Tuval, fırça ve boyalar


Masallarla büyür, hikayelerle yaşarız. İyiler ve kötüler vardır, bir de onların gideceği yerler. İkisiyle de özleşleşebilir ancak bunu iyi ve kötü olmadan yaparız. Çünkü ikisi de sıradan olmaktan vazgeçmeyi gerektir. Bir İstatistikçi demişti: Kafası fırında ayakları buzdolabında olan bir adamın ortalama sıcaklığı kabul edilebilir bir düzeydedir. Kabul edilebilir düzeyde yaşarız. İyi olduğumuzu varsayar, kötü olanı dışarıda ararız. Merak etmeyin, kötü olan da aynı şeyi yapmaya devam eder. Bu yüzden kötüler de yaşamaya devam eder, üzülmeden. İyi olanlar kimdir? Gözleri iyi görmeyenler. Gözleri iyi görse hemcinsleri gibi kötü olmaları kaçınılmazdır nitekim. Onlar hikayelere inanmaya devam ederler. Birileri iyidir. Efsanevi düzeyde iyi… Kitaplar böyle söylemiştir…

Yaşamakta olduğumuzun yazılmış veya yazılmamış bir hikaye olduğunu fark etmeyiz. Olasılıkların çokluğu onları sıradan olmaktan çıkarır küçük kafalarımızda. Oysa eğimi belli bir dere yatağındaki suyun akacağı yer de bellidir, hikayesi de bellidir. Bu su çağlayan olmayacaktır. Olmamalıdır da. Çağlayana dönüşmeye çalışan bir dere için iyi ve kötü yoktur, ne kadar su biriktirebildiği ve hızlı aktığı vardır. Dereler günah işleyemez. Dereler de kendi kişisel tarihlerini yaşarlar. Verecekleri hesap olmadığı için de ölmezler. Kurusalar da yatakları bellidir. Adınına ister kadar, ister determinite zinciri deyin sonuç değişmez.

İnsanlar ise iyi ve kötüdürler. Bu yüzden ölürler. Bu yüzden öldürürler. Öldükleri yer zamanla silindiğinen mezar taşlarına isimlerini yazdırırlar. Unutmamak için hikayeler anlatır, unutulmamak için hikayeleşirler. Ama her hikaye gibi onlar da kurgu ürünlerdir. Bir ressamın fırçasından çıkan her nesne gerçek olduğu halde tüm tablo gerçek değildir. Gerçeğin en fazla imgesi olabilir. İşte bu yüzden biyografiler de romandır. Belki romanlar da gizli biyografi parçalarının birleşimi.

Böyle bir düzlemde, gerçek olan bir kaç şey vardır: Tuval, fırça ve boyalar. Boyalardan siyaha kötü, beyaza iyi deriz. Diğer renkler hep ‘tartışmalıdır’. Fırça zaten bize ait değildir, görmeyiz de, eğer resim atelyesinde değilsek. Tuval ve ressam kaldı. Onların hangisinin benliğimiz, hangisinin geri kalanlar olduğunu bilmiyorum. Geri kalanların ise sadece tek bir benlik mi, bir benliğin ürettiği başka tuvaller mi olup olmadığını bilmiyorum. Ya da tüm her şeyin, dışına çıkıp bakamayacağımız bir kurgu olup olmadığını bilmiyorum.

Post hoc non est propter hoc: Bundan sonra ama bundan ötürü değil


Latince bir deyiş “Post hoc non est propter hoc” yani “Bundan sonra ama bundan ötürü değil” der. Bu deyişi çağımızda kullanacak çok daha fazla yer var. Haberler, dedikodular hatta çevremizdeki insanların davranışlarını değerlendirirken bile olguların ardarda gelmesi ile neden sonuç zinciri kurmakta hiç zorlanmıyoruz.

Esrar içen bir adam düşünün. Bu adam günlerdir esrar içmediği halde arabasının arka koltuklarında pek kullanmadığı bir çantada bir miktar esrar unutuyor, daha sonra trafikte iken başka bir sürücü dikkatsizliğinden ötürü kaza yapıp ölüyor. Kaza yerine gelen gazeteci vaziyeti anladığında attığı haber başlığı ne olacak: Esrar bir can daha aldı. Dorbelli, *Art of Thinking Clearly * adlı kitabında buna benzer bir hikaye anlatıyor ve Düşünme hatalarımızdan birine daha vurgu yapıyor.

İki olay art arda gerçekleştiğinde galiba zihinsel kısa yollarımızın direkt olarak devreye girmesinden olacak hemen ilişki kuruyoruz. Daha da kötüsü aslında art arda gelmeyen olaylar arasında ise hiç bir ilişki kurmama eğilimindeyiz. Oysa tarih ve siyaset bilimi birbiri ile ilgisiz onlarca olayın aynı yerden kurgulanabildiğini veya aynı nedenden kaynaklandığını gösteren bir çok örnekle doludur.

Örneğin CIA’nın zamanında İranda Muhammed Musaddık’ın devrilmesi projesinde aktif rol aldığını itiraf ettiği hatta bu projeye TPAJAX dediği ifade edildi. Şimdi düşünün CIA bu durumu açıklamasaydı Musaddık’ı devirmek için yaptığı girişimleri, çıkan olayları ve iddiaları bizler belki tesadüfi belki de olayların kendi gelişimi içerisinde olağan olarak ele alacaktık.

Ardısıra gerçekleşen olayları yorumlamak sadece uluslararası politikada değil günlük hayatımızda da ortaya çıkıyor. Haberlerde örneğin zerdeçalın baş ağrısına geldiğine dair bir şey okuyoruz. Genellikle Türkçe haber siteleri bu sonuca nereden vardıklarını, hangi araştırmaya dayandıklarını zahmet edip yazmıyorlar. Ancak özellikle Amerika menşeli yayın organları ilgili refeans araştırmanın adını ve hangi dergide yayınlandığını açıkça yazarlar. Şimdi siz haberi duyduktan sonra başınız ağrıdığında zerdaçal aldınız ve kullanıdınız. O gün baş ağrınız dindi. Sebep zerdaçal mıdır? Başka faktörler, hatta tesadüf olabilir mi?

Çocuk psikolojisi ile ilgili de benzer hususlar vardır. Çocuğunuza şöyle davranın şöyle sonuç alırsınız diye onlarca farklı teori ve görüş var. Hepsinin ‘error’ verdiği anlar olmakta. Nitekim gerçeklik mutlak değil. Hele ki konu insan gibi ‘probabilistik’ bir sistemse. Deterministik sistemlerde (örneğin bilgisayar) verilen girdi ile sonuç arasında ilişki olmak zorundadır kural dışı davranışlara, tesadüflere yer yoktur. Ancak probabilistik sistemlerde açıklanamayan bir sürü davranış vardır. Böyle bir durumda hala sebep sonuç zinciri kurmak kolay geliyor mu?

Sebep sonuç zincirlerini kuran sadece bizler değiliz. Bazen ‘uzmanlar’ gerekli algıyı yaratmak için sebep sonuç zincirleri ihdas ederek piyasaya sürerler. Bu durumda gerçek olmayan sebep-sonuç zinciri uzmanlığın da yarattığı halo etkisi ve tekrarla artık ‘hakikat’ oluverir.

Dikkatli olun.

SQLServer’da “aritmetic overflow” hatası


SQLServer’da decimal sayı tanımlamalarında zaman zaman bu hatayla karşılaşılır. Rahat olun suçlu microsofttur. DECIMAL(10,2) demek virgülden ÖNCE 10-2=8 hane demek oluyor. Yani cins adamlar onlarca yazılım dilinde bu iş için daha kolay tanım varken neden yazılımcıya eziyet edersin:)

Şimdi aşağıdaki koda bakalım:

declare @t table (long decimal(10,6))

insert into @t VALUES (1000.0),(999.99),(11111.99)

SQL Server burada 11111.99 değerine kadar her şeyi düzgün insert ederken yukarıda tablo kolonu t değerini etmez çünkü virgülden önce 4’ten fazla hane var. Bu kodda decimal(10,6) kısmını long decimal(11,6) olarak değiştirirseniz kodunuz çalışacaktır.

Tecrübe 3: DECLARE kısımlarında tanımladığınız tiplere dikkat.

Int, Float, Double, Decimal… Yazılım’a giriş dersi neden önemlidir.


Yazılım’a giriş derslerinde her nedese ‘String’den önce hep sayısal değerler öğretilir. Hep de hızla geçilir. Integer akılda kalır, float ve decimal farkı hatırlanmaz. Ama gün gelir, parayla pulla ilgili bir uygulamayı yazar/geliştirsiniz işte orada küsüratlar kuruşlar değerli hale geldiğinde ilk derslerde duyduğunuz/okuduğunz şeyler durumu değiştirir.

Hikaye şuradan başlıyor: Daha önce C#‘da hazırlanmış ve parasal işlemlerle ilgili epey kompleks süreçler yürüten kodların veritabanıyla çok ilişkisi olması gerekçesiyle SQL Stored Procedure ile yeniden yazılmıştı.Yazılan bu kodlarda daha önce C#’da float olak tanımlanmış parasal değerler SQLServer’daki Stored Procedure’ler içinde yeni kodlarımızda Decimal(18,6) şeklinde tanımlanmıştı.

Günün birinde, Decimal(18,6)’nın float olmadığını gördük:) Saçma gelebilir ancak kodlarımızda C# tarafında diyelim ki 5.20 gelen (tabii ki 5.19 da gelecek) float değerlerin SQL Stored Procedure tarafında 5.2 olarak hesaplandığını gördük. Sonra da çözümü bulduk.

Biraz da modifiye ederek şu iki satırla öğrendik:


declare @x as float(24);

set @x = 7376.628 - 199.01 - 46.63
--set @x = @x - 199.01 - 46.63

select convert(decimal(10,6),@x)


Yukarıdaki kodları siz de deneyebilirsiniz. float değerinden 24 parametresini kaldırdığınızda ‘küsüratların intikamını’ görebilirsiniz.

Tecrübe: Sayısal değer tiplerini adam yerine koyun:)

Tecrübe 2: SQLServer’da da float var:) Hatta money tipi var.

SQL Server’da süper hızlı arama eklentisi


SQLServer’da bazen işler kolay olmaz. Çok fazla sayıda tablo,view, stored procedure ve fonksiyon olduğu zamanlarda şu kolon neredeydi diye aramak isteyebilirsiniz. Bunun için SQLServer herhangi bir araç sunmaz. Ancak bunun yerine bir ücrtesiz eklenti var. Bu eklenti ile tüm SQL veritabanınızda istediğiniz ifadeyi ‘şak’ diye blursunuz.

Eklentinin adı: SQLSearch
URL: http://www.red-gate.com/products/sql-development/sql-search/

Görüntü:

Python ile Net Bugünkü Değer Hesaplama


Agah A.Ş. tesislerinde kullanmayı düşündüğü bir makine
için dönem başında 11.000 TL yatırım yapmayı
düşünmektedir. İskonto oranı %10 olarak kabul edilmiştir.
Makinenin yıllar itibariyle sağlayacağı nakit girişleri
aşağıda gösterilmektedir.


Y1=2500
Y2=2600
Y3=4000
Y4=6000

Bu durumda projenin Net Bugün değeri ne olur?
Python’da şöyle hesaplarız


import math

YM=11000

IO=0.1

NBD=Y1/(1+IO)+Y2/(math.pow((1+IO),2))+Y3/(math.pow((1+IO),3))+Y4/(math.pow((1+IO),4))-YM

print(NBD)

Sonuç olarak 524 değerini alırız ki bu projemizin net bugünkü değeridir.

R’da tüm korelasyonları toplu göstermek


Verisetiniz içerisinde kaç parametre varsa bunların birbirleri ile ilişkisi için teker teker korelasyonlara bakmanıza gerek yok. R’da bu işlemi topluca yaparak zaman kazanabilirsiniz.

Veri Amerika’nın Wyoming eyaletindeki suç verileri (2013)

  library(xlsx)
  a=xlsx::read.xlsx("wyoming.xls",sheetName = "13tbl8wy"
                    ,as.data.frame = T
                    ,stringAsFactors=F)
  #NA konları sil
  a=a[colSums(!is.na(a)) > 0]
  #correlation pairs
  panel.cor <- function(x, y, digits = 2, prefix = "", cex.cor, ...)
  {
    usr <- par("usr"); on.exit(par(usr))
    par(usr = c(0, 1, 0, 1))
    r <- abs(cor(x, y))
    txt <- format(c(r, 0.123456789), digits = digits)[1]
    txt <- paste0(prefix, txt)
    if(missing(cex.cor)) cex.cor <- 0.8/strwidth(txt)
    text(0.5, 0.5, txt, cex = cex.cor * r)
  }
  pairs(a[1:5], lower.panel = panel.smooth, upper.panel = panel.cor)

#corelation pairs fonksiyonundan sonraki kısımla aşağıdaki gibi koralasyon tablosu elde edebiliyorsunuz.

Gördüğünüz üzere hem korelasyonlar hem grafikler kolayca eşleştirilebiliyor. Bu grafikten ne anlıyoruz. Wyoming için 2013 yılında şehir bazında nüfus ile işlenen şiddet içeren suçlar arasında ciddi ilişki var. O zaman küçük yerler daha güvenli olabilir. Ama kumarbaz yanılgısına düşmeyin. Küçük ihtimaller gelip sizi bulabilir.

Veri Bilimcinin Yol Haritası


Öğrenilecek şeyler çok olunca sadece onların listesini bile düzenli bir yerde tutmak gerekiyor. Yüzlerce farklı kaynaktan, röportajdan ve listeden derlediğim bir kısmını da daha önceden kullandığım ‘şeyler’. İşte veri bilimciliğinde öğrenilmesi gereken şeylerin ‘canlı’ ve yapılandırılmış listesi:

  • Kullanılışlı API’ler:

    • Bu API’ler özellikle sosyal medya madenciliğinde yararlıdır:
    • Facebook API
    • Quandl API (Finansal veri API’si)
    • IBM Watson API
  • Sık kullanılan güncel algoritmalar / modeller / teknolojiler:

    • Bir çok yerde karşınıza çıkacak öğrenilmesi gereken konular:
    • Artificial Neural Network
    • eXtreme Gradient Boosing
    • Elastic Net
    • Vowpal Wabbit
    • Factorization Machines
    • LibFFM
    • Regualized Greedy Forest (RGF)
  • Değerli portaller:

    • Bu portallere ara sıra bakıp, okumalı:
    • AnalyticsVidhya: Hintliler bu işi de kimseye bırakmamış.

    • KDNuggets: Öğrenme kaynakları

    • Özellikle tasvsiye: Kaggle: Açık yarışmalar,StoryCV oluşturma
    • Springboard : Veri bilimciler için iş ilan sitesi
    • DataKind : Gerçek veri bilim problemleri ile uğraşın
  • Veri Kaynakları ve Kaynak Listeleri

  • Kurslar:

  • Veri Görselleştirme Araçları:

  • R /Python Paketleri

    • El altında bulunması gereken R/Python paketleri
    • RVest: Web’den metinsel veri derlemek için
    • Python için RAKE algoritması kütüphanesi. RAKE unsupervized yolla metin sınıflandırma imkanı sağlıyor. Python paketi burada
  • El altı sunumlar:

    ** Bir kaç slaytla dertlere deva olanlar**:

  • Makale Listeleri/ Makaleler:

(CopyPaste ya da ‘phrapase’ etmeden önce bir kez daha düşünün:)

Sapiens: İnsanlığın eğlenceli tarihi


İnsanlık tarihini tek oturuşta okumayı, okurken de hiç sıkılmamayı ister misiniz? İsrail’li tarihçi Harari’nin Sapiens adlı kitabı bu amaca matuf bir tarih kitabı olarak çoksatarlardan olmayı başarmış. Kitabın yazarı Yuval Noah Harari İsrai İbrani Üniversitesinden bir akademisyen. Tarihçi. Oxford’dan doktorası var.

Bu kitabı, muadili olan herhangi bir kitaptan ayıran temel unsur -içindeki teorileri beğenin veya beğenmeyin- kitabın sizi içine çekmesi. Bazı akademisyenler öyle iyi bir edebi güce sahip ki başkası yazsa okumaktan sıkıntıdan patlayacağınız konuları bile sizlere keyifle okutturabiliyor. Bu yönüyle bir akademisyen bir romancı kadar zor bir işle uğraşmış olmaktadır. Nitekim elinde kurgusal kahramanlar yoktur, yazar saf gerçekliği ve tatsız tuzsuz bir hipotezler ve teorileri size en okunur şekilde sunmaktadır.

Okuyup da “vay bee” dediğim anekdotları dost meclislerinde paylaşmayı uzun süredir bıraktım. Bu nedenle bu tür anekdotları blogumdan paylaşıyorum. İtiraf etmeliyim ki bu tür bilgilerin hali hazırdaki piyasa değeri maalesef futbol muhabbetleri, dedikodular, ülke kurtarmalar ve hatta “geyikten” daha az. Fildişi kulelerden inmezden evvel bu durumu anlamak yerine kızarken bugün insanları anlıyorum. “Şimdi, abi, yani bu yok efendim insanlık tarihinde Sümerler, evrim filan…yani…ne gerek var. Ne yani” Tamam, o yüzden bloguma not düşüyorum.

Biraz da sanki öğrendiğim bir şeyi kaydedip yaymazsam yok olacak şeklindeki tuhaf bir vehimle not alıyorum. Bilginin tabletlere kaydedildiği dönemde kimse bilginin bu kadar kalıcı olacağını düşünmüş olamaz. Bilginin bu kez dokunmatik tabletlere de kaydedilebildiği bu dönemde de kaydedilen bilginin bekası halen meçhul. Buna rağmen “yazanlar” genellikle “-sın diye” yazmazlar söyleyecekleri vardır diye yazarlar. O yüzden yazıyorum.

Kitaptan en ilgi çekici yerler aşağıda:

İnsan elinin değmediği yer yoktur

Amazonlar denilince sıfat olarak sıkça eklenen “insan elinin değmediği…” kalıbı gerçek değildir. Çalışmalar, avcı toplayıcı toplumların yayıldıkça gittikleri her yerde doğal bozulmaya hatta yıkıma neden olduğunu ortaya koyuyor. Avusturalya kıtasına bile ilk kez insan ayak bastıktan sonra daha bir kaç binyıl geçmeden, bu megafaunadaki bir çok tür yok oluyor. Öte yandan, yine de tek tük insan eli değmemiş sayılabilecek bir kaç yer var: Galapagos adaları bunlardan biri. Buradaki fauna büyük ölçüde korunmuş…

Savaş az, sonuçları çok öldürür.

Kitapta ilginç çalışmalardan bahsedilmiş. Bazı araştırmacılar bulunan insan kemiklerinde dışarıdan kaba şiddete dayalı ölümleri tespit etmeye çalışıyorlar. Buluntulara bakılarak şiddete dayalı ölümlerin oranı hesaplanmaya çalışılmış. Sonuçlar çarpıcı. Kabaca söylemek gerekirse: İnsanlık, tarih öncesinde de “dünya savaşları” yapmış. Mevcut olduğu tahmin edilen nüfusa göre ölüm oranları neredeyse çağımızdaki savaşlar kadar… Daha da önemlisi toplu ölümlerin kaynağı ise genellikle savaşın sonucu veya başka nedenlerden ortaya çıkan açlık, hastalık gibi nedenler. Kısaca: Savaş teğet geçmez.

Tarım çıktığındandır fıtık da var.

Araştırmalar, avcı-toplayıcı yaşamdan tarım toplumuna geçildikçe incelenen kemik kalıntılarına göre, geçmişte var olmayan bir takım hastalıklar ortaya çıkmış. Fıtık, disk kayması bu hastalıklardan en önde geleni. Öyle anlaşılıyor ki tarımla uğraşmak bize yaramıamış. Anlatılanara göre bu avcı-toplayıcı toplumun gıdasını aramak için sürekli hareket etmesi ve herhangi bir lokasyona bağımlı kalmaması onu sağlam kılmış.

Binyıllardır insanlık problemlerinin kaynağı: Lüks kapanı

Harari, tarım toplumuna geçişi yerden yere vurarken epik bazı değerlendirmelerde de bulunuyor. Bu kısım tabii ki “bilimse görüş”. Doğru veya yanlış olmasından öte çok bilgece… Harari’ye göre, tarım toplumu insanların daha rahat yaşaması merakından ötürü ortaya çıkmıştır. İklimsel koşullardan ötürü ilk tarım toplumu Mezopotamya’da ortaya çıkar. İnsanlar daha rahat yaşayalım derken daha az kaliteli gıdalara (otçul ağırlıklı beslenme) mahkum kalmışlar, öte yandan daha önce çok büyük coğrafi bölgelede sürekli hareket halinde olduklarından buraları “vatan” bellemiş iken, tarım yüzünden belli bölgelerden çıkamaz olmuşlardır. Yani Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmuşlar. Harari’nin duysa hoşuna gitmeyebilir ancak aklıma Kuran’dan okuduğum bir ayet geldi. Bilemiyorum, belki de tezini destekliyor diye beğenecekti… Harari tam bir pozitivist bu nedenle dini kaynakları ele alış biçimi “epey” farklı. Yine de aktarmadan edemeyeceğim:

“Hani siz bir vakitte demiştiniz ki: Ya Musa! biz bir çeşit yemeğe elbette sabredemeyiz. Bizim için Rabbine dua etde yerin bitirdiği tere, hıyar, buğday, mercimek, soğandan bizim için de çıkarsın. Musa da demişti ki: Siz bayağı olan şey ile hayırlı olan şeyi değiştirir misiniz? Öyle ise bir kasabaya ininiz sizin için istediğiniz şeyler orada vardır. Onların üzerlerine alçaklık, yoksulluk vuruldu ve Allah’ın gazabına uğradılar. (Bakara 61)

Bu ayet o güne değin bıldırcın eti ve bir kaç şeyle beslenen İsrailoğullarının yeni yemek merakından başına gelenleri aktarıyor. Harari’ de aynısını diyor. İnsanoğlunun tarım toplumuna geçişi aslında tam bir faciadır.

Daha etkilendiğim nokta ise insanın bu “lüks merakının” halen insanı “dimyata götürüyor olması” konusunu işlerken verilen örnekler. Harari, onca iyi eğitim aldıktan sonra aslında tam olarak hiç bir insani ihtiyaca tekabül etmeyen meraklarımız yüzünden girdiğimiz borçları ve sistematik olarak daha fazla çalışmaya mahkumiyetimizi tarım toplumunda atalarımızın başına gelenlere benzetiyor.

Tarım toplumu hayvanlara “zulmü” ortaya çıkarmıştır.

Harari tarım toplumun ortaya çıkışından bugünü ilk dönemlerde hayvanları evcillerştirmek için dah sonra ise hayvanlardan daha fazla verim elde edebilmek ve sabit yerde yetişitiricilğe devam etmek için yapılan zalimce uygulamaları da aktarıyor. Bunlardan en ilginci Sudan’da bazı kabilelerin süt buzağılarının daha fazla anne sütü emmelerini engellemek için dillerinin uçlarının kesilmesi, domuzların evcilleştirilmesi için burunlarının kesilmesi ve koku alma duyularının bloke edilmesi… Günümüzde ise süt buzağılarının küçücük kabinlere hapsedilerek anne sütünden mahrum bırakılması da bu örneklerden. Bu buzağılar saha sonra yumuşacık etlere dönüşsünler ve sertleşmesinler diye gezdirilmiyor. Öyle ki bu buzağıların hayatlarındaki adam akıllı ilk yürüyüşleri daha büyümeden kesilecekleri yere götürüldüklerinde oluyor. Zalimce…

Tarım toplumu ve yerleşik düzen elitleri ortaya çıkarmıştır.

Kitaba göre insanlar avcı-toplayıcı durumda iken sürekli hareket etmelerinden ve küçük gruplar halinde yaşadıklarından hiyerarşi ve toplumsal sınıflar oluşmamıştı. Bu nedenle krallıklar, kastlar, sınıflar henüz yoktu. Ancak yerleşik düzene geçtikten sonra insanlar bir arada yaşamak ve düzeni sağlamak için bir takım kavramlar geliştirdikler. Harari bu kavramları “imagined order” olarak tanımlıyor. Bu kavramlar yazılı veya yazısız olabiliyor. Hindistandaki kast sisteminden, yakın tarihteki siyahi ayrımcılığına tüm sınıfların kaynağı böylece açıklanıyor. Harari’ye göre bu günümüzde de geçerli: Zenginler üst düzey bir sınıf oluşturuyor ve bu da “bilimsel olarak ıspatlandığı üzere” babadan oğula genellikle geçiyor. Zenginler ve diğerleri hiç bir zaman eşit olamıyor…

Harari dinlerin, hukuk kurallarının hatta insan haklarının da gerçekte var olmadığını ve insanların ortaya çıkardıkları “ortak çalışmayı kolaylaştıran” unsurlar olarak var olduklarını değerlendiriyor. Bu kavramların var oluş şekillerini ise ne objektif ne de sübjektif olarak nitelendiriyor. Bunun yerine inter-sübjektif diye adlandırdığı kavramı ortaya atıyor. Bu kavram sübjejtif olduğu halde insanlar arasındaki yaygınlığından ötürü neredeyse objektif kabul edilen kavramlara gönderme yapıyor. Ancak kaçırdığı bir nokta da yok değil: Dinle ilgili fonksiyonel tanımlar doğru olsa da dinin teolojik düzlemdeki ontolojik tartışması açıkçası biraz tartışmalı. Yani din gerçekten de toplumsal iletken görevi görebilir ancak buradan yola çıkarak “din yapaydır” demek dini sıkıldıkça üretilebilen kurgusal bir olguya dönüştürüyor. Öte yandan Tanrı’nın ve dinlerin varlığı matematiksel olarak ıspatlamak zorunda olmadığı gibi (Kuran’da zaten sistemin böyle kurgulandığı, yani herşeyin açık olduğu takdirde herkesin zaten inancağı ifade ediliyor) yokluğunu düşünen birinin yokluk ıspatı da öyle kolay değil. Bir şeyin varlığını ıspat edemiyorsak o şey kesin yok mudur?

Neyse bu güzel kitabı din ve evrim tarışmaları içine karıştırmak haksızlık olur. Neticede kitap ateist amentüsü veya din eleştirisi kitabı değil… Böyle güzel bir kitaptan daha fazlasını anlamaya devam:

Cinsel Roller de “imagined order” kabilindendir.

Fransız Kralı 14. Louis’in etekli, topuk ayakkabılı bir resminin yanındaki “errrrkekkk” Obama resmi iki karede sayfalarca bilgiyi sunuyor. Geçmişte erilliğin sembolleri ile bugünkü hali arasındaki fark dikkat çekici. Buradan cinsel rollerin de yüzlerce yıl içinde değişim geçirdiğini anlıyoruz…

Avrupa nasıl dünyanın kalbi oldu?

1775’te Asya tüm dünya ekonomisinin %80’inin yönetiyordu. O dönemde Avrupa ekonomik olarak sadece bir cüce idi. 1880’de ise Avrupa’da toplam 350.000km demiryolu hattı varken dünyanın geri kalanında sadece 35.000 km demiryolu hattı vardı. Harari o dönemde Avrupa dışındaki dünyanın da aslında teknolojik olarak geri olmadığını ancak bir takım değerleri içselleştirmediği için geri kaldığını söylüyor.