Karamazov Kardeşleri Okumaya Cesaret Etmek


Ortaokuldan beridir, kütüphane raflarında gördüğüm için okumak istediğim ancak cesaret edemediğim “Karamazov Kardeşleri” nihayet okudum. Bence bu kitaplar o yaşlar için pek ağır. Okunmayacağından değil, anlaşılması için yaşlanmak gerektiğinden… En azından benim için öyle.

1000 sayfalık ağır bir roman hakkında yapılacak yorum da “güzel kitap” diye iki kelime olursa, Dostoyevski’nin kemikleri sızlar. Okumamış olanlar için baştan söyleyeyim, eğer eski eserleri veya “sıkan kitapları” hemen bırakıyorsanız bu işe girmeyin… Bu kitap uzun, çok uzun bir rüyaya benziyor kitabı bitirmeyene kadar olan biteni anlamıyorsunuz. Arada insan ruhuna dair farklı kahramanların dilinden tahliller büyülüyor. Bazen kahramanların kendi tutarsızlıkları da öyle… Bir kahramanın tutarsızlığı diye yapıştırıverdiğimiz hükmü her gün yaşadığımızı unutuyoruz. Kitabın kahramanı neredeyse kitaptaki herkes… Alyoşa’yı ana karakter sayanlar var ancak aslında gerçek hayata ve insanlara bu kadar yaklaşmış bir romanda bir Gruşenka da, Dmitri de hatta İlyuşa.

Kitapta unutamayacağım bölüm yerini söylemeyeceğim bir duruşma sahnesi… Orada Avukat Fetükoviç ve İppolit Kiriloviç’in tahlillerini okuyunca hayatta bırakın basit bir olayı romanın konusu olan o büyük olayda bile insan ruhundan, olan bitenden, suçun/yargının toplumsallığından yana öyle dersler alıyorsunuz ki bunu burada “bütün ihtimalleri düşünün” şeklinde anlatırsak “Aa, bu muymuş” diye geçiştirisiniz ama öyle. Bu duruşma sahnesinde bir mühendis kafasıyla bir hesap yaptım. Bir duruşmada 10 delil ve 10 tanık olsun. Bu kişilerin hemen hemen her birinin birbirleri ile illiyeti olsun. Bu durumda 10+10 = 20 öğenin kendi aralarındaki ilişkileri 20×20 = 400 oluyor. Zaten insan zihninin bunu bir dava dokümanından okuyup aklında tutması imkansız. Bu yüzdendir ki her “iddia” veya her “savunma” ilk dinlendiğinde haklı bile gelebiliyor insana, hele İppolit Kiriloviç’in o tahlilleri öyle derin ki, eğer tanık sandalyesine masum adam otursa müebbet yer… Çünkü kitabın kendi benzetmesiyle maddi gerçekler de roman haline gelip anlamsız kurgular yaratabiliyor

Diğer yandan kitaptaki kahramanlardan Dimitri, Katerina, İvan ve Gruşenka’nın diğer en büyük özelliği “poliamori”. Kitapta bu terim elbette geçmiyor, yani bir kişinin birden fazla kişiye aşkı… Ama kahramanlar bunu yaşıyor. Önce saçma geliyor, sonra Gruşenka’nın ağzından birine karşı “onu sevebilme ihtimalim vardı” gibi cümleyi duyup olan biteni, kıskançlıkları, hesapları da okuyunca bunun da tipik bir insan davranışı olduğunu görüyoruz. Öyle ki romanda daha sonradan ruh aslında bu poliamori olgusunda insanın “her anının ayrı bir telde” olabileceğini görüyoruz. Her konuda da böyle.

Kitabı okuduktan sonra içimdeki “İppolit Kiriloviç” de Avukat Fetükoviç de birebir oluştu, yerlerini aldı. Kendimi kitaptaki tahlilleri kendime ve başkalarına yaparken buldum. Kitapta çok kızılan “Fyodor Pavloviç” in de aslında hepimizin içinde yer aldığını biliyorum. Sadece adlarını koyacak Dostoyevski gibi derin değiliz.

Dostoyevski kitapta ana hikayeden kısmen bağımsız olan eski yüzbaşının oğlu İlyuşa’nın babasının Dmitri’den uluorta dayak yerken, çocuğun babasının yanına gidişini öyle bir anlatıyor ki sarsılıyorsunuz. Ana hikaye değil ama yan hikayelerden biri olan İlyuşa’nın öyküsü ve betimlemeler sizi ağlatabilir.

Kitapta Alyoşa’nın “şeyhi” diyelim, Startez Zosima’nın kendi yaşam öyküsü ayrı bir romandır aslında. Bir düelloda yaptığı bir hareket sonrasında kendisi ile dost olan yaşlı bir adamın öyküsü var, siz okursunuz artık, insanın çelişkilerini öyle bir anlatıyor ki… Ayrıca Startez Zosima’nın verdiği öğütler çok etkileyici.

Her kitap bir ders verir en kötüleri ise okunmayacak kitabın ne olduğuna dair ders verir. Bu kitaptan çıkardığım ders şudur: İnsanlar da, ilişkiler de, hayat da neredeyse muammadır. Biz günlük yaşamın pratiklği içinde örneğin bir hakim olarak o gün hızlıca karar verip birilerini idama da gönderiyor olabiliriz. Öte yandan idama giden suçlu da olabiliriz. Bu muammanın içinde rasyonel olmak için adil olmak gerekiyor. Adil olmak için -kitapta Alyoşa karakteri tam bir adalet örneği- ise herşeyi çok dikkatli gözlemlemek, Dostoyevski’nin gözü ile tahliller yapmak, sezgilerimizi dinlemek ama onlarla hüküm vermek yerine daha fazla düşünmek zorundayız. Nitekim doğru ile yanlış, iyi ile kötü, yalan ile doğru feci şekilde bir aradadır.

Negatif Düşünceler Hayatta Kalmak içindir Takılmak için Değil !


Bugün dinlediğim bir ses kaydında Tomek adlı hoca bilimsel çalışmaların düşüncelerimizin neredeyse tamamına yakının tekrar eden düşüncelerden oluştuğunu ve bu düşüncelerin genellikle beyinlerimizin hayatta kalmaya programlanmış olmaları nedeniyle negatif obsesyonlar olduğunu söyledi.

Negatif düşünceler bizi hayatta tutmaya yardım ediyor. Eğer Afrika’da yaşayıp aslanlardan korkmadan yaşarsak büyük ihtimalle pek de yaşamayacaktık. Beynimiz negatif düşünceler için yapışkan bir tava iken, pozitif düşünceler için teflon tava gibi.

Pozitif düşüncelere dair obsesyonumuz hiç olmuyor. Peki negatif düşüncelere mahkum muyuz. Elbette değil… Yöntem ? Negatif düşüncelerle savaşmak onları daha güçlü kılıyor. Unutmaya çalışmak için dikkat dağıtarak başka bir şeyle ilgilenmek (sıkça yaparız, gider bir sigara içer -ben içmiyorum-, ya da bir şeyler atıştırırız, ya da deli gibi çalışırız) ise pek sağlıklı olmayan sonuçlar doğurabiliyor. Yöntem onları kabul etmek. Mevlana’nın dediği gibi içeriye gönül köşkümüze buyur etmek. Öyle ki onlar misafir oldukları köşkten çıktıklarında iyi karşılanmadık demesinler. Negatif düşünceleri kabul etmek hatta özellikle serbestçe gözlemlek faydalı olabiliyor. Tomek hocanın önerisi uzak doğu meditasyonlarında sıkça kullanılan bir yöntemin yeni ve başarılı bir uyarlaması.

Bir nehrin kenarında oturuyorsunuz. Bu nehirden sürekli olarak kayıklar geçiyor. Bu kayıklar sizin düşünceleriniz. Bazı kayıklara bilmeden binip onun sizi alıp götürmesine izin verdiğiniz zamanlar olacak. Bunlar genelde negatif obsesif düşünceler. İşte bunu fark ettiğiniz anda inin ve kenara oturup suların akışının devam etmesini izlemeye devam edin. Ben kendimce bu kayıklara renkler vermiştim. Hatırlaya hatırlaya sararttığım negatif düşünceler kayıkları, yeni düşüncelerin beyaz kayıkları, düşünmeye tahammül edemediğim kırmızı kayıklar ve nadiren de gelse güzel şeylere dair mavi kayıklar. Bu kayıkların her herngi gelip geçiyor, hem de defalarca. Bir süre sonra kayıklar azalıyor ve siz harika bilişsel nehrinizin dibindeki güneşten parıldayan taşları görüyorsunuz.

Yaklaşırken Hızlı, Uzaklaşırken Yavaşız


El yıkadığımızda zihnimizde olup bitenler.

Deney 1: Psikologlar ilginç deneyler yapıyorlar. Bu deneylerden biri1 şöyle: İyi eğitimli bir denek grubuna ekranda bir dizi ev resmi gösterileceği belirlilerek özel bir rengi olan (kırmızı diyelim) ev görüldüğünde önlerinde bulunan klavyeden ‘backspace’ tuşuna basıldığı takdirde bir dolar para verileceği belirtiliyor. Denekler gerçekten de tesadüfi gelen bu evler arasıdan doğru ev denk geldiğinde tuşa basılınca kişi hesabına bir dolar kaydediliyor. Bu sırada bu kişilerin tepki hızları ve beyinsel aktiviteleri de izleniyor. Deneye ikinci aşamada başka bir ev (mavi diyelim) denk geldiğinde tuşa basılmaması gerektiği, basıldığı takdire bu kişinin hesabından bir dolar düşüleceği anlatılıyor. Beyinsel aktiviteler yine izleniyor. Deneklerin %30’u ikinci aşamada mavi ev denk geldiğinde basmamayı sıkça unutuyor hatta basmadan edemiyorlar. Kalan kısım ise mavi ev denk geldiğinde tuşa basmasa bile, basmamaya karar vermesi için bir süre geçiyor. Bu süre kırmızı ev geldiğinde tuşa basmaya karar vermek için geçen süreden çok daha uzun sürüyor.

Yani “ödül” varsa beynimiz hızlı çalışıyor, “ceza” varsa geç.

Kaynak: Infulential Mind, Tali Sharot

Deney 2: Aynı kitaptaki deneyde civcivler daha doğar doğmaz bir fabirka tezgahına benzer bir yere konuyor. Bu tezgahın üzerinde ayrıca bir kap yem var. Normalde civcivler içgüdüsel olarak buna yöneliyor. Ancak mekanizma civcivler yeme doğru gittiğinde kabı daha da uzağa itiyor, civcivler ters yöne doğru koşup ödülden uzaklaşmak isteseler bu durumda ödül olnlara doğru geliyor. Bu deneyi yapan psikolog “ödüle yönelmeye dair zihinsel kalıbımızın tersinin mümkün olup olmadığını araştırıyor”. Sonuç: Hiç bir civciv bunu akıl edemiyor.

Kuş beyinli diyerek geçmeyin. İnsanlar da Deney 1’de gördüğümüz üzere “ödülün” cazibesinden kaçamıyor, ödülden uzaklaşsa ödül ola gelecek olsa bile. Ya da kaçan kovalansa bile kimse o çekici ödülden kaçmıyor. Yine sufizme bağlayacağım, şöyle bir deyiş vardı: Dünya onun peşinden gelenlerden uzaklaşır, ondan kaçanların peşinden gelir… Galiba bize de civcivlere yapılan deney yapılıyor 🙂

Deney 3: Amerika’da hastane çalışanlarını ellerini dezenfekte etmeye ikna edemiyorlar. Bu yüzden çok problemler çıkıyor. Bir proje kapsamında psikologlarında aralarında bulunduğu uzmanların bir yol bulması isteniyor. Uzmanlar önce kamera yerleştirip ellerini yıkamayanları takip edeceklerini bildirerek bize çok yabancı gelmeyen bir yöntem deniyorlar. Personel kameraların objektifine baka baka bildiğini okuyor. Tık yok… Sonra akıllarına bizim ilk iki deneydeki mantık yani ödüllendirme yapmak geliyor. Koca koca adamlara kırmızı kuradale takacak değiller ama… Beynin ödül düşkünlüğünü bildiklerinden ötürü hastanenin görünür yerlerine ekranla koyuyorlar. Ellerini yıkayan personel bunu ne kadar sık yaparsa listeye giriyor. En sık elini yıkayan kişi liste başı olarak ekranlardan görünüyor. Sonuç: Bir anda el yıkama kuralına uyum %98 oranı.

Yani: Ceza arttırılarak sonuca varılmıyor. Ceza caydırıcı gibi gözüküyor ama caydırmıyor.

O zaman evde, işte, okulda veya hayatın başka yerlerinde kalıpları şöyle değiştirebiliriz:

EskiYeni
Ellerini yıkamazsan bilgisayar yokEllerini yıkarsan bilgisayar var
Mesaiye geç gelenlere ….. cezasıMesaiye düzenli gelenlere haftada bir saat izin
Yapmasan kemiklerini kırarımYaparsan kendin için de bizim için de iyi edersin
İdam cezası gelirse hırsızlık biterDünya tarihinde sıfır
Yalan söylüyorsunDoğru söylemiyorsun (Victor Hugo şöyle der: Çocuklarınıza yakan söylüyorsun derseniz yalan söylemeyi öğrenirler, doğru söylemedin derseniz doğru söylemeye karar verirler)

Özetle “ödül” varsa beynimiz hızlı çalışıyor, “ceza” varsa geç çalışıyor.

1: Influential Mind: https://books.google.com.tr/books/about/The_Influential_Mind.html?id=tVEEkAEACAAJ&redir_esc=y

Pozitif olmak zorunda mıyız? Manson’un kitabından notlar ve çıkarımlar


Psikologlar, iş arkadaşları, anneler, babalar, gurular, CEO’lar ya da çevremizdeki herkesin pozitif olmamız gerektiğine dair önerileri içimize su serpse de bunu yapmak zorunda olup olmadığımızı hiç sorguluyor muyuz?

Zorunda mıyım?

Kuşkusuz, pozitif olmak yerine gidip arebesk bir mod içerisinde üzülüp kahrolmanın daha rasyonel olduğunu söylemiyoruz ancak pozitif olamnın ontolojisini sorgulamıyorsak materyal olarak var olmayan sorunları kafaya takmaya devam edeceğiz.

art.png

Tam bu noktada, “The Subtle Art of Not Giving a F**k ” adlı kitabı keşfettim. Bu kitap Türkçe’ye daha naif bir çeviri ile çevrilmiş ancak ben tabiri caizse argo versiyonundan, İngilizcesinden okudum. Sansürsüz daha eğlenceli olduğu söylenebilir. Kendisi de bir “self-help” kitabı olduğu halde, kitap tüm self-help kitaplarını kınayarak pozitif düşünce, idealizm vs. gibi günümüzün popüler trendlerini reddediyor. Temel mesajı ise -ki sardım- “hayattan pozitif beklenti içinde olmak negatiflik yaratır, negatifliği baştan kabul etmek ise pozitiflik yaratır”. Daha günün başındayken iyi şeyler olacağı ile ilgili beklentiye girmektense günün başından kitabın deyimi ile “500pound bullshit” ile karşılacağınızı kabul etmek daha huzur verici olabilir.

İşinizi kaybettiniz, huzurunuz kaçtı, modernizmin yaydığı olumlu hava size şunu düşündürtür:  Yeni fırsatlar yakalayacağım. Kendinizi rahatlatmaya çalışırsınız. Aylar geçer, yeni fırsatlar bir yana ortada küfür ederek yapmayı kabul edeceğiniz bir iş bile yoktur. Kitap bu durumda olumsuzluğu kabul edip yola devam etmeyi öneriyor.

Kitaptaki argo dilden olmasa, kitabı tasavvufi literaütün parçası sayacağım neredeyse. Yıllardır, gerek tasavvuf literatüründeki “rıza” ve “sabır” kavramlarını okuyup ancak hiç bir zaman “kısmet buymuş razı ol” demeyi öğrenmemiş biri olarak, anılan kitabın bu sözü bana felsefi olarak ıspatlamasına şaşırdım. İşi özü şu: “Olmuyorsa olmuyordur”.

Japon Askeri’nin Hikayesi

Kitaptan çok beğendiğim bir hikayeyi anlatmadan geçmeyeyim:

Onoda adlı bu komutan  Filipinlerde Japonlarla Amerikalıların savaşında sağ kalmayı başarıp ormana sığınır. Savaş biter, onlarca helikopter bildirisi atılır, elçiler gönderilir. O zamanlar telefonlar yok tabii ki. Onoda savaşın bittiğine inanmaz. Araya girenler de olsa, olayı “Emerikanın oyunu” olarak görür ve 30 yıl boyunca ormandan çıkmaz. Onoda bu süre zarfında anlamsız şekilde çeşitli saldırı eylemlerine devam eder.

Onoda’yı ormandan çıkarmak için giden kişi ise bir hippidir. Bu hippi özel görevle değil sırf meraktan ve heyecandan gidip Onoda’yı bulur ve ikna eder.

Kitap bu iki kişinin hikayesini anlatırken güzel bir noktaya değinir: Bu iki kişinin saçmalığı da özünde aynıdır. Onoda idealleri için ormandan çıkmazken, hippi arkadaş merakından çıkmaktadır.

Hayata yüklediğimiz anlamlar hayatımızı belirliyor yani.

Sorumluluğu Almak

Kitabın sorumluluk yüklenmekle ilgili güzel bir anekdotu var:

“Hayat, kapınıza kimsesiz bir bebek bıraktığında bu bebeğin oraya bırakılması sizin suçunuz değildir. Ama bebek kapınıza geldikten sonra sorumluluk sizindir. Bebeğe bakmak, görmezden gelmek ya da pitbulların önüne atmak sizin sorumluluğuzdadır ” diyor kitap. Sorumluluğu üstlendiğinizde ise artık gerçek hayatla yüzleşir ve doğru kararlar verirsiniz. İnkar ettiğinizde ise hayatın tam da o anını ilgilendiren yapılacak eylemi (makul veya değil) yapmayarak kızmaya devam edersiniz.

Kitapta, Taliban’ın kız çocuklarının eğitimini engellemesi durumunda sorumluluk alan Malala Yousafzai’nin hayatından ilginç kesitler ve Nobel ödülüne dönüşen cesareti inceleniyor.

Başkalarını Suçlama Trendi ya da Öfke Pornosu:

Sorumluluğumuzu almak yerine başkaların suçlamak sadece içimizden gelen bir durum değil, kitaba göre medya ve popüler kültür daha karlı olduğu için olan biten sorunlar için birilerine öfkeyi pompalamayı da marifet sayıyor. Oysa bu durum gerçeği değiştirmiyor. Kitap şunu ortaya koyuyor: Medya gerçek sorunları işlemek yerine, öfke pornosuna dönüşebilecek konuları pişirip pişirip ortaya koymayı adet haline getirmiş. Öfke Pornosu bir terim olarak sözlüklere de girmiş.

Evet, söz gelimi bazı ekonomik ve sosyal problemler açlık gibi gerçek problemler mevcut iken ikincil problemlerin işlenmesi daha güvenli ve karlı bir yol gibi gözüküyor. Nitekim gerçek problemlerin gerçek sorumluları vardır. Yapay problemlerin ise yapay sorumluları… Her şeyi kitaptan bilmeyin, son sözü ben söyledim 🙂

Anlam Çıkarma Merakımız

Kitapta bahsedilen ve daha önce farklı kaynaklardan da okuduğum meşhur bir deney var. Deneyde farklı kişiler teker teker bir odaya konuyor. Önlerinde bulunan sadece tek bir düğme ve karşıda da bir lamba var. Deneklere, düğmenin belirli kalıplar (sıklık, aralık ve basma süresi) gerçekleştiğinde lambanın yanacağı söyleniyor. Deneye giren kişilerden bazıları bir takım kalıplar fark ediyor, kimi art artda X  kez basınca lambanın yandığını, kimi ise belirli süre basılı tutululduğunda lambanın yandığından söz ediyorlar En son giren bir bayan ise daha ilginç bir kalıp bulmuş (kamera kayıtlarından da görülmüş), kadın tavana bir kaç kez sıçrayıp dokunduktan sonra lambanın yandığını idddia etmiş. İşin tuhafı, lamba tamamen ‘random’ yani tesadüfi formatta yanıp sönmekteymiş. Deneklerin bulduklarını düşündükleri kalıpların hepsi tamamen yanlışmış.

Yazar daha yorumunu yapmadan, ne kadar komik olduğumuzu düşündüm. Tamamen kişisel deneyimlerimizden yola çıkarak yorumlar yapıyoruz ve buna inanıyoruz. Kaldı ki hayat, bir düğme ve bir lambadan daha kompleks.

2018-05-02 10_25_58-My Lie, True Story of False Memory - Google Search.png

En Harika Organımız

Kitapta, Eric Philpps adlı komedyenin dediği gibi: “Beynin en harika organımız” olduğunu düşünüyorum, peki bana bunu düşündürten organ hangisi: Beyin:)”

Yine kitapta, Meredith adlı bir kadının uzun yıllar sonra babasının kendisine yönelik cinsel istsmarını hatırlaması sonrasında babasını bunla suçlamasını, daha sonra ise bunun bir psikolojik durum kaynaklı yanılsama olduğunu hatırlıyor. Aslında babasının böyle bir şey yapmadığını fark ediyor ancak bundan emin olduğunda babası çoktan vefat etmiş. Kadın ise zihnin ya da zihninin bu hallerini kitaplaştırmış: My Lie, True Story of False Memory. (Yalanım, yanlış hafızanın doğru hikayesi):

Picasso ve Peçeteler

Yazar, Picasso’nun başarısını, kafede yanlız başına kullanılmış peçetelere bıkmadan usanmadan resim yapmasına bağlıyor.  Galiba durum öyle, Picasso veya başka bir dahinin dünyanın en iyi ressamı olma hayali gibi afaki bir hayal yerine, yaptığı işten karşılıksız (para, şöhret, takdir vs.) haz duyması başarısının kaynağı olabilir. Picasso’nun bazı karalamlarını burada bulabilirsiniz.

Bu mevzu, Art of Thinking Clearly adlı kitapta okuduğum “Futbolcu Mezarlığı Paradoksu” meselesini hatırllattı. Futbolla ilgili bir çok baba, oğlunun futboldan çok zengin olacağını düşünerek oraya yönlendiriyor, herkes medyada çıkan zengin futlbolcu imgesine odaklanıyor oysa başarısız ve kötü koşullarda hiç bir sonuç elde edemeyen futbolcuları kimse düşünmüyor. Yani futbolcu mezarlığındaki kabir sayısı zengin futbolculardan her zaman daha fazla olmuştur.

Öldürmeyen şey güçlendirir.

Kitabın aktardığına göre: 2. dünya savaşından sonra geçirdikleri onca ölüm, işkence, tecavüz, açlık ve baskıya maruz kalmış Polonyalı’lar üzerine inceleme yapmış olan Dabarowski, özellikle cidi travma geçirmeden dayanabilmiş bireylerin nasıl dayanabildiklerini anlamaya çalışmış. Ortaya çıkardığı sonuç etkileyici: Bu bireylerin ortak özelliği, yaşanan en vahim hadiselerin bile insanın hayatı anlaması için bir fırsat olduğuna inanmaları. Bu insanlar savaştan önce takıldıkları önemsiz şeylere üzülmeye değmediğini savaş sayesinde öğrenmişler. Savaş sonrasında kendilerini daha olgun hissediyorlarmış.

Bu tipik bir ‘asetizm’ gibi görünüyor. Yani çileyi kutsayan, acının insanı olgunlaştıran faydalı bir araç olduğund dair inanç. Hedonizm (hazcılık) anlayışının yani haz veren şeyleri benimseyen anlayışın tersi. Ancak eğer çalışma bilimsel olarak hatalı değilse, söyleyecek pek bir şey bulunmuyor. “Acı çekmek özgürlükse, özgürüz ikimiz de”…

“Do something”: “Bir şey yap” Kuralı

Bazen bir konuda günler, aylar boyunca üzülüp bir şey yapamayız ya da kara kara düşünürüz. Bazen de bu sürüncemede bıraktığımız şeyler olur ve bu şeyleri yapamadığımız için üzülür ve kendimize kızarız.  Benim için değilse de (bir kitap hakkında notlarımı paylaştığıma göre değil 🙂 kitap okumayanlar, örneğin, aklına kitapların kıymeti her geldiğinde kendilerine niye okuyamıyoruz diye kızarlar. Kitap okuyacakları kutsal anın gelmesini beklerler. Başka biri için bu yürüyüş veya koşu yapma için aynı döngü olabilir. Bir başkası çocuklarına zaman ayırma ile ilgili aynı histe olabilir. Kitap bu tür durumlar, hatta daha da vahim durumlar için güzel bir şey öneriyor: “Küçük de olsa, az da olsa hatta mantıksız da olsa” amaca matuf bir şey yapın.

Peki neden? Güzel bir yorum var… Kitapta deniliyor ki, insan genellikle bir amaca matuf olarak bir şey yapma olgusunu şöyle düşünür:

Motivasyon –>İlham  –>Eylem

Yani önce ‘gaza gelecek’, sonra aklına iyi bir şeyler gelecek sonra da tutup somut adımlar atacak. Bu durumun ne kadar zor olduğunu hepimiz biliriz. Kitabın teorisi ise şunu söylüyor:

Eylem –> İlham —> Motivasyon –>İlham –>Eylem

Yani bir şeyler yapa yapa, deneye yanıla, yapa boza ilham alır, motive olur sonra yine ilham alır eyleme gideriz. Böylece amaca doğru yürürüz. Ya da amacın gerçek ruhunu fark edip amacı günceller veya tümden vazgeçerek esas amaçlara yöneliriz.

Bu denklemin her gün en az 200 kelime yazarak (aslında gayet az) ama bunu her gün yaparak 15’ten fazla kitap yazmış yazarlar için doğru olduğunu söyleyebiliriz.

Ölümsüzlük Projeleri

Kitabın son bölümünde Stoacı bir yaklaşımla ölümün aslında hayatı daha anlamlı kılan bir olgu olduğu ele alınıyor. Burada etkilendiğim cümle, kitabın iktibas ettiği, Pulitzer ödüllü “The Denial of the Death” kitabından:

2018-05-04 09_13_23-The Denial of Death_ Ernest Becker_ 9780684832401_ Amazon.com_ Books.png

Bu kitap, Becker adlı ilginç bir biyografisi olan akademisyenin kolon kanseri olduktan sonra yazdığı bir kitap. İktibas edilen cümleye göre “insanın 2 adet benliği vardır, bunlardan birinin fiziksel benliği diğerinin ise insanın yarattığı benliğidir. İnsan aklı hayvanlardan farklı olarak kendi ölümünü kafasında net bir şekilde canlandırabildiği için korkuyor ve ölmeyecek projeler (kalıcı eserler) bırakmak istiyor”. Bu yönü ise 2. benliğini yaratıyor. Kitap yazıyor, sanat yapıyor, binalar inşa ediyoruz…

Ancak  kabul etmemiz gerekiyor ki, bu 2. benliğimiz tamamen bizim uydurmamız. Faniyiz! Kuşkusuz bu yan gelip yatmayı gerektirmiyor. Fanilik vurgusunu “boş ver yaaaa” olarak algılamak yerine, yapay üzüntülerimize, saçma takıntılarımıza, gereksiz öfkelerimize karşı bir panzehir olarak görmek galiba daha fa faydalı.

 

 

 

Türkiye ve Arap Baharı: Bir CIA istihbaratçısının görüşleri


Amerikan RAND Corporation düşünce kuruluşunun daimi politik danışmanı, ABD Merkezi Haberlama Teşkilatı’nın (CIA) Milli Haberlama Konseyi (İngilizce:National Intelligence Council) eski başkan yardımcısı, yazar, ABD’li devlet görevlisi (Wikipedia) Graham Fuller‘in yazdığı “Türkiye ve Arap Baharı” adlo kitabı okudum. Kitap çok derin analizleri içeriyor. Graham Fuller Türkiye kamuoyunda çokça tartışılmış bir isim.  Ancak görüşlerinin faydalı ve ufuk açıcı olduğunu söyleyebilirim. Komplo teorisi üretmeyi seven zihnim Fuller’in analizlerinin ‘manipülatif’ olduğunu ara sıra söylese de, önermeleri üzerine düşünülmeye değer.  Kitaptan ilginç bulduğum bir kısım:

Arap ‘baharı!’ Tunus’ta kendini yakan bir seyyar satıcı ile başlamıştır.

tunus-devrim-buazizi.jpg

Muhammed Buazizi, 17 Aralık 2010’da kendini yaktığında, Arap ülkeleri için de bir değişimin kıvılcımı ateşlemiş oldu. Buazizi, Tunuslu bir seyyar satıcıydı. Ailesini geçindirmek için bu işi yapmaya mecburdu. Çünkü başka iş yoktu ama polis, arabasına el koydu. Buazizi, geri almak istedi fakat belediye kapısından çevrildi. Ve sonrasında kendini ateşe verdi… (Aljazeera)

Bu olay Arap Bahar’ının başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Olay Buazizi’nin videolarının Facebook’a konması ile başlamıştır.

 

 

 

 

Google Nasıl Yönetiliyor


Google kurucularının yazdığı ‘Google Nasıl Yönetiliyor’ adlı kitabı okudum.

kitap

Kitap, mutfağından Google’da işlerin nasıl gittiğini anlatıyor. İşte bazı detaylar:

googleglass

İlk prototipi ışık hızında hazırlayın

Kitaba göre Google Glass’ın ilk prototipinin hazırlanması 90 dakika sürmüştür. Bu durum günümüzde artık bir iş fikrinin donanımsal üretimi içermesi halinde dahi çok kısa sürede bittiğini gösteriyor. Peki bu kadar hızın amacı ne? Fikir aşamasındayken mükemmelleştirmek yerine daha taptaze fikir halindeyken o fikri hayata geçirip test etmek galiba en doğrusu. Maliyetli mi? 3D yazıcıların var olduğu yazılımın kolaylaştığı ve insanların yazılımsal sorunları hızla çözebildiği bir dünyada artık zor değil.

piramit

Piramitler başarılı yönetimin sonucudur.

Peter Drucker, “Binlerce yıl önce inşa edilen piramitleri tasarlayıp inşa eden Mısırlı sadece başarılı bir yöneticidir” demiştir. Kitap bu sözden ilhamla gerek kişisel düzeyde gerekse gerçekten organizasyonel anlamda yönetim kavramının çok önemli olduğunu vurguluyor. Çağımızda da çok sayıda yükselmemiş piramidin olduğunu söyleyerek herkesin ‘değerli’ bir fikrinin olduğunu ve girişimci olarak her ne pahasına olursa olsun bu fikirleri hayata geçirmesi gerektiğini ifade ediyor. Öyle ki Google’a ait birçok ürünün ilk başlarda başta ‘olağan’ olarak görüldüğünü söylüyor. Aslında yalan da değil. Google kurulmadan önce birisi ‘bir site çıkacak internette istediğin şeyi yazıp arayacaksın’ dese eminim birçok kişi başarısız bir iş fikri olarak değerlendirecekti.

inek

Bir inek yılda 200MB veri üretiyor

Kitabın aktardığına göre Londra’da su hatlarına takılı sensörlerle nerede su patlağı, boru sızdırması var anlaşılabiliyor. Aynı şekilde çiftçiler ineklere takılı sensörlerle ineklerin konum bilgisini, süt sağma makinelerine taktıkları sensörlerle ineğin süt verimini takip ediyorlar. Bir inek yılda 200 MB veri üretiyor.

Şunu demeye geliyoruz: Artık veri çağındayız. Artık ‘Bence’ ile başlayan bir cümle olamaz. İddianız her ne ise veri ile destekleyin. Veri ile ilgili konular özellikle de olasılıklarla ilgili olarak çok kötü olduğumuzu Risk Savvy adlı kitaptan okumuştum. Örneğin köpek balığı saldırısı mı, uçak kazası ile ölmek mi daha sık rastlanır sorusuna insanlar gerçek verilere göre değil maruz kaldıkları haberlere göre kestirim yapıyor.,

70/20/0 Kuralı

Google her gün aynı şeyleri devam ettirerek uzun süre var olunamayacağını biliyor. Bu nedenle çalışanlarına 70/20/0 kuralı adlı kuralı uygulatıyor. Bu kural mevcut mesai saatlerinin %70’ini personelin kendisine tanımlı görevlere, %20’sini ise bu personelin tamamen kişisel tercihine kalmış yepyeni bir projeye ayırmalarını öngörüyor. Bu süre zarfında kimse bu personele yapması gerekeni söylemiyor. Google bu %20’lik zaman dilimini psikologlar Dyan&Reci’nin Özerklik Teorisi adlı teorisine dayandırıyor. Bu teori insanların harici baskılara boyun eğmeden sadece kendi istedikleri şeyleri yapmaya yönelik kuvvetli bir ihtiyaçları olduğunu söylüyor. Dolayısıyla bu süre zarfında personel kesinlikle çok daha fazla motive oluyor. Bu süre kuşkusuz sadece personele yönelik bir yazılımsal ‘hobi’ ile ilgilenmekten çok daha fazlasını içeriyor. 20’lik dilimde başlayan ve bugün hayatlarımıza giren çok önemli projeler var: Google Maps’taki sokak görünümü ile Gmail bu 20’lik zaman diliminde ortaya çıktı. İnanabiliyor musunuz? Bazı şirketlerin milyon dolarlarca yatırım yaparak başaramadığı uygulamalar Google tarafından ek ücret ödenmeyen bu kişisel zaman dilimlerinde ortaya çıktı. Peki bu süreler bu kadar verimli ise neden daha fazlası sunulmuyor. Kitap bunu Frank Lloyd Wright’ten yaptığı alıntı ile tanımlıyor: İnsanoğlu, en büyük yapıları, en çok sınırlandığı zaman inşa etmiştir.

Peki bu 20’lik dilimlerde hiç mi başarısız proje yok? Epey var. Google bunu hiç bir zmaan boşa harcanmış bir süre olarak görmüyor. Bu süre zarfında başarısız projeler dahil her şeyden tecrübe ve yeni yeteneklerin elde edildiği vurgulanıyor. Örneğin Google Wave adlı proje bu başarısız projelerden biri. Bu projenin gerçekten başarısız olduğu Google tarafında da kabul ediliyor. Ancak bu proje rafa kaldırılmadan önce Gmail ve bir çok Google hizmet için çok önemli yeni özellikler ortaya çıkarılmış.

Başarısız projelerle ilgili güzel bir diğer yaklaşımı Google’ın kurucularından ve kitabın yazarlarından biri olan Eric Schmidt Nasrettin Hoca’nın söylediğini öğrendiği bir söze atıf yaparak aktarıyor: Doğru kararlar tecrübe ile verilir, tecrübe ise yanlış kararlar vererek edinilir.

Güzel bir diğer atıf ise Dilbert Karikatürist’i Scott Adams’tan: Başarısızlığı bir duvar olarak değil bir yol olarak görmek her zaman faydalıdır.

Peki kalan 10’luk dilimde ne yapılıyor. Bu süre en uçuk projelere ayrılan bir zaman dilimi. Bu sürede yapılan projeler gerçekten artık bilim kurgu düzeyinde ve şirketin onyıllar sonra işine yarayacağını umduğu projeleri içeriyor. Google X adlı bir ekip ise sırf bu projeler üzerine çalışıyor. Bu ‘çılgın projelerin’ kitaptaki genel tanımı şöyle: Google X kalkıp da %10 daha az benzin yakan araba üretmeye kalkmaz Google X kalkıp tek depo ile 1000km gitmeyi sağlayacak bir teknoloji peşine düşer. Bu ise her şeye yeniden başlamayı gerektirir.

Google personelinin geliştirdiği ve sonradan parlayan bu ekstra projeler için prim vermiyor. Sebebini ise şöyle açıklıyor: Gerek yok. Prim vermek inovasyonu tetiklemiyor. İnovasyonun doğal olarak ortaya çıkmasını engelliyor.

Yetişkin içerik nasıl Google’ın işine yarar

İlginç sorunların nasıl ilginç çözümlere vesile olabileceğine dair en ilginç örneklerden biri de Google’ın resimler içerisinden yetişkin (adult) içerikleri filtrelemesi gerektiğinde ortaya çıkmış. İlk dönemler bu uygunsuz içeriklerin resim arama sonuçlarından kaldırılması için Google mühendisleri resimlerin içinde insan bedenini gördüğünde algılayacak bir algoritma geliştirmişler. Bu algoritma tıp kitabındaki çıplaklıkla müstehcenliği ayıracak kadar ilerlemiş. Bu algoritma daha sonra bu amaç dışında da nesne tanıma alanında kullanılmış.

Tüm Planlarınız Yanlıştır

Şirketlerin yaptıkları tüm planların yanlış olduğunu güzel örneklerle açıklayan kitaba göre her plan insanı tek bir yere kanalize ederek geri kalanı görmesini engeller. Bunun gerçek dünyadan örnekleri de mevcut. MBA tipi ayrıntılı planlar yerine ‘her planın yanlış’ olduğu varsayımı ile geleceği planlamak ve planlara tapmamak kuşkusuz önemli bir içgörü.

Çirkin Bebek

Kitapta adını öyle koymasalar da hatırımda tutmak için ‘çirkin bebek sendromu’ adını verdiğim onlarca hikâye var. Her inovasyon genellikle ilk ortaya çıktığında ya ilgisiz görünür ya hiç beğenilmez. Öyle ki lazer ilk keşfedildiğinde Bell labratuvarları patentini almaya bile değer görmemiş. Bu ise inovasyonun çıktığında hemen kendini belli eden bir şey olmadığını ve aslında dönüştürülerek ‘harika’ bir şey haline geldiğini anlatıyor.

Açık Olun

Açık kaynak ruhunun eğer şirkete has gerçekten özel bir durum yoksa şirket dahil tüm tarafların karına olduğu kitapta vurgulanıyor. Buna en bariz durum internet, pc ağları ve Android platformu. Kuşkusuz IOS işletim sistemi bunun istisnası ancak geri kalan tüm göstergeler açık kaynak mantığının başarılı olduğunu ortaya koyuyor. Açıklık herkesin bir arada çalışmasını sağlıyor. Bu da Homo Deux yazarı Yuval Harari’nin “insanı güçlü kılan şeyin IQ’sü değil eşgüdüm yeteneği” olduğu tezi ile uyumlu.

Peki Google neden kaynak kodlarını açmıyor? Açıklamaları şu: Eğer açarsak birileri en üste çıkmak ve daha fazla reklam almak için ‘kötü’ kodlar yazar.

Rekabet Değerlidir

Bing çıktığında Google’dakiler ne yapmıştır? Ya nasılsa en büyük biziz dememişler anlaşılan. Nietzsche’nin şu sözü ilke olmuş: Düşmanınızla gurur duymalısınız; işte o zaman düşmanınızın başarısı sizin de başarınız olur ama sakın onları takip etmeyin.*

Kimler Google’da çalışır

Kitapta bu da anlatılıyor. Açık cevap: Öğrenen, tutkulu ve çılgın kişiler. Bu durum için ne ‘şu bölüm mezunu olmak’ şartı var ne de ‘şu belge sahibi olmak’. Google’da çalışan astrofizikçiler var…

Google’da personel almak en hayati fonksiyon ve bu asla sadece insan kaynaklarına bırakılmıyor. Kurucular bile mümkün olduğunca mülakatlara katılıyorlar.

Özet

Kitap aslında startupla deneyim paylaşmak için yazılmış. Hatta kitap kim bilir Google’ı bitirecek startup’u kuracak kişi şu anda bu kitabı okumaktadır diyor. Güzel bir empati… Kitabın her yerinde vurgulanan husus; en iyileri işe al, onları kendi hallerine bırak, kullanıcıya odaklan, başarısızlığı her zaman doğal kabul et, tutku ile çalış, hayal edilemeyeni hayal et.

İngilizceyi hızlı ve etkili olarak öğrenme yolu


Aşağıdaki yazı YDS puanı 20 küsur puan olan biri tarafından yazılmıştır. Tabii ki bu eski puanım. Son sınavımda 86 aldım. Nasıl aldığımı ben de bilmiyorum. YDS kitabı yerine bol bol okuma ve İngilizce dinleme ile bunlar oldu galiba. YDS’nin dili ölçmediğini söyleyebilirim. Ancak istediğim İngilizce kitabı sözcüksüz veya sözlüğe çok az bakarak okuyan biri olarak “bildiğim miktarın işimi gördüğünü söylemeliyim. Hatta doktoramda bu özellik “hayatımı kurtardı”.

language learning ile ilgili görsel sonucu"

Hiç bir kursa gitmeden İngilizceyi öğrenmek hayatımın en eğlenceli işi oldu. Yurt dışına çıktığınızda kendi kendinize öğrendiğiniz bir dili sorunsuzca konuşup dostlar edindiğinizde “artık dünya benim” diyorsunuz.

Şimdi yan gelip yatmıyorum. Bir dil “tam bir dünyadır”. Büyük bir keyifle okumaya, öğrenmeye ya denemeye devam ediyorum. Bir dil sırf öğrenmek için değil o dili yaratan koca bir medeniyeti/medeniyetleri sindirmek için öğrenilmelidir.

Sınav teknikleri, formülize gramer tabloları, şıkları eleme metotları… Türk insanının İngilizce öğrenmek yerine “İngilizceyi halledip” sonra da “takılmak” için çıkardığı “şeytan icatlarıdır”.

fluent forever ile ilgili görsel sonucu
Fluent Forever adlı kitap (Maalesef Türkçesi yok, ben okurken de epey zorlandım ama buna değer:)

Babaannem Türkçe bilmediği için Kürtçeyi de kendi kendine kitaplardan öğrenmiş, baba dili Kürtçe/Türkçe ana dili ise Türkçe olan biri olarak bir dilin “değer” olduğunu özümsedim. Aşağıda serüvenim ve özellikle bana kılavuzluk eden “Fluent Forever” ve “Fluent in 3 months” adlı iki İngilizce kitaptan öğrendiğim özet metotlar var. Artistlik için yazmıyorum. Bir çok arkadaşım kurs olmadan nasıl halletiğimi sordular. Ben de yazdım:

Dil Öğrenmeye Nasıl Karar Verilir?

Bir yabancı dili öğrenmek, herhangi bir şey öğrenmekten çok daha fazlasıdır. Öğrenmek, kayıtlı ve tanımlı bir bilgiyi alıp onu kullanma olgusudur. Bir yemek tarifini öğrenir ve kolayca uygularsınız. Bir yabancı dilde ise tarife bakıp o dili kullanmaya başlamak diye bir durum mümkün değildir. Bu nedenle ülkemizde yıllarca okullarda formüllerle anlatılan İngilizce gramer kalıpları genellikle ‘ezberlenmekte’ ve unutulmaktadır. Hafızada kalsa bile kullanılamamaktadır. Çünkü dil öğrenmenin bir felsefesi vardır. Bu felsefenin ilk kuralı da dilin bir ‘düşünme biçimi’ olduğunu kabul etmektir. Felsefe demişken aklınıza karmaşık kurallar gelmesin. Sadece varsayımlarımızı ve alışkanlıklarımızı değiştirerek dil öğrenmeyi ertelenen ve sıkıcı bir süreç olmaktan keyifli bir hale getirebiliriz. Bu yazıda bunlara değineceğim. Serüvenim öğrendiğim bir kaç dile ve dil öğrenme üzerine okuduğum değerli bir kaç kaynağa dayanıyor. Bunların tamamını aktaracağım.

Bir dili öğrenmeye önce ‘karar verilir’. Saçma gelebilir ancak çoğumuz gerçekte dil öğrenmeye karar vermeyiz. Ya da yanlış şekilde veririz. İngilizce öğrenmek istiyorum şeklinde bir ifade bir karar değil istektir. İki yönden eksiktir. Birincisi: İngilizceyi ne kadar öğrenmek istediğinizle ilgili bir karar vermiş değilsiniz. Bu dili sadece günlük konuşmalar için mi yoksa Amerika’daki bir üniversitede doktora dersi vermek için mi istiyorsunuz. İkincisi: Bu dili ne kadar zamanda öğrenmeniz gerekiyor. Ömrünüzün sonuna kadar dil öğrenmeyi düşünmüyorsanız bunun bir süresi olmalı. Bu süre öğrendiğiniz dile ve anadilinize göre 3 ay ile 1 yıl arasında değişir. Anadili İngilizce olanlar için yabancı bir dilin kaç ‘saatte’ öğrenilebileceğine dair hazırlanmış çalışmalar var. Aslında dillerin öğrenilmesi saatler süren bir olgu. İş sadece günde kaç saat ayırdığınıza dayanıyor. Bu tablolar maalesef ana dili Türkçe olan bizler için geçerli değil. Çünkü dil öğrenme süreleri anadiliniz ile öğrenmek istediğiniz hedef dilinizin yakınlığına göre değişkenlik gösterir. Avrupa’da konuşulan dillerin çoğu ‘Hint-Avrupa’ dil ailesinden olduğundan (daha zeki olduklarından değil kompleks yapmayın) Avrupalılar doğal olarak İngilizceyi bizden daha kolay öğrenirler. Öte yandan biz de kendi dilimize yakın olan (çok da yakın değil) Özbekçe, Kırgızca gibi ‘dilleri’ daha kolay öğreniriz. Dilsel olarak aynı koldan olmasa da Arapça ve Farsçanın kültürel ve coğrafi yakınlığından ötürü de bir Amerikalıya göre Arapça ve Farsçayı daha kolay öğrenebiliriz. Sözü uzatmadan, özetle: Dil öğrenirken bir süreniz olmalı. Bu nedenle karar ‘beyanınız’ şöyle olmalı:

“İngilizceyi her gün (ama her gün) 2 saat ayırarak 6 ayda, A2 seviyesine kadar getireceğim”

Bu tanımlamamada yer alan A2, A1 gibi kodlar (Avrupa dil düzey kodları) bir dili bilme düzeyi ile ilgili en net ve genel kabul görmüş tanımlardır. Bunlara göz atarak ‘hedef düzeyinizi’ seçmelisiniz. Hedef düzeyinizi neden YDS veya başka bir dil sınavı ile ölçmemeniz gerektiğini anlatacağım.

Ne için öğreniyorsunuz?

Dil öğrenmeye gerçekten karar verdiniz diyelim. Bu kararınızla beraber dili ne için öğrenmek istediğinizi de düşünmelisiniz. Genellikle bu soruya şöyle cevap verilir: İş amaçlı, hobi amaçlı ya da herhangi bir dil sınavı amaçlı öğreniyorum. Bu amaçlar da gerçek amaçlar değildir ve sizi sonuca götürmezler. Amacınız dile dair spesifik bir amaçla ilgili olmalıdır.
İngilizce haberleri anlayabilmek istiyorum, Çince günlük konuşmaları yapabilmek istiyorum ya da Fransızca akademik makale yazabilmek istiyorum gerçek bir istektir. Sınırları belli ve ölçülebilir hedefler yalnızca en önemli hususlara odaklanabilmenizi sağlarlar. Bunun için ne için öğrendiğinizden emin olun.

Kelime Ezberlemeyin, Kelime Öğrenin

Çoğu kişi ezberden şöyle der: Dil öğrenilirken kelime ezberlenmez kelimeler zamanla öğrenilir. Bu iki önerme tek başına doğrudur ancak bir arada doğru değildir. Başka bir deyimle, ‘kelime ezberlenmez’ çünkü ezberlense de unutulur. Öte yanda ‘kelime zamanla öğrenilir’ bu da doğrudur. Ancak siz sadece bir şeyleri okuyup dinleyerek oturduğunuz yerden kelime öğrenmeyi düşünüyorsanız büyük ihtimalle bu yazıyı okuyorsunuzdur:) Kelimelerle ilgili öneri: Eğer herhangi bir metni okurken çoğu kelimeyi anlamıyorsanız “kelimeleri öğrenmelisiniz” yalnız bu öğrenme sadece anlamına bakarak olmayacaktır. Okuduğum ‘dil öğrenme’ kitapları ile kendi harmanım olan metot şu:

1- İngilizce metni okumaya başla. Anlamadığın bir kelime olan cümleyi sonuna kadar oku.
2- Anlamadığın kelimeyi Collins, Oxford veya Merriam-Webster gibi bir sözlükten kontrol et. Neden 1: Önce kelimeyi İngilizce açıklamasından okumak daha faydalıdır. 2: Halen hiç bir Türkçe çevrimiçi sözlük kelimenin cümle içinde geçiş şeklini göstermez dolayısıyla o kelimeyi öğrenmez sadece ezberlersiniz. Hatırlasanız bile asla kullanamazsınız. 3- Neden İngilizce-Türkçe yerine İngilizce-İngilizce sözlük kullanmalısınız başlıklı yazımı okuyun.
3-Anlamadığın kelimenin içinde geçtiği kısa bir cümle kur ancak bilmediğin kelime yerine nokta nokta koy. Bu cümlenin altına kelimenin Türkçe ’sini yaz.
4-Daha sonra arka yüze cümleyi tüm olarak yaz ancak Türkçe anlamını yazma.

Örnek: Kelimemiz hardliner: muhafazakâr olsun.
Kelime kartının ön yüzü: Hacı Kamil was a _______ old man. (muhafazakar)
Kelime kartının arka yüzü: Hacı Kamil was a hardliner, old man.

5- Kelime kartının arka yüzüne dilerseniz hatırlatacak resim, kelimenin okunuşu veya kelimeyi hatırlatacak özellikle saçma sapan kısa bir hikaye yazabilirsiniz. Örneğin bu kartın arkasına “Hacı Kamil sert çizer, muhafazakardır” gibi ilgisiz bir kısa cümle de olabilir. Saçma gelebilir ama işe yarıyor.

6-İnekleme yerine profesyonelce kart oynayın: Aslında şimdi anlatacağım metodun daha kompleks hali SRS (Spaced repetition system) olarak bilinir. Leinter adlı bir bilim adamının icadıdır. Bu sistem kompleks bir sistem olduğundan başka bir yazıya (kısmetse) saklıyorum. Ancak kabaca şöyle anlatayım: İlk yazdığınız kelime kartını ertesi gün kontrol edin yüzü fark etmez, kelimeyi net hatırladıysanız bu kartı 4 gün sonra kontrol etmek üzere ayırın bu karta 4. güne kadar asla bakmayın. Eğer ertesi gün baktığınızda diyelim ki başka bir kartı hatırlamadınız, bu kartı da bir sonraki gün tekrar kontrol edin. 4. gün geldi, 4 gün bakmak üzere ayırdığınız kelimeye bakın, hatırladıysanız 8. gün bakmak üzere ayırın hatırlamadıysanız ertesi gün bir daha bakın. Bu metodun mantığı şu gerçeklik üzerine kuruludur: Beyin her gün gördüğü şeyi değil, tam unutmak üzere iken tekrar hatırladığı kelimeyi hatırlar. Bu nedenle ineklemek yerine tam unutacak iken “şu kelime neydi yaaa” moduna girin. Bu metodu ücretsiz olarak uygulatan ve kelime kartlarını otomatik olarak sizin unutma durumunuza göre tarihlere dağıtan mükemmel uygulama “Anki” yi kullanabilirsiniz.

Anki Windows uygulaması: https://apps.ankiweb.net/

Anki Android Uygulaması: https://play.google.com/store/apps/details?id=com.ichi2.anki&hl=tr

Anki görünüşte çok sıkıcıdır. Kelime kartlarını siz oluşturursunuz. Buna bazı arkadaşlarım, “ya ben niye kartı oluşturayım ki” diyor. Evet kelimeyi siz yazar yazmaz anlamını getirip karta çeviren Lingualeo, Vocabla gibi uygulamalar var. Ancak önermiyorum. O kelimeye efor harcamadıysanız o kelimeyi hatırlamayacaksınız. Hatırlasanız bile o kelime ile cümle kurmayacaksınız. Bir kelimeyi konuşmada kullanmıyorsanız o kelimeyi bildiğiniz düşünmeyin.

Kutsal 625 kelime

625 Kutsal Kelime

Hemen hemen her dildeki günlük konuşmaların %85’ini teşkil eden 625 kelime vardır. Bu 625 kelimeyi mesela İngilizce için bildiğinizde Obaman’ın konuşmasını gramer bilmeden de büyük ölçüde anlayabilirsiniz.

Fluent Forever adlı kitap

Bu 625 kelime listesi şurada: https://fluent-forever.com/wp-content/uploads/2014/05/625-List-Alphabetical.pdf

Bu kelimeler size başta kolay gelebilir ancak yine de tüm kelimeleri hem Türkçe’si söylendiğinde “şak” diye İngilizcesini hatırlayacak, hem de İngilizcesi söylendiğinde Türkçesini hatırlayacak kadar iyi öğrenin. Bunun için Anki kullanın. Anki’de tek tek eklemek yorucu geliyorsa hazır kelime listesi var. Anki Windows uygulamasına bu kelime listesini otomatik olarak kurabilirsiniz. Sıkışırsanız benden yardım isteyin 🙂 Liste burada: https://ankiweb.net/shared/info/315273070

Öğrendiğiniz Kelimeleri Kullanın,

Kelimeleri öğrenmeye devam ediyorsunuz. Ben arkadaşlarımın deyimi ile “İngilizceyi halletmiş olmama rağmen” hale öğreniyorum. Sizde de alışkanlık yapacak. Peki kelimeleri nasıl kullanacaksınız. Cevap: Konuşarak ve yazarak. Bu kelimeleri kendi tarzınızla kullanmak onları içselleştirmenin en iyi yoludur. Yazmak için bir blog açabilir ya da bir defter alıp İngilizce günlük tutabilirsiniz. Ciddiye alın. Öğrendiğiniz dile aşık olun, onu gerçekten hayatınıza katın. Konuşmak için ise arkadaşlarınızla günlük 10-15 dakikalık düzenli konuşma seansları yapabilirsiniz. Bir kelimeyi öğrenir öğrenmez burada kullanmak gibi “kaçak yollara” girmeyin. Konuşmanızın akışı içerisinde “ezberlediğiniz değil öğrendiğiniz kelimeler” zaten akacaktır. Akıcı konuşmaya hoş geldiniz.

Dinleyin / İzleyin

Eğer öğrendiğiniz dili her gün en az yarım saat (bu benim limitim herkes kendine göre değiştirebilirsiniz) dinlemiyor iseniz en iyi İngilizce setleri bile boşa gider. Bebeklerin dil öğrenme metodunu kullanın: Dinleyin hem de can kulağı ile (can kulağı ile dinlemeye dair şu yazımı okuyun). Dinlemek için materyal sizin keyfinize kalmış: Altyazılı veya altyazısız (hiç takılmayın altyazılı mı altyazısız mı iyi meselesine) her gün bir dizi izleyebilirsiniz, İngilizce haberleri dinleyebilirsiniz. Ben genellikle izlemek yerine radyo dinlemeyi tercih ediyorum bu durumda gerçekten görsellere kapılıp gitmek yerine “kulağıma iş yaptırıyorum”. Dinlenecek kaynak önerisi ise “Voice of America” ve BBC. Bu kaynakların hem normal hem de basit ingilizce için ayrı sürümleri bile var. Voice of America için “learning english voa” ifadesini Google’a yazarsanız daha yavaş anlatımlı İngilizce ile özenle yazılmış İngilizce haberleri dinleyebilirsiniz.

“Dinliyorum ama anlamıyoruuuuum” modu: Bu mod normaldir. Anlamasanız da dinleyin. Anlıyormuş gibi yapın kendinize (başkasına yapmayın fena bozarlar:). Eğer vazgeçmezseniz kazancak olan sizsiniz bir gün takılmadan İngilizce konuşunca ne dediğimi hatırlarsınız. İngilizce bir söz “Fake it before make it”. Yapana kadar -mış gibi yapın.

Gevezelik Yapın

Benden daha iyi İngilizceleri olduğunu bildiğim birçok dostum “mükemmeliyetçilikleri” yüzünden İngilizce konuşamıyor. Grameri dibine kadar kullanacağım derseniz konuşmaya hiç bir zaman başlayamazsınız. Ama “konuşacağım” derseniz gramer kendiliğinden öğrenilir ya da öğrenilmez ama hiç sorun yaşamazsınız (Amerikan Senato’suna konuşma yapmayacaksanız tabi). Bir yabancı dili kötü konuşmak “ayıp” değil “sempatik” olabilir. İngilizce gibi dünyada neredeyse herkesin 2. dili olan bir dil, ana dili İngilizce olanlar hariç herkes sonradan öğrendi. Diğer dilleri öğreniyorsanız Türkçeyi sonradan öğrenmiş yabancılara duyduğumuz sempatiyi hatırlayın. Yanlış bir telaffuz ne kadar da “güzel” oluyor değil mi? Konuşacak kimse yoksa kendi sesinizi kaydedip dinleyebilirsiniz. Ya da italki.com gibi sitelerden konuşacak “adam/kadın” bulabilirsiniz.

english book kindle ile ilgili görsel sonucu"
Kitap okurken hep Kindle ile okudum. Kindle içindeki entegre sözlük işinizi epey kolaylaştırır.

Kitap Okuyun

Öğrendiğiniz yabancı dilde hangi seviyede olursanız olun seviyenize uygun kitaplar bulup düzenli olarak yani her gün okuyun. Kitabı elinizden düşürmeyin. Bitirdiğiniz her kitabın size “yeni bir dünyanın kapısını açacak” yerin merdiven basamağı olduğunu bilin.

Ayrıca İngilizce okumalarınızda çok işinizi görecek ve kendi yazdığım bir uygulamadan bahsetmek istiyorum. http://kolay-ingilizce-oku.appspot.com/
Bu uygulama ile istediğiniz metni sözlüksüz olarak okuyup anlamını bilmediğiniz kelimenin üstüne geldiğinizde o kelimenin anlamını çift tıklayarak görebilirsiniz. Ayrıca bu kelimeyi arşivinize de ekleyebilirsiniz.

Disiplin Örneği Olun

Dil öğrenme ile ilgili başka birçok tüyo var. Ancak insanlar genellikle bu tüyoyu alıp en fazla bir kaç hafta “gaza gelip” sonra sıkılıp bırakırlar. Bir turistle konuşamayınca kızıp kaldıkları yere geri dönerler ancak kaldıkları yer geriye gitmiştir. Bu nedenle hiç bitmez. Dil öğrenme “disiplin” ister. Bu sıkıcı görünüyor değil mi? Sıkıcı hale getirip getirmemek sizin elinizde. Can sıkıcı sınav kitaplarını alıp gramer ezberlemeye çalışırsanız buna zaten alışabiliyorsanız sorun vardır. Bunun yerine “sevdiğiniz konulardaki sevdiğiniz yabancı dildeki materyallerle” zaman geçirin. Disiplinin anahtarı: sevmek

Deneyimlerinizi Paylaşın

Deneyimlerini paylaşmanın, bilgiyi yaymanın “kutsallığına” ve bereketine inanıyorum. Bu nedenle lütfen kendi deneyimlerinizi herkesle paylaşın. Kendi özelimde, deneyimlerinizi bu satırların yazarına da iletmeniz (e-posta veya yorum kısmından) beni memnun edecektir. Hatta kendi sayfamda da paylaşmaktan memnun olacağım.

Diğer Kaynaklar

Çok beğendiğim bir “dil mentörü” Lydia Machova’ya ait videolar: https://www.languagementoring.com/youtube/

İzlediğinizde tüylerinizi diken diken edecek 18’inden küçük ama 20 küsür dil bilen çocuk: https://www.youtube.com/watch?v=Km9-DiFaxpU

Chris Lonsale’in konuşması: https://www.youtube.com/watch?v=d0yGdNEWdn0&t=30s

Mindware: Beyniniz bir akıllı telefon uygulaması olsaydı?


Teknoloji geliştikçe yüzlerce uygulama ile birlikte hayatımıza girdi. Whatsaspp, Facebook, Twitter, Instagram, LinkedIn, Periscope bunlardan sadee bir kaçı. Bu uygulamalarının her birinin bir amacı var. Örneğin eski havadurumu tahmini yapan bir cep telefonu uygulaması (Örnek: AccuWeather) mobil telefonlarımızın küçük veya büyük ancak bakmaktan usanmadığımız ekranından bizlere havanın gelecekteki durumunu söylemek için var. Belki de bir çoğumuz sabah uyanıp daha perdeyi açmadan AccuWeather’e bakıyoruz. AccuWeather’e göre yağmur yağmayacak diyerek şemsiyeyi almıyoruz. Dışarı çıkınca ise hava yağmur kokuyor ancak otobüse bindik artık, çok geç… Akıllı telefon uygulamaları beynimize çok az iş bırakıyor. Böylece navigasyonlar yön duygumuzu, sosyal medya uygulaması gülümsemeyi, haber siteleri uygulamaları kitap okumayı unutturuyor. Sonuç: Zombileşiyoruz… Hatta Pokemon gibi oyunlar bu sadakatimizi kullanarak gerçekten ilginç işler yaptırıyorlar.

Kuşkusuz, telefonların insan hayatından alıp götürdüklerini görmek için teknoloji düşmanı olmak gerekmiyor. Blogu olan biri olarak teknolojisever biri olduğum aşikar. Ancak insanların mobil-öncesi döneme göre gittikçe daha az sosyal olduklarını, daha kısa cümleler kurduklarını, çok çabuk ‘gaza’ geldiklerini, hatta ekranlara bakmaktan duruş bozukluklarını ve bel çevrelerindeki genişliğini izleyebiliyorum. Bunda başka faktörlerin varlığı da su götürmez. Ancak mobil “mindware’mizi” kullanmayı engelliyor.

Mindware adlı kitabı daha adını okuduğumda bu tahminle aldım. Kitap her halde bir kenara attığımız “beyin yazılımımızı” kullanmak için bir şeyler önerir diye okumaya başladım. Maalesef beynimizin derin ayarlarını değiştirmek için herhangi bir sihirli yöntem doğal olarak yok… Ancak kitap daha iyisini sunuyor. Bugüne kadar okuduğum Risk Savvy, Power of Habits, Thinking fast and slow gibi bir çok kitapta sıkça ele alınan nörolojik ilkeleri harmanlayarak “saçmalamamız” için yollar öneriyor. Bunlardan bazılarını paylaşmak istiyorum:

Şemalar

Şemalar (Schemes) beynimizin çeşitli durumlara karşı oluşturduğu mental kalıplardır. Bu kalıplar söz gelimi bir düğüne gittiğinizde düğündeymiş gibi davranmanızı sağlar. Şemalar çeşitli kavramların bir araya gelmesi ile oluşuyor. Düğün örneği için yüksek ses, dans, gülümseme, şık kıyafetler vs… dir. Böyle bir ortamda beyin bir sonraki durumda ne yapacağına karar vermek için şemalardan faydalanır. Bu yönü ile şemalar yararlıdır. Ancak aynı şemalar istisnai durumları algılamamızı engellerler.

Şemalar Beyni Hızlandırır: Hemşire örneği

Şemalar öyle güçlü ki bir deneyde şemaların düşünme hızına etkisi ölçülmüş: İki grup denekten bir gruba hemşire resmi gösteriliyor. Diğer gruba ise herhangi bir resim gösterilmiyor. Daha sonra her iki gruba “hastanenin amacı nedir?” diye soruluyor. Cevap hızlarının ortalamalarına bakıldığında hemşire resmi görenlerin çok daha hızlı tepki verdiği görülüyor. Nitekim zihin hastane kavramınının uzantılarından biri ile karşılaştığında ilgili kavramlara hazır hale geliyor.

İyi de ne işime yarar: -Çok basit- Sunumlarınızda, konuşmalarınızda, kötü şemaları kullanmayın. Bunu başka psikologlar da söylüyor: Lanet, bela, pislik vs. kavramları kullanmayın. Küfür etmeyin. Şikayet etmeyin. Nitekim muhataplarınızın zihni bir şekilde sizi negatif kavramlarla eşleştiriyor. İkinci faydası ise: İnsanların şemalarından sakının. Özellikle iş görüşmelerinde, ilk karşılaşmalarda insanların saniyeler içinde “etiketi yapıştıran” şemalarına dikkat edin.

Şemalar: Fırtına örneği

Which hurricane is likely to kill more people—one named Hazel or one named Horace? Certainly seems it could make no difference. What’s in a name, especially one selected at random by a computer? In fact, however, Hazel is likely to kill lots more people.8 Female-named hurricanes don’t seem as dangerous as male-named ones, so people take fewer precautions.

Amerika’da fırtınaları insan isimleri ile adlandırma adeti vardır. Bu isimlerden bazıları kulağa naif gelmiş ki, aslında naif olmayan fırtınalardan biri olan ‘Hazel’ fırtınası daha yıkıcı olduğu halde insanlar anketlerde onun daha naif olduğunu düşünmüşler..

Bilinçdışı eğilimler ve hindistan cevizi

Want to get people to put a donation for coffee in the honest box? On a shelf above the coffee urn, place a coconut like the one on the left in the picture below. That would be likely to cause people to behave more honestly. An inverted coconut like the one on the right would likely net you nothing. The coconut on the left is reminiscent of a human face (coco is Spanish for head) and people subconsciously sense their behavior is being monitored. (Tacitly, of course—people who literally think they’re looking at a human face would be in dire need of an optometrist or a psychiatrist, possibly both.)

Deneyler insanların izlendiklerini üstü kapalı olarak çağrıştıran şekillerin onları bazı davranışlara teşvik ettiğini göstermiş. Ters çevrilmiş bir hindistan cevizi insan yüzünü andırdığından, insanların böyle bir resim olduğunda daha fazla bağış yapma eğilimleri olduğu görülmüş. Bunun bir benzeri de başka bir yerde okuduğum deneydeydi: Çay ocağındaki ödeme kutusu üzerine konan iki çift göz resmi de aynı etkiyi yapmış…

Markanızın adını net koyun

Starting up a company to increase IQ in kids? Don’t call it something boring like Minnesota Learning Corporation. Try something like FatBrain.com instead. Companies with sexy, interesting names are more attractive to consumers and investors.16 (But don’t actually use FatBrain.com. That’s the name of a company that really took off after it changed its drab name to that one.)

Çocuklar için IQ ürünleri satan bir dükkansanız “Hacı Abdullcabbaroğulları” gibi bir ad yerine “zekicocuk.com” şeklinde isimler kullanın. (Çeviri fazlaca yerelleştirilmiştir:))

Kritik toplantılarınız öğle yemeğinden sonra olsun

Bodily states also find their way into the cognitive stream. Want to be paroled from prison? Try to get a hearing right after lunch. Investigators found that if Israeli judges had just finished a meal, there was a 66 percent chance they would vote for parole.17 A case that came up just before lunch had precisely zero chance for parole.

İsrail’de yapılan araştırma, hakimlerin öğleden sonraki duruşmalarda daha “insaflı” olduğunu göstermiş. Tam tersine öğleden önceki duruşmalarda ise “astığım astık kestiğim kestik”.

Öğleden önce kritik bir toplantınız varsa, ikramı bol olsun:)

Nasıl söylediğiniz önemlidir

Kitaptaki örneği yerelleştirerek aktarıyorum: Mürit şeyhine sorar, şeyhim dua edilirken sigara içilir mi? Cevap: Elbette içilmez, saygılı ol.

Akıllı diğer bir mürit ise başka bir zaman soruyu şöyle sorar: Şeyhim, sigara içilirken dua edilir mi? Cevap: Her an Allah’ı anmalısın. Tabii ki.

Aslında her ikisi de aynı ama sorma şekliniz cevabı etkilemiş. Dipnot: Şeyh dediğim kişi kitapta Papaz.

İki kere de bela gelebilir

My grandfather was once a well-to-do farmer in Oklahoma. One year his crops were ruined by hail. He had no insurance, but he didn’t bother to get any for the coming year because it was so unlikely the same thing would happen two years in a row. That’s an unrepresentative pattern for hail. Hail is a rare event and so any particular sequence of hail is unlikely. Unfortunately, hail doesn’t remember whether it happened last year in northwest Tulsa or in southeast Norman. My grandfather did get hailed out the next year. He didn’t bother to get insurance for the next year because it was really inconceivable that hail would strike the same place three years in a row. But that in fact did happen. My grandfather was bankrupted by his reliance on the representativeness heuristic to judge probabilities. As a consequence, I’m a psychologist rather than a wheat baron.

Yazarın dedesinin mısır tarlasını “afat” vurmuş. Dedesi, bizim bu Oğlahoma’da bu tip afatlar azdır diyerek bir sonraki sene sigorta yaptırmamış. Sonuç: Top atmış. Bir sonraki sene bir daha “afat” çıkmış.

Aynı şeyi yazı tura için şöyle aktarmış:

The problem is that our conception of the randomness prototype is off kilter. Random sequences have too many more long runs (00000) and too many more regularities (01010101) than they “should.” Bear this in mind when you see a basketball player score points five times in a row. There’s no reason to keep passing the ball to him any more than to some other player. The player with the “hot hand” is no more likely to make the shot than another player with a comparable record for the season.25

Yorulduysanız başka bir şeye geçin

If you’re not making progress on a problem, drop it and turn to something else. Hand the problem off to the unconscious to take a shot at it. When I used to do calculus homework, there would always come a point when I hit a problem that I absolutely could make no progress on. I would stew over the problem for a long time, then move on in a demoralized state to the next problem, which was typically harder than the previous one. There would follow more agonized conscious thought until I shut the book in despair. Contrast this with how a friend tells me that he used to deal with the situation of being stumped on a calculus problem. He would simply go to bed and return to the problem the next morning. As often as not the right direction to go popped into his head. If only I had known this person when I was in college.

Deneyler, böyle yapmanın aynı probleme günlerce odaklanmaktan daha faydalı olduğunu göstermiş.

Bilimladamlarının yaptığı araştırmaya göre…! Aman dikkat

Since newborns have immature immune systems, every effort should be made to minimize their contact with bacteria and viruses that cause diseases. —From Germ Fighting Tips for a Healthy Baby, CNN TV News, February 2, 2011 (CNN, 2011)

Infants who come into contact with a wide range of bacteria very early in life appear to be at a lower risk of developing allergies later in life … —From Infants’ Exposure to Germs Linked to Lower Allergy Risk, Canadian TV News, November 3, 2011 (CTV, 2011)

Farklı tarihlerde iki araştırmadan biri çocuğunuzun bağışıklık sistemini güçlendirmek için mikroplardan uzak tutun derken, diğeri tam tersini söylemiş. Bu durum bilimsel çalışmaların, ortam, metot ve başka bir çok faktörü ile ilintili. Deneyler öyle diyorsa bile her zaman öyle olmayabilir. Dikkatli olun. Hatta kitap kendi deneyinizi kendiniz yapın diyor. Örneğin kahve reflü yapıyorsa bunu farklı saatlerde deneyin. Belki de reflü yapan şey kahve değil, ardısıra tükettiğiniz bir gıdadır.

The Power of Habits: Alışkanlıkların Gücü- Artık dişlerinizi her fırçaladığınızda bu yazı aklınıza gelecek


 poh

Talihsiz bir hastalık nedeniyle hafızası sadece on beş dakika içinde olup bitiveren olayları hatırlayan Eugene’ nin hikayesi ile başlayan -keyifle okuduğum ve şimdilik 1. favorim olan- bu kitap iyi ya da kötü tüm alışkanlıklarımızın nasıl ortaya çıktığını anlatıyor. Alışkanlıkların Eugene’nin hafızasının bu kötü durumunda bile kendisine nasıl yardım ettiği ilginç detaylarla birlikte anlaşılmış.

Alışkanlık aslında kökleri çok derinlere giden bir özellik. Beyin bir dizi aynı eylemi yapıp da sonucunda kendisine haz veren küçük veya büyük bir ödül aldığında bu eylemi tabiri caizse bir makro dönüştürüyor. Öyle ki piyano çalmak veya dil öğrenmek gibi karmaşık edilen bile alışkanlığı dönüştükçe karmaşık olmaktan çıkıp otomatik hale geliyor. Bu farelerin beyninde bile böyle. Deneyler gösteriyor. Beyin güçlü bir aygıt. Enerjisini verimli kullanmaya kendiliğinden ayarlı.

Şöyle düşünün, düzenli olarak dişlerinizi fırçalıyorsunuz. Her akşam sizi dişlerinizi fırçalamaya yollayan şey nedir?  Çok basit gibi görünse de aslında diş fırçalama alışkanlığının otomatize edilmesi için beyinde standart hale gelen sürecin ortaya çıkması o kadar da basit değil. Öyle ki, kitapta anlatılan Pepsodent adlı diş macunun popülerleşmesi ve bu markanın “diş fırçalama” alışkanlığı adlı alışkanlığı “icat” etmesi hikayesi, beynin alışkanlık geliştirirken izlediği yolu ortaya koyuyor.

Kitabı okurken aldığım notlarla, çıkardığım sonuçlar ve yorumlar aşağıdaki gibi:

Fare Deneyi

Beyin bir alışkanlığı “alışkanlık döngüsü” (habit loop) adlı bir süreçle sistemine işliyor.  Aşağıdaki resimdeki süreç farelerdeki deneye göre oluşturulmuş. İnsan versiyonunu daha sonra açıklayacağım:

hr

Fare bir klik sesi duyduktan sonra kapı açılıyor daha sonra fare çikolatanın kokusunu alarak labirette koşup çikolatayı buluyor. Bu bir kaç denendikten sonra fare labirette izlediği yola alışıyor bu süre zarfında farenin zihinsel aktiviteleri izleniyor. Fare ilk denemelerde kokuyu takip etmek ve çikolataya ulaşmak için epey zihinsel enerji harcıyor. Sonraki denemelerde sesi duyduktan sonra çikolataya ulaşan yolu izlemek alışkanlık haline geldikten sonra zihinsel aktivite azalıyor çünkü bu davranış otomatik hale gelmiştir. Çikolatanın yeri değiştirildikten sonra fare afallasa da çikolatanın yeni yerine alışması zaman almıyor.

Aynı sürecin insan zihni için de geçerli olduğu bazı alışkanlıklara sahip insanların zihinde yapılan deneylerde de görülüyor.  Bu durumun sonunda uzmanlar şu kanaate varıyor. Bir alışkanlık başlangıcında “cue” ipucu olan, daha sonra alışılan fiilin kendisi olan sonda ise soyut veya somut bir sonucun alındığı bir süreçtir. Bunun sigara versiyonunu düşünün. Sigara paketi veya stres ya da arkadaş daveti “cue”, sigara içmek rutin, ve son olarak sigaradan keyif alma veya sosyalleşmiş olma psikolojisi (sigara içilen yerlerde olulan) “reward” olmaktadır.  Peki sigara dışındaki alışkanlıklarda reward nedir? Örneğin kitap okuma alışkanlıklarına sahip birinin okuma seansı sonucundaki ödülü nedir? Bu soyut da olabilir: okumanın bizzat kendisinden haz duyma veya belirli bir sınıfa aidiyet hissi olabilir. Böyle bir ödül olmadığı takdirde alışkanlık oluşmayacaktır.

Pepsodent: Diş fırçalama nasıl ‘ayine’ dönüştürülür

Böyle bir “zaafımız” mevcutsa bu zaafı birilerinin ticarileştirmemiş olmaması hiç mümkün müdür?

image

Zamanında alışkanlıkların bu gücünü keşfeden yatırımcılardan biri, o zamanlar tatsız tuzsuz ve sıkıcı olan diş temizliğini bir ritüele dönüştürmeye karar veriyor. Diş fırçalamanın reward’ı olarak süper ferah bir aromayı, tetikleyicisi olarak ise uyuma hazırlığını seçiyor. Kampanya tutuyor ve Pepsodent isimli diş macunu korkunç bir başarı yakalıyor.

Kilit taşı alışkanlığı (Keystone habit) her şeyi değiştirir

Alcoa alüminyum adlı Amerikan şirketi bir zamanlar korkunç iş kazaları ile meşhurmuş. Şirketteki kazalar o kadar rutin hale gelmiş ki insanlar bu kazaları doğal kabul etmeye başlamışlar. Alın size “alışkanlık”… Daha sonra O’Reilly adında bir adam şirket yönetimine geliyor. Daha ilk toplantısında iş güvenliğinden filan dem vurduğunda, firma yatırımcıları şok oluyorlar Bir çok yatırımcı hisselerini bu deli adam yüzünden geri çekiyor. Ancak firma bir kaç yıl içerisinde değerini ikiye katlıyor. Bunun üzerine O’Reilly üzerine Harvard da dahil olmak üzere bir çok kuruluş araştırma yapıyor. Sonuç şu: Keystone Habit. Bir organizasyonda bazı kilit alışkanlıklar vardır. Bu alışkanlıklar değiştirildiğinde  geri kalan alışkanlıklar da değişir. Alcoa Alüminyum’da iş güvenliği düzeldiğinde gerek çalışanların gerekse dış çevrede oluşan güven duygusu şirketi başarılı kılmış

Küçük başarıları ödüllendirmek

Gerek organizasyonlarda gerekse kişisel olarak “küçük başarıların” ödüllendirilmesi yapılan çalışmalara motivasyonu arttırıyor. Aynı zamanda ödüllendirilen alışkanlığı güçlendiriyor. Bu durum yukarıda anlatılan “habit loop” ile uyumlu bir durum. Bu hususu okuduğumda, milletçe sahip olduğumuz müşkülpesentlik aklıma geldi. Yıllar yıllar önce, J2ME ile şimdiki telefonlara göre ilkel sayılan Symbian işletim sistemli Nokia telefonuma ilk mobil uygulamamı yazıp “adını vermeyeyim” hocalarımdan birine gösterdiğimde; “ulan bu ne git dersine çalış” demişti:) Konuyu mu anlamadı yoksa müşkülpesentlikten mi bilmiyorum.

Çocuk gelişiminde de küçük başarıları ödüllendirmenin faydalı olduğunu kendi deneyimlerime göre biliyorum..!

Özetle: En iyiyi değil, biraz daha iyiyi iste. Böylelikle en iyiye ulaşırsın.

Obezler-yemek günlüğü 

Obezlerin yeme alışkanlığı üzerine yapılan bir araştırmada obezlere her gün ne yediklerinin kaydını tutmaları isteniyor. Bu araştırmanın amacı tutulan “yeme günlüklerine” bakarak obezlerin yeme alışkanlıklarını ortaya koymak. Bu deney boyunca bazı obezlerin ciddi kilo vermeye başladığı görülüyor. Bunun nedeni araştırıldığında kilo veren obezlerin yemek günlükleri sayesinde aslında farkında olmadıkları bir takım kötü yemek alışkanlıklarını fark ettikleri ve bunu terk etmeye karar verdikleri anlaşılıyor. Bu deney, bazı alışkanlıkları uyurgezer gibi yapıp farkına bile varmadığımızı gösteriyor. Daha önemli bir tali sonucu ise: Bir şeylerin kişisel olarak kütüğünü tutmanın onu kontrol etmemizi sağladığını söylüyor. Bunu bir yerde daha okumuştum: Kaydetmediğin şeyi yönetemezsin. Buna yeni versiyon buldum: Kaydetmediğin şeyi kaybedersin.

Kurabiye deneyi-talimat mı açıklama mı?

İnsanları ‘adam’ yerine koymak her zaman daha iyi sonuçlar verir. Yine bir deneyde denekler iki gruba bölüp odalara almışlar. Her iki odada mis gibi kurabiye kokusu var. Deneklerden birinci gruba emir kipi ile ve gayet sertçe bu “kurabiyelere dokunmayacaksınız, deney bu, mecbursunuz” denmiş. İkinci gruba ise, deney gayet nazikçe anlatılmış üzerine bu deney hakkında süjelerin görüşleri istenmiş. Son olarak kurabiyelere dokunmamalarının gerektiği anlatılmış. Saatler sonra, “adam yerine konmayan” ilk grupta açıkça daha zayıf irade görülmüş ve deneklerin çoğu dayanamayıp kurabiyeleri yemiş. Diğer grupta ise neredeyse kimse kurabiyeleri yememiş.

Sonuç: İnsanlara makul muamele herkes için daha iyi sonuçlar verir.

Soru: Sizin de aklınıza askerlikteki “acemi birliği” ya da bazı iş yerlerindeki “cadılar (bay veya bayan:)” geldi mi? 🙂 Neden sonuç almadıklarını ve alamayacaklarını anlıyor musunuz?

Dipnot: Fazla demokrasi bazı kültürlerde aksi tesir yapabilir:)

İrade bir kastır ve gelişir

Kitapta güzel bir benzetme yapılmış. İrade olgusunun da bir “kas” olduğu ve geliştirilebildiği ifade edilmiş. Tabii ki yöntem yine “habit loop” mantığını bilerek geliştirilmesi gereken alışkanlıkları geliştirmekten geçiyor.

Çocuklar masmallow deneyi

İrade insanın başına gelenlerin bir çoğu için belirleyici olabilir. Sabırlı bilim adamlarından biri, bir grup çocuğu bir odada tutarak şöyle söylüyor: bu elinizdeki kutuda marshmallowlar var (bizim Eti puf yani). İsteyen hemen yiyebilir, isteyen bir saat bekler ve yemez. Eğer yemez ve beklerseniz bir saat sonra iki mashmallow yeme hakkı elde edersiniz.

Deneyde

mashmallow’u hemen yiyen çocuklarla, bir saat bekleyebilen çocukların kayıtları tutulmuş. Takriben 25 yıl sonra bu çocuklara tekrar ulaşılarak gelir durumları ve pozisyonları hakkında bilgi toplanmış. Sonuç çarpıcı: Çocukken 1 saat daha sabırlı olan ve yemeden bekleyebilen kişiler açıkça daha fazla gelire sahipler. Beklemeyi bilmeyen yaramazların ekonomik ve sosyal durumu ise daha düşükmüş.

Sonuç: Çocuklarınıza beklemeyi öğrentin ve irade kaslarını geliştirin.

Hamile Kadınlara Sandwiching Stratejisi

Target adlı bir şirkette çalışan Pole adlı bir araştırmacı geçmiş satış verilerini inceleyerek çeşitli marketlerden alışveriş yapan kadınların hamile olup olmaydığını anlayabilen bir algoritma geliştirmiş. Bu algoritma kadınların yanlızca hamile olup olmadıklarını değil doğum tarihlerini bile hesaplayabilecek düzeyde (belirli bir hata payıyla birlikte) güçlü bir algoritmaymış. Target firması bu algoritmayı ticari hale getirmek için marketlere hangi müşterilerinin hamile olduğu bilgisini (sadece aynı müşterilerin satış verisine bakarak) satmaya başlamış. Marketler hamile olduğu algoritma tarafından hesaplanan kadınlara kuponlar göndermeye başladıklarında bir çok kadın marketlerin bu bilgiyi nereden alabildiğini düşünerek rahatsız olmuş.  Hatta başka bazı ilginç durumlarla da karşılaşılmış.

Marketin algoritmanın sonuçlarına göre hamile olduğunu belirlediği müşterilerden biri firmaya gelerek “ortalığı ayağı kaldırmış”.   Nitekim bekar olan kızına da hamilelik kuponu ulaşmış. Kızının hamile olmadığını  düşünen babayı firma yetkilileri özür dileyerek geri göndermişler. Bir süre sonra bu baba firmaya geri gelerek özür dilemiş. Kızı gerçekten hamileymiş…  Algoritma gerçekten çok ciddi doğrulukta sonuçlar veren bir algoritma olduğu bu olaydan sonra daha net bir biçimde anlaşılmış.

Makinelerin, insanları, insanların alışkanlıklarını hatta mahrem bilgilerini keşfedecek teknoloji artık sadece filmlerde görülmüyor. Ancak makinelerin keşfettiği bu sonuçlar hemen “köşeyi döndürmeyebilir”. Kitapta firmanın  algoritma tarafından hamile olduğu anlaşılan her kadına uluorta hamile bayan ürünleri kuponu göndermek yerine “sandwiçleme” adını verdiği bir strateji kullandığı anlatılıyor.  Hamile olduğu anlaşılan bayanlara gönderilen broşürlerde hamilelelikle ilgili ürünler dışındaki ürünler de yer yer yerleştirilmiş. Bu sayede hedef anne adaylarının rahatsızlıkları da engellenmeye çalışılmış. Sonuç olarak müşterilerin tepkileri azalmış.

Sandwiçleme stratejisi sadece marketler tarafından kullanılmıyor.

Amerikan Ordusu  II. Dünya savaşı sırasında et stokları azaldığında aynı stratejiyi uygulamıştır. İç pazarda et yerine Amerikad’a çok yaygın olmayan sakatat tüketimini arttırmak için, sakatatı geleneksel Amerikan damak tadına uygun hale getirmeye karar verilmiş ve kampanya  başarılı olmuştur. Öyle ki yıllar içerisinde sakatat tüketimi 2 katına çıkarılmıştır.

İşin sırrı, yeni bir alışkanlığı eski alışkanlıklar tostunun arasına koymakla başlıyor. İki dilim alışık olduğunuz şeyin arasına bir dilim alışık olmadığınız şey. Alışık olmadığınız şey zamanla alışkanlığa dönüşüyor.

Radyoların bile Sandwiçleme stratejisi kullandığını biliyor muydunuz?

Hit radyoları, hit olmaya  aday yeni bir parça çıktığında bu şarkıyı tüm gün boyunca alışılan şarkılar yerine yayınlamazlar. Bunun yerine alışılan ve kendini ıspatlamış şarkıların arasına serpiştirerek yayınlarlar.  Tuhaf olan şey, aynı algoritmalar hangi şarkının hit olacağını da hesaplayabiliyor ve neredeyse yanılmıyor. Zamanında Hey Ya! Adında bir hit şarkının algoritmalar tarafından hit olamayacağı anlaşılıyor. Buna rağmen radyolardan bazıları bu şarkıyı sandwiçleme metoduyla yayınlamaya devam ediyorlar. Sonunda bu şarkı da hit hale geliyor.

Yani, bu şarkı favorim değil, bunun tadını beğenmedim filan demeyin. Bilgisayarlarla işletmeciler bir oldumu: ALIŞTIRLAR:)

Gerçekten de öyle değil mi? Meyveli yoğurtlar kola, buzlu çay, cipsler hayatımıza girmeden önce neredeydiler?  Farkettiğim kadarı ile kola iftar sofraları ve yağlı ve lezzetli Türk mutfağı ile “sandwiçlendi”.  Buzlu Çay, zaten baştan sandwiçlenmişti çünkü milletçe çayı seviyoruz. Puding ilk çıktığı günlerde normal tüketimden ziyade pasta sosu gibi sunuluyordu. Çocukken en çok bu özelliği ile bilirdim.

Özetle, makineler bizi bizden iyi tanıyabilir. İşletmeciler de bunu çaktırmadan paraya dönüştürürler.

Uyurgezerlerin beynindeki sır

Uyurgezerler üzerine yapılan araştırmalar, uyurgezerlikle günlük alışkanlıklar arasında ciddi benzerlikleri ortaya koymuş. Kabaca, bir uyurgezerin beyni kalkıp yürüdüğü anda yürüme ve sonradan yapacağı diğer işlerin tamamını işleyecek bölgeleri çalıştırmakta ancak – tabiri caizse- kontrol bölgesini ise tıpkı uykudaki gibi kilitli bırakmaktadır. Bu durum alışkanlıklara çok benzemektedir. Üstte fare deneyinde anlatıldığı gibi, beyin alışkanlıklarda süreci otomatize olarak işletmektedir.  Uyurgezerlerlikte kayıtlara geçmiş ekstrem vakalar ise bu noktada şaşırtıcı örnekler sunar: Uykuda iken kalkıp ağaç kesen, odun kıran, duş alan, şehir turu atıp dönen hatta cinayet işleyenler mevcuttur. Hatta Amerika’da yaşanmış bir olayda, katil uyku sırasında eşini katletmiş ancak daha sonra da bunu uyku sırasında yaptığını iddia etmiştir. Adam uzun süre psikolog ve nörologlarca incelenmiş, ayrıca eşiyle sorunları olmadığı da ıspatlanmıştır. Bu kişi daha sonra beraat etmiştir. Uyurgezerler bunca tuhaf işi yapıp uyandıklarında hatırlamazken nasıl kendilerini tehlikeye atmıyorlar? Çalışmalar beynin en ilkel mekanizması olan tehlikeden kaçınmanın uyku sırasında bile aktif olduğunu söylüyor….

Kötü alışkanlıklar nasıl değiştirilir?

Kitabın sonuna konan appendix kötü bir alışkanlığı nasıl değiştirebileceğimizi anlatıyor. Bu appendiks özetle bir alışkanlığı önce masaya yatırmamızı, sonra habit loop üzerinden şematize etmemizi öneriyor. Daha sonra bu alışkanlığın CUE’sinin ne zaman gerçekleştiğinizi kayıdederek takip etmemizi, ACTION’un gerçekte ne olduğunu (örneğin sigara içmenin kendisi mi yoksa Sigara odasına yönelmek mi) kaydederek izlememizi öneriyor. Son olarak REWARD’ın ne olduğunu teşhis etmemizi öneriyor. Öyle ki  sigara alışkanlığı için REWARD nikotin hazzı olabileceği gibi sosyallaşme de olabilir… Daha sonra da kötü olan ACTION yerine başka bir şey koyup süreci kayıtlı şekilde izlememizi öneriyor. Bu yöntem başarılı görünüyor.

Sonuç:

Kitap, kişiler ve organizasyonların alışkanlıklarının kaderlerini belirlediğini ortaya koyarken alışkanlık üzerine çok keyifli ve derinlemesine analizler sunuyor. Bu kitabı okumak kendinizi keşfetmenin başka bir yolu olacaktır. Daha da önemlisi “iyi bir kitap” nasıl yazılır dersini bu kitapta bulmak mümkün. Her şey bilimsel ama her şey keyifli. Her satırını keyifle okudum ve şiddetle öneririm. Türkçesi maalesef yok.

Kitabın tek eksiği sadece “kötü alışkanlıkları değiştirmek için appendix” sunması. İyi alışkanlıklar (örneğin her sabah koşmak) dizaynı da anlatılmış ise de “modus operandi” yok. Bunun için ise kendi kullandığım bir uygulama var. Fabulous. Deneyebilirsiniz.

Buraya kadar gelidiyseniz aşağıya yorum yaparsanız çok sevineceğimi bilmenizi isterim

Dikkat:Bu içerik özgündür. Yani bu blog yazarı tarafından belirli bir emek harcanarak, hiç bir yerden kopyala-yapıştır yapılmadan hazırlanmıştır. Sadece bilgi paylaşımı içindir. Bu nedenle siz değerli okurlarından istirhamım, kaynak gösterilmeden alıntı yapılmamasıdır. Kaynak gösterilmeden alıntı yaptığınızı tespit, profesyoneller açısından çok kolaydır. Böyle bir durumda istemediğimiz müeyyideleri tatbik yoluna başvurabiliriz. Bu bloga link vermek suretiyle rahatlıkla kullanabilirsiniz. Teşekkürler.