Pozitif olmak zorunda mıyız? Manson’un kitabından notlar ve çıkarımlar


Psikologlar, iş arkadaşları, anneler, babalar, gurular, CEO’lar ya da çevremizdeki herkesin pozitif olmamız gerektiğine dair önerileri içimize su serpse de bunu yapmak zorunda olup olmadığımızı hiç sorguluyor muyuz?

Zorunda mıyım?

Kuşkusuz, pozitif olmak yerine gidip arebesk bir mod içerisinde üzülüp kahrolmanın daha rasyonel olduğunu söylemiyoruz ancak pozitif olamnın ontolojisini sorgulamıyorsak materyal olarak var olmayan sorunları kafaya takmaya devam edeceğiz.

art.png

Tam bu noktada, “The Subtle Art of Not Giving a F**k ” adlı kitabı keşfettim. Bu kitap Türkçe’ye daha naif bir çeviri ile çevrilmiş ancak ben tabiri caizse argo versiyonundan, İngilizcesinden okudum. Sansürsüz daha eğlenceli olduğu söylenebilir. Kendisi de bir “self-help” kitabı olduğu halde, kitap tüm self-help kitaplarını kınayarak pozitif düşünce, idealizm vs. gibi günümüzün popüler trendlerini reddediyor. Temel mesajı ise -ki sardım- “hayattan pozitif beklenti içinde olmak negatiflik yaratır, negatifliği baştan kabul etmek ise pozitiflik yaratır”. Daha günün başındayken iyi şeyler olacağı ile ilgili beklentiye girmektense günün başından kitabın deyimi ile “500pound bullshit” ile karşılacağınızı kabul etmek daha huzur verici olabilir.

İşinizi kaybettiniz, huzurunuz kaçtı, modernizmin yaydığı olumlu hava size şunu düşündürtür:  Yeni fırsatlar yakalayacağım. Kendinizi rahatlatmaya çalışırsınız. Aylar geçer, yeni fırsatlar bir yana ortada küfür ederek yapmayı kabul edeceğiniz bir iş bile yoktur. Kitap bu durumda olumsuzluğu kabul edip yola devam etmeyi öneriyor.

Kitaptaki argo dilden olmasa, kitabı tasavvufi literaütün parçası sayacağım neredeyse. Yıllardır, gerek tasavvuf literatüründeki “rıza” ve “sabır” kavramlarını okuyup ancak hiç bir zaman “kısmet buymuş razı ol” demeyi öğrenmemiş biri olarak, anılan kitabın bu sözü bana felsefi olarak ıspatlamasına şaşırdım. İşi özü şu: “Olmuyorsa olmuyordur”.

Japon Askeri’nin Hikayesi

Kitaptan çok beğendiğim bir hikayeyi anlatmadan geçmeyeyim:

Onoda adlı bu komutan  Filipinlerde Japonlarla Amerikalıların savaşında sağ kalmayı başarıp ormana sığınır. Savaş biter, onlarca helikopter bildirisi atılır, elçiler gönderilir. O zamanlar telefonlar yok tabii ki. Onoda savaşın bittiğine inanmaz. Araya girenler de olsa, olayı “Emerikanın oyunu” olarak görür ve 30 yıl boyunca ormandan çıkmaz. Onoda bu süre zarfında anlamsız şekilde çeşitli saldırı eylemlerine devam eder.

Onoda’yı ormandan çıkarmak için giden kişi ise bir hippidir. Bu hippi özel görevle değil sırf meraktan ve heyecandan gidip Onoda’yı bulur ve ikna eder.

Kitap bu iki kişinin hikayesini anlatırken güzel bir noktaya değinir: Bu iki kişinin saçmalığı da özünde aynıdır. Onoda idealleri için ormandan çıkmazken, hippi arkadaş merakından çıkmaktadır.

Hayata yüklediğimiz anlamlar hayatımızı belirliyor yani.

Sorumluluğu Almak

Kitabın sorumluluk yüklenmekle ilgili güzel bir anekdotu var:

“Hayat, kapınıza kimsesiz bir bebek bıraktığında bu bebeğin oraya bırakılması sizin suçunuz değildir. Ama bebek kapınıza geldikten sonra sorumluluk sizindir. Bebeğe bakmak, görmezden gelmek ya da pitbulların önüne atmak sizin sorumluluğuzdadır ” diyor kitap. Sorumluluğu üstlendiğinizde ise artık gerçek hayatla yüzleşir ve doğru kararlar verirsiniz. İnkar ettiğinizde ise hayatın tam da o anını ilgilendiren yapılacak eylemi (makul veya değil) yapmayarak kızmaya devam edersiniz.

Kitapta, Taliban’ın kız çocuklarının eğitimini engellemesi durumunda sorumluluk alan Malala Yousafzai’nin hayatından ilginç kesitler ve Nobel ödülüne dönüşen cesareti inceleniyor.

Başkalarını Suçlama Trendi ya da Öfke Pornosu:

Sorumluluğumuzu almak yerine başkaların suçlamak sadece içimizden gelen bir durum değil, kitaba göre medya ve popüler kültür daha karlı olduğu için olan biten sorunlar için birilerine öfkeyi pompalamayı da marifet sayıyor. Oysa bu durum gerçeği değiştirmiyor. Kitap şunu ortaya koyuyor: Medya gerçek sorunları işlemek yerine, öfke pornosuna dönüşebilecek konuları pişirip pişirip ortaya koymayı adet haline getirmiş. Öfke Pornosu bir terim olarak sözlüklere de girmiş.

Evet, söz gelimi bazı ekonomik ve sosyal problemler açlık gibi gerçek problemler mevcut iken ikincil problemlerin işlenmesi daha güvenli ve karlı bir yol gibi gözüküyor. Nitekim gerçek problemlerin gerçek sorumluları vardır. Yapay problemlerin ise yapay sorumluları… Her şeyi kitaptan bilmeyin, son sözü ben söyledim 🙂

Anlam Çıkarma Merakımız

Kitapta bahsedilen ve daha önce farklı kaynaklardan da okuduğum meşhur bir deney var. Deneyde farklı kişiler teker teker bir odaya konuyor. Önlerinde bulunan sadece tek bir düğme ve karşıda da bir lamba var. Deneklere, düğmenin belirli kalıplar (sıklık, aralık ve basma süresi) gerçekleştiğinde lambanın yanacağı söyleniyor. Deneye giren kişilerden bazıları bir takım kalıplar fark ediyor, kimi art artda X  kez basınca lambanın yandığını, kimi ise belirli süre basılı tutululduğunda lambanın yandığından söz ediyorlar En son giren bir bayan ise daha ilginç bir kalıp bulmuş (kamera kayıtlarından da görülmüş), kadın tavana bir kaç kez sıçrayıp dokunduktan sonra lambanın yandığını idddia etmiş. İşin tuhafı, lamba tamamen ‘random’ yani tesadüfi formatta yanıp sönmekteymiş. Deneklerin bulduklarını düşündükleri kalıpların hepsi tamamen yanlışmış.

Yazar daha yorumunu yapmadan, ne kadar komik olduğumuzu düşündüm. Tamamen kişisel deneyimlerimizden yola çıkarak yorumlar yapıyoruz ve buna inanıyoruz. Kaldı ki hayat, bir düğme ve bir lambadan daha kompleks.

2018-05-02 10_25_58-My Lie, True Story of False Memory - Google Search.png

En Harika Organımız

Kitapta, Eric Philpps adlı komedyenin dediği gibi: “Beynin en harika organımız” olduğunu düşünüyorum, peki bana bunu düşündürten organ hangisi: Beyin:)”

Yine kitapta, Meredith adlı bir kadının uzun yıllar sonra babasının kendisine yönelik cinsel istsmarını hatırlaması sonrasında babasını bunla suçlamasını, daha sonra ise bunun bir psikolojik durum kaynaklı yanılsama olduğunu hatırlıyor. Aslında babasının böyle bir şey yapmadığını fark ediyor ancak bundan emin olduğunda babası çoktan vefat etmiş. Kadın ise zihnin ya da zihninin bu hallerini kitaplaştırmış: My Lie, True Story of False Memory. (Yalanım, yanlış hafızanın doğru hikayesi):

Picasso ve Peçeteler

Yazar, Picasso’nun başarısını, kafede yanlız başına kullanılmış peçetelere bıkmadan usanmadan resim yapmasına bağlıyor.  Galiba durum öyle, Picasso veya başka bir dahinin dünyanın en iyi ressamı olma hayali gibi afaki bir hayal yerine, yaptığı işten karşılıksız (para, şöhret, takdir vs.) haz duyması başarısının kaynağı olabilir. Picasso’nun bazı karalamlarını burada bulabilirsiniz.

Bu mevzu, Art of Thinking Clearly adlı kitapta okuduğum “Futbolcu Mezarlığı Paradoksu” meselesini hatırllattı. Futbolla ilgili bir çok baba, oğlunun futboldan çok zengin olacağını düşünerek oraya yönlendiriyor, herkes medyada çıkan zengin futlbolcu imgesine odaklanıyor oysa başarısız ve kötü koşullarda hiç bir sonuç elde edemeyen futbolcuları kimse düşünmüyor. Yani futbolcu mezarlığındaki kabir sayısı zengin futbolculardan her zaman daha fazla olmuştur.

Öldürmeyen şey güçlendirir.

Kitabın aktardığına göre: 2. dünya savaşından sonra geçirdikleri onca ölüm, işkence, tecavüz, açlık ve baskıya maruz kalmış Polonyalı’lar üzerine inceleme yapmış olan Dabarowski, özellikle cidi travma geçirmeden dayanabilmiş bireylerin nasıl dayanabildiklerini anlamaya çalışmış. Ortaya çıkardığı sonuç etkileyici: Bu bireylerin ortak özelliği, yaşanan en vahim hadiselerin bile insanın hayatı anlaması için bir fırsat olduğuna inanmaları. Bu insanlar savaştan önce takıldıkları önemsiz şeylere üzülmeye değmediğini savaş sayesinde öğrenmişler. Savaş sonrasında kendilerini daha olgun hissediyorlarmış.

Bu tipik bir ‘asetizm’ gibi görünüyor. Yani çileyi kutsayan, acının insanı olgunlaştıran faydalı bir araç olduğund dair inanç. Hedonizm (hazcılık) anlayışının yani haz veren şeyleri benimseyen anlayışın tersi. Ancak eğer çalışma bilimsel olarak hatalı değilse, söyleyecek pek bir şey bulunmuyor. “Acı çekmek özgürlükse, özgürüz ikimiz de”…

“Do something”: “Bir şey yap” Kuralı

Bazen bir konuda günler, aylar boyunca üzülüp bir şey yapamayız ya da kara kara düşünürüz. Bazen de bu sürüncemede bıraktığımız şeyler olur ve bu şeyleri yapamadığımız için üzülür ve kendimize kızarız.  Benim için değilse de (bir kitap hakkında notlarımı paylaştığıma göre değil 🙂 kitap okumayanlar, örneğin, aklına kitapların kıymeti her geldiğinde kendilerine niye okuyamıyoruz diye kızarlar. Kitap okuyacakları kutsal anın gelmesini beklerler. Başka biri için bu yürüyüş veya koşu yapma için aynı döngü olabilir. Bir başkası çocuklarına zaman ayırma ile ilgili aynı histe olabilir. Kitap bu tür durumlar, hatta daha da vahim durumlar için güzel bir şey öneriyor: “Küçük de olsa, az da olsa hatta mantıksız da olsa” amaca matuf bir şey yapın.

Peki neden? Güzel bir yorum var… Kitapta deniliyor ki, insan genellikle bir amaca matuf olarak bir şey yapma olgusunu şöyle düşünür:

Motivasyon –>İlham  –>Eylem

Yani önce ‘gaza gelecek’, sonra aklına iyi bir şeyler gelecek sonra da tutup somut adımlar atacak. Bu durumun ne kadar zor olduğunu hepimiz biliriz. Kitabın teorisi ise şunu söylüyor:

Eylem –> İlham —> Motivasyon –>İlham –>Eylem

Yani bir şeyler yapa yapa, deneye yanıla, yapa boza ilham alır, motive olur sonra yine ilham alır eyleme gideriz. Böylece amaca doğru yürürüz. Ya da amacın gerçek ruhunu fark edip amacı günceller veya tümden vazgeçerek esas amaçlara yöneliriz.

Bu denklemin her gün en az 200 kelime yazarak (aslında gayet az) ama bunu her gün yaparak 15’ten fazla kitap yazmış yazarlar için doğru olduğunu söyleyebiliriz.

Ölümsüzlük Projeleri

Kitabın son bölümünde Stoacı bir yaklaşımla ölümün aslında hayatı daha anlamlı kılan bir olgu olduğu ele alınıyor. Burada etkilendiğim cümle, kitabın iktibas ettiği, Pulitzer ödüllü “The Denial of the Death” kitabından:

2018-05-04 09_13_23-The Denial of Death_ Ernest Becker_ 9780684832401_ Amazon.com_ Books.png

Bu kitap, Becker adlı ilginç bir biyografisi olan akademisyenin kolon kanseri olduktan sonra yazdığı bir kitap. İktibas edilen cümleye göre “insanın 2 adet benliği vardır, bunlardan birinin fiziksel benliği diğerinin ise insanın yarattığı benliğidir. İnsan aklı hayvanlardan farklı olarak kendi ölümünü kafasında net bir şekilde canlandırabildiği için korkuyor ve ölmeyecek projeler (kalıcı eserler) bırakmak istiyor”. Bu yönü ise 2. benliğini yaratıyor. Kitap yazıyor, sanat yapıyor, binalar inşa ediyoruz…

Ancak  kabul etmemiz gerekiyor ki, bu 2. benliğimiz tamamen bizim uydurmamız. Faniyiz! Kuşkusuz bu yan gelip yatmayı gerektirmiyor. Fanilik vurgusunu “boş ver yaaaa” olarak algılamak yerine, yapay üzüntülerimize, saçma takıntılarımıza, gereksiz öfkelerimize karşı bir panzehir olarak görmek galiba daha fa faydalı.

 

 

 

Reklamlar

Pozitif olmak zorunda mıyız? Manson’un kitabından notlar ve çıkarımlar’ için 2 yanıt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s