Tercih nedir?


Ekonomi bilimindeki anlamıyla:

“Ekonomi ve diğer sosyal bilimlerde tercih bir dizi varsayıma dayanır. Bu varsayımlar bazı alternatifler arasında, tatmin, mutluluk, haz, zevk ve fayda bakımından, alternatiflerin sundukları imkanlara göre optimal seçim ile sonuçlanan bir sürece dayanır.  Ekonomistler genellikle fayda ve seçim konusunun bizatihi kendisine bakmamalarına rağmen, amprik anlamda talep analizi yapabilmek için tercih konusuna odaklanırlar.”


Arrow, Kenneth (1958). “Utilities, attitudes, choices: a review note”. Econometrica 26 (1): 1–23. JSTOR 1907381
(Aktaran: Wikipedia En)

Reklamlar

Diyarbakır’ın insan silueti Xeriye Ana.


Diyarbakır havasıyla, ruhuyla, şivesiyle insana dönüşse o ve ona benzeyen ama Diyarbakır çınarından yaprak yaprak dökülen yaşlı analara benzerdi. Xeriye Ana, Aba, Anneanem onlardan biriydi. Diyarbakır’da doğmasam da, Diyarbakır’ı ve Diyarbakırlı olma oryantasyonunu ondan aldım. Diyarbakır’ın en ince esprilerinden beddualarına, hatta küfürlerine kadar. Çok güldürsek “Qeşmerlıx” yapma derdi. Sevdiği, efendi insanlara Henun….
Henun sıfatını hem ondan hem de ablası Xaxo Teyze (Fahriye ismi dilbilimsel olarak açıklanamayan şekilde değişmiş Xaxo) olmuş) tarafından ayrı ayrı Henun ‘sertifikası’ almak, Qur’en okuduğum için belgeli Henun olmak tabi haklı bir gururdu benim için.

Deve Hamamı,Nejat Satıcı arşivinden…

Balıkçıların ötesindeki dar ve az bilinen sokaklardaki kayıp zamanı arar hale geldim onun yüzünden. Kara Diyarbakır taşlarının kunduraya işkencesiyle çıkan sesler bu seslerin dar küçelerin iki yanındaki yüksek duvarlara çarpası sonucu oluşan yankılarla, çocuğu yaşlısıyla ta hançereden gelen keskin ama akıcı şive bir de kuruyemişçilerdeki taze çekilen kavrulmuş kahve kokusu ile baharatçılardan gelen bazen mahlep bazen isot bazen da hamam kokan bıttım sabunu ile birleşince   eski Diyarbakır hikayeleri gözünüzde canlanır. Herşey Mıgırdiç Margosyan’ın Gâvur Mahlesi ile Anneannemin Dacik (Müslüman) Mahallesi’nin kesiştiği yerdir. Diyarbekirdir. Ama Müslüman Mahallesi henüz yazılmamıştır. Margosyan sağ olduğu müddetçe de başka biri tarafından cesaret edip yazılamayacaktır.

Urfakapı

Bu kez kararlıyım, hafızamdaki her şeyi bu satırlara emanet edeceğim. Peynirciler çarşısıdaki bumbarcıyı bile. Bu adam Diyarbekir’in sevilen yemeği “bıllo” yapmak için satılan temizlenmiş bağırsakları daha inovatif yöntemlerle satmak için herhalde, ucunu bağlayıp şişiriyordu. Nefes hızı ve basıncı yarı şeffaf. Bağırsak zarından hissediliyordu. Dolana dolana şişiyordu. Bir ara kasabın nefesinin yarın soframızda yer alacak şeyin içinde neden yer aldığınını düşündüm. Hoş içindeki ilk şeyden daha temiz ya…

Peynirciler çarşısından sonra bakırcılara yolumuz düşerdi bazen, xuşxanalar kalaylanmaya getirilirdi. Kalaycılardaki çekiç sesleri birbirine karışırdı. 
Bazen Kör Yusuf‘a gidilir baharat ya da şifalı otlar alınırdı. Yazsa meyan şerbeti satanlar sırtlarındaki hazneden yanlarından önlerine uzayan musluklara bağlı bakır bardakları birbirine çarpıştırır, şerbereeet diye bağırırdı. “Hele bir bardak ver” diyip isterdi. Köpüklü köpüklü içerdik, ağza ilk değdiğinde tat almazsınız, Meyan şerbetinin tadı genizde hissedilir. Boş bardağı iade ettiğinizde şerbetçi  sırtındaki haznenin su gözüne bağlı diğer musluktan akan suyu azıcık açıp bardağı sudan geçirir tekrar zincirinden musluğa asardı. Evet ancak gerçek bir Diyarbakırlı bu kadar detayı bilir…
Öyle ya Margosyan’ın Diyarbakır’ının üstünden çok sular geçse de izler durmaya devam eder.
İnatçı kişilere “Mıxsê Garo” derdi. Anlamını sorunca tam söylemezdi. Anlamını bir türlü çözememiştim. Sonraları Ermenicede “Meğeğetsi” kelimesinin “hacı” anlamına geldiğini, Garo sözcüğünün ise Ermenice bir özel isim olduğunu öğrendim.

Anneannemlerin eski komşuları, şimdiki Meryemana kilisesi sakinleri, Bayzer Baco ve Sıdqi Dayı halen sağdır.

Mıxsê Garo yerine “Eba Eba Moşe Dayan” dediği de olurdu. Moşe Dayan’ı anladım Eba Eba kısmı ise İbranice’nin Diyarbakır’da anlaşıldığı kadarıydı…
Anlayışı kıt olanlar ise “Nato Mermer Nato kafa idi”. Bu söz söylenirken sehpaya tıklamak da adettir. 
Qırxlar dağı veya civarında bir yerde çıxari (piknik) için toplanıp kamyon kasasına binen onca kadın ve çocuğun şarkı türküyle yol alırken, kamyonun herhalde Dicle’ye uçması ile olan faciayı o kadar çok anlatmıştı ki oralardan geçince Kör olasan Suzan Suzi şarkısından çok çıxari gelir.
İşte o aynı Diyarbakır’da kuyu temizleyicisi kör adamlar, Diyarbakırcasıyla “Hafızlar” ve ellerinde temizlikte kullandıkları taşeronları olan yengeçler vardır. Yengeçlerle kuyular nasıl temizlenir halen bilmiyorum.

Diyarbakı’da Kilise ve Caminin aynı
kareden görünümü

Diyarbakır’ın yaşayan silüeti Avukat Kadri Göral’ın “Oğlum Ehsan sen anasız qalmişsan sansaan evlenmağa kalxisan” sözü,  “kaynanaların köti zamanında gelin, gelinlerin köti zamanında kaynana oldum” şikayeti vardır.

Elinden cinnehi (bir tür sopa) düşmeyen gelin düşmanı “Heci Analar”,  Heci Anaların Efrut (İfritten türemiş herhalde) komşuları vardır.
Paşa hamamı vardır, Deve hamamı vardır, bu hamamlardaki cin hikayeleri ve köti yer işleten Faxriye Xanım ve onun kor ocax (çocuğu olmayan veya olamayan) olması nedeniyle bıraktığı hazine gibi mirası vardır.
Kendisi uymadığı halde başkaları uyaran adamlara söylenen “Kor kora diyi gözın görmi” deyimi vardır.
Diyarbakır’ın son Yahudisi “Deli Ferho” vardır.
Kızınca söylenen ve anlamını burada zikretmeyeceğim, meşhur Qebrax vardır.
Meftune, Qaşha, Ciger kebabi, Ciger taplama, vardır.
Ulucami, Şeyx Matar Cami, Protlar Kilisesi, Salos Camisi, Giragos, Eli Bin Reşit Sokağı, Qore Mehlesi, Elipaşa, Sarayqapi, Hezreti Süleyman, Meligehme, Ongözli Köpri vardır.

Kürt,Ermeni,Alevi,Süryani,Keldani,Yezidi, Yahudi, Zaza, Erep, Koçer vardır.

En sonda da Mardinqapi Mezarlığı vardır ki artık oradasın. Mezar taşlarını okuması tuhaf olan yer, Kıbrıs Pasajında Radyo Tamircisi …… Ruhuna El Fatiha, Kebapçı…… ve oğulları aile kabristanı, Ptt’den emekli….. aile kabristanı, Sorani Kürtçesi ile yazılmış Şehid Namirin yazan kabristanlar ve en çok da gördüğüm “Siverekli…….” kabirleri. Bir Van’lı filankes mezarına rastlamadım. Demek ki Van’lı olup Diyarbakır’da defnedilen yok. Ama belki olacak.

Çocukken hep sorardın, “Sen Vanlisan, yoxsa Diyarbakırlisan?" Ben de gizlice cevap verirdim, ayıp olmasın baba tarafına diye.Vanli olmama rağmen derdim;

"Diyarbakırliyam”

“Gözümsen” derdin. Şimdilerde ise %51 Diyarbakırlıyım diyorum. Anne Diyarbakırlı, baba Vanlı ise çocuk %51 Diyarbakırlıdır.

Merhume, iPad’ı sırf Celal Güzelses’i
açıp dinleyebiliyor diye sevmişti.

Celal Güzelses ve Yaş Türküsü vardır. Sonunda yaş türküsünün de sonu vardır. Sen onu yaşadın.

İşte bunlar, ya da sen, Diyarbakırdın.

Allah rehmet etsin.

Baqi Allah.

(Not: Bu yazı, Diyarbakır’ın yaşayan farklı kimliğinin, kültürünün, şivesinin onu kendisinden öğrendiğim merhum anneannemden hatırladıklarımın toplamıdır. Yok olmaması adına unutulan diğer anılara bağımlı deyimler, kelimeler, yer adları hatırlandıkça eklenebilir.)

Güncelperestlik: Güncel olana tapmak


 Flaş haberlerin insan psikolojisinde yaralar açar. Adrenalin yükselir, önemsiz dahi önemli olur, zihin mesaj enjeksiyonuna hazır hale gelir. Bağırarak konuşan muhabirlerle, apatik haber sunucularının bakışları arasında çoğu kez en fazla bir ay sonra unutulacak haber milisaniyeler  içinde zavallı güncelperesti polarize eder. Güncelperest ya çok kızar ya çok sevinir… Akşam yemeği masasına çağrılır da kıyamet kopuyorcasına televizyon başından ayrılmaz.

Hepimiz biraz güncelperestiz! Dünyada olup biteni kaçırmayalım nasihatine uyarak haber obezitesine yakalandık. Haber obezitesi, dengesiz haber dinleme, izleme ve okumanın bir sonucudur. İlginç olan ise artık ‘haberlerimizin’ dünyada olup biteni değil,  ülkemiz ve en fazla tek komşu ülkesi kadar haberi sunuyor olması. Nerede, Tanzanya Cumhurbaşkanı ziyaretine ana haber bülteninde yer ayıran eski kanallar. Artık ‘dünyada olup bitenle’ ilgili haberler en az ezoterik ekonomi haberleri kadar soğuk.
Güncel olanda boğulmamalı. İlla merak ediliyorsa, yorumu sıcağı sıcağına değil makul bir süre geçtikten sonra yapmalı. Malum; siz yağmur yağıyor önermesini ifade ettiğiniz anda yağmur durabilir. 
Sağduyu için yakın tarih okumaları:

Şüphesiz haber düşmanlığı değil amaç. Tecrübe ile sabit, daha derin, daha serinkanlı, daha entelektüel bir bakış sunan bir ‘memleket kurtarma’ yöntemi var. Ama başlangıcı haber okuma değil. 
Bir düşünün durmadan haber okuyarak nereye varılır ? Bir yere varsaydı, masabaaşı iş yapan milyonlarca insan entelektüel olur çıkardı. Gerçi bir çoğu öyle zannediyor kendilerini, otobüste kulak misafiri olduğumuz kadarı ile. 
Haber bir bilgi kırıntıntısından ibaret olan, yapılandırılmamış, yani neden ve sonuç ilişkisinden yoksun bir ‘ham veridir’. Köşeyazıları ise görece daha fazla bilgi barındırma ihtimali olsa da, neticede yazarın kişisel yargılarını genel kabul görmüş bilimsel yöntemlerle ifade etmek zorunda olmadığı, olamayacağı bir türdür. Dolayısıyla bilgi barındırsa bile genellikle diyalektik değildir. Aksi görüşlere pek yer vermez. 
Yani her gün zihinlere pompalanan onca şey değerli de olsa “yapılandırılmamış” (unstructured) veridir. Tümevarım ile de toplumu ve olan biteni anlamak mümkün olmayacaktır.
Peki olan biteni doğru anlamak için ne yapmalı, yapılandırılmış veri nasıl elde edilir. Cevabı basit: Tarih okuyarak. Ama ödüllü soru hangi tarihi okuyarak?
Anlı şanlı formatta yazılmış, fikir değil ‘gaz’ vermek için menkibelerle süslemiş, hatasız kusursuz tarihi de değil, tüm derdi nasıl da zavallıymışız diye aşağılık kompleksi ile yazılan tarih hiç değil. Hangi tarihler kastediliyor, anlaşılmıştır.
Cevabı uzatmadan vermeli; Objektif olma. Çabasıyla (mutlak objektiflik mümkün değildir) yazılmış yakın tarih kitapları. 
Faroz Ahmad, Vahap Coşkun, Mehmet Ali Birand, Altan Öymen ilk akla gelenlerden. Bu yazarların ‘enfes’ yakın tarih kitapları var.
Adnan Menderes kim? CHP ne? Darbeler, politik savaşlar, krizler…
Hani tarih bu kadar mı tekerrür eder!
Tekerrür eden bir tarih gibi klişelerin de ötesinde daha da önemli deneyim şu: Zaten hep unutulduğu tekerrür eden bu tarih içinde ne çarpıcı konular barındırsa da nisyan ile malul. Yani unutulma ve doğal olarak gelen sükunet hep vaki…
İyi de o zaman kızıp bağırmanın, gereksiz yere heyecan yapmanın, uluorta konuşup peşin hüküm vermenin ne anlamı var?
Bahse girelim en geç bir yıl sonra unutacağımız konulara zaman ve enerjimizi deli gibi harcayıp, dünyada olan bitenden kopmanın manası nedir?
İç politikanın da içinde boğulup, dış politikayı unutmak bu memleketin  ortalama bir haber izleyicisinin kaderi midir?
Ekonomi haberlerin ezoterik dili yanlızca ekonomik kriz zamanları da mı çözülmeye çalışılır ?
Günlük yaşamda haber dışında rutin okumabilecek başka bir konu yok mudur?
Hani sırf oluyor mu diye, birgün kendi fikirlerime muhalefet edip inandığım, ezberlediğim, içimi rahatlatan fikirleri değil de aykırı görüşleri deneyeyim dediniz mi?
Yoksa zımnen postmodern ayet olduklarını ifade eden  "bid’at" metin ve sözlere mi iman ediyorsunuz? 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑