaydı, _______ olacaktı.

Bu önermelerin tamamında X olgusu ile (şüpheci davranma) Y (kazanmak) arasında sebep sonucu zinciri kurulmaktadır. Bu önermeler atasözlerimize girmiştir:

“Sabreden derviş muradına ermiş”.
“Bakarsan bağ olur bakmazsan dağ olur”.

Peki bu sebep sonuç zincirleri her zaman geçerli midir? Sabrettiği halde ölüp giden onlarca derviş var olamaz mı? Ya da baktığı halde nükleer artıklar yüzünden bir türlü bağ kuramayan adam için ne demeli? O zaman bu atasözleri ve sevgili tecrübelerimizdeki önermelerin ‘patladığı’ zamanlar vardır. Ancak maalesef atasözleri ve tecrübelerdeki durumsallığı yani bu önermelerin her zaman geçerli olmayabileceğini belirten bir atasözü yoktur çünkü atalarımız büyük ihtimalle bu tür sözleri çocuklarını ikna etmek için kullanıyorlardı.

Neyse ki adını hatırlamadığım başka bir düşünür durumu şu şekilde özetlemiş ve ben bu söze bayılıyorum:

“Hayat insana inandığı her şeyin tersini gösterecek kadar uzundur”.

Şimdi bu sözü bir düşünür dedi diye hürmet ettiniz değil mi? O düşünür benim 🙂 Ama daha ata olamadım.

Buyrun ıspatlayayım. Dünyanın düz olduğu fikri bir zamanlar bırakın tecrübeyi ‘bilimsel’ idi. Bugün ise öyle olmadığı ıspatlandı. Uzay ile ilgili konulara hiç girmeyelim, şu anda insanlar uzayda neredeyse cirit atıyor. Atomun parçalanması, elektrik, internet, yapay zeka ve bir çok şey eski ‘inançlara’ meydan okuyor.

Bu durumlar tecrübeleri çöpe atmamızı gerektirmiyor. Daha ziyade onları kutsamak yerine lazım olduğunda düşünme deneyleri yapabileceğimiz mütevazı sesler olarak görmek galiba en iyisi olacaktır. Zaten bunlar ata sözleridir, ata düşünceleri değil. Atalarımızdan düşünenlerin ise sözleri değil kitapları vardır.

Suat ATAN:)

Reklamlar

Türkiye ve Arap Baharı: Bir CIA istihbaratçısının görüşleri


Amerikan RAND Corporation düşünce kuruluşunun daimi politik danışmanı, ABD Merkezi Haberlama Teşkilatı’nın (CIA) Milli Haberlama Konseyi (İngilizce:National Intelligence Council) eski başkan yardımcısı, yazar, ABD’li devlet görevlisi (Wikipedia) Graham Fuller‘in yazdığı “Türkiye ve Arap Baharı” adlo kitabı okudum. Kitap çok derin analizleri içeriyor. Graham Fuller Türkiye kamuoyunda çokça tartışılmış bir isim.  Ancak görüşlerinin faydalı ve ufuk açıcı olduğunu söyleyebilirim. Komplo teorisi üretmeyi seven zihnim Fuller’in analizlerinin ‘manipülatif’ olduğunu ara sıra söylese de, önermeleri üzerine düşünülmeye değer.  Kitaptan ilginç bulduğum bir kısım:

Arap ‘baharı!’ Tunus’ta kendini yakan bir seyyar satıcı ile başlamıştır.

tunus-devrim-buazizi.jpg

Muhammed Buazizi, 17 Aralık 2010’da kendini yaktığında, Arap ülkeleri için de bir değişimin kıvılcımı ateşlemiş oldu. Buazizi, Tunuslu bir seyyar satıcıydı. Ailesini geçindirmek için bu işi yapmaya mecburdu. Çünkü başka iş yoktu ama polis, arabasına el koydu. Buazizi, geri almak istedi fakat belediye kapısından çevrildi. Ve sonrasında kendini ateşe verdi… (Aljazeera)

Bu olay Arap Bahar’ının başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Olay Buazizi’nin videolarının Facebook’a konması ile başlamıştır.

 

 

 

 

Google Nasıl Yönetiliyor


Google kurucularının yazdığı ‘Google Nasıl Yönetiliyor’ adlı kitabı okudum.

kitap

Kitap, mutfağından Google’da işlerin nasıl gittiğini anlatıyor. İşte bazı detaylar:

googleglass

İlk prototipi ışık hızında hazırlayın

Kitaba göre Google Glass’ın ilk prototipinin hazırlanması 90 dakika sürmüştür. Bu durum günümüzde artık bir iş fikrinin donanımsal üretimi içermesi halinde dahi çok kısa sürede bittiğini gösteriyor. Peki bu kadar hızın amacı ne? Fikir aşamasındayken mükemmelleştirmek yerine daha taptaze fikir halindeyken o fikri hayata geçirip test etmek galiba en doğrusu. Maliyetli mi? 3D yazıcıların var olduğu yazılımın kolaylaştığı ve insanların yazılımsal sorunları hızla çözebildiği bir dünyada artık zor değil.

piramit

Piramitler başarılı yönetimin sonucudur.

Peter Drucker, “Binlerce yıl önce inşa edilen piramitleri tasarlayıp inşa eden Mısırlı sadece başarılı bir yöneticidir” demiştir. Kitap bu sözden ilhamla gerek kişisel düzeyde gerekse gerçekten organizasyonel anlamda yönetim kavramının çok önemli olduğunu vurguluyor. Çağımızda da çok sayıda yükselmemiş piramidin olduğunu söyleyerek herkesin ‘değerli’ bir fikrinin olduğunu ve girişimci olarak her ne pahasına olursa olsun bu fikirleri hayata geçirmesi gerektiğini ifade ediyor. Öyle ki Google’a ait birçok ürünün ilk başlarda başta ‘olağan’ olarak görüldüğünü söylüyor. Aslında yalan da değil. Google kurulmadan önce birisi ‘bir site çıkacak internette istediğin şeyi yazıp arayacaksın’ dese eminim birçok kişi başarısız bir iş fikri olarak değerlendirecekti.

inek

Bir inek yılda 200MB veri üretiyor

Kitabın aktardığına göre Londra’da su hatlarına takılı sensörlerle nerede su patlağı, boru sızdırması var anlaşılabiliyor. Aynı şekilde çiftçiler ineklere takılı sensörlerle ineklerin konum bilgisini, süt sağma makinelerine taktıkları sensörlerle ineğin süt verimini takip ediyorlar. Bir inek yılda 200 MB veri üretiyor.

Şunu demeye geliyoruz: Artık veri çağındayız. Artık ‘Bence’ ile başlayan bir cümle olamaz. İddianız her ne ise veri ile destekleyin. Veri ile ilgili konular özellikle de olasılıklarla ilgili olarak çok kötü olduğumuzu Risk Savvy adlı kitaptan okumuştum. Örneğin köpek balığı saldırısı mı, uçak kazası ile ölmek mi daha sık rastlanır sorusuna insanlar gerçek verilere göre değil maruz kaldıkları haberlere göre kestirim yapıyor.,

70/20/0 Kuralı

Google her gün aynı şeyleri devam ettirerek uzun süre var olunamayacağını biliyor. Bu nedenle çalışanlarına 70/20/0 kuralı adlı kuralı uygulatıyor. Bu kural mevcut mesai saatlerinin %70’ini personelin kendisine tanımlı görevlere, %20’sini ise bu personelin tamamen kişisel tercihine kalmış yepyeni bir projeye ayırmalarını öngörüyor. Bu süre zarfında kimse bu personele yapması gerekeni söylemiyor. Google bu %20’lik zaman dilimini psikologlar Dyan&Reci’nin Özerklik Teorisi adlı teorisine dayandırıyor. Bu teori insanların harici baskılara boyun eğmeden sadece kendi istedikleri şeyleri yapmaya yönelik kuvvetli bir ihtiyaçları olduğunu söylüyor. Dolayısıyla bu süre zarfında personel kesinlikle çok daha fazla motive oluyor. Bu süre kuşkusuz sadece personele yönelik bir yazılımsal ‘hobi’ ile ilgilenmekten çok daha fazlasını içeriyor. 20’lik dilimde başlayan ve bugün hayatlarımıza giren çok önemli projeler var: Google Maps’taki sokak görünümü ile Gmail bu 20’lik zaman diliminde ortaya çıktı. İnanabiliyor musunuz? Bazı şirketlerin milyon dolarlarca yatırım yaparak başaramadığı uygulamalar Google tarafından ek ücret ödenmeyen bu kişisel zaman dilimlerinde ortaya çıktı. Peki bu süreler bu kadar verimli ise neden daha fazlası sunulmuyor. Kitap bunu Frank Lloyd Wright’ten yaptığı alıntı ile tanımlıyor: İnsanoğlu, en büyük yapıları, en çok sınırlandığı zaman inşa etmiştir.

Peki bu 20’lik dilimlerde hiç mi başarısız proje yok? Epey var. Google bunu hiç bir zmaan boşa harcanmış bir süre olarak görmüyor. Bu süre zarfında başarısız projeler dahil her şeyden tecrübe ve yeni yeteneklerin elde edildiği vurgulanıyor. Örneğin Google Wave adlı proje bu başarısız projelerden biri. Bu projenin gerçekten başarısız olduğu Google tarafında da kabul ediliyor. Ancak bu proje rafa kaldırılmadan önce Gmail ve bir çok Google hizmet için çok önemli yeni özellikler ortaya çıkarılmış.

Başarısız projelerle ilgili güzel bir diğer yaklaşımı Google’ın kurucularından ve kitabın yazarlarından biri olan Eric Schmidt Nasrettin Hoca’nın söylediğini öğrendiği bir söze atıf yaparak aktarıyor: Doğru kararlar tecrübe ile verilir, tecrübe ise yanlış kararlar vererek edinilir.

Güzel bir diğer atıf ise Dilbert Karikatürist’i Scott Adams’tan: Başarısızlığı bir duvar olarak değil bir yol olarak görmek her zaman faydalıdır.

Peki kalan 10’luk dilimde ne yapılıyor. Bu süre en uçuk projelere ayrılan bir zaman dilimi. Bu sürede yapılan projeler gerçekten artık bilim kurgu düzeyinde ve şirketin onyıllar sonra işine yarayacağını umduğu projeleri içeriyor. Google X adlı bir ekip ise sırf bu projeler üzerine çalışıyor. Bu ‘çılgın projelerin’ kitaptaki genel tanımı şöyle: Google X kalkıp da %10 daha az benzin yakan araba üretmeye kalkmaz Google X kalkıp tek depo ile 1000km gitmeyi sağlayacak bir teknoloji peşine düşer. Bu ise her şeye yeniden başlamayı gerektirir.

Google personelinin geliştirdiği ve sonradan parlayan bu ekstra projeler için prim vermiyor. Sebebini ise şöyle açıklıyor: Gerek yok. Prim vermek inovasyonu tetiklemiyor. İnovasyonun doğal olarak ortaya çıkmasını engelliyor.

Yetişkin içerik nasıl Google’ın işine yarar

İlginç sorunların nasıl ilginç çözümlere vesile olabileceğine dair en ilginç örneklerden biri de Google’ın resimler içerisinden yetişkin (adult) içerikleri filtrelemesi gerektiğinde ortaya çıkmış. İlk dönemler bu uygunsuz içeriklerin resim arama sonuçlarından kaldırılması için Google mühendisleri resimlerin içinde insan bedenini gördüğünde algılayacak bir algoritma geliştirmişler. Bu algoritma tıp kitabındaki çıplaklıkla müstehcenliği ayıracak kadar ilerlemiş. Bu algoritma daha sonra bu amaç dışında da nesne tanıma alanında kullanılmış.

Tüm Planlarınız Yanlıştır

Şirketlerin yaptıkları tüm planların yanlış olduğunu güzel örneklerle açıklayan kitaba göre her plan insanı tek bir yere kanalize ederek geri kalanı görmesini engeller. Bunun gerçek dünyadan örnekleri de mevcut. MBA tipi ayrıntılı planlar yerine ‘her planın yanlış’ olduğu varsayımı ile geleceği planlamak ve planlara tapmamak kuşkusuz önemli bir içgörü.

Çirkin Bebek

Kitapta adını öyle koymasalar da hatırımda tutmak için ‘çirkin bebek sendromu’ adını verdiğim onlarca hikâye var. Her inovasyon genellikle ilk ortaya çıktığında ya ilgisiz görünür ya hiç beğenilmez. Öyle ki lazer ilk keşfedildiğinde Bell labratuvarları patentini almaya bile değer görmemiş. Bu ise inovasyonun çıktığında hemen kendini belli eden bir şey olmadığını ve aslında dönüştürülerek ‘harika’ bir şey haline geldiğini anlatıyor.

Açık Olun

Açık kaynak ruhunun eğer şirkete has gerçekten özel bir durum yoksa şirket dahil tüm tarafların karına olduğu kitapta vurgulanıyor. Buna en bariz durum internet, pc ağları ve Android platformu. Kuşkusuz IOS işletim sistemi bunun istisnası ancak geri kalan tüm göstergeler açık kaynak mantığının başarılı olduğunu ortaya koyuyor. Açıklık herkesin bir arada çalışmasını sağlıyor. Bu da Homo Deux yazarı Yuval Harari’nin “insanı güçlü kılan şeyin IQ’sü değil eşgüdüm yeteneği” olduğu tezi ile uyumlu.

Peki Google neden kaynak kodlarını açmıyor? Açıklamaları şu: Eğer açarsak birileri en üste çıkmak ve daha fazla reklam almak için ‘kötü’ kodlar yazar.

Rekabet Değerlidir

Bing çıktığında Google’dakiler ne yapmıştır? Ya nasılsa en büyük biziz dememişler anlaşılan. Nietzsche’nin şu sözü ilke olmuş: Düşmanınızla gurur duymalısınız; işte o zaman düşmanınızın başarısı sizin de başarınız olur ama sakın onları takip etmeyin.*

Kimler Google’da çalışır

Kitapta bu da anlatılıyor. Açık cevap: Öğrenen, tutkulu ve çılgın kişiler. Bu durum için ne ‘şu bölüm mezunu olmak’ şartı var ne de ‘şu belge sahibi olmak’. Google’da çalışan astrofizikçiler var…

Google’da personel almak en hayati fonksiyon ve bu asla sadece insan kaynaklarına bırakılmıyor. Kurucular bile mümkün olduğunca mülakatlara katılıyorlar.

Özet

Kitap aslında startupla deneyim paylaşmak için yazılmış. Hatta kitap kim bilir Google’ı bitirecek startup’u kuracak kişi şu anda bu kitabı okumaktadır diyor. Güzel bir empati… Kitabın her yerinde vurgulanan husus; en iyileri işe al, onları kendi hallerine bırak, kullanıcıya odaklan, başarısızlığı her zaman doğal kabul et, tutku ile çalış, hayal edilemeyeni hayal et.

Söylenmeyin!


soylenmeyin

Araştırmalar insan zihninin herhangi bir davranışı yapmaya devam ettikçe zihnin o davranışın bir sonraki tekrarını daha kolay yaptığını ortaya koymuş. Şikayet etmek de buna dahil. Yani durmadan bir şeylere söyleniyorsanız, bir sonraki söylenmeniz daha kolay hale gelir. Beynimizdeki nöronlar tekrarları sever ve tekrar edilen her şeyin yapılması daha hızlı hale gelir. Bunun alışkanlıkara etkisini şu yazımdan okuyabilirsiniz.

Beyin bunu her gün geçtiği dereye yeniden köprü kurmamak için yapar. Bu köprü iyidir ancak söz konusu olan şikayet etme alışkanlığı olduğunda işler biraz değiştir. Stanford üniversince yapılan araştırmayı aktaran bir makaleye göre sürekli şikayet etmek beynimizdeki hippokampus bölgemizi daraltıyor. Bu bölgenin entelektüel düşünce ve problem çözme kapasitesi gibi bir çok kritik konudan sorumlu olduğunu söyleyelim.  Yani ne mi oluyor: Şikayet edip söylendikçe entelektüel kapasiteniz azalıyor.

Hippocampus_Life-Science-Databases
Hippokampüs’ün beyindeki yeri. Siz söylendikçe küçülecek:)

Söyleyenince beyniniz sadece bununla da yetinmiyor. Kortizol hormanu salgılanarak daha çok kavgacı moda giriyoruz. Bunun sonucunda da tansiyonumuz artıyor.

Peki ‘söylenmekten’ nasıl kaçacağız. Bunun birinci yolu çok söylenen kişilerden (Anadolu’da buna ‘pıt pıt’ da derler) uzak durmak. Neden mi? Beynimiz ayna nöronlara sahip ve bu ayna nöronlar çevremizdeki insaların yaptıklarını taklit etme veya onlarla aynı hisleri hissetme gücümüzü ortaya koyuyor sosyal varlıklar olarak. Yani sonuç aynı: Bizler sık gördüğümüz insanların toplamıyız.

İkinci yöntem ise yine aynı yazıda şöyle ele alınıyor:

Taking time to contemplate what you’re grateful for isn’t merely the right thing to do; it reduces the stress hormone cortisol by 23%. Research conducted at the University of California, Davis, found that people who worked daily to cultivate an attitude of gratitude experienced improved mood and energy and substantially less anxiety due to lower cortisol levels.

Bu da bizi aslında ‘şükür’ ve ‘rıza’ kavramına götürüyor. Eskiden şükür kavramını ya da ‘her işte bir hayır vardır’ mantığını gerçeklikten kaçmak için ortaya çıkarılmış bir teselli aracı olarak görüyordum ancak anlaşılan bu durum aslında gerçeklikten kaçmak yerine mevcudu kabullenerek onu optimize etmek anlamına geliyor. Başka bir deyimle şükrederek sadece olana razı olmuyoruz, olana razı olmadığımızda fiziksel ve psikolojik çöküntüyü yenerek söylenmenin ve isyanın sonsuz döngüsünden çıkıyoruz. Ve gerçekliği yeniden kurgulamayı deniyoruz. Bu durumda ise razı olma halinin kendisi ödül haline dönüşüyor.

Başka bir deyimle:

Tarafımızdan bir nimet olarak… İşte Biz, şükredenleri böyle ödüllendiririz. (Kamer, 35)

Tasavvufu Raflardan İndirmek


       Tasavvufun ne olduğuna dair teorik yorumlara girmeksizin, bu uçsuz bucaksız denizin kendisinin ve mahsüllerinin günlük hayatımıza ne kadar girdiği sorgulanması gereken bir konudur. Nitekim tasavvuf da toplumsal belleğimizin tozlu raflarında en ulaşılmaz raflara yerleşmiş, adeta bulutlara ulaşmıştır. Evet paha biçilmez bir hazine olarak tasavvufi eserler kitaplıkların en yüksek raflarını hak ediyor. Ancak elimiz o eserlere yetişmiyorsa , o eserlere ulaşmaya çabalamak yerine mistifike etmeki eserlere yapılacak en büyük haksızlık bu olur. Çünkü o kalın kalın kitaplar biz ‘okuyalım’ diye yazılmıştır. Raflarımızda, ne kadar engin bir kültüre sahip olduğumuzu kitap kalınlığı ile ıspatlayalım diye değil…

       Hepimiz karşılaşmışızdır. “Bu kitabı okuma”, “Bu kitapı okumak için kırk fırın ekmek yemen gerekir”, “Bu kitap şu kadar kısa sürede yazıldı”, “Bu kitabı elli kere okuyup hala anlayamayan var”. Gerçi sadece tasavvuf için değil bir çok alanda bu sözleri duyarız. Kitaplara ilgi duyan bir çocuğun bu sözleri duyduğunu düşünsenize; kitaplara ya da ilgi duyduğu herhangi bir konuya baştan pes eder. Hatta sıklıkla gördüğümüz gibi onlara düşman olur… Bir daha eline almaz.

      Bu sözleri sarf edenler kendilerince bilgiyi kutsuyorlar. Oysa bilgiyi kutsarken, tabiri caizse harf, kitap ve yazar fetişizmi yapıyorlar. Bunun tam adı ezoterizmdir. İslam ise ezoterik değildir. Hadis-i şerif; “İlim Çin’de bile olsa gidip alın” buyuruyor. İlim Çin’de, yahu bu Çince’yi kim öğrenecek şimdi, Çin’e nasıl giderim, onlar zaten müslüman değil, onlardan ilim alırsam sapıtırım demiyor. Ama biz birinin elinde kitap gördüğümüzde, sosyal referanslarımız “oku” dememiş ise o kitabı en iyi ihtimalle “gereksiz” buluyoruz. Oysa “İkra” ayet-i celilesi kat’idir. “Filanca yayınevini okumayın” demiyor. “Oku” diyor. Ümmi peygamberimize ve aslında okuma yazma bildiğini zanneden oysa ümmi olan biz insanlara. Nitekim okuma yazmayı menfaat boyutundan yani okul bitirme, iş başvurusu yapma ve resmi işlemlerde kullanmak dışında bir de tabelaları okumak için kullanıyoruz. Bu da bir tür ümmiliktir, okuma yazma bilmezliktir.

      Elbette “zor” kitaplar var. Kimisi konusu gereği kimi ise yazıldığı dilden ötürü zordur. Bir de yazarının, en doğal hakkı olan kişisel üslubunu inşa ederken kullandığı bilinçli zorlaştırma vardır. Zor eserler çoğu kez kıymetlidir de. Ama zor oldukları için değildir. Bize çok zor gelen bir el yazması Osmanlıca veya Arapça eseri gazete okur gibi okuyabilenler vardır. Kıymetin özü eserin mana boyutundan gelir.

      Konusu tasavvufu daha erişilebilir kılmak olan bir yazının kitaplarla ilgisi ne? Basit. Geçmişten günümüze tasavvuf ve diğer (b)ilimleri anlatan, onlar üzerine düşündürten, tek okumalık değil başucu kitabı olan binlerce eser mevcut. Ancak biz hepsine ortak bir zulmü reva görüp bu eserlerin yazarlarının kemiklerini sızlatıyoruz. Okumuyoruz. Tasavvuf bu noktada daha da mistifike olup, “menkıbe ilmi” ya da “hikaye ilmi” haline getiriliyor. Ya popüler gençliğin elini süremeyeceği kadar ulaşılmaz kılınıyor ya dizilere konu olacak kadar basit bir anlayışa kurban ediliyor. Düşünün, tasavvuf denilince ya Hint fakirlerini andırır, pitoresk bir imge çağrıştırıyor ya da Hayyam’dan, Nedim’den (tasavvufla ilgili olmalaslar da) İslam’ın önermelerini hafifleten, daha çok fan mantığında, yaşamak için değil de takım tutar gibi olan bir tasavvuf imgesi çağrıştırıyor. Asıl olması gerektiği gibi kaynağından yani kitaplardan, katıksız bir tasavvuf imgesi pek oluşmuyor. Bu da kitapların veya yazarlarının suçu değil, hedef kitle olarak düşünülen güya “okur-yazar” olan bizlerin suçu elbette. Çünkü ulaşamadığımız ciğere “zor” diyoruz.

BU DEPREM SONUNCU OLACAK


Türkiye’de depremler olur, ölenler ölür, tüm millet seferber olur, devlet elinden geleni yapar. Yardımlar gelir, dağıtılır, depremin yaraları sarılınca demeyeceğim, kalanlar için deprem fikri artık bezginlik vermeye başlayınca, insanlar imkanlar ölçüsünde yavaş yavaş eski hayatlarına geri dönmeye başlarlar. Tabii ki bulabildikleri kadar… Nitekim kiminin evi yıkılmış, kimi işinden olmuştur.
Sonra taşlar yerine oturur. Neyse ki insan olarak unutmak gibi güzel bir huyumuz var. Ve bizler bir zaman sonra hani depremin attığı imzalar kalmasa depremi hafızalarımızdan sileriz.
Süreç budur. Bundan sonra ise süreç olarak adlandırılabilecek pek az şey yapılır. Depremler ve diğer afetler ise koyun sürüsüne dalan kurtlar gibi, ara sıra gelip kurbanlarını alır gider. Sonunda biz bunların hepsine takdir-i ilahi deriz.
Türkiye’deki depremlerden sonra depremler adına yapılanların veya yapılmayanların dökümünü uzun uzun incelemeye hacet yok. Nitekim sonuçlar ortada. Evet, deprem sonrasını öğrendik, arama-kurtarmayı öğrendik, kriz yönetimini öğrendik… Ne kadarına inmiyorum. Teknik konudur nitekim.  Ancak deprem öncesini, yani devlete eliyle yapılması gerekeni değil de devletin denetlemesi gereken kısmını bir türlü öğrenemiyoruz… Eğer öğrenseydik, Van’da evet hasarlı binalar olabilirdi ancak yapılar tabuta dönüşmez, bunun yerine içinde oturanların canını koruyarak fonksiyonunu icra ederdi. Tabii ki bunun mesulü de depremde ölenler değil,  en azından bir önceki ağır bir depremden sonra ülke genelinde tedbiri alması gerekenlerdir.
DEPREM İÇİN TEDBİR ALAMAMAK AYNI ZAMANDA DİNİ BİR PROBLEMDİR!
Daha doğrusu Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bugüne, tabiri caizse ülke olarak kendimizi bildiğimizden beridir, deprem olgusu ilk ağır tokadını attığından beridir, bir sonraki sınavda sınıfta kalmamak için tedbir alması gerekenlerdir. Topu kolay yoldan siyasete ve bürokrasiye atmak yok… Çünkü depremlerde can almayan binaları inşa etmeyi öğrenememek Türkiye’nin partiler üstü sorunudur. Çünkü sosyal, insani hatta dini sorunudur.  Evet, kutsal kitabında “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın” diye yazan bir dinin mensupları olarak bizler yıllardır bu ayetin tersini yapa yapa kazandığımız günahlar bir yana hep canımızdan olduk. İşte o yüzden depremlerle yaşamayı öğrenememek bir dini problemimizdir de.
VAN’DAN SONRA SIRA KİMDE İSE ONLARA ŞİMDİDEN ACIYALIM
Anadolu coğrafyasında, depremlerin periyodunu bilmesek de ortalama olarak bu coğrafyada yaşayan her insanın ömründe karşılaştığı en az bir büyük deprem olduğunu öğrendik. İlla kendisi yaşamasa da, tanığı oluyor. Gölcük, Dinar, Bingöl sonunda da Van… Kesinlikle ama kesinlikle bu depremler de durmayacak, kim bilir eğer ölmezsek Anadolu’da bakalım nerede büyük bir deprem yaşayacağız. Şimdiden konuşalım: Olmuş bitmişi konuşmak yerine, daha olmamışı, ancak yüzde yüz olacağı konuşalım, tedbirini alalım. Sonraki kurbanlar torunlarımız da olabilir. Ya da şimdi kucaklarımızdaki bebekler. Bunlara acımıyor muyuz? Bunların ölmemesi için ne yapılabilir?
Sorunun cevabı Van’da yatıyor.  Evet, Van kendinden önce, tıpkı diğer iller gibi, kendisi için kimse bir şeyler düşünmediği için bugün yaşadığımız ıstırapları yaşıyor. Ancak inanıyor ve temenni ediyoruz ki bu sonuncu olacak.  Bir daha çadırkentler görmeyeceğiz… Nasıl mı? Çünkü Van bundan sonra aynı hataya düşmeyecek, “işini sağlam yapacak”. Tabut müteahhitlerini tarihinden silecek. Bir daha deprem olsa, tek canını kaybetmeyecek. Bunu başarırsa eğer, bugüne kadar Türkiye’de bir türlü başarılamayanı, depreme dayanıklı yapı inşa etmeyi öğretecek. İşi biten binaları da depremden önce yıkmayı da öğretecek. Böyle inanıyor, böyle inanmak istiyoruz.
Bunu başarmak zorundayız. Çünkü Van depremin yaşanabileceği en kötü iklimde, en kötü şartlarda depremi yaşadı. Depremden daha büyük bir afeti ise yaşamaya devam ediyor o da: Kahredici bir soğuk.
Torunlarımızı seviyorsak, onlara çadır deneyimini yaşatmak istemiyorsak, artık “sağlam binalar yapmayı ve eskiyenlerini yıkmayı öğreneceğiz.”

Axaftina axê


Ey welat, Wanê min,wûsa xwîyaye, li kûrahîyê dilên te

Li axên te,

Em nikarin xeynî xwîn û hêstîr, tu tişt biçînin

Ji xwe xem pêşîye befirê dîgîhand her sal, li te

Ji xwe teyr pêşîyê befirê digîhand welatên dûr

Tû, çermê xwe vedişart ji bager û kewlazan

Lê em tev diman, tev hembêz kirin sir û kewlazan

Pêxwas, bêkinc

Wek îro

Wûsa xwîyaye, rojên piştî zivistanan

Demên bûharê, em xeynî xwîn û hêstîr nedîçandin

Kû payîzê wexta dûrina zevîyan de

Me dî, xem boş bû, erd sekînî, sekînî

Û her çi kû dilê xwe de veşartî ye

Rîjand, belav kir, hejîya

Dîn bû,

Kevir ser kevirê nehêla

Wan xera bû,

Gazincan ji bo felekê nakim,

Loma li axê nîn e,

Me çand, me dît,

Belê, belê, tû guh lê ne de dilê xwe,

Em çêkirin tabûtên heft qat,

Em bûn xûlamê daxwazîyên bêqed,

Em bîr kirin, ûsîla bav û kalan,

Me sexera wî lê birî, dilê axê şikand bi betonan

Me xera kir pîrozbûna behra Wanê

Loma li felekê nîn e,

Ey welat;

Heya kû em hevî li te neçînin

Xwîyaye, nikarin tû şahîyek bibînin

Xeberê te ye, ta ji kûrahîyên behra xwe qêr dikî

Mîna berî,

Lê kes gûh lê nade, gelo bajar çi dîqîrî, çi dibêjî

Me qedrê te,nezanî,

Wanê min,

Axaftina axê ye,

Kû mafê wî jî heye biaxive,

Axaft û hûş bû, çend wuşe,

Besxeberê wê, xweş ne bu…

Ölüm üzerine


Bir gün öleceğim! Bu metni yazan da okuyanlar da beğenenler de ölecek. Ölüm bu kadar olağan, hatırlamayı ertelememize rağmen. Sonra ne olacak? Eğer dünya topraklarında iz bırakmamış isen. hiç bir şey. İzlerini rüzgar silene değin hatıran, boyasını nem silene kadar mezar taşında ismin kalacak. Ahirete inanıyor musun, yoksa inandığını mı zannediyorsun? Ahiret, ahir yani son kelimesinden türemiş. Hani dünyada iz bırakamayacak isen de heybeni yeni dünyan için doldurabileceğin bir şans var. Adı ahirettir. Ehli tasavvuf ölümü hatırlama anlamına gelen tezekkür-ü mevt için inovatif yöntemler geliştirmişler. Kimi evinde bir odaya tastamam mezar kazdırıp zaman zaman içinde uzanmış, kimi kefenini hazırlatıp evinde içine girmiş. Kimi gece mezar aralarıda uyumuş… Yani ölümü simule etmişler, sınava iyi hazırlamışlar.  Öyle dini vecibelerimizi  her nasılsa yapıyoruz deyip geçiştirmemişler. İz bırakmışlar. İz olmuşlar. Doğrunun izinden gitmişler. Hakkı teslim edeyim, bu satırların yazarının dünyada dikili ağacı bile yok. Hep bostanlar ile geçiştiriyor…

Ölümü hatırlamak ağız tadını kaçırıyor ama inkar etmemek gerek, küçük şeylere takılmayı da engelliyor. Hatırladıkça daha çok tanıdık geliyor, Tüm zorluğuna rağmen. Ama parayla değil sırayla

Dedelerden miras değil torunlara emanet bu dünya.

Bu yazıyı yazarı sağken okuduysanız dua, ölü iken okuduysanız rahmet okuyunuz.

Posted from WordPress for Android

7.2 Yetmedi


Geleneğimizdir. Afetleri yaşadıktan sonra, yeni afetler yaşamamak için ne yapmamız gerektiğinden önce, yaşadığımız afeti Allah’ın bizde neden yaşattığı üzerine derin konuşmalar yaparız. Kutsal kitaplarda helak edilen kavimlerle ilgili bildirilenleri de mesnet yaparız. Öyle ya biz Allah’ın bize ne yaşattığını küçücük kafamızla liste haline getirebilecek kadar akıllıyız. Koskoca evrende olup bitiverenler için kendimize göre bir senaryo kurabiliriz.
17 Ağustos depreminden sonra bazı siyasi partilerin sağolsunlar Türkiye kamu-bilinçaltına soktukları “7.4 yetmedi mi?” türünden Allah’ın sopası ile teo-politik ihtarları o günden bugüne geçen tüm sekülerleşmemize rağmen değişmedi. Halen kamu-bilinçaltında yaşamaya devam ediyor.
Helak edilme sebepleri ile helak olma olgusu arasındaki deterministik bağlantı Kuran’da bildirilmiştir. Elbette teknik anlamda yani tefsir bilimi açısından uzun uzun yorumlanabilecek ve yeni bakış açıları ile değerlendirilebilecek bir konudur. Ancak bu bağlantı her ne olursa olsun, herhalde kimseye, en azından dini bilimler açısından ehil olmayan bir kimseye helak olma sebeplerini listeleme hakkı vermiyor. Ama kabul edelim, bir yerde fuhuş arttı, üniversite girdi, çok bira içildi de o yüzden helak olundu şeklindeki düz mantık ile bunların da ötesinde daha inandırıcı senaryolarla kamu-bilinçaltına yerleştirilmeye çalışan, despot Tanrı anlayışını seviyoruz.  Bunları oluşturanlar, yayanlar, korkunç bir hamaset içinde kendilerince bir irşat hizmeti yaptıklarını zannediyor olabilirler. Ama bu tür sığ korku hikayeleri maalesef bu niyetin kendisine zarar veriyor. “Deprem şiddeti= Fuhşiyat+Alkol tüketimi-Namaz kılan adedi” şeklinde özetlenebilecek bir denklemle depremleri yorumlarsak Allah aşkına Van kaçıncı sırada ve kaç şiddetinde depremi hak eder? Las Vegas, Amsterdam ya da Türkiye’nin veya dünyanın anti-seküler deyimle “sefahat” şehirleri yerine neden Van’lı helak edildi. Ya da helak edildi mi?
Tanrısal komplo severlerin müslüman olmasına ya da müslümanlık adına hareket etmesine bile gerek yoktur. Çünkü daha deprem haberi yayılmadan, uzun lafın kısası depremi Van’da direkt olarak BDP’ye bağlayan ilginç bir milliyetçi-muhafazakarlıkla karşılaştık. Sanki Tanrı BDP aleyhtarı da,  BDP’ye oy verdi diye Van’ı helak etti. Oysa depremin en fazla hissedildiği Erciş’te, AKP oyları genellikle BDP’den bir kaç puan üsttedir. BDP oylarının açık ara önde olduğu Başkale ilçesinde ise depremden eser yoktur. Bu zihniyete göre ise helak olma olgusunun kaynağı siyasal görüştür. Tabii ki zahmet edip istatistiklere bakmadan…
İronik ama her halde bu tip yorum sahipleri komünist olsalar, helak olma nedenlerinin kaynağını bu kez kapitalizme bağlayacaklar.
Kısacası, bizim için doğru olanı Allah için de doğru kabul ediyoruz. Buna dogma denilir. Virüsten beter bir akıl tutulmasıdır bu. Öyle ki, dogmatik olan bir akıl, Allah’ın kutsal kitapla gönderdiği emirlere, anlayışa ek emirler, ek anlayışlar geliştirir. Bir örnek; Allah’ın emirlerine uymazsan, Allah ahireti beklemeden seni kahreder.
Hint felsefesindeki Karma inanışına çok benzetilebilecek bu durum, Tanrı’yı hep reaksiyoner bir konumlandırmaya tabi tutuyor. Yani Tanrı’nın “iyi olan” karşısısında “iyi” davranacağını, “kötü” olan karşısından “kötü davranacağını” fikrini otomatikleştiriyor.  Tanrı’nın kararlarını ve derin bilinmezliğini ise göz ardı ediyor. Tanrı’yı kendi dar insani zihninde eskiz halinde çiziyor. Yani daha doğrusu inandığı sanal put’a kendi uydurduğu sıfatları yakıştırıyor bu insanlar.
Her halde böyle bir kargaşa içinde dinini yaşadığını düşünenler için en iyisi sekülerlik. Nitekim dini anlamak yerine, geliştirmeye çalışıyorlar. Bunu yaparken de kamu-bilinçaltını kirletiyorlar.
Bu tür yorumlarla insanların zihnini bulandıran tek ilahiyatçı tanımıyorum. Ya da alanında zirvede tek kanaat önderi tanımıyorum.
Böyle düşünenlerin Japonyada bitmek bilmeyen depremlere rağmen kimsenin helak olmamasını nasıl yorumladıklarını merak ediyorum.
Ama bu hususta tek bilinmesi gereken “hurafe ve bidat” kültürünün sahte kılıflarla kamu-maneviyatına girdiği.
Oysa bizim bildiğimiz kadarı ile bir gemide tek masum olsa, rahmet icabı o gemi batırılmaz.
Ama biz batırırız.

Posted from WordPress for Android

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑