Lütfen ‘dikkatle’ dinleyin.


Dinleyin

En son ne zaman ‘can kulağı’ ile dinlediniz? Muhtemelen uzun zaman olmuştur. Atalarımız böyle bir dinleme modunun varlığından haberdarmışlar ki ‘can kulağı’ ile dinlemek diye bir tabir ortaya çıkmış. Uzun zamandır can kulağı ile dinlemediyseniz, şimdi ‘can kulağı’ ile dinleme zamanı. Sanıldığının aksine, gerçek bir dinleme eylemi pasif değil aktiftir. Yani karşınızdakini dinlerken susuyor olmanız onu dinlediğiniz anlamına gelmez. Veri taşıyıcı bir araç olarak dil insanlar arası bir network ise, kulaklar modem görevi görmektedir. Ancak tıpkı gerçek bir modemde olduğu gibi bazen ‘bağlantının koptuğu’ zor anlaşılır. Dinlediğiniz kişinin ‘Dalai Lama’ dinlediklerinizin ise mistik bir rüya veya film sahnesindeki bilgelik dolu sözler olması gerekmiyor. ‘Can kulağı’ ile dinleme olgusunu didaktik bir obsesyona çevirerek ‘aman bir şeyler öğreneyim de not alayım’ derekesine indirmeye hacet yok. Konuşanın ne anlatmak istediğini anlamak, hissetmek, empati kurabilmek başarıldığı takdirde gerisi zaten gelmekte. Muhtemelen ‘yüksek entelektüel düzeyiniz’ yüzünden bir toplu taşıma aracında denk geldiğiniz konuşkan bir emekli amca veya teyzenin konuştuklarını popüler dille ‘aman canım şimdi ne zırvalayacak’ diye yarı saygı yarı isteksizlik altında ‘yarım kulak’ dinlediğiniz zamanları düşünün. Bu seansı zulme çevirmek yerine, bu olguyu kişisel ağ zinciriniz dışından, tesadüfi örnekleme yolu ile seçilmiş bir bireyden anket ya da odak görüşme (nitel araştırma yöntemlerinden) olarak ele alıp, anlatılanları ya da metaveriyi anlamayı deneyebilirsiniz. Bunu sıkça yaptığınızda, zaman içerisinde elde ettiğiniz bilgilerin size anlatılanların toplamından daha fazla olduğunu göreceksiniz. En kötü ihtimalle hiç bir şey öğrenmeyeceksiniz, konuşmalar çok sıkıcı geçecek. Bu da iyiye alamet. Bu durumda ise bugün ve yaşlandığınızda ‘muhalefet rolüne soyunmanın dozajını’ ayarlamayı öğreneceksiniz.

Nereden çıktı şimdi bu? Diyorsunuz. Söyleyeyim: Mevlana Mesnevi’ye orjinal dili olan Farçasıyla ‘Bişnev’ yani ‘Dinle’ diye başlar. Gerçi orada dinle dediği şey ‘ney’dir. Ancak ‘ney’ neden bir insan olmasın. Tabii bu haliyle ‘dinlemek’ ne demektir -cahilliğime verin- anlamamıştım. Daha sonra, Harvard Business Review’de çıkan yazıların birinde Dr. Mark Goulston adında bir psikologun ‘Just Listen’ adlı kitabının olduğunu öğrendim. Kitabın adı gerçekten ilgi çekiciydi ‘Sadece dinle’. Kitap sadece ‘dinleme edebiyatı’ yapan bir zevksiz bir ‘non-fiction’ olsaydı herhalde Harvard Business Review’de çıkmazdı.

Kitap kapak resmi: Just Listen

Kitabı bu heyecanla alıp okumaya başladığımda, yazarın hakkını teslim ettim. Dr. Mark Goulston uzun yıllar ‘hostage negotiator’ (rehine müzakereciliği) yapmış biri olarak, psikolojisi bozulmuş insanların en tehlikeli anlarında kendilerine veya başkalarına zarar vermelerine engel olmuş, profesyonel ikna edici bir uzman. Kitabında ise ilginç bir şekilde, bu işin muhtelif metotlarının var olduğunu belirtmek ve anlatmakla birlikte işin özünün ‘dinleme’ olduğunu vurguluyor. Psikolojisi bozulmuş, intihar etmekte olan birine yarayan temel insani mantığın, sağlıklı insanlarda hatta CEO’larda kullanıldığını gerçek örnekleri ile anlatıyor. Çünkü beyin aynı şekilde işliyor. Dinle olgusunun sihirli değnek olarak tanıtılmasına şaşırmamalı, nitekim yazarın kendisi de belirtiyor: Meslektaşları düzeyindeki profesyoneller dahi aynı hataya düşüyor ve dinlemiyor. İnsanlar hakkında direkt temel varsayımları devreye sokup hata yapıyorlar. Dinlemek, -özellikle de o güne değin hiç dinlenmemiş olanlarda – çok önemli etkiye sahip oluyor. Bu yönü ile kitap dinlemenin sadece dinleyen için sağladığı pragmatik faydaların ötesinde, dinlenilen kişi için yarattığı sağaltıcı ve dostane ilişkileri güçlendirici etkiyi de ortaya koyuyor.

Okurken şaşırdığım diğer nokta ise, aslında dinliyorum diye kendimizi kandırdığımız anlarda karşımızdakine laf yetiştireyim diye ‘işlemciyi zorlayıp’ dinlediğimiz insanın ne söylediğini tam anlamama hastalığı. Dr.Goulston bu durumu veciz şekilde şöyle anlatıyor: Diyaloglarınızı tenis maçına çevirmeyin. Yani söz karşınızda iken bir sonraki vuruşa odaklanan raketler gibi olmayın, dinleyin. Tenis maçı tadında diyaloglar özellikle de çatışma durumlarında tanıdık gelecektir. Çok severiz mübareği… Açık oturum kültürünün zihnimizde açtığı fayda görünümlü maraz. Tartışıyoruz işte… Ülkeyi kurtarıyoruz.

Önemli bir diğer öneri ise, dinlerken karşımızdakinin “anlamsal bütünlüğünü” bozmamak. Bu durum genellikle ortalama bir konuşma boyunca konuşmacının sözüne defalarca araya girmek(bir keresinde 5 dakikada 12 kez sözü kesilmiş biri olarak iyi bildiğim bir işkence), “lafı balla kesmek” ile olur ki kutsal dinleme öğretisince yine yanlış kabul edilmektedir. Bunun yerine, konu ile ilgili sorular sorulabilir veya anlatıcıyı daha fazlasını sunması için belirli ifadeler kullanmaya yönelik teşvik edilebilir.

Kitap dışında da bir dinleme/anlama literatürü var kuşkusuz. Zaten bu literatür kitabı okumadan önce bir nevi hazırlık olmuştu. Söz gelimi Filozof-Kral Marcus Aurelius, “Ta eis Euratom” (Kendime düşünceler) adlı eserinde; Yanlızca özgür ruhların başlarının fikirrlerini anlayıp uygulayabildiğini ifade ediyor. Başka bir deyimle bizim kültürel dokumuzdaki “kararlılık”, “bildiğini okumak”, “bildiğinden şaşmamak” gibi başkalarını dinlemeyen, anlamayan deli saçması yöntemler özgür olmayan ruhların işi. Özgür ruhların, başkalarını anlaması da kuşkusuz ağırlıklı olarak dinlemekten geçiyor.

Diğeri ise yine Dr. Goulston’un Harvard Business Review’deki yazısı: insanların bizi dinlerken zihinsel olarak geçiş hakkımızın (yeşil ışığın) sadece 20 saniye sürdüğü.

Diğer ise şu makalede karşılaştığım moral bozucu durum: İnsanlar bilimsel olarkak karşısında konuşulanların önemli bir kısmın duymuyor bile. Bu da dinlemek kadar belki de az konuşmanın gerekliliğini anlatıyor.

Kutsal kitaplarda, dinlemek ve okumak özellikle vurgulanan hususlardır. Her ikisinin de ‘input’(girdi) oluşturmaya dönük motivatörler olduğu açıktır. Nitekim insan zihni daha az bilgi ile daha fazla çıkarım yapma araçlarına (höristiklere) sahiptir. Höristikler uzaktan aslana benzer bir şey gördüğünüzde, onun aslan olup olmadığı bilgisi yokken, hayat kurtarıcı olabilir. Ancak günlük hayatta çok fazla aslanla karşılaşmadığımıza göre belki de zihinlerimizi kapalı devre çalıştırmak yerine daha fazla bilgiyi alabilmesi adına ‘dinlemeye’ alıştırmamız gerekir. Sosyal bakımdan dinlemek yegane çözümdür çünkü, ilişki ağımız dinleme aygıtımız olan kulaklarımız üzerine kuruludur. Öyle ya, duygularımızı yazılı olarak deklare etmez, anlatırız. Bu noktada dinlemenin diğer bir faydası da, bir zihinsel yanılgı(bias) olan ‘pseudocorrelation’lar (sahte korelasyonlar) kurmaktan bizi korumasıdır. Bu alışkanlık kötü bize komplolar kurmayı, yargısız infazı, dostlarımızın ‘günahını almayı’ temin eder.

Sözü, söyleyenini hatırlamadığım (Dewey veya Shaw olmalı) veciz sözle bitirelim. İyi dinleyin:

Çocuklarımıza konuşmayı öğrettiğimiz kadar dinlemeyi de öğretmeliyiz.

Reklamlar

Tasavvuf nefsinle mücadeledir. Sen onu meşgul etmezsen o seni meşgul eder. Hallac-ı Mansur.

Boş işlerle uğraşmayalım. Zamanımızı akıllıca kullanalım.
Zaman bize sonra hesabı sorulacak bir bütçedir.

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑