Pozitif olmak zorunda mıyız? Manson’un kitabından notlar ve çıkarımlar


Psikologlar, iş arkadaşları, anneler, babalar, gurular, CEO’lar ya da çevremizdeki herkesin pozitif olmamız gerektiğine dair önerileri içimize su serpse de bunu yapmak zorunda olup olmadığımızı hiç sorguluyor muyuz?

Zorunda mıyım?

Kuşkusuz, pozitif olmak yerine gidip arebesk bir mod içerisinde üzülüp kahrolmanın daha rasyonel olduğunu söylemiyoruz ancak pozitif olamnın ontolojisini sorgulamıyorsak materyal olarak var olmayan sorunları kafaya takmaya devam edeceğiz.

art.png

Tam bu noktada, “The Subtle Art of Not Giving a F**k ” adlı kitabı keşfettim. Bu kitap Türkçe’ye daha naif bir çeviri ile çevrilmiş ancak ben tabiri caizse argo versiyonundan, İngilizcesinden okudum. Sansürsüz daha eğlenceli olduğu söylenebilir. Kendisi de bir “self-help” kitabı olduğu halde, kitap tüm self-help kitaplarını kınayarak pozitif düşünce, idealizm vs. gibi günümüzün popüler trendlerini reddediyor. Temel mesajı ise -ki sardım- “hayattan pozitif beklenti içinde olmak negatiflik yaratır, negatifliği baştan kabul etmek ise pozitiflik yaratır”. Daha günün başındayken iyi şeyler olacağı ile ilgili beklentiye girmektense günün başından kitabın deyimi ile “500pound bullshit” ile karşılacağınızı kabul etmek daha huzur verici olabilir.

İşinizi kaybettiniz, huzurunuz kaçtı, modernizmin yaydığı olumlu hava size şunu düşündürtür:  Yeni fırsatlar yakalayacağım. Kendinizi rahatlatmaya çalışırsınız. Aylar geçer, yeni fırsatlar bir yana ortada küfür ederek yapmayı kabul edeceğiniz bir iş bile yoktur. Kitap bu durumda olumsuzluğu kabul edip yola devam etmeyi öneriyor.

Kitaptaki argo dilden olmasa, kitabı tasavvufi literaütün parçası sayacağım neredeyse. Yıllardır, gerek tasavvuf literatüründeki “rıza” ve “sabır” kavramlarını okuyup ancak hiç bir zaman “kısmet buymuş razı ol” demeyi öğrenmemiş biri olarak, anılan kitabın bu sözü bana felsefi olarak ıspatlamasına şaşırdım. İşi özü şu: “Olmuyorsa olmuyordur”.

Japon Askeri’nin Hikayesi

Kitaptan çok beğendiğim bir hikayeyi anlatmadan geçmeyeyim:

Onoda adlı bu komutan  Filipinlerde Japonlarla Amerikalıların savaşında sağ kalmayı başarıp ormana sığınır. Savaş biter, onlarca helikopter bildirisi atılır, elçiler gönderilir. O zamanlar telefonlar yok tabii ki. Onoda savaşın bittiğine inanmaz. Araya girenler de olsa, olayı “Emerikanın oyunu” olarak görür ve 30 yıl boyunca ormandan çıkmaz. Onoda bu süre zarfında anlamsız şekilde çeşitli saldırı eylemlerine devam eder.

Onoda’yı ormandan çıkarmak için giden kişi ise bir hippidir. Bu hippi özel görevle değil sırf meraktan ve heyecandan gidip Onoda’yı bulur ve ikna eder.

Kitap bu iki kişinin hikayesini anlatırken güzel bir noktaya değinir: Bu iki kişinin saçmalığı da özünde aynıdır. Onoda idealleri için ormandan çıkmazken, hippi arkadaş merakından çıkmaktadır.

Hayata yüklediğimiz anlamlar hayatımızı belirliyor yani.

Sorumluluğu Almak

Kitabın sorumluluk yüklenmekle ilgili güzel bir anekdotu var:

“Hayat, kapınıza kimsesiz bir bebek bıraktığında bu bebeğin oraya bırakılması sizin suçunuz değildir. Ama bebek kapınıza geldikten sonra sorumluluk sizindir. Bebeğe bakmak, görmezden gelmek ya da pitbulların önüne atmak sizin sorumluluğuzdadır ” diyor kitap. Sorumluluğu üstlendiğinizde ise artık gerçek hayatla yüzleşir ve doğru kararlar verirsiniz. İnkar ettiğinizde ise hayatın tam da o anını ilgilendiren yapılacak eylemi (makul veya değil) yapmayarak kızmaya devam edersiniz.

Kitapta, Taliban’ın kız çocuklarının eğitimini engellemesi durumunda sorumluluk alan Malala Yousafzai’nin hayatından ilginç kesitler ve Nobel ödülüne dönüşen cesareti inceleniyor.

Başkalarını Suçlama Trendi ya da Öfke Pornosu:

Sorumluluğumuzu almak yerine başkaların suçlamak sadece içimizden gelen bir durum değil, kitaba göre medya ve popüler kültür daha karlı olduğu için olan biten sorunlar için birilerine öfkeyi pompalamayı da marifet sayıyor. Oysa bu durum gerçeği değiştirmiyor. Kitap şunu ortaya koyuyor: Medya gerçek sorunları işlemek yerine, öfke pornosuna dönüşebilecek konuları pişirip pişirip ortaya koymayı adet haline getirmiş. Öfke Pornosu bir terim olarak sözlüklere de girmiş.

Evet, söz gelimi bazı ekonomik ve sosyal problemler açlık gibi gerçek problemler mevcut iken ikincil problemlerin işlenmesi daha güvenli ve karlı bir yol gibi gözüküyor. Nitekim gerçek problemlerin gerçek sorumluları vardır. Yapay problemlerin ise yapay sorumluları… Her şeyi kitaptan bilmeyin, son sözü ben söyledim 🙂

Anlam Çıkarma Merakımız

Kitapta bahsedilen ve daha önce farklı kaynaklardan da okuduğum meşhur bir deney var. Deneyde farklı kişiler teker teker bir odaya konuyor. Önlerinde bulunan sadece tek bir düğme ve karşıda da bir lamba var. Deneklere, düğmenin belirli kalıplar (sıklık, aralık ve basma süresi) gerçekleştiğinde lambanın yanacağı söyleniyor. Deneye giren kişilerden bazıları bir takım kalıplar fark ediyor, kimi art artda X  kez basınca lambanın yandığını, kimi ise belirli süre basılı tutululduğunda lambanın yandığından söz ediyorlar En son giren bir bayan ise daha ilginç bir kalıp bulmuş (kamera kayıtlarından da görülmüş), kadın tavana bir kaç kez sıçrayıp dokunduktan sonra lambanın yandığını idddia etmiş. İşin tuhafı, lamba tamamen ‘random’ yani tesadüfi formatta yanıp sönmekteymiş. Deneklerin bulduklarını düşündükleri kalıpların hepsi tamamen yanlışmış.

Yazar daha yorumunu yapmadan, ne kadar komik olduğumuzu düşündüm. Tamamen kişisel deneyimlerimizden yola çıkarak yorumlar yapıyoruz ve buna inanıyoruz. Kaldı ki hayat, bir düğme ve bir lambadan daha kompleks.

2018-05-02 10_25_58-My Lie, True Story of False Memory - Google Search.png

En Harika Organımız

Kitapta, Eric Philpps adlı komedyenin dediği gibi: “Beynin en harika organımız” olduğunu düşünüyorum, peki bana bunu düşündürten organ hangisi: Beyin:)”

Yine kitapta, Meredith adlı bir kadının uzun yıllar sonra babasının kendisine yönelik cinsel istsmarını hatırlaması sonrasında babasını bunla suçlamasını, daha sonra ise bunun bir psikolojik durum kaynaklı yanılsama olduğunu hatırlıyor. Aslında babasının böyle bir şey yapmadığını fark ediyor ancak bundan emin olduğunda babası çoktan vefat etmiş. Kadın ise zihnin ya da zihninin bu hallerini kitaplaştırmış: My Lie, True Story of False Memory. (Yalanım, yanlış hafızanın doğru hikayesi):

Picasso ve Peçeteler

Yazar, Picasso’nun başarısını, kafede yanlız başına kullanılmış peçetelere bıkmadan usanmadan resim yapmasına bağlıyor.  Galiba durum öyle, Picasso veya başka bir dahinin dünyanın en iyi ressamı olma hayali gibi afaki bir hayal yerine, yaptığı işten karşılıksız (para, şöhret, takdir vs.) haz duyması başarısının kaynağı olabilir. Picasso’nun bazı karalamlarını burada bulabilirsiniz.

Bu mevzu, Art of Thinking Clearly adlı kitapta okuduğum “Futbolcu Mezarlığı Paradoksu” meselesini hatırllattı. Futbolla ilgili bir çok baba, oğlunun futboldan çok zengin olacağını düşünerek oraya yönlendiriyor, herkes medyada çıkan zengin futlbolcu imgesine odaklanıyor oysa başarısız ve kötü koşullarda hiç bir sonuç elde edemeyen futbolcuları kimse düşünmüyor. Yani futbolcu mezarlığındaki kabir sayısı zengin futbolculardan her zaman daha fazla olmuştur.

Öldürmeyen şey güçlendirir.

Kitabın aktardığına göre: 2. dünya savaşından sonra geçirdikleri onca ölüm, işkence, tecavüz, açlık ve baskıya maruz kalmış Polonyalı’lar üzerine inceleme yapmış olan Dabarowski, özellikle cidi travma geçirmeden dayanabilmiş bireylerin nasıl dayanabildiklerini anlamaya çalışmış. Ortaya çıkardığı sonuç etkileyici: Bu bireylerin ortak özelliği, yaşanan en vahim hadiselerin bile insanın hayatı anlaması için bir fırsat olduğuna inanmaları. Bu insanlar savaştan önce takıldıkları önemsiz şeylere üzülmeye değmediğini savaş sayesinde öğrenmişler. Savaş sonrasında kendilerini daha olgun hissediyorlarmış.

Bu tipik bir ‘asetizm’ gibi görünüyor. Yani çileyi kutsayan, acının insanı olgunlaştıran faydalı bir araç olduğund dair inanç. Hedonizm (hazcılık) anlayışının yani haz veren şeyleri benimseyen anlayışın tersi. Ancak eğer çalışma bilimsel olarak hatalı değilse, söyleyecek pek bir şey bulunmuyor. “Acı çekmek özgürlükse, özgürüz ikimiz de”…

“Do something”: “Bir şey yap” Kuralı

Bazen bir konuda günler, aylar boyunca üzülüp bir şey yapamayız ya da kara kara düşünürüz. Bazen de bu sürüncemede bıraktığımız şeyler olur ve bu şeyleri yapamadığımız için üzülür ve kendimize kızarız.  Benim için değilse de (bir kitap hakkında notlarımı paylaştığıma göre değil 🙂 kitap okumayanlar, örneğin, aklına kitapların kıymeti her geldiğinde kendilerine niye okuyamıyoruz diye kızarlar. Kitap okuyacakları kutsal anın gelmesini beklerler. Başka biri için bu yürüyüş veya koşu yapma için aynı döngü olabilir. Bir başkası çocuklarına zaman ayırma ile ilgili aynı histe olabilir. Kitap bu tür durumlar, hatta daha da vahim durumlar için güzel bir şey öneriyor: “Küçük de olsa, az da olsa hatta mantıksız da olsa” amaca matuf bir şey yapın.

Peki neden? Güzel bir yorum var… Kitapta deniliyor ki, insan genellikle bir amaca matuf olarak bir şey yapma olgusunu şöyle düşünür:

Motivasyon –>İlham  –>Eylem

Yani önce ‘gaza gelecek’, sonra aklına iyi bir şeyler gelecek sonra da tutup somut adımlar atacak. Bu durumun ne kadar zor olduğunu hepimiz biliriz. Kitabın teorisi ise şunu söylüyor:

Eylem –> İlham —> Motivasyon –>İlham –>Eylem

Yani bir şeyler yapa yapa, deneye yanıla, yapa boza ilham alır, motive olur sonra yine ilham alır eyleme gideriz. Böylece amaca doğru yürürüz. Ya da amacın gerçek ruhunu fark edip amacı günceller veya tümden vazgeçerek esas amaçlara yöneliriz.

Bu denklemin her gün en az 200 kelime yazarak (aslında gayet az) ama bunu her gün yaparak 15’ten fazla kitap yazmış yazarlar için doğru olduğunu söyleyebiliriz.

Ölümsüzlük Projeleri

Kitabın son bölümünde Stoacı bir yaklaşımla ölümün aslında hayatı daha anlamlı kılan bir olgu olduğu ele alınıyor. Burada etkilendiğim cümle, kitabın iktibas ettiği, Pulitzer ödüllü “The Denial of the Death” kitabından:

2018-05-04 09_13_23-The Denial of Death_ Ernest Becker_ 9780684832401_ Amazon.com_ Books.png

Bu kitap, Becker adlı ilginç bir biyografisi olan akademisyenin kolon kanseri olduktan sonra yazdığı bir kitap. İktibas edilen cümleye göre “insanın 2 adet benliği vardır, bunlardan birinin fiziksel benliği diğerinin ise insanın yarattığı benliğidir. İnsan aklı hayvanlardan farklı olarak kendi ölümünü kafasında net bir şekilde canlandırabildiği için korkuyor ve ölmeyecek projeler (kalıcı eserler) bırakmak istiyor”. Bu yönü ise 2. benliğini yaratıyor. Kitap yazıyor, sanat yapıyor, binalar inşa ediyoruz…

Ancak  kabul etmemiz gerekiyor ki, bu 2. benliğimiz tamamen bizim uydurmamız. Faniyiz! Kuşkusuz bu yan gelip yatmayı gerektirmiyor. Fanilik vurgusunu “boş ver yaaaa” olarak algılamak yerine, yapay üzüntülerimize, saçma takıntılarımıza, gereksiz öfkelerimize karşı bir panzehir olarak görmek galiba daha fa faydalı.

 

 

 

Reklamlar

Türkiye ve Arap Baharı: Bir CIA istihbaratçısının görüşleri


Amerikan RAND Corporation düşünce kuruluşunun daimi politik danışmanı, ABD Merkezi Haberlama Teşkilatı’nın (CIA) Milli Haberlama Konseyi (İngilizce:National Intelligence Council) eski başkan yardımcısı, yazar, ABD’li devlet görevlisi (Wikipedia) Graham Fuller‘in yazdığı “Türkiye ve Arap Baharı” adlo kitabı okudum. Kitap çok derin analizleri içeriyor. Graham Fuller Türkiye kamuoyunda çokça tartışılmış bir isim.  Ancak görüşlerinin faydalı ve ufuk açıcı olduğunu söyleyebilirim. Komplo teorisi üretmeyi seven zihnim Fuller’in analizlerinin ‘manipülatif’ olduğunu ara sıra söylese de, önermeleri üzerine düşünülmeye değer.  Kitaptan ilginç bulduğum bir kısım:

Arap ‘baharı!’ Tunus’ta kendini yakan bir seyyar satıcı ile başlamıştır.

tunus-devrim-buazizi.jpg

Muhammed Buazizi, 17 Aralık 2010’da kendini yaktığında, Arap ülkeleri için de bir değişimin kıvılcımı ateşlemiş oldu. Buazizi, Tunuslu bir seyyar satıcıydı. Ailesini geçindirmek için bu işi yapmaya mecburdu. Çünkü başka iş yoktu ama polis, arabasına el koydu. Buazizi, geri almak istedi fakat belediye kapısından çevrildi. Ve sonrasında kendini ateşe verdi… (Aljazeera)

Bu olay Arap Bahar’ının başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Olay Buazizi’nin videolarının Facebook’a konması ile başlamıştır.

 

 

 

 

Google Nasıl Yönetiliyor


Google kurucularının yazdığı ‘Google Nasıl Yönetiliyor’ adlı kitabı okudum.

kitap

Kitap, mutfağından Google’da işlerin nasıl gittiğini anlatıyor. İşte bazı detaylar:

googleglass

İlk prototipi ışık hızında hazırlayın

Kitaba göre Google Glass’ın ilk prototipinin hazırlanması 90 dakika sürmüştür. Bu durum günümüzde artık bir iş fikrinin donanımsal üretimi içermesi halinde dahi çok kısa sürede bittiğini gösteriyor. Peki bu kadar hızın amacı ne? Fikir aşamasındayken mükemmelleştirmek yerine daha taptaze fikir halindeyken o fikri hayata geçirip test etmek galiba en doğrusu. Maliyetli mi? 3D yazıcıların var olduğu yazılımın kolaylaştığı ve insanların yazılımsal sorunları hızla çözebildiği bir dünyada artık zor değil.

piramit

Piramitler başarılı yönetimin sonucudur.

Peter Drucker, “Binlerce yıl önce inşa edilen piramitleri tasarlayıp inşa eden Mısırlı sadece başarılı bir yöneticidir” demiştir. Kitap bu sözden ilhamla gerek kişisel düzeyde gerekse gerçekten organizasyonel anlamda yönetim kavramının çok önemli olduğunu vurguluyor. Çağımızda da çok sayıda yükselmemiş piramidin olduğunu söyleyerek herkesin ‘değerli’ bir fikrinin olduğunu ve girişimci olarak her ne pahasına olursa olsun bu fikirleri hayata geçirmesi gerektiğini ifade ediyor. Öyle ki Google’a ait birçok ürünün ilk başlarda başta ‘olağan’ olarak görüldüğünü söylüyor. Aslında yalan da değil. Google kurulmadan önce birisi ‘bir site çıkacak internette istediğin şeyi yazıp arayacaksın’ dese eminim birçok kişi başarısız bir iş fikri olarak değerlendirecekti.

inek

Bir inek yılda 200MB veri üretiyor

Kitabın aktardığına göre Londra’da su hatlarına takılı sensörlerle nerede su patlağı, boru sızdırması var anlaşılabiliyor. Aynı şekilde çiftçiler ineklere takılı sensörlerle ineklerin konum bilgisini, süt sağma makinelerine taktıkları sensörlerle ineğin süt verimini takip ediyorlar. Bir inek yılda 200 MB veri üretiyor.

Şunu demeye geliyoruz: Artık veri çağındayız. Artık ‘Bence’ ile başlayan bir cümle olamaz. İddianız her ne ise veri ile destekleyin. Veri ile ilgili konular özellikle de olasılıklarla ilgili olarak çok kötü olduğumuzu Risk Savvy adlı kitaptan okumuştum. Örneğin köpek balığı saldırısı mı, uçak kazası ile ölmek mi daha sık rastlanır sorusuna insanlar gerçek verilere göre değil maruz kaldıkları haberlere göre kestirim yapıyor.,

70/20/0 Kuralı

Google her gün aynı şeyleri devam ettirerek uzun süre var olunamayacağını biliyor. Bu nedenle çalışanlarına 70/20/0 kuralı adlı kuralı uygulatıyor. Bu kural mevcut mesai saatlerinin %70’ini personelin kendisine tanımlı görevlere, %20’sini ise bu personelin tamamen kişisel tercihine kalmış yepyeni bir projeye ayırmalarını öngörüyor. Bu süre zarfında kimse bu personele yapması gerekeni söylemiyor. Google bu %20’lik zaman dilimini psikologlar Dyan&Reci’nin Özerklik Teorisi adlı teorisine dayandırıyor. Bu teori insanların harici baskılara boyun eğmeden sadece kendi istedikleri şeyleri yapmaya yönelik kuvvetli bir ihtiyaçları olduğunu söylüyor. Dolayısıyla bu süre zarfında personel kesinlikle çok daha fazla motive oluyor. Bu süre kuşkusuz sadece personele yönelik bir yazılımsal ‘hobi’ ile ilgilenmekten çok daha fazlasını içeriyor. 20’lik dilimde başlayan ve bugün hayatlarımıza giren çok önemli projeler var: Google Maps’taki sokak görünümü ile Gmail bu 20’lik zaman diliminde ortaya çıktı. İnanabiliyor musunuz? Bazı şirketlerin milyon dolarlarca yatırım yaparak başaramadığı uygulamalar Google tarafından ek ücret ödenmeyen bu kişisel zaman dilimlerinde ortaya çıktı. Peki bu süreler bu kadar verimli ise neden daha fazlası sunulmuyor. Kitap bunu Frank Lloyd Wright’ten yaptığı alıntı ile tanımlıyor: İnsanoğlu, en büyük yapıları, en çok sınırlandığı zaman inşa etmiştir.

Peki bu 20’lik dilimlerde hiç mi başarısız proje yok? Epey var. Google bunu hiç bir zmaan boşa harcanmış bir süre olarak görmüyor. Bu süre zarfında başarısız projeler dahil her şeyden tecrübe ve yeni yeteneklerin elde edildiği vurgulanıyor. Örneğin Google Wave adlı proje bu başarısız projelerden biri. Bu projenin gerçekten başarısız olduğu Google tarafında da kabul ediliyor. Ancak bu proje rafa kaldırılmadan önce Gmail ve bir çok Google hizmet için çok önemli yeni özellikler ortaya çıkarılmış.

Başarısız projelerle ilgili güzel bir diğer yaklaşımı Google’ın kurucularından ve kitabın yazarlarından biri olan Eric Schmidt Nasrettin Hoca’nın söylediğini öğrendiği bir söze atıf yaparak aktarıyor: Doğru kararlar tecrübe ile verilir, tecrübe ise yanlış kararlar vererek edinilir.

Güzel bir diğer atıf ise Dilbert Karikatürist’i Scott Adams’tan: Başarısızlığı bir duvar olarak değil bir yol olarak görmek her zaman faydalıdır.

Peki kalan 10’luk dilimde ne yapılıyor. Bu süre en uçuk projelere ayrılan bir zaman dilimi. Bu sürede yapılan projeler gerçekten artık bilim kurgu düzeyinde ve şirketin onyıllar sonra işine yarayacağını umduğu projeleri içeriyor. Google X adlı bir ekip ise sırf bu projeler üzerine çalışıyor. Bu ‘çılgın projelerin’ kitaptaki genel tanımı şöyle: Google X kalkıp da %10 daha az benzin yakan araba üretmeye kalkmaz Google X kalkıp tek depo ile 1000km gitmeyi sağlayacak bir teknoloji peşine düşer. Bu ise her şeye yeniden başlamayı gerektirir.

Google personelinin geliştirdiği ve sonradan parlayan bu ekstra projeler için prim vermiyor. Sebebini ise şöyle açıklıyor: Gerek yok. Prim vermek inovasyonu tetiklemiyor. İnovasyonun doğal olarak ortaya çıkmasını engelliyor.

Yetişkin içerik nasıl Google’ın işine yarar

İlginç sorunların nasıl ilginç çözümlere vesile olabileceğine dair en ilginç örneklerden biri de Google’ın resimler içerisinden yetişkin (adult) içerikleri filtrelemesi gerektiğinde ortaya çıkmış. İlk dönemler bu uygunsuz içeriklerin resim arama sonuçlarından kaldırılması için Google mühendisleri resimlerin içinde insan bedenini gördüğünde algılayacak bir algoritma geliştirmişler. Bu algoritma tıp kitabındaki çıplaklıkla müstehcenliği ayıracak kadar ilerlemiş. Bu algoritma daha sonra bu amaç dışında da nesne tanıma alanında kullanılmış.

Tüm Planlarınız Yanlıştır

Şirketlerin yaptıkları tüm planların yanlış olduğunu güzel örneklerle açıklayan kitaba göre her plan insanı tek bir yere kanalize ederek geri kalanı görmesini engeller. Bunun gerçek dünyadan örnekleri de mevcut. MBA tipi ayrıntılı planlar yerine ‘her planın yanlış’ olduğu varsayımı ile geleceği planlamak ve planlara tapmamak kuşkusuz önemli bir içgörü.

Çirkin Bebek

Kitapta adını öyle koymasalar da hatırımda tutmak için ‘çirkin bebek sendromu’ adını verdiğim onlarca hikâye var. Her inovasyon genellikle ilk ortaya çıktığında ya ilgisiz görünür ya hiç beğenilmez. Öyle ki lazer ilk keşfedildiğinde Bell labratuvarları patentini almaya bile değer görmemiş. Bu ise inovasyonun çıktığında hemen kendini belli eden bir şey olmadığını ve aslında dönüştürülerek ‘harika’ bir şey haline geldiğini anlatıyor.

Açık Olun

Açık kaynak ruhunun eğer şirkete has gerçekten özel bir durum yoksa şirket dahil tüm tarafların karına olduğu kitapta vurgulanıyor. Buna en bariz durum internet, pc ağları ve Android platformu. Kuşkusuz IOS işletim sistemi bunun istisnası ancak geri kalan tüm göstergeler açık kaynak mantığının başarılı olduğunu ortaya koyuyor. Açıklık herkesin bir arada çalışmasını sağlıyor. Bu da Homo Deux yazarı Yuval Harari’nin “insanı güçlü kılan şeyin IQ’sü değil eşgüdüm yeteneği” olduğu tezi ile uyumlu.

Peki Google neden kaynak kodlarını açmıyor? Açıklamaları şu: Eğer açarsak birileri en üste çıkmak ve daha fazla reklam almak için ‘kötü’ kodlar yazar.

Rekabet Değerlidir

Bing çıktığında Google’dakiler ne yapmıştır? Ya nasılsa en büyük biziz dememişler anlaşılan. Nietzsche’nin şu sözü ilke olmuş: Düşmanınızla gurur duymalısınız; işte o zaman düşmanınızın başarısı sizin de başarınız olur ama sakın onları takip etmeyin.*

Kimler Google’da çalışır

Kitapta bu da anlatılıyor. Açık cevap: Öğrenen, tutkulu ve çılgın kişiler. Bu durum için ne ‘şu bölüm mezunu olmak’ şartı var ne de ‘şu belge sahibi olmak’. Google’da çalışan astrofizikçiler var…

Google’da personel almak en hayati fonksiyon ve bu asla sadece insan kaynaklarına bırakılmıyor. Kurucular bile mümkün olduğunca mülakatlara katılıyorlar.

Özet

Kitap aslında startupla deneyim paylaşmak için yazılmış. Hatta kitap kim bilir Google’ı bitirecek startup’u kuracak kişi şu anda bu kitabı okumaktadır diyor. Güzel bir empati… Kitabın her yerinde vurgulanan husus; en iyileri işe al, onları kendi hallerine bırak, kullanıcıya odaklan, başarısızlığı her zaman doğal kabul et, tutku ile çalış, hayal edilemeyeni hayal et.

The Power of Habits: Alışkanlıkların Gücü- Artık dişlerinizi her fırçaladığınızda bu yazı aklınıza gelecek


 poh

Talihsiz bir hastalık nedeniyle hafızası sadece on beş dakika içinde olup bitiveren olayları hatırlayan Eugene’ nin hikayesi ile başlayan -keyifle okuduğum ve şimdilik 1. favorim olan- bu kitap iyi ya da kötü tüm alışkanlıklarımızın nasıl ortaya çıktığını anlatıyor. Alışkanlıkların Eugene’nin hafızasının bu kötü durumunda bile kendisine nasıl yardım ettiği ilginç detaylarla birlikte anlaşılmış.

Alışkanlık aslında kökleri çok derinlere giden bir özellik. Beyin bir dizi aynı eylemi yapıp da sonucunda kendisine haz veren küçük veya büyük bir ödül aldığında bu eylemi tabiri caizse bir makro dönüştürüyor. Öyle ki piyano çalmak veya dil öğrenmek gibi karmaşık edilen bile alışkanlığı dönüştükçe karmaşık olmaktan çıkıp otomatik hale geliyor. Bu farelerin beyninde bile böyle. Deneyler gösteriyor. Beyin güçlü bir aygıt. Enerjisini verimli kullanmaya kendiliğinden ayarlı.

Şöyle düşünün, düzenli olarak dişlerinizi fırçalıyorsunuz. Her akşam sizi dişlerinizi fırçalamaya yollayan şey nedir?  Çok basit gibi görünse de aslında diş fırçalama alışkanlığının otomatize edilmesi için beyinde standart hale gelen sürecin ortaya çıkması o kadar da basit değil. Öyle ki, kitapta anlatılan Pepsodent adlı diş macunun popülerleşmesi ve bu markanın “diş fırçalama” alışkanlığı adlı alışkanlığı “icat” etmesi hikayesi, beynin alışkanlık geliştirirken izlediği yolu ortaya koyuyor.

Kitabı okurken aldığım notlarla, çıkardığım sonuçlar ve yorumlar aşağıdaki gibi:

Fare Deneyi

Beyin bir alışkanlığı “alışkanlık döngüsü” (habit loop) adlı bir süreçle sistemine işliyor.  Aşağıdaki resimdeki süreç farelerdeki deneye göre oluşturulmuş. İnsan versiyonunu daha sonra açıklayacağım:

hr

Fare bir klik sesi duyduktan sonra kapı açılıyor daha sonra fare çikolatanın kokusunu alarak labirette koşup çikolatayı buluyor. Bu bir kaç denendikten sonra fare labirette izlediği yola alışıyor bu süre zarfında farenin zihinsel aktiviteleri izleniyor. Fare ilk denemelerde kokuyu takip etmek ve çikolataya ulaşmak için epey zihinsel enerji harcıyor. Sonraki denemelerde sesi duyduktan sonra çikolataya ulaşan yolu izlemek alışkanlık haline geldikten sonra zihinsel aktivite azalıyor çünkü bu davranış otomatik hale gelmiştir. Çikolatanın yeri değiştirildikten sonra fare afallasa da çikolatanın yeni yerine alışması zaman almıyor.

Aynı sürecin insan zihni için de geçerli olduğu bazı alışkanlıklara sahip insanların zihinde yapılan deneylerde de görülüyor.  Bu durumun sonunda uzmanlar şu kanaate varıyor. Bir alışkanlık başlangıcında “cue” ipucu olan, daha sonra alışılan fiilin kendisi olan sonda ise soyut veya somut bir sonucun alındığı bir süreçtir. Bunun sigara versiyonunu düşünün. Sigara paketi veya stres ya da arkadaş daveti “cue”, sigara içmek rutin, ve son olarak sigaradan keyif alma veya sosyalleşmiş olma psikolojisi (sigara içilen yerlerde olulan) “reward” olmaktadır.  Peki sigara dışındaki alışkanlıklarda reward nedir? Örneğin kitap okuma alışkanlıklarına sahip birinin okuma seansı sonucundaki ödülü nedir? Bu soyut da olabilir: okumanın bizzat kendisinden haz duyma veya belirli bir sınıfa aidiyet hissi olabilir. Böyle bir ödül olmadığı takdirde alışkanlık oluşmayacaktır.

Pepsodent: Diş fırçalama nasıl ‘ayine’ dönüştürülür

Böyle bir “zaafımız” mevcutsa bu zaafı birilerinin ticarileştirmemiş olmaması hiç mümkün müdür?

image

Zamanında alışkanlıkların bu gücünü keşfeden yatırımcılardan biri, o zamanlar tatsız tuzsuz ve sıkıcı olan diş temizliğini bir ritüele dönüştürmeye karar veriyor. Diş fırçalamanın reward’ı olarak süper ferah bir aromayı, tetikleyicisi olarak ise uyuma hazırlığını seçiyor. Kampanya tutuyor ve Pepsodent isimli diş macunu korkunç bir başarı yakalıyor.

Kilit taşı alışkanlığı (Keystone habit) her şeyi değiştirir

Alcoa alüminyum adlı Amerikan şirketi bir zamanlar korkunç iş kazaları ile meşhurmuş. Şirketteki kazalar o kadar rutin hale gelmiş ki insanlar bu kazaları doğal kabul etmeye başlamışlar. Alın size “alışkanlık”… Daha sonra O’Reilly adında bir adam şirket yönetimine geliyor. Daha ilk toplantısında iş güvenliğinden filan dem vurduğunda, firma yatırımcıları şok oluyorlar Bir çok yatırımcı hisselerini bu deli adam yüzünden geri çekiyor. Ancak firma bir kaç yıl içerisinde değerini ikiye katlıyor. Bunun üzerine O’Reilly üzerine Harvard da dahil olmak üzere bir çok kuruluş araştırma yapıyor. Sonuç şu: Keystone Habit. Bir organizasyonda bazı kilit alışkanlıklar vardır. Bu alışkanlıklar değiştirildiğinde  geri kalan alışkanlıklar da değişir. Alcoa Alüminyum’da iş güvenliği düzeldiğinde gerek çalışanların gerekse dış çevrede oluşan güven duygusu şirketi başarılı kılmış

Küçük başarıları ödüllendirmek

Gerek organizasyonlarda gerekse kişisel olarak “küçük başarıların” ödüllendirilmesi yapılan çalışmalara motivasyonu arttırıyor. Aynı zamanda ödüllendirilen alışkanlığı güçlendiriyor. Bu durum yukarıda anlatılan “habit loop” ile uyumlu bir durum. Bu hususu okuduğumda, milletçe sahip olduğumuz müşkülpesentlik aklıma geldi. Yıllar yıllar önce, J2ME ile şimdiki telefonlara göre ilkel sayılan Symbian işletim sistemli Nokia telefonuma ilk mobil uygulamamı yazıp “adını vermeyeyim” hocalarımdan birine gösterdiğimde; “ulan bu ne git dersine çalış” demişti:) Konuyu mu anlamadı yoksa müşkülpesentlikten mi bilmiyorum.

Çocuk gelişiminde de küçük başarıları ödüllendirmenin faydalı olduğunu kendi deneyimlerime göre biliyorum..!

Özetle: En iyiyi değil, biraz daha iyiyi iste. Böylelikle en iyiye ulaşırsın.

Obezler-yemek günlüğü 

Obezlerin yeme alışkanlığı üzerine yapılan bir araştırmada obezlere her gün ne yediklerinin kaydını tutmaları isteniyor. Bu araştırmanın amacı tutulan “yeme günlüklerine” bakarak obezlerin yeme alışkanlıklarını ortaya koymak. Bu deney boyunca bazı obezlerin ciddi kilo vermeye başladığı görülüyor. Bunun nedeni araştırıldığında kilo veren obezlerin yemek günlükleri sayesinde aslında farkında olmadıkları bir takım kötü yemek alışkanlıklarını fark ettikleri ve bunu terk etmeye karar verdikleri anlaşılıyor. Bu deney, bazı alışkanlıkları uyurgezer gibi yapıp farkına bile varmadığımızı gösteriyor. Daha önemli bir tali sonucu ise: Bir şeylerin kişisel olarak kütüğünü tutmanın onu kontrol etmemizi sağladığını söylüyor. Bunu bir yerde daha okumuştum: Kaydetmediğin şeyi yönetemezsin. Buna yeni versiyon buldum: Kaydetmediğin şeyi kaybedersin.

Kurabiye deneyi-talimat mı açıklama mı?

İnsanları ‘adam’ yerine koymak her zaman daha iyi sonuçlar verir. Yine bir deneyde denekler iki gruba bölüp odalara almışlar. Her iki odada mis gibi kurabiye kokusu var. Deneklerden birinci gruba emir kipi ile ve gayet sertçe bu “kurabiyelere dokunmayacaksınız, deney bu, mecbursunuz” denmiş. İkinci gruba ise, deney gayet nazikçe anlatılmış üzerine bu deney hakkında süjelerin görüşleri istenmiş. Son olarak kurabiyelere dokunmamalarının gerektiği anlatılmış. Saatler sonra, “adam yerine konmayan” ilk grupta açıkça daha zayıf irade görülmüş ve deneklerin çoğu dayanamayıp kurabiyeleri yemiş. Diğer grupta ise neredeyse kimse kurabiyeleri yememiş.

Sonuç: İnsanlara makul muamele herkes için daha iyi sonuçlar verir.

Soru: Sizin de aklınıza askerlikteki “acemi birliği” ya da bazı iş yerlerindeki “cadılar (bay veya bayan:)” geldi mi? 🙂 Neden sonuç almadıklarını ve alamayacaklarını anlıyor musunuz?

Dipnot: Fazla demokrasi bazı kültürlerde aksi tesir yapabilir:)

İrade bir kastır ve gelişir

Kitapta güzel bir benzetme yapılmış. İrade olgusunun da bir “kas” olduğu ve geliştirilebildiği ifade edilmiş. Tabii ki yöntem yine “habit loop” mantığını bilerek geliştirilmesi gereken alışkanlıkları geliştirmekten geçiyor.

Çocuklar masmallow deneyi

İrade insanın başına gelenlerin bir çoğu için belirleyici olabilir. Sabırlı bilim adamlarından biri, bir grup çocuğu bir odada tutarak şöyle söylüyor: bu elinizdeki kutuda marshmallowlar var (bizim Eti puf yani). İsteyen hemen yiyebilir, isteyen bir saat bekler ve yemez. Eğer yemez ve beklerseniz bir saat sonra iki mashmallow yeme hakkı elde edersiniz.

Deneyde

mashmallow’u hemen yiyen çocuklarla, bir saat bekleyebilen çocukların kayıtları tutulmuş. Takriben 25 yıl sonra bu çocuklara tekrar ulaşılarak gelir durumları ve pozisyonları hakkında bilgi toplanmış. Sonuç çarpıcı: Çocukken 1 saat daha sabırlı olan ve yemeden bekleyebilen kişiler açıkça daha fazla gelire sahipler. Beklemeyi bilmeyen yaramazların ekonomik ve sosyal durumu ise daha düşükmüş.

Sonuç: Çocuklarınıza beklemeyi öğrentin ve irade kaslarını geliştirin.

Hamile Kadınlara Sandwiching Stratejisi

Target adlı bir şirkette çalışan Pole adlı bir araştırmacı geçmiş satış verilerini inceleyerek çeşitli marketlerden alışveriş yapan kadınların hamile olup olmaydığını anlayabilen bir algoritma geliştirmiş. Bu algoritma kadınların yanlızca hamile olup olmadıklarını değil doğum tarihlerini bile hesaplayabilecek düzeyde (belirli bir hata payıyla birlikte) güçlü bir algoritmaymış. Target firması bu algoritmayı ticari hale getirmek için marketlere hangi müşterilerinin hamile olduğu bilgisini (sadece aynı müşterilerin satış verisine bakarak) satmaya başlamış. Marketler hamile olduğu algoritma tarafından hesaplanan kadınlara kuponlar göndermeye başladıklarında bir çok kadın marketlerin bu bilgiyi nereden alabildiğini düşünerek rahatsız olmuş.  Hatta başka bazı ilginç durumlarla da karşılaşılmış.

Marketin algoritmanın sonuçlarına göre hamile olduğunu belirlediği müşterilerden biri firmaya gelerek “ortalığı ayağı kaldırmış”.   Nitekim bekar olan kızına da hamilelik kuponu ulaşmış. Kızının hamile olmadığını  düşünen babayı firma yetkilileri özür dileyerek geri göndermişler. Bir süre sonra bu baba firmaya geri gelerek özür dilemiş. Kızı gerçekten hamileymiş…  Algoritma gerçekten çok ciddi doğrulukta sonuçlar veren bir algoritma olduğu bu olaydan sonra daha net bir biçimde anlaşılmış.

Makinelerin, insanları, insanların alışkanlıklarını hatta mahrem bilgilerini keşfedecek teknoloji artık sadece filmlerde görülmüyor. Ancak makinelerin keşfettiği bu sonuçlar hemen “köşeyi döndürmeyebilir”. Kitapta firmanın  algoritma tarafından hamile olduğu anlaşılan her kadına uluorta hamile bayan ürünleri kuponu göndermek yerine “sandwiçleme” adını verdiği bir strateji kullandığı anlatılıyor.  Hamile olduğu anlaşılan bayanlara gönderilen broşürlerde hamilelelikle ilgili ürünler dışındaki ürünler de yer yer yerleştirilmiş. Bu sayede hedef anne adaylarının rahatsızlıkları da engellenmeye çalışılmış. Sonuç olarak müşterilerin tepkileri azalmış.

Sandwiçleme stratejisi sadece marketler tarafından kullanılmıyor.

Amerikan Ordusu  II. Dünya savaşı sırasında et stokları azaldığında aynı stratejiyi uygulamıştır. İç pazarda et yerine Amerikad’a çok yaygın olmayan sakatat tüketimini arttırmak için, sakatatı geleneksel Amerikan damak tadına uygun hale getirmeye karar verilmiş ve kampanya  başarılı olmuştur. Öyle ki yıllar içerisinde sakatat tüketimi 2 katına çıkarılmıştır.

İşin sırrı, yeni bir alışkanlığı eski alışkanlıklar tostunun arasına koymakla başlıyor. İki dilim alışık olduğunuz şeyin arasına bir dilim alışık olmadığınız şey. Alışık olmadığınız şey zamanla alışkanlığa dönüşüyor.

Radyoların bile Sandwiçleme stratejisi kullandığını biliyor muydunuz?

Hit radyoları, hit olmaya  aday yeni bir parça çıktığında bu şarkıyı tüm gün boyunca alışılan şarkılar yerine yayınlamazlar. Bunun yerine alışılan ve kendini ıspatlamış şarkıların arasına serpiştirerek yayınlarlar.  Tuhaf olan şey, aynı algoritmalar hangi şarkının hit olacağını da hesaplayabiliyor ve neredeyse yanılmıyor. Zamanında Hey Ya! Adında bir hit şarkının algoritmalar tarafından hit olamayacağı anlaşılıyor. Buna rağmen radyolardan bazıları bu şarkıyı sandwiçleme metoduyla yayınlamaya devam ediyorlar. Sonunda bu şarkı da hit hale geliyor.

Yani, bu şarkı favorim değil, bunun tadını beğenmedim filan demeyin. Bilgisayarlarla işletmeciler bir oldumu: ALIŞTIRLAR:)

Gerçekten de öyle değil mi? Meyveli yoğurtlar kola, buzlu çay, cipsler hayatımıza girmeden önce neredeydiler?  Farkettiğim kadarı ile kola iftar sofraları ve yağlı ve lezzetli Türk mutfağı ile “sandwiçlendi”.  Buzlu Çay, zaten baştan sandwiçlenmişti çünkü milletçe çayı seviyoruz. Puding ilk çıktığı günlerde normal tüketimden ziyade pasta sosu gibi sunuluyordu. Çocukken en çok bu özelliği ile bilirdim.

Özetle, makineler bizi bizden iyi tanıyabilir. İşletmeciler de bunu çaktırmadan paraya dönüştürürler.

Uyurgezerlerin beynindeki sır

Uyurgezerler üzerine yapılan araştırmalar, uyurgezerlikle günlük alışkanlıklar arasında ciddi benzerlikleri ortaya koymuş. Kabaca, bir uyurgezerin beyni kalkıp yürüdüğü anda yürüme ve sonradan yapacağı diğer işlerin tamamını işleyecek bölgeleri çalıştırmakta ancak – tabiri caizse- kontrol bölgesini ise tıpkı uykudaki gibi kilitli bırakmaktadır. Bu durum alışkanlıklara çok benzemektedir. Üstte fare deneyinde anlatıldığı gibi, beyin alışkanlıklarda süreci otomatize olarak işletmektedir.  Uyurgezerlerlikte kayıtlara geçmiş ekstrem vakalar ise bu noktada şaşırtıcı örnekler sunar: Uykuda iken kalkıp ağaç kesen, odun kıran, duş alan, şehir turu atıp dönen hatta cinayet işleyenler mevcuttur. Hatta Amerika’da yaşanmış bir olayda, katil uyku sırasında eşini katletmiş ancak daha sonra da bunu uyku sırasında yaptığını iddia etmiştir. Adam uzun süre psikolog ve nörologlarca incelenmiş, ayrıca eşiyle sorunları olmadığı da ıspatlanmıştır. Bu kişi daha sonra beraat etmiştir. Uyurgezerler bunca tuhaf işi yapıp uyandıklarında hatırlamazken nasıl kendilerini tehlikeye atmıyorlar? Çalışmalar beynin en ilkel mekanizması olan tehlikeden kaçınmanın uyku sırasında bile aktif olduğunu söylüyor….

Kötü alışkanlıklar nasıl değiştirilir?

Kitabın sonuna konan appendix kötü bir alışkanlığı nasıl değiştirebileceğimizi anlatıyor. Bu appendiks özetle bir alışkanlığı önce masaya yatırmamızı, sonra habit loop üzerinden şematize etmemizi öneriyor. Daha sonra bu alışkanlığın CUE’sinin ne zaman gerçekleştiğinizi kayıdederek takip etmemizi, ACTION’un gerçekte ne olduğunu (örneğin sigara içmenin kendisi mi yoksa Sigara odasına yönelmek mi) kaydederek izlememizi öneriyor. Son olarak REWARD’ın ne olduğunu teşhis etmemizi öneriyor. Öyle ki  sigara alışkanlığı için REWARD nikotin hazzı olabileceği gibi sosyallaşme de olabilir… Daha sonra da kötü olan ACTION yerine başka bir şey koyup süreci kayıtlı şekilde izlememizi öneriyor. Bu yöntem başarılı görünüyor.

Sonuç:

Kitap, kişiler ve organizasyonların alışkanlıklarının kaderlerini belirlediğini ortaya koyarken alışkanlık üzerine çok keyifli ve derinlemesine analizler sunuyor. Bu kitabı okumak kendinizi keşfetmenin başka bir yolu olacaktır. Daha da önemlisi “iyi bir kitap” nasıl yazılır dersini bu kitapta bulmak mümkün. Her şey bilimsel ama her şey keyifli. Her satırını keyifle okudum ve şiddetle öneririm. Türkçesi maalesef yok.

Kitabın tek eksiği sadece “kötü alışkanlıkları değiştirmek için appendix” sunması. İyi alışkanlıklar (örneğin her sabah koşmak) dizaynı da anlatılmış ise de “modus operandi” yok. Bunun için ise kendi kullandığım bir uygulama var. Fabulous. Deneyebilirsiniz.

Buraya kadar gelidiyseniz aşağıya yorum yaparsanız çok sevineceğimi bilmenizi isterim

Dikkat:Bu içerik özgündür. Yani bu blog yazarı tarafından belirli bir emek harcanarak, hiç bir yerden kopyala-yapıştır yapılmadan hazırlanmıştır. Sadece bilgi paylaşımı içindir. Bu nedenle siz değerli okurlarından istirhamım, kaynak gösterilmeden alıntı yapılmamasıdır. Kaynak gösterilmeden alıntı yaptığınızı tespit, profesyoneller açısından çok kolaydır. Böyle bir durumda istemediğimiz müeyyideleri tatbik yoluna başvurabiliriz. Bu bloga link vermek suretiyle rahatlıkla kullanabilirsiniz. Teşekkürler.

4 Saate Nasıl Şef Olunur?


4-Hour Chef adlı kitabın yazarı Tim Ferris, daha önce Malcolm Gladwell tarafından ortaya atılan, bir yeteneğin geliştirilmesi için gereken ortalama 10.000 saat gerektiği iddia eden 10.000 saat kuralını yıkmak için yazılmış bir “yemek kitabı”. Evet, yanlış duymadınız yemek kitabı. Bu kitap “Motosiklet Bakımında Zen” adlı kitaptaki gibi bilgeliği başka kapsüller (bu kitapta aşçılık) içerisinde vermeye çalışıyor. Kitapta bir kaç saat içerisinde bazı dilleri konuşabilmekten, kamp ateşi yapmaya bir çok iş “hack” edilmiş. Tim Ferris ilginç bir yaklaşım sunuyor.  Kitabı okuduktan sonra bir çok şeyi yapamamamızın nedeninin onu yapmaktan çekinmek olduğunu fark ettim. Başka bir deyimle, Çince zordur diyoruz da denedik mi ki?

Kitabın web sitesi: http://fourhourchef.com/

Nasıl çok yazılır? Akademisyenler için efektif yazı yazma rehberi


How to write a lot adlı kitabı okudum. Daha detaylı anlatabilirdim ancak şu sıralar zaten “write a lot” modunda olduğumdan sadece kısa notlarımı paylaşmakla yetineceğim.

Şöyle çok yazılır:

–  Her hafta en az 4 saat yaz
–  Takvime bağlı yaz
–  Makale gözden geçirme işleri yazma zamanına dahildir.
–  Çeşitli şekillerde yaz. Alanın çevreninde akademik yazıların yanısıra soft yazılar da yaz.
–  Verimli yazarların sırrı düzenli yazmakta
–  Yazı yazmadan materyalleri topla sonra yazarken interneti kapat
–  Bilim ilhamın düzenli olarak yazanlara düzenli olarak geldiğini anlatıyor
–  Günlük somut bazı hedeflerin olmalı örneğin 200 kelime yazmak bir hafta içinde ilk taslağı yazmak gibi
–  Sürekli yazmak için yazım projeleri listesi yap. Bu listeye göre yazma takvimini yap.
–  Yazma yazmayı doğurur. Yazı yazıyı çeker.
–  En verimli yazarlardan troloppe günde 3 saat yazarak 63 kitap çıkarmış
–  Dergiler büyük ihtimalle reddeder.