Negatif Düşünceler Hayatta Kalmak içindir Takılmak için Değil !


Bugün dinlediğim bir ses kaydında Tomek adlı hoca bilimsel çalışmaların düşüncelerimizin neredeyse tamamına yakının tekrar eden düşüncelerden oluştuğunu ve bu düşüncelerin genellikle beyinlerimizin hayatta kalmaya programlanmış olmaları nedeniyle negatif obsesyonlar olduğunu söyledi.

Negatif düşünceler bizi hayatta tutmaya yardım ediyor. Eğer Afrika’da yaşayıp aslanlardan korkmadan yaşarsak büyük ihtimalle pek de yaşamayacaktık. Beynimiz negatif düşünceler için yapışkan bir tava iken, pozitif düşünceler için teflon tava gibi.

Pozitif düşüncelere dair obsesyonumuz hiç olmuyor. Peki negatif düşüncelere mahkum muyuz. Elbette değil… Yöntem ? Negatif düşüncelerle savaşmak onları daha güçlü kılıyor. Unutmaya çalışmak için dikkat dağıtarak başka bir şeyle ilgilenmek (sıkça yaparız, gider bir sigara içer -ben içmiyorum-, ya da bir şeyler atıştırırız, ya da deli gibi çalışırız) ise pek sağlıklı olmayan sonuçlar doğurabiliyor. Yöntem onları kabul etmek. Mevlana’nın dediği gibi içeriye gönül köşkümüze buyur etmek. Öyle ki onlar misafir oldukları köşkten çıktıklarında iyi karşılanmadık demesinler. Negatif düşünceleri kabul etmek hatta özellikle serbestçe gözlemlek faydalı olabiliyor. Tomek hocanın önerisi uzak doğu meditasyonlarında sıkça kullanılan bir yöntemin yeni ve başarılı bir uyarlaması.

Bir nehrin kenarında oturuyorsunuz. Bu nehirden sürekli olarak kayıklar geçiyor. Bu kayıklar sizin düşünceleriniz. Bazı kayıklara bilmeden binip onun sizi alıp götürmesine izin verdiğiniz zamanlar olacak. Bunlar genelde negatif obsesif düşünceler. İşte bunu fark ettiğiniz anda inin ve kenara oturup suların akışının devam etmesini izlemeye devam edin. Ben kendimce bu kayıklara renkler vermiştim. Hatırlaya hatırlaya sararttığım negatif düşünceler kayıkları, yeni düşüncelerin beyaz kayıkları, düşünmeye tahammül edemediğim kırmızı kayıklar ve nadiren de gelse güzel şeylere dair mavi kayıklar. Bu kayıkların her herngi gelip geçiyor, hem de defalarca. Bir süre sonra kayıklar azalıyor ve siz harika bilişsel nehrinizin dibindeki güneşten parıldayan taşları görüyorsunuz.

Yaklaşırken Hızlı, Uzaklaşırken Yavaşız


El yıkadığımızda zihnimizde olup bitenler.

Deney 1: Psikologlar ilginç deneyler yapıyorlar. Bu deneylerden biri1 şöyle: İyi eğitimli bir denek grubuna ekranda bir dizi ev resmi gösterileceği belirlilerek özel bir rengi olan (kırmızı diyelim) ev görüldüğünde önlerinde bulunan klavyeden ‘backspace’ tuşuna basıldığı takdirde bir dolar para verileceği belirtiliyor. Denekler gerçekten de tesadüfi gelen bu evler arasıdan doğru ev denk geldiğinde tuşa basılınca kişi hesabına bir dolar kaydediliyor. Bu sırada bu kişilerin tepki hızları ve beyinsel aktiviteleri de izleniyor. Deneye ikinci aşamada başka bir ev (mavi diyelim) denk geldiğinde tuşa basılmaması gerektiği, basıldığı takdire bu kişinin hesabından bir dolar düşüleceği anlatılıyor. Beyinsel aktiviteler yine izleniyor. Deneklerin %30’u ikinci aşamada mavi ev denk geldiğinde basmamayı sıkça unutuyor hatta basmadan edemiyorlar. Kalan kısım ise mavi ev denk geldiğinde tuşa basmasa bile, basmamaya karar vermesi için bir süre geçiyor. Bu süre kırmızı ev geldiğinde tuşa basmaya karar vermek için geçen süreden çok daha uzun sürüyor.

Yani “ödül” varsa beynimiz hızlı çalışıyor, “ceza” varsa geç.

Kaynak: Infulential Mind, Tali Sharot

Deney 2: Aynı kitaptaki deneyde civcivler daha doğar doğmaz bir fabirka tezgahına benzer bir yere konuyor. Bu tezgahın üzerinde ayrıca bir kap yem var. Normalde civcivler içgüdüsel olarak buna yöneliyor. Ancak mekanizma civcivler yeme doğru gittiğinde kabı daha da uzağa itiyor, civcivler ters yöne doğru koşup ödülden uzaklaşmak isteseler bu durumda ödül olnlara doğru geliyor. Bu deneyi yapan psikolog “ödüle yönelmeye dair zihinsel kalıbımızın tersinin mümkün olup olmadığını araştırıyor”. Sonuç: Hiç bir civciv bunu akıl edemiyor.

Kuş beyinli diyerek geçmeyin. İnsanlar da Deney 1’de gördüğümüz üzere “ödülün” cazibesinden kaçamıyor, ödülden uzaklaşsa ödül ola gelecek olsa bile. Ya da kaçan kovalansa bile kimse o çekici ödülden kaçmıyor. Yine sufizme bağlayacağım, şöyle bir deyiş vardı: Dünya onun peşinden gelenlerden uzaklaşır, ondan kaçanların peşinden gelir… Galiba bize de civcivlere yapılan deney yapılıyor 🙂

Deney 3: Amerika’da hastane çalışanlarını ellerini dezenfekte etmeye ikna edemiyorlar. Bu yüzden çok problemler çıkıyor. Bir proje kapsamında psikologlarında aralarında bulunduğu uzmanların bir yol bulması isteniyor. Uzmanlar önce kamera yerleştirip ellerini yıkamayanları takip edeceklerini bildirerek bize çok yabancı gelmeyen bir yöntem deniyorlar. Personel kameraların objektifine baka baka bildiğini okuyor. Tık yok… Sonra akıllarına bizim ilk iki deneydeki mantık yani ödüllendirme yapmak geliyor. Koca koca adamlara kırmızı kuradale takacak değiller ama… Beynin ödül düşkünlüğünü bildiklerinden ötürü hastanenin görünür yerlerine ekranla koyuyorlar. Ellerini yıkayan personel bunu ne kadar sık yaparsa listeye giriyor. En sık elini yıkayan kişi liste başı olarak ekranlardan görünüyor. Sonuç: Bir anda el yıkama kuralına uyum %98 oranı.

Yani: Ceza arttırılarak sonuca varılmıyor. Ceza caydırıcı gibi gözüküyor ama caydırmıyor.

O zaman evde, işte, okulda veya hayatın başka yerlerinde kalıpları şöyle değiştirebiliriz:

EskiYeni
Ellerini yıkamazsan bilgisayar yokEllerini yıkarsan bilgisayar var
Mesaiye geç gelenlere ….. cezasıMesaiye düzenli gelenlere haftada bir saat izin
Yapmasan kemiklerini kırarımYaparsan kendin için de bizim için de iyi edersin
İdam cezası gelirse hırsızlık biterDünya tarihinde sıfır
Yalan söylüyorsunDoğru söylemiyorsun (Victor Hugo şöyle der: Çocuklarınıza yakan söylüyorsun derseniz yalan söylemeyi öğrenirler, doğru söylemedin derseniz doğru söylemeye karar verirler)

Özetle “ödül” varsa beynimiz hızlı çalışıyor, “ceza” varsa geç çalışıyor.

1: Influential Mind: https://books.google.com.tr/books/about/The_Influential_Mind.html?id=tVEEkAEACAAJ&redir_esc=y

Pozitif olmak zorunda mıyız? Manson’un kitabından notlar ve çıkarımlar


Psikologlar, iş arkadaşları, anneler, babalar, gurular, CEO’lar ya da çevremizdeki herkesin pozitif olmamız gerektiğine dair önerileri içimize su serpse de bunu yapmak zorunda olup olmadığımızı hiç sorguluyor muyuz?

Zorunda mıyım?

Kuşkusuz, pozitif olmak yerine gidip arebesk bir mod içerisinde üzülüp kahrolmanın daha rasyonel olduğunu söylemiyoruz ancak pozitif olamnın ontolojisini sorgulamıyorsak materyal olarak var olmayan sorunları kafaya takmaya devam edeceğiz.

art.png

Tam bu noktada, “The Subtle Art of Not Giving a F**k ” adlı kitabı keşfettim. Bu kitap Türkçe’ye daha naif bir çeviri ile çevrilmiş ancak ben tabiri caizse argo versiyonundan, İngilizcesinden okudum. Sansürsüz daha eğlenceli olduğu söylenebilir. Kendisi de bir “self-help” kitabı olduğu halde, kitap tüm self-help kitaplarını kınayarak pozitif düşünce, idealizm vs. gibi günümüzün popüler trendlerini reddediyor. Temel mesajı ise -ki sardım- “hayattan pozitif beklenti içinde olmak negatiflik yaratır, negatifliği baştan kabul etmek ise pozitiflik yaratır”. Daha günün başındayken iyi şeyler olacağı ile ilgili beklentiye girmektense günün başından kitabın deyimi ile “500pound bullshit” ile karşılacağınızı kabul etmek daha huzur verici olabilir.

İşinizi kaybettiniz, huzurunuz kaçtı, modernizmin yaydığı olumlu hava size şunu düşündürtür:  Yeni fırsatlar yakalayacağım. Kendinizi rahatlatmaya çalışırsınız. Aylar geçer, yeni fırsatlar bir yana ortada küfür ederek yapmayı kabul edeceğiniz bir iş bile yoktur. Kitap bu durumda olumsuzluğu kabul edip yola devam etmeyi öneriyor.

Kitaptaki argo dilden olmasa, kitabı tasavvufi literaütün parçası sayacağım neredeyse. Yıllardır, gerek tasavvuf literatüründeki “rıza” ve “sabır” kavramlarını okuyup ancak hiç bir zaman “kısmet buymuş razı ol” demeyi öğrenmemiş biri olarak, anılan kitabın bu sözü bana felsefi olarak ıspatlamasına şaşırdım. İşi özü şu: “Olmuyorsa olmuyordur”.

Japon Askeri’nin Hikayesi

Kitaptan çok beğendiğim bir hikayeyi anlatmadan geçmeyeyim:

Onoda adlı bu komutan  Filipinlerde Japonlarla Amerikalıların savaşında sağ kalmayı başarıp ormana sığınır. Savaş biter, onlarca helikopter bildirisi atılır, elçiler gönderilir. O zamanlar telefonlar yok tabii ki. Onoda savaşın bittiğine inanmaz. Araya girenler de olsa, olayı “Emerikanın oyunu” olarak görür ve 30 yıl boyunca ormandan çıkmaz. Onoda bu süre zarfında anlamsız şekilde çeşitli saldırı eylemlerine devam eder.

Onoda’yı ormandan çıkarmak için giden kişi ise bir hippidir. Bu hippi özel görevle değil sırf meraktan ve heyecandan gidip Onoda’yı bulur ve ikna eder.

Kitap bu iki kişinin hikayesini anlatırken güzel bir noktaya değinir: Bu iki kişinin saçmalığı da özünde aynıdır. Onoda idealleri için ormandan çıkmazken, hippi arkadaş merakından çıkmaktadır.

Hayata yüklediğimiz anlamlar hayatımızı belirliyor yani.

Sorumluluğu Almak

Kitabın sorumluluk yüklenmekle ilgili güzel bir anekdotu var:

“Hayat, kapınıza kimsesiz bir bebek bıraktığında bu bebeğin oraya bırakılması sizin suçunuz değildir. Ama bebek kapınıza geldikten sonra sorumluluk sizindir. Bebeğe bakmak, görmezden gelmek ya da pitbulların önüne atmak sizin sorumluluğuzdadır ” diyor kitap. Sorumluluğu üstlendiğinizde ise artık gerçek hayatla yüzleşir ve doğru kararlar verirsiniz. İnkar ettiğinizde ise hayatın tam da o anını ilgilendiren yapılacak eylemi (makul veya değil) yapmayarak kızmaya devam edersiniz.

Kitapta, Taliban’ın kız çocuklarının eğitimini engellemesi durumunda sorumluluk alan Malala Yousafzai’nin hayatından ilginç kesitler ve Nobel ödülüne dönüşen cesareti inceleniyor.

Başkalarını Suçlama Trendi ya da Öfke Pornosu:

Sorumluluğumuzu almak yerine başkaların suçlamak sadece içimizden gelen bir durum değil, kitaba göre medya ve popüler kültür daha karlı olduğu için olan biten sorunlar için birilerine öfkeyi pompalamayı da marifet sayıyor. Oysa bu durum gerçeği değiştirmiyor. Kitap şunu ortaya koyuyor: Medya gerçek sorunları işlemek yerine, öfke pornosuna dönüşebilecek konuları pişirip pişirip ortaya koymayı adet haline getirmiş. Öfke Pornosu bir terim olarak sözlüklere de girmiş.

Evet, söz gelimi bazı ekonomik ve sosyal problemler açlık gibi gerçek problemler mevcut iken ikincil problemlerin işlenmesi daha güvenli ve karlı bir yol gibi gözüküyor. Nitekim gerçek problemlerin gerçek sorumluları vardır. Yapay problemlerin ise yapay sorumluları… Her şeyi kitaptan bilmeyin, son sözü ben söyledim 🙂

Anlam Çıkarma Merakımız

Kitapta bahsedilen ve daha önce farklı kaynaklardan da okuduğum meşhur bir deney var. Deneyde farklı kişiler teker teker bir odaya konuyor. Önlerinde bulunan sadece tek bir düğme ve karşıda da bir lamba var. Deneklere, düğmenin belirli kalıplar (sıklık, aralık ve basma süresi) gerçekleştiğinde lambanın yanacağı söyleniyor. Deneye giren kişilerden bazıları bir takım kalıplar fark ediyor, kimi art artda X  kez basınca lambanın yandığını, kimi ise belirli süre basılı tutululduğunda lambanın yandığından söz ediyorlar En son giren bir bayan ise daha ilginç bir kalıp bulmuş (kamera kayıtlarından da görülmüş), kadın tavana bir kaç kez sıçrayıp dokunduktan sonra lambanın yandığını idddia etmiş. İşin tuhafı, lamba tamamen ‘random’ yani tesadüfi formatta yanıp sönmekteymiş. Deneklerin bulduklarını düşündükleri kalıpların hepsi tamamen yanlışmış.

Yazar daha yorumunu yapmadan, ne kadar komik olduğumuzu düşündüm. Tamamen kişisel deneyimlerimizden yola çıkarak yorumlar yapıyoruz ve buna inanıyoruz. Kaldı ki hayat, bir düğme ve bir lambadan daha kompleks.

2018-05-02 10_25_58-My Lie, True Story of False Memory - Google Search.png

En Harika Organımız

Kitapta, Eric Philpps adlı komedyenin dediği gibi: “Beynin en harika organımız” olduğunu düşünüyorum, peki bana bunu düşündürten organ hangisi: Beyin:)”

Yine kitapta, Meredith adlı bir kadının uzun yıllar sonra babasının kendisine yönelik cinsel istsmarını hatırlaması sonrasında babasını bunla suçlamasını, daha sonra ise bunun bir psikolojik durum kaynaklı yanılsama olduğunu hatırlıyor. Aslında babasının böyle bir şey yapmadığını fark ediyor ancak bundan emin olduğunda babası çoktan vefat etmiş. Kadın ise zihnin ya da zihninin bu hallerini kitaplaştırmış: My Lie, True Story of False Memory. (Yalanım, yanlış hafızanın doğru hikayesi):

Picasso ve Peçeteler

Yazar, Picasso’nun başarısını, kafede yanlız başına kullanılmış peçetelere bıkmadan usanmadan resim yapmasına bağlıyor.  Galiba durum öyle, Picasso veya başka bir dahinin dünyanın en iyi ressamı olma hayali gibi afaki bir hayal yerine, yaptığı işten karşılıksız (para, şöhret, takdir vs.) haz duyması başarısının kaynağı olabilir. Picasso’nun bazı karalamlarını burada bulabilirsiniz.

Bu mevzu, Art of Thinking Clearly adlı kitapta okuduğum “Futbolcu Mezarlığı Paradoksu” meselesini hatırllattı. Futbolla ilgili bir çok baba, oğlunun futboldan çok zengin olacağını düşünerek oraya yönlendiriyor, herkes medyada çıkan zengin futlbolcu imgesine odaklanıyor oysa başarısız ve kötü koşullarda hiç bir sonuç elde edemeyen futbolcuları kimse düşünmüyor. Yani futbolcu mezarlığındaki kabir sayısı zengin futbolculardan her zaman daha fazla olmuştur.

Öldürmeyen şey güçlendirir.

Kitabın aktardığına göre: 2. dünya savaşından sonra geçirdikleri onca ölüm, işkence, tecavüz, açlık ve baskıya maruz kalmış Polonyalı’lar üzerine inceleme yapmış olan Dabarowski, özellikle cidi travma geçirmeden dayanabilmiş bireylerin nasıl dayanabildiklerini anlamaya çalışmış. Ortaya çıkardığı sonuç etkileyici: Bu bireylerin ortak özelliği, yaşanan en vahim hadiselerin bile insanın hayatı anlaması için bir fırsat olduğuna inanmaları. Bu insanlar savaştan önce takıldıkları önemsiz şeylere üzülmeye değmediğini savaş sayesinde öğrenmişler. Savaş sonrasında kendilerini daha olgun hissediyorlarmış.

Bu tipik bir ‘asetizm’ gibi görünüyor. Yani çileyi kutsayan, acının insanı olgunlaştıran faydalı bir araç olduğund dair inanç. Hedonizm (hazcılık) anlayışının yani haz veren şeyleri benimseyen anlayışın tersi. Ancak eğer çalışma bilimsel olarak hatalı değilse, söyleyecek pek bir şey bulunmuyor. “Acı çekmek özgürlükse, özgürüz ikimiz de”…

“Do something”: “Bir şey yap” Kuralı

Bazen bir konuda günler, aylar boyunca üzülüp bir şey yapamayız ya da kara kara düşünürüz. Bazen de bu sürüncemede bıraktığımız şeyler olur ve bu şeyleri yapamadığımız için üzülür ve kendimize kızarız.  Benim için değilse de (bir kitap hakkında notlarımı paylaştığıma göre değil 🙂 kitap okumayanlar, örneğin, aklına kitapların kıymeti her geldiğinde kendilerine niye okuyamıyoruz diye kızarlar. Kitap okuyacakları kutsal anın gelmesini beklerler. Başka biri için bu yürüyüş veya koşu yapma için aynı döngü olabilir. Bir başkası çocuklarına zaman ayırma ile ilgili aynı histe olabilir. Kitap bu tür durumlar, hatta daha da vahim durumlar için güzel bir şey öneriyor: “Küçük de olsa, az da olsa hatta mantıksız da olsa” amaca matuf bir şey yapın.

Peki neden? Güzel bir yorum var… Kitapta deniliyor ki, insan genellikle bir amaca matuf olarak bir şey yapma olgusunu şöyle düşünür:

Motivasyon –>İlham  –>Eylem

Yani önce ‘gaza gelecek’, sonra aklına iyi bir şeyler gelecek sonra da tutup somut adımlar atacak. Bu durumun ne kadar zor olduğunu hepimiz biliriz. Kitabın teorisi ise şunu söylüyor:

Eylem –> İlham —> Motivasyon –>İlham –>Eylem

Yani bir şeyler yapa yapa, deneye yanıla, yapa boza ilham alır, motive olur sonra yine ilham alır eyleme gideriz. Böylece amaca doğru yürürüz. Ya da amacın gerçek ruhunu fark edip amacı günceller veya tümden vazgeçerek esas amaçlara yöneliriz.

Bu denklemin her gün en az 200 kelime yazarak (aslında gayet az) ama bunu her gün yaparak 15’ten fazla kitap yazmış yazarlar için doğru olduğunu söyleyebiliriz.

Ölümsüzlük Projeleri

Kitabın son bölümünde Stoacı bir yaklaşımla ölümün aslında hayatı daha anlamlı kılan bir olgu olduğu ele alınıyor. Burada etkilendiğim cümle, kitabın iktibas ettiği, Pulitzer ödüllü “The Denial of the Death” kitabından:

2018-05-04 09_13_23-The Denial of Death_ Ernest Becker_ 9780684832401_ Amazon.com_ Books.png

Bu kitap, Becker adlı ilginç bir biyografisi olan akademisyenin kolon kanseri olduktan sonra yazdığı bir kitap. İktibas edilen cümleye göre “insanın 2 adet benliği vardır, bunlardan birinin fiziksel benliği diğerinin ise insanın yarattığı benliğidir. İnsan aklı hayvanlardan farklı olarak kendi ölümünü kafasında net bir şekilde canlandırabildiği için korkuyor ve ölmeyecek projeler (kalıcı eserler) bırakmak istiyor”. Bu yönü ise 2. benliğini yaratıyor. Kitap yazıyor, sanat yapıyor, binalar inşa ediyoruz…

Ancak  kabul etmemiz gerekiyor ki, bu 2. benliğimiz tamamen bizim uydurmamız. Faniyiz! Kuşkusuz bu yan gelip yatmayı gerektirmiyor. Fanilik vurgusunu “boş ver yaaaa” olarak algılamak yerine, yapay üzüntülerimize, saçma takıntılarımıza, gereksiz öfkelerimize karşı bir panzehir olarak görmek galiba daha fa faydalı.

 

 

 

Türkiye ve Arap Baharı: Bir CIA istihbaratçısının görüşleri


Amerikan RAND Corporation düşünce kuruluşunun daimi politik danışmanı, ABD Merkezi Haberlama Teşkilatı’nın (CIA) Milli Haberlama Konseyi (İngilizce:National Intelligence Council) eski başkan yardımcısı, yazar, ABD’li devlet görevlisi (Wikipedia) Graham Fuller‘in yazdığı “Türkiye ve Arap Baharı” adlo kitabı okudum. Kitap çok derin analizleri içeriyor. Graham Fuller Türkiye kamuoyunda çokça tartışılmış bir isim.  Ancak görüşlerinin faydalı ve ufuk açıcı olduğunu söyleyebilirim. Komplo teorisi üretmeyi seven zihnim Fuller’in analizlerinin ‘manipülatif’ olduğunu ara sıra söylese de, önermeleri üzerine düşünülmeye değer.  Kitaptan ilginç bulduğum bir kısım:

Arap ‘baharı!’ Tunus’ta kendini yakan bir seyyar satıcı ile başlamıştır.

tunus-devrim-buazizi.jpg

Muhammed Buazizi, 17 Aralık 2010’da kendini yaktığında, Arap ülkeleri için de bir değişimin kıvılcımı ateşlemiş oldu. Buazizi, Tunuslu bir seyyar satıcıydı. Ailesini geçindirmek için bu işi yapmaya mecburdu. Çünkü başka iş yoktu ama polis, arabasına el koydu. Buazizi, geri almak istedi fakat belediye kapısından çevrildi. Ve sonrasında kendini ateşe verdi… (Aljazeera)

Bu olay Arap Bahar’ının başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Olay Buazizi’nin videolarının Facebook’a konması ile başlamıştır.

 

 

 

 

Google Nasıl Yönetiliyor


Google kurucularının yazdığı ‘Google Nasıl Yönetiliyor’ adlı kitabı okudum.

kitap

Kitap, mutfağından Google’da işlerin nasıl gittiğini anlatıyor. İşte bazı detaylar:

googleglass

İlk prototipi ışık hızında hazırlayın

Kitaba göre Google Glass’ın ilk prototipinin hazırlanması 90 dakika sürmüştür. Bu durum günümüzde artık bir iş fikrinin donanımsal üretimi içermesi halinde dahi çok kısa sürede bittiğini gösteriyor. Peki bu kadar hızın amacı ne? Fikir aşamasındayken mükemmelleştirmek yerine daha taptaze fikir halindeyken o fikri hayata geçirip test etmek galiba en doğrusu. Maliyetli mi? 3D yazıcıların var olduğu yazılımın kolaylaştığı ve insanların yazılımsal sorunları hızla çözebildiği bir dünyada artık zor değil.

piramit

Piramitler başarılı yönetimin sonucudur.

Peter Drucker, “Binlerce yıl önce inşa edilen piramitleri tasarlayıp inşa eden Mısırlı sadece başarılı bir yöneticidir” demiştir. Kitap bu sözden ilhamla gerek kişisel düzeyde gerekse gerçekten organizasyonel anlamda yönetim kavramının çok önemli olduğunu vurguluyor. Çağımızda da çok sayıda yükselmemiş piramidin olduğunu söyleyerek herkesin ‘değerli’ bir fikrinin olduğunu ve girişimci olarak her ne pahasına olursa olsun bu fikirleri hayata geçirmesi gerektiğini ifade ediyor. Öyle ki Google’a ait birçok ürünün ilk başlarda başta ‘olağan’ olarak görüldüğünü söylüyor. Aslında yalan da değil. Google kurulmadan önce birisi ‘bir site çıkacak internette istediğin şeyi yazıp arayacaksın’ dese eminim birçok kişi başarısız bir iş fikri olarak değerlendirecekti.

inek

Bir inek yılda 200MB veri üretiyor

Kitabın aktardığına göre Londra’da su hatlarına takılı sensörlerle nerede su patlağı, boru sızdırması var anlaşılabiliyor. Aynı şekilde çiftçiler ineklere takılı sensörlerle ineklerin konum bilgisini, süt sağma makinelerine taktıkları sensörlerle ineğin süt verimini takip ediyorlar. Bir inek yılda 200 MB veri üretiyor.

Şunu demeye geliyoruz: Artık veri çağındayız. Artık ‘Bence’ ile başlayan bir cümle olamaz. İddianız her ne ise veri ile destekleyin. Veri ile ilgili konular özellikle de olasılıklarla ilgili olarak çok kötü olduğumuzu Risk Savvy adlı kitaptan okumuştum. Örneğin köpek balığı saldırısı mı, uçak kazası ile ölmek mi daha sık rastlanır sorusuna insanlar gerçek verilere göre değil maruz kaldıkları haberlere göre kestirim yapıyor.,

70/20/0 Kuralı

Google her gün aynı şeyleri devam ettirerek uzun süre var olunamayacağını biliyor. Bu nedenle çalışanlarına 70/20/0 kuralı adlı kuralı uygulatıyor. Bu kural mevcut mesai saatlerinin %70’ini personelin kendisine tanımlı görevlere, %20’sini ise bu personelin tamamen kişisel tercihine kalmış yepyeni bir projeye ayırmalarını öngörüyor. Bu süre zarfında kimse bu personele yapması gerekeni söylemiyor. Google bu %20’lik zaman dilimini psikologlar Dyan&Reci’nin Özerklik Teorisi adlı teorisine dayandırıyor. Bu teori insanların harici baskılara boyun eğmeden sadece kendi istedikleri şeyleri yapmaya yönelik kuvvetli bir ihtiyaçları olduğunu söylüyor. Dolayısıyla bu süre zarfında personel kesinlikle çok daha fazla motive oluyor. Bu süre kuşkusuz sadece personele yönelik bir yazılımsal ‘hobi’ ile ilgilenmekten çok daha fazlasını içeriyor. 20’lik dilimde başlayan ve bugün hayatlarımıza giren çok önemli projeler var: Google Maps’taki sokak görünümü ile Gmail bu 20’lik zaman diliminde ortaya çıktı. İnanabiliyor musunuz? Bazı şirketlerin milyon dolarlarca yatırım yaparak başaramadığı uygulamalar Google tarafından ek ücret ödenmeyen bu kişisel zaman dilimlerinde ortaya çıktı. Peki bu süreler bu kadar verimli ise neden daha fazlası sunulmuyor. Kitap bunu Frank Lloyd Wright’ten yaptığı alıntı ile tanımlıyor: İnsanoğlu, en büyük yapıları, en çok sınırlandığı zaman inşa etmiştir.

Peki bu 20’lik dilimlerde hiç mi başarısız proje yok? Epey var. Google bunu hiç bir zmaan boşa harcanmış bir süre olarak görmüyor. Bu süre zarfında başarısız projeler dahil her şeyden tecrübe ve yeni yeteneklerin elde edildiği vurgulanıyor. Örneğin Google Wave adlı proje bu başarısız projelerden biri. Bu projenin gerçekten başarısız olduğu Google tarafında da kabul ediliyor. Ancak bu proje rafa kaldırılmadan önce Gmail ve bir çok Google hizmet için çok önemli yeni özellikler ortaya çıkarılmış.

Başarısız projelerle ilgili güzel bir diğer yaklaşımı Google’ın kurucularından ve kitabın yazarlarından biri olan Eric Schmidt Nasrettin Hoca’nın söylediğini öğrendiği bir söze atıf yaparak aktarıyor: Doğru kararlar tecrübe ile verilir, tecrübe ise yanlış kararlar vererek edinilir.

Güzel bir diğer atıf ise Dilbert Karikatürist’i Scott Adams’tan: Başarısızlığı bir duvar olarak değil bir yol olarak görmek her zaman faydalıdır.

Peki kalan 10’luk dilimde ne yapılıyor. Bu süre en uçuk projelere ayrılan bir zaman dilimi. Bu sürede yapılan projeler gerçekten artık bilim kurgu düzeyinde ve şirketin onyıllar sonra işine yarayacağını umduğu projeleri içeriyor. Google X adlı bir ekip ise sırf bu projeler üzerine çalışıyor. Bu ‘çılgın projelerin’ kitaptaki genel tanımı şöyle: Google X kalkıp da %10 daha az benzin yakan araba üretmeye kalkmaz Google X kalkıp tek depo ile 1000km gitmeyi sağlayacak bir teknoloji peşine düşer. Bu ise her şeye yeniden başlamayı gerektirir.

Google personelinin geliştirdiği ve sonradan parlayan bu ekstra projeler için prim vermiyor. Sebebini ise şöyle açıklıyor: Gerek yok. Prim vermek inovasyonu tetiklemiyor. İnovasyonun doğal olarak ortaya çıkmasını engelliyor.

Yetişkin içerik nasıl Google’ın işine yarar

İlginç sorunların nasıl ilginç çözümlere vesile olabileceğine dair en ilginç örneklerden biri de Google’ın resimler içerisinden yetişkin (adult) içerikleri filtrelemesi gerektiğinde ortaya çıkmış. İlk dönemler bu uygunsuz içeriklerin resim arama sonuçlarından kaldırılması için Google mühendisleri resimlerin içinde insan bedenini gördüğünde algılayacak bir algoritma geliştirmişler. Bu algoritma tıp kitabındaki çıplaklıkla müstehcenliği ayıracak kadar ilerlemiş. Bu algoritma daha sonra bu amaç dışında da nesne tanıma alanında kullanılmış.

Tüm Planlarınız Yanlıştır

Şirketlerin yaptıkları tüm planların yanlış olduğunu güzel örneklerle açıklayan kitaba göre her plan insanı tek bir yere kanalize ederek geri kalanı görmesini engeller. Bunun gerçek dünyadan örnekleri de mevcut. MBA tipi ayrıntılı planlar yerine ‘her planın yanlış’ olduğu varsayımı ile geleceği planlamak ve planlara tapmamak kuşkusuz önemli bir içgörü.

Çirkin Bebek

Kitapta adını öyle koymasalar da hatırımda tutmak için ‘çirkin bebek sendromu’ adını verdiğim onlarca hikâye var. Her inovasyon genellikle ilk ortaya çıktığında ya ilgisiz görünür ya hiç beğenilmez. Öyle ki lazer ilk keşfedildiğinde Bell labratuvarları patentini almaya bile değer görmemiş. Bu ise inovasyonun çıktığında hemen kendini belli eden bir şey olmadığını ve aslında dönüştürülerek ‘harika’ bir şey haline geldiğini anlatıyor.

Açık Olun

Açık kaynak ruhunun eğer şirkete has gerçekten özel bir durum yoksa şirket dahil tüm tarafların karına olduğu kitapta vurgulanıyor. Buna en bariz durum internet, pc ağları ve Android platformu. Kuşkusuz IOS işletim sistemi bunun istisnası ancak geri kalan tüm göstergeler açık kaynak mantığının başarılı olduğunu ortaya koyuyor. Açıklık herkesin bir arada çalışmasını sağlıyor. Bu da Homo Deux yazarı Yuval Harari’nin “insanı güçlü kılan şeyin IQ’sü değil eşgüdüm yeteneği” olduğu tezi ile uyumlu.

Peki Google neden kaynak kodlarını açmıyor? Açıklamaları şu: Eğer açarsak birileri en üste çıkmak ve daha fazla reklam almak için ‘kötü’ kodlar yazar.

Rekabet Değerlidir

Bing çıktığında Google’dakiler ne yapmıştır? Ya nasılsa en büyük biziz dememişler anlaşılan. Nietzsche’nin şu sözü ilke olmuş: Düşmanınızla gurur duymalısınız; işte o zaman düşmanınızın başarısı sizin de başarınız olur ama sakın onları takip etmeyin.*

Kimler Google’da çalışır

Kitapta bu da anlatılıyor. Açık cevap: Öğrenen, tutkulu ve çılgın kişiler. Bu durum için ne ‘şu bölüm mezunu olmak’ şartı var ne de ‘şu belge sahibi olmak’. Google’da çalışan astrofizikçiler var…

Google’da personel almak en hayati fonksiyon ve bu asla sadece insan kaynaklarına bırakılmıyor. Kurucular bile mümkün olduğunca mülakatlara katılıyorlar.

Özet

Kitap aslında startupla deneyim paylaşmak için yazılmış. Hatta kitap kim bilir Google’ı bitirecek startup’u kuracak kişi şu anda bu kitabı okumaktadır diyor. Güzel bir empati… Kitabın her yerinde vurgulanan husus; en iyileri işe al, onları kendi hallerine bırak, kullanıcıya odaklan, başarısızlığı her zaman doğal kabul et, tutku ile çalış, hayal edilemeyeni hayal et.

İngilizceyi hızlı ve etkili olarak öğrenme yolu


Aşağıdaki yazı YDS puanı 20 küsur puan olan biri tarafından yazılmıştır. Tabii ki bu eski puanım. Son sınavımda 86 aldım. Nasıl aldığımı ben de bilmiyorum. YDS kitabı yerine bol bol okuma ve İngilizce dinleme ile bunlar oldu galiba. YDS’nin dili ölçmediğini söyleyebilirim. Ancak istediğim İngilizce kitabı sözcüksüz veya sözlüğe çok az bakarak okuyan biri olarak “bildiğim miktarın işimi gördüğünü söylemeliyim. Hatta doktoramda bu özellik “hayatımı kurtardı”.

language learning ile ilgili görsel sonucu"

Hiç bir kursa gitmeden İngilizceyi öğrenmek hayatımın en eğlenceli işi oldu. Yurt dışına çıktığınızda kendi kendinize öğrendiğiniz bir dili sorunsuzca konuşup dostlar edindiğinizde “artık dünya benim” diyorsunuz.

Şimdi yan gelip yatmıyorum. Bir dil “tam bir dünyadır”. Büyük bir keyifle okumaya, öğrenmeye ya denemeye devam ediyorum. Bir dil sırf öğrenmek için değil o dili yaratan koca bir medeniyeti/medeniyetleri sindirmek için öğrenilmelidir.

Sınav teknikleri, formülize gramer tabloları, şıkları eleme metotları… Türk insanının İngilizce öğrenmek yerine “İngilizceyi halledip” sonra da “takılmak” için çıkardığı “şeytan icatlarıdır”.

fluent forever ile ilgili görsel sonucu
Fluent Forever adlı kitap (Maalesef Türkçesi yok, ben okurken de epey zorlandım ama buna değer:)

Babaannem Türkçe bilmediği için Kürtçeyi de kendi kendine kitaplardan öğrenmiş, baba dili Kürtçe/Türkçe ana dili ise Türkçe olan biri olarak bir dilin “değer” olduğunu özümsedim. Aşağıda serüvenim ve özellikle bana kılavuzluk eden “Fluent Forever” ve “Fluent in 3 months” adlı iki İngilizce kitaptan öğrendiğim özet metotlar var. Artistlik için yazmıyorum. Bir çok arkadaşım kurs olmadan nasıl halletiğimi sordular. Ben de yazdım:

Dil Öğrenmeye Nasıl Karar Verilir?

Bir yabancı dili öğrenmek, herhangi bir şey öğrenmekten çok daha fazlasıdır. Öğrenmek, kayıtlı ve tanımlı bir bilgiyi alıp onu kullanma olgusudur. Bir yemek tarifini öğrenir ve kolayca uygularsınız. Bir yabancı dilde ise tarife bakıp o dili kullanmaya başlamak diye bir durum mümkün değildir. Bu nedenle ülkemizde yıllarca okullarda formüllerle anlatılan İngilizce gramer kalıpları genellikle ‘ezberlenmekte’ ve unutulmaktadır. Hafızada kalsa bile kullanılamamaktadır. Çünkü dil öğrenmenin bir felsefesi vardır. Bu felsefenin ilk kuralı da dilin bir ‘düşünme biçimi’ olduğunu kabul etmektir. Felsefe demişken aklınıza karmaşık kurallar gelmesin. Sadece varsayımlarımızı ve alışkanlıklarımızı değiştirerek dil öğrenmeyi ertelenen ve sıkıcı bir süreç olmaktan keyifli bir hale getirebiliriz. Bu yazıda bunlara değineceğim. Serüvenim öğrendiğim bir kaç dile ve dil öğrenme üzerine okuduğum değerli bir kaç kaynağa dayanıyor. Bunların tamamını aktaracağım.

Bir dili öğrenmeye önce ‘karar verilir’. Saçma gelebilir ancak çoğumuz gerçekte dil öğrenmeye karar vermeyiz. Ya da yanlış şekilde veririz. İngilizce öğrenmek istiyorum şeklinde bir ifade bir karar değil istektir. İki yönden eksiktir. Birincisi: İngilizceyi ne kadar öğrenmek istediğinizle ilgili bir karar vermiş değilsiniz. Bu dili sadece günlük konuşmalar için mi yoksa Amerika’daki bir üniversitede doktora dersi vermek için mi istiyorsunuz. İkincisi: Bu dili ne kadar zamanda öğrenmeniz gerekiyor. Ömrünüzün sonuna kadar dil öğrenmeyi düşünmüyorsanız bunun bir süresi olmalı. Bu süre öğrendiğiniz dile ve anadilinize göre 3 ay ile 1 yıl arasında değişir. Anadili İngilizce olanlar için yabancı bir dilin kaç ‘saatte’ öğrenilebileceğine dair hazırlanmış çalışmalar var. Aslında dillerin öğrenilmesi saatler süren bir olgu. İş sadece günde kaç saat ayırdığınıza dayanıyor. Bu tablolar maalesef ana dili Türkçe olan bizler için geçerli değil. Çünkü dil öğrenme süreleri anadiliniz ile öğrenmek istediğiniz hedef dilinizin yakınlığına göre değişkenlik gösterir. Avrupa’da konuşulan dillerin çoğu ‘Hint-Avrupa’ dil ailesinden olduğundan (daha zeki olduklarından değil kompleks yapmayın) Avrupalılar doğal olarak İngilizceyi bizden daha kolay öğrenirler. Öte yandan biz de kendi dilimize yakın olan (çok da yakın değil) Özbekçe, Kırgızca gibi ‘dilleri’ daha kolay öğreniriz. Dilsel olarak aynı koldan olmasa da Arapça ve Farsçanın kültürel ve coğrafi yakınlığından ötürü de bir Amerikalıya göre Arapça ve Farsçayı daha kolay öğrenebiliriz. Sözü uzatmadan, özetle: Dil öğrenirken bir süreniz olmalı. Bu nedenle karar ‘beyanınız’ şöyle olmalı:

“İngilizceyi her gün (ama her gün) 2 saat ayırarak 6 ayda, A2 seviyesine kadar getireceğim”

Bu tanımlamamada yer alan A2, A1 gibi kodlar (Avrupa dil düzey kodları) bir dili bilme düzeyi ile ilgili en net ve genel kabul görmüş tanımlardır. Bunlara göz atarak ‘hedef düzeyinizi’ seçmelisiniz. Hedef düzeyinizi neden YDS veya başka bir dil sınavı ile ölçmemeniz gerektiğini anlatacağım.

Ne için öğreniyorsunuz?

Dil öğrenmeye gerçekten karar verdiniz diyelim. Bu kararınızla beraber dili ne için öğrenmek istediğinizi de düşünmelisiniz. Genellikle bu soruya şöyle cevap verilir: İş amaçlı, hobi amaçlı ya da herhangi bir dil sınavı amaçlı öğreniyorum. Bu amaçlar da gerçek amaçlar değildir ve sizi sonuca götürmezler. Amacınız dile dair spesifik bir amaçla ilgili olmalıdır.
İngilizce haberleri anlayabilmek istiyorum, Çince günlük konuşmaları yapabilmek istiyorum ya da Fransızca akademik makale yazabilmek istiyorum gerçek bir istektir. Sınırları belli ve ölçülebilir hedefler yalnızca en önemli hususlara odaklanabilmenizi sağlarlar. Bunun için ne için öğrendiğinizden emin olun.

Kelime Ezberlemeyin, Kelime Öğrenin

Çoğu kişi ezberden şöyle der: Dil öğrenilirken kelime ezberlenmez kelimeler zamanla öğrenilir. Bu iki önerme tek başına doğrudur ancak bir arada doğru değildir. Başka bir deyimle, ‘kelime ezberlenmez’ çünkü ezberlense de unutulur. Öte yanda ‘kelime zamanla öğrenilir’ bu da doğrudur. Ancak siz sadece bir şeyleri okuyup dinleyerek oturduğunuz yerden kelime öğrenmeyi düşünüyorsanız büyük ihtimalle bu yazıyı okuyorsunuzdur:) Kelimelerle ilgili öneri: Eğer herhangi bir metni okurken çoğu kelimeyi anlamıyorsanız “kelimeleri öğrenmelisiniz” yalnız bu öğrenme sadece anlamına bakarak olmayacaktır. Okuduğum ‘dil öğrenme’ kitapları ile kendi harmanım olan metot şu:

1- İngilizce metni okumaya başla. Anlamadığın bir kelime olan cümleyi sonuna kadar oku.
2- Anlamadığın kelimeyi Collins, Oxford veya Merriam-Webster gibi bir sözlükten kontrol et. Neden 1: Önce kelimeyi İngilizce açıklamasından okumak daha faydalıdır. 2: Halen hiç bir Türkçe çevrimiçi sözlük kelimenin cümle içinde geçiş şeklini göstermez dolayısıyla o kelimeyi öğrenmez sadece ezberlersiniz. Hatırlasanız bile asla kullanamazsınız. 3- Neden İngilizce-Türkçe yerine İngilizce-İngilizce sözlük kullanmalısınız başlıklı yazımı okuyun.
3-Anlamadığın kelimenin içinde geçtiği kısa bir cümle kur ancak bilmediğin kelime yerine nokta nokta koy. Bu cümlenin altına kelimenin Türkçe ’sini yaz.
4-Daha sonra arka yüze cümleyi tüm olarak yaz ancak Türkçe anlamını yazma.

Örnek: Kelimemiz hardliner: muhafazakâr olsun.
Kelime kartının ön yüzü: Hacı Kamil was a _______ old man. (muhafazakar)
Kelime kartının arka yüzü: Hacı Kamil was a hardliner, old man.

5- Kelime kartının arka yüzüne dilerseniz hatırlatacak resim, kelimenin okunuşu veya kelimeyi hatırlatacak özellikle saçma sapan kısa bir hikaye yazabilirsiniz. Örneğin bu kartın arkasına “Hacı Kamil sert çizer, muhafazakardır” gibi ilgisiz bir kısa cümle de olabilir. Saçma gelebilir ama işe yarıyor.

6-İnekleme yerine profesyonelce kart oynayın: Aslında şimdi anlatacağım metodun daha kompleks hali SRS (Spaced repetition system) olarak bilinir. Leinter adlı bir bilim adamının icadıdır. Bu sistem kompleks bir sistem olduğundan başka bir yazıya (kısmetse) saklıyorum. Ancak kabaca şöyle anlatayım: İlk yazdığınız kelime kartını ertesi gün kontrol edin yüzü fark etmez, kelimeyi net hatırladıysanız bu kartı 4 gün sonra kontrol etmek üzere ayırın bu karta 4. güne kadar asla bakmayın. Eğer ertesi gün baktığınızda diyelim ki başka bir kartı hatırlamadınız, bu kartı da bir sonraki gün tekrar kontrol edin. 4. gün geldi, 4 gün bakmak üzere ayırdığınız kelimeye bakın, hatırladıysanız 8. gün bakmak üzere ayırın hatırlamadıysanız ertesi gün bir daha bakın. Bu metodun mantığı şu gerçeklik üzerine kuruludur: Beyin her gün gördüğü şeyi değil, tam unutmak üzere iken tekrar hatırladığı kelimeyi hatırlar. Bu nedenle ineklemek yerine tam unutacak iken “şu kelime neydi yaaa” moduna girin. Bu metodu ücretsiz olarak uygulatan ve kelime kartlarını otomatik olarak sizin unutma durumunuza göre tarihlere dağıtan mükemmel uygulama “Anki” yi kullanabilirsiniz.

Anki Windows uygulaması: https://apps.ankiweb.net/

Anki Android Uygulaması: https://play.google.com/store/apps/details?id=com.ichi2.anki&hl=tr

Anki görünüşte çok sıkıcıdır. Kelime kartlarını siz oluşturursunuz. Buna bazı arkadaşlarım, “ya ben niye kartı oluşturayım ki” diyor. Evet kelimeyi siz yazar yazmaz anlamını getirip karta çeviren Lingualeo, Vocabla gibi uygulamalar var. Ancak önermiyorum. O kelimeye efor harcamadıysanız o kelimeyi hatırlamayacaksınız. Hatırlasanız bile o kelime ile cümle kurmayacaksınız. Bir kelimeyi konuşmada kullanmıyorsanız o kelimeyi bildiğiniz düşünmeyin.

Kutsal 625 kelime

625 Kutsal Kelime

Hemen hemen her dildeki günlük konuşmaların %85’ini teşkil eden 625 kelime vardır. Bu 625 kelimeyi mesela İngilizce için bildiğinizde Obaman’ın konuşmasını gramer bilmeden de büyük ölçüde anlayabilirsiniz.

Fluent Forever adlı kitap

Bu 625 kelime listesi şurada: https://fluent-forever.com/wp-content/uploads/2014/05/625-List-Alphabetical.pdf

Bu kelimeler size başta kolay gelebilir ancak yine de tüm kelimeleri hem Türkçe’si söylendiğinde “şak” diye İngilizcesini hatırlayacak, hem de İngilizcesi söylendiğinde Türkçesini hatırlayacak kadar iyi öğrenin. Bunun için Anki kullanın. Anki’de tek tek eklemek yorucu geliyorsa hazır kelime listesi var. Anki Windows uygulamasına bu kelime listesini otomatik olarak kurabilirsiniz. Sıkışırsanız benden yardım isteyin 🙂 Liste burada: https://ankiweb.net/shared/info/315273070

Öğrendiğiniz Kelimeleri Kullanın,

Kelimeleri öğrenmeye devam ediyorsunuz. Ben arkadaşlarımın deyimi ile “İngilizceyi halletmiş olmama rağmen” hale öğreniyorum. Sizde de alışkanlık yapacak. Peki kelimeleri nasıl kullanacaksınız. Cevap: Konuşarak ve yazarak. Bu kelimeleri kendi tarzınızla kullanmak onları içselleştirmenin en iyi yoludur. Yazmak için bir blog açabilir ya da bir defter alıp İngilizce günlük tutabilirsiniz. Ciddiye alın. Öğrendiğiniz dile aşık olun, onu gerçekten hayatınıza katın. Konuşmak için ise arkadaşlarınızla günlük 10-15 dakikalık düzenli konuşma seansları yapabilirsiniz. Bir kelimeyi öğrenir öğrenmez burada kullanmak gibi “kaçak yollara” girmeyin. Konuşmanızın akışı içerisinde “ezberlediğiniz değil öğrendiğiniz kelimeler” zaten akacaktır. Akıcı konuşmaya hoş geldiniz.

Dinleyin / İzleyin

Eğer öğrendiğiniz dili her gün en az yarım saat (bu benim limitim herkes kendine göre değiştirebilirsiniz) dinlemiyor iseniz en iyi İngilizce setleri bile boşa gider. Bebeklerin dil öğrenme metodunu kullanın: Dinleyin hem de can kulağı ile (can kulağı ile dinlemeye dair şu yazımı okuyun). Dinlemek için materyal sizin keyfinize kalmış: Altyazılı veya altyazısız (hiç takılmayın altyazılı mı altyazısız mı iyi meselesine) her gün bir dizi izleyebilirsiniz, İngilizce haberleri dinleyebilirsiniz. Ben genellikle izlemek yerine radyo dinlemeyi tercih ediyorum bu durumda gerçekten görsellere kapılıp gitmek yerine “kulağıma iş yaptırıyorum”. Dinlenecek kaynak önerisi ise “Voice of America” ve BBC. Bu kaynakların hem normal hem de basit ingilizce için ayrı sürümleri bile var. Voice of America için “learning english voa” ifadesini Google’a yazarsanız daha yavaş anlatımlı İngilizce ile özenle yazılmış İngilizce haberleri dinleyebilirsiniz.

“Dinliyorum ama anlamıyoruuuuum” modu: Bu mod normaldir. Anlamasanız da dinleyin. Anlıyormuş gibi yapın kendinize (başkasına yapmayın fena bozarlar:). Eğer vazgeçmezseniz kazancak olan sizsiniz bir gün takılmadan İngilizce konuşunca ne dediğimi hatırlarsınız. İngilizce bir söz “Fake it before make it”. Yapana kadar -mış gibi yapın.

Gevezelik Yapın

Benden daha iyi İngilizceleri olduğunu bildiğim birçok dostum “mükemmeliyetçilikleri” yüzünden İngilizce konuşamıyor. Grameri dibine kadar kullanacağım derseniz konuşmaya hiç bir zaman başlayamazsınız. Ama “konuşacağım” derseniz gramer kendiliğinden öğrenilir ya da öğrenilmez ama hiç sorun yaşamazsınız (Amerikan Senato’suna konuşma yapmayacaksanız tabi). Bir yabancı dili kötü konuşmak “ayıp” değil “sempatik” olabilir. İngilizce gibi dünyada neredeyse herkesin 2. dili olan bir dil, ana dili İngilizce olanlar hariç herkes sonradan öğrendi. Diğer dilleri öğreniyorsanız Türkçeyi sonradan öğrenmiş yabancılara duyduğumuz sempatiyi hatırlayın. Yanlış bir telaffuz ne kadar da “güzel” oluyor değil mi? Konuşacak kimse yoksa kendi sesinizi kaydedip dinleyebilirsiniz. Ya da italki.com gibi sitelerden konuşacak “adam/kadın” bulabilirsiniz.

english book kindle ile ilgili görsel sonucu"
Kitap okurken hep Kindle ile okudum. Kindle içindeki entegre sözlük işinizi epey kolaylaştırır.

Kitap Okuyun

Öğrendiğiniz yabancı dilde hangi seviyede olursanız olun seviyenize uygun kitaplar bulup düzenli olarak yani her gün okuyun. Kitabı elinizden düşürmeyin. Bitirdiğiniz her kitabın size “yeni bir dünyanın kapısını açacak” yerin merdiven basamağı olduğunu bilin.

Ayrıca İngilizce okumalarınızda çok işinizi görecek ve kendi yazdığım bir uygulamadan bahsetmek istiyorum. http://kolay-ingilizce-oku.appspot.com/
Bu uygulama ile istediğiniz metni sözlüksüz olarak okuyup anlamını bilmediğiniz kelimenin üstüne geldiğinizde o kelimenin anlamını çift tıklayarak görebilirsiniz. Ayrıca bu kelimeyi arşivinize de ekleyebilirsiniz.

Disiplin Örneği Olun

Dil öğrenme ile ilgili başka birçok tüyo var. Ancak insanlar genellikle bu tüyoyu alıp en fazla bir kaç hafta “gaza gelip” sonra sıkılıp bırakırlar. Bir turistle konuşamayınca kızıp kaldıkları yere geri dönerler ancak kaldıkları yer geriye gitmiştir. Bu nedenle hiç bitmez. Dil öğrenme “disiplin” ister. Bu sıkıcı görünüyor değil mi? Sıkıcı hale getirip getirmemek sizin elinizde. Can sıkıcı sınav kitaplarını alıp gramer ezberlemeye çalışırsanız buna zaten alışabiliyorsanız sorun vardır. Bunun yerine “sevdiğiniz konulardaki sevdiğiniz yabancı dildeki materyallerle” zaman geçirin. Disiplinin anahtarı: sevmek

Deneyimlerinizi Paylaşın

Deneyimlerini paylaşmanın, bilgiyi yaymanın “kutsallığına” ve bereketine inanıyorum. Bu nedenle lütfen kendi deneyimlerinizi herkesle paylaşın. Kendi özelimde, deneyimlerinizi bu satırların yazarına da iletmeniz (e-posta veya yorum kısmından) beni memnun edecektir. Hatta kendi sayfamda da paylaşmaktan memnun olacağım.

Diğer Kaynaklar

Çok beğendiğim bir “dil mentörü” Lydia Machova’ya ait videolar: https://www.languagementoring.com/youtube/

İzlediğinizde tüylerinizi diken diken edecek 18’inden küçük ama 20 küsür dil bilen çocuk: https://www.youtube.com/watch?v=Km9-DiFaxpU

Chris Lonsale’in konuşması: https://www.youtube.com/watch?v=d0yGdNEWdn0&t=30s