Van depremi


Biz rüzgara afet demiyoruz Japonlar ise depreme afet demiyor.
Hep bir marka müteahhit bulup şeytan diye ortaya koyup taşlıyoruz. İçimizdeki şeytanlar ise yaşamaya devam ediyor. Dün Veli Göçer bugün Ercişten Salih Ölmez, zihniyet bu olduktan sonra daha çok bina göçer daha çok can ölür. Ama rant hiç ölmez. Rantın var olduğu yerde teknoloji ancak reklam sloganı olarak kalıyor.Rüzgarın yıkabildiği yapılar da vardır. Teknoloji sayesine artık rüzgarla yıkılan yapılarda yaşamıyoruz deprem sonrası kaldığımız çadırları saymazsak. Japonların yapıları için ise depremle rüzgar arasında isim farkı dışında pek az fark var. Adamlar deprem olduğunda aşağı inmeye bile zahmet etmiyor.
Musibet kehaneti bilgelik değil şom ağızlılık olarak nitelendirilir. 14 Haziran 2011’de yayımlanmış bir yazımda şom ağızlılık yapmıştım Van için. Çok katlı yapıların gelişmişlik göstergesi olamayacağını maalesef söylemiştim. Ve söylemez olaydım felakete “hoşgeldin dediğimizi ” söylemiştim. Felaket ise geldi ve maalesef…
Bu saatten sonra söylenecek bir şey kalmadı. Zaten araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur.

Siyasetçisi, deprem uzmanı, mühendisi, mimarı, stk temsilcisi, müteahhiti herkes içinde “yapı stoğu, fay hattı, etriye,beton sınıfı” diye uzayan ve bir noktadan sonra akla emare-i ihtisas olarak söylendiği hissi uyandıran bu kelimelerin bol bol geçtiği konuşmaları sarf.edecek… Bizim haddimize mı düşmüş konuşmak. Ne mühendis ne gazeteci olarak.
Sonra her zaman olduğu gibi zaman gelecek gündem değişecek ve biz kimbilir hangi konuları tartışıyor olacağız…
Ta ki yeni bir depreme kadar.
Nasılsa ahirete inanıyoruz, nasılsa ölenler şehit oluyor değil mi?
Ya kalanlar. Enkazın altında veya üzerinde sağ olarak…

Posted from WordPress for Android

Reklamlar

Van depremi


Biz rüzgara afet demiyoruz Japonlar ise depreme afet demiyor.
Hep bir marka müteahhit bulup şeytan diye ortaya koyup taşlıyoruz. İçimizdeki şeytanlar ise yaşamaya devam ediyor. Dün Veli Göçer bugün Ercişten Salih Ölmez, zihniyet bu olduktan sonra daha çok bina göçer daha çok can ölür. Ama rant hiç ölmez. Rantın var olduğu yerde teknoloji ancak reklam sloganı olarak kalıyor.Rüzgarın yıkabildiği yapılar da vardır. Teknoloji sayesine artık rüzgarla yıkılan yapılarda yaşamıyoruz deprem sonrası kaldığımız çadırları saymazsak. Japonların yapıları için ise depremle rüzgar arasında isim farkı dışında pek az fark var. Adamlar deprem olduğunda aşağı inmeye bile zahmet etmiyor.
Musibet kehaneti bilgelik değil şom ağızlılık olarak nitelendirilir. 14 Haziran 2011’de yayımlanmış bir yazımda şom ağızlılık yapmıştım Van için. Çok katlı yapıların gelişmişlik göstergesi olamayacağını maalesef söylemiştim. Ve söylemez olaydım felakete “hoşgeldin dediğimizi ” söylemiştim. Felaket ise geldi ve maalesef…
Bu saatten sonra söylenecek bir şey kalmadı. Zaten araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur.

Siyasetçisi, deprem uzmanı, mühendisi, mimarı, stk temsilcisi, müteahhiti herkes içinde “yapı stoğu, fay hattı, etriye,beton sınıfı” diye uzayan ve bir noktadan sonra akla emare-i ihtisas olarak söylendiği hissi uyandıran bu kelimelerin bol bol geçtiği konuşmaları sarf.edecek… Bizim haddimize mı düşmüş konuşmak. Ne mühendis ne gazeteci olarak.
Sonra her zaman olduğu gibi zaman gelecek gündem değişecek ve biz kimbilir hangi konuları tartışıyor olacağız…
Ta ki yeni bir depreme kadar.
Nasılsa ahirete inanıyoruz, nasılsa ölenler şehit oluyor değil mi?
Ya kalanlar. Enkazın altında veya üzerinde sağ olarak…

Posted from WordPress for Android

Ölüm matematiği


Stalin’e atfedilen bir söz vardır : bir kişinin ölümü trajedi, bin kişinin ölümü istatistiktir. Stalin’in niyetini bilmiyoruz ancak insan hafızası için bir noktadan sonra ölümün, ölü adedinin matematiksel bir ifadeye dönüşmeye başladığını bu söz, belki de sahibinden habersiz en iyi şekilde açıklıyor. Eğer o eve ateş düşmemiş, düştüğü yeri yakmamış ise…
Evet maalesef, yüzbin kere maalesef ki; 26 askerin ölümünü kamuoyu 2 aya yayılmış münferit olaylar şekilinde şekilde öğrenseydi, muhtemelen dün nasılsa bugün de aynı haleti ruhiye içinde olacaktı.  Bitlis’te olup bitenleri unuttuk bile… Daha, hayatını kaybedenlerden bir hemşerimizin cenazesi Van’a bile yetişmeden.
Durum, yani kamuoyu algısı bir doktorun tahlil sonuçlarını belirli limitleri göz önüne alıp değerlendirmesi kadar vahim . Şöyle ki doktor kan tahliline bakıyor bir X değeri A ile B değeri arasında ise sorun yok . İki günde bir duyduğumuz ölüm, çatışma  haberleri gibi… Değerler bir anda yükselince ise bugün olduğu gibi buhran içindeyiz. Terör veya savaş adını ne koyarsanız koyun, kimse kızmasın bu yazı ölümün hukukunu değil insan aklının gayri insani unutkanlığını ve ötelemeciliğini ele alıyor.
Mecliste Bdp’lilerin olanları savaş ,Akpartililerin ve diğer partilerin ile terör olarak değerlendirmesi konusundaki tartışmada, ölümleri çerçeveye sokma  hususu damarlarımıza kadar buz kestiren bir kavramı hatırlattı yine : Savaş hukuku. Adı savaş olunca meşrulaşmış oluyor ölüm. Ölüm matematikselleşiyor. Göz yaşına değil rakamlara konu oluyor.

VAN İÇİN TURİZM


Van’ın turizmi için neler yapılmayabilir?

Tanrı Haldi razı olsun Urartulardan ve bir zamanlar Ermeni dememek için binbir dereden su getirdiğimiz Vaspurakanlardan bu yana Van’a ne kattık?

Van’ın turizmine katkı denildiğinde akla hep ilk gelen şey tanıtımdır. Peki ya sonrası? Tanıttığımız topraklar için gelen kişilerin hayal kırıklığına uğrama ihtimalinden daha korkunç ne olabilir turizm adına. Alın size Van’ı her yerde kötüleyecek bir turizm elçisi. Bu durumda tanıtım çalışmaları için Van’ın en güzel yerlerini birleştiren dökümanların doğal olarak Van’ın sorunlarını yansıtmamış olması, hayalperest bir turist için, yalan söylemesi ile eş anlamlı olabilir.

Tanıtım, turist çekmenin ilk adımıdır ve gereği fazlasıyla yapılmaktadır. Van’ın tanıtımı için hazırlanan yazılı ve görsel materyaller tatmin edici düzeydedir. İşin hakkı verilmektedir.

Ancak, Van’a gelen yerli ve yabancı turistler ilk önce “şehri” görürler. Eski bir atasözü vardır, insan zahiri ile karşılanır, batını ile uğurlanır. Bunu şehire uygularsak; bir şehir, önce şehirciliği ile karşılanır, doğası ve tabii güzellikleri ile uğurlanır. Artosa çıkmaya veya Akdamar adasını görmeye gelen birinin şehre indiğinde ilk göreceği şey, hayalini kurup plan yaptığı doğal güzellikler değildir !

Bu anlamda bir akıl tutulması vardır. Tabiri caizse Van’ımız okulunu bitirmeden işe sokulmak istenmektedir ve cv’si (özgeçmişi) olan belgelerde, görsellerde “okulu bitirmediği” yazmamaktadır. Kabul etmek gerekir ki, henüz iyi bir turistik yer olmak için yeterli olgunluğa erişmemiştir Van. Son sınıfta olabilir, başarılı bir öğrenci olabilir ancak, hep “en kolay derslerden” uzatmaktadır.

En kolay derslerin başında, temizlik, düzen, şehircilik, nezih mekanlar ve planlılık vardır. Bunlardan sınıfta kaldık !

Hoşgörü, misafirperverlik, kültürel değerlerin bakımı, korunması, tanıtımı gibi zor dersleri ise çoktan verdik.

Turizm, Allah’ın bahşettikleriyle yetinmek değildir.

Ne hikmetse, turizmi sadece Allahın yarattıkları ile sınırlı tutanlar vardır. Bu görüşe göre, Van gölü bizatihi turistik bir değerdir. Bu zihniyetin İstanbul’daki karşılığı bir zamanlar berbat kokan Haliç’i, İzmir’de ise Körfezi ortaya çıkarmışlardır. Bu zihniyet, “alın girin işte göl orada” demektedir adeta.

Etrafında çöplerin, çekirde kabuklarının, mangal küllerinin olması sorun değildir. Göl işte, gir çık…

Böyle düşünenler sözgelimi Mollakasım sahillerinde veya daha ıssız olan Gevaş Göründü köyü, İnköy gibi, Allah’ın yarattığı gibi kalmış ve insan “zehri” pek değmemiş yerlerle Edremit sahillerini bir tutuyorlarsa artık yapacak bir şey kalmamıştır. Zaten tek sorun belediyecilik veya idari işler de değildir…

Daha kötüsü, Allah’ın verdiği doğal güzelliğin üzerinde taş üstüne taş koymadan sahiplenerek, sanki kendi ürünüymüşçesine sahip çıkma pişkinliğidir.

(Resim: Hani Paris’te değil, Karsta Ruslar dönemine yapılmış bir bina, gökdelen değil… Ancak bu estetik zevk epeyce eski bu binanın yaşam kaynağı)

(Resim: Bizdeki yüksek estetik zevkimize göre inşa edilmiş ve edilmekte olan, etrafı gayet güzel çevrilmiş, yakınındaki binalara hiç zarar vermeyen yapılar. 7/24 güneşli odalar garantisi)

Allah aşkına, Akdamarın kilisesini inşa edenlerin hayrına Akdamar Kilisesi ya da Tanrı Haldi kendilerinden razı olsun Urartular’ın onca kalesi, yahut Sarı Süleyman Bey’in Hoşap Kalesi olmasa gölün ve Van’ın ne değeri olurdu. Ve daha kötü bir cümle, göl olmasa Van’ın değeri ne olurdu? Çevre illerinden farkı ne olacaktı?

Kalıcılıkta en şanslı olan sanat olan mimari ve bunun malzemesi olan “yapılar”, hakkı verildiğinde şu an Van’ımızın turizminin hayat damarları olan eserler gibi binlerce yıl fayda üretebiliyorlar. Haydi soralım o zaman, şimdi ekmeğini yediğimiz eserlerin yapıldığı son bin yıldan bu yana, yeni ne ekledik? Tapınaklar inşa edelim, kaleler kuralım demiyoruz, hiç olmazsa elli yıl sonra işe yarayacak bir parkımız, iskelemiz, ya da ürettiğimiz değer var mı?

Bunlar bir yana, adamcağızların bıraktıkları eserlerin hakkını veriyor muyuz? Bunu özellikle kale ve Akdamar’ı hariç tutarak düşünün. (Eh zaten oralar da vahim durumsa olmasın artık). Ayrıca, kadim eserlerin hakkını vermek sadece onları restore etmekten geçmiyor. Kaleye giderken gördüğünüz yol, oradaki esnaf, çıkışta gittiğiniz lokanta, cafe ve dolaştığınız şehir o eserlerin mütemmim bir parçasıdır. Halen Tanrı Haldi’ye inanıp dini amaçlarla kalelerdeki tapınakları ziyaret edenler yoksa, kale veya başka bir turistik yerde harcanan zaman, turistin şehirde harcadığı zamanın belki yüzde yirmisini geçmez.

Tüm dünyada, sahiller ve deniz gören bölgeler, kentlerin zaman geçirmek için şehrin gözbebekleri olarak “gül” gibi iken, bizde üniversite yolu civarındaki Van denizine nazır yerlerde kum ocakları, briketçiler, İskele’de çarpık yapılar, Edremitte (çimento fabrikasını saymıyorum çünkü halen bizde ekonomi > turizm, yani ekonomi turizmden büyük) ise hafta sonları mangal dumanları, hafta içi ise oturmak için bir kaç temiz yer dışında hiç bir şey…

Şüphesiz Van için vatandaşın elindeki son keyif olan mangal ve semaveri yasaklamaya girişmekle turizm şaha kalkmayacak. Ne yapılması gerektiğini, işin erbabı olanlar, memleketine sahip çıkan herhangi bir anadolu şehrinde yapılanları görerek anlıyorlar zaten.

(Resim: Erzurum’da Yakutiye Medresesinin bulunduğu meydan. Şehir içinde bu genişikte meydanımız var mıydı sahi?)

(Resim: Yorumsuz)

Ne yapılmaması gerektiği ise zaten yaşadığında her Van’lı hemşerimiz biliyor. Mesela her taraftan mantar gibi büyüyen inşaatların etrafında yolun tam ortasına serilmiş kumlara izin verilmeyebilir. Etrafı açık tehlike saçan temel kazıları olmayabilir. Sıfır asfaltın üzerinde yürüyen paletli iş makinaları olmayabilir. Yükselmekte olan inşaatlara medeni memleketlerde olduğu gibi branda çektirmek zorunlu tutularak, yukarıdan toz, demir kaynağı kıvılcımı, tuğla düşmesi engellenebilir. Yolun sonunu kapatıp başına işaret levhası koymayarak daracık sokaklarda aracınızla geri geri gitmenize neden olan, üstüne üstlük size kızan beton mikserleri şöförleri ve peşpeşe beton mikserleri olmayabilir. Şantiyesine sadece iş iyi gidiyormu diye gitmeyen, şantiyesi ile çevreye zarar veren bir şeyleri de gören, mühendisler, müteahhitler olabilir. Trafikte yol veren, ışıklara uyan, trafik polislerine cinnet geçirtmeyen yayalar ve şöförler olabilir.

 

(Resim: Van’da Temmuz ayında çekilmeye çalışılmış bir fotoğraf. Bu fotoğrafın çekildiği tarihte Van henüz dünyanın havası en kirli 27. şehri ilan edilmemişti. Görülen tozun kaynağı, tahmin ettiğiniz gibi inşaatlarımız)

Akşamüstü evinize giderken genzinizi yakmayan bir hava, dünya sağlık örgütünün araştırmasına göre, dünyada araştırmaya tabi bin küsür kentte, havası en pis 27. il olarak Van olmayabilir…

İçinde yaşayana, gelene, gezene, lanet okutmayan, hayran bırakacak, batıdan gelen tayinciler için şark görevi için en güzel hayal olacak şehir olarak yeni bir Van olabilir.

Ama başka bir Van olamaz. Denenmesine rağmen başka bir Bitlis olmadığı gibi.

(Önemli not: Bu ve benzeri yazılarımın yazılış amacını yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermemesi adına her seferinde ifade etmeyi önemli buluyorum. Bu yazının amacı şimdiki veya önceki dönemler için Van Belediyesini, Van Valiliğini veya herhangi bir resmi kurumu karalamak maksatlı yazılmış değildir. Siyasi bir hedefi yoktur. Zaten sorunların yegane kaynağı resmi kurumlardan kadar inşaat sektörümüzdür. Sorunların kaynağının hangi kurumlar veya kişiler olduğu konusu bu yazının amacı ve işi de değildir. Takdir kamuoyunundur. Hedef, Van’ın geleceğini tehdit eden ve insaf sahibi her Van’lının kabul edeceği bu gerçekleri hatırlatmak ve bu yazıdan paye çıkaracaklar için yeniden düşünmenin temin edilmesidir. Bu problemler için sabır telakki edenlere ise denilebilecek tek şey şudur: Ne zamana kadar?)

VAN İÇİN TURİZM


Van’ın turizmi için neler yapılmayabilir?

Tanrı Haldi razı olsun Urartulardan ve bir zamanlar Ermeni dememek için binbir dereden su getirdiğimiz Vaspurakanlardan bu yana Van’a ne kattık?

Van’ın turizmine katkı denildiğinde akla hep ilk gelen şey tanıtımdır. Peki ya sonrası? Tanıttığımız topraklar için gelen kişilerin hayal kırıklığına uğrama ihtimalinden daha korkunç ne olabilir turizm adına. Alın size Van’ı her yerde kötüleyecek bir turizm elçisi. Bu durumda tanıtım çalışmaları için Van’ın en güzel yerlerini birleştiren dökümanların doğal olarak Van’ın sorunlarını yansıtmamış olması, hayalperest bir turist için, yalan söylemesi ile eş anlamlı olabilir.

Tanıtım, turist çekmenin ilk adımıdır ve gereği fazlasıyla yapılmaktadır. Van’ın tanıtımı için hazırlanan yazılı ve görsel materyaller tatmin edici düzeydedir. İşin hakkı verilmektedir.

Ancak, Van’a gelen yerli ve yabancı turistler ilk önce “şehri” görürler. Eski bir atasözü vardır, insan zahiri ile karşılanır, batını ile uğurlanır. Bunu şehire uygularsak; bir şehir, önce şehirciliği ile karşılanır, doğası ve tabii güzellikleri ile uğurlanır. Artosa çıkmaya veya Akdamar adasını görmeye gelen birinin şehre indiğinde ilk göreceği şey, hayalini kurup plan yaptığı doğal güzellikler değildir !

Bu anlamda bir akıl tutulması vardır. Tabiri caizse Van’ımız okulunu bitirmeden işe sokulmak istenmektedir ve cv’si (özgeçmişi) olan belgelerde, görsellerde “okulu bitirmediği” yazmamaktadır. Kabul etmek gerekir ki, henüz iyi bir turistik yer olmak için yeterli olgunluğa erişmemiştir Van. Son sınıfta olabilir, başarılı bir öğrenci olabilir ancak, hep “en kolay derslerden” uzatmaktadır.

En kolay derslerin başında, temizlik, düzen, şehircilik, nezih mekanlar ve planlılık vardır. Bunlardan sınıfta kaldık !

Hoşgörü, misafirperverlik, kültürel değerlerin bakımı, korunması, tanıtımı gibi zor dersleri ise çoktan verdik.

Turizm, Allah’ın bahşettikleriyle yetinmek değildir.

Ne hikmetse, turizmi sadece Allahın yarattıkları ile sınırlı tutanlar vardır. Bu görüşe göre, Van gölü bizatihi turistik bir değerdir. Bu zihniyetin İstanbul’daki karşılığı bir zamanlar berbat kokan Haliç’i, İzmir’de ise Körfezi ortaya çıkarmışlardır. Bu zihniyet, “alın girin işte göl orada” demektedir adeta.

Etrafında çöplerin, çekirde kabuklarının, mangal küllerinin olması sorun değildir. Göl işte, gir çık…

Böyle düşünenler sözgelimi Mollakasım sahillerinde veya daha ıssız olan Gevaş Göründü köyü, İnköy gibi, Allah’ın yarattığı gibi kalmış ve insan “zehri” pek değmemiş yerlerle Edremit sahillerini bir tutuyorlarsa artık yapacak bir şey kalmamıştır. Zaten tek sorun belediyecilik veya idari işler de değildir…

Daha kötüsü, Allah’ın verdiği doğal güzelliğin üzerinde taş üstüne taş koymadan sahiplenerek, sanki kendi ürünüymüşçesine sahip çıkma pişkinliğidir.

(Resim: Hani Paris’te değil, Karsta Ruslar dönemine yapılmış bir bina, gökdelen değil… Ancak bu estetik zevk epeyce eski bu binanın yaşam kaynağı)

(Resim: Bizdeki yüksek estetik zevkimize göre inşa edilmiş ve edilmekte olan, etrafı gayet güzel çevrilmiş, yakınındaki binalara hiç zarar vermeyen yapılar. 7/24 güneşli odalar garantisi)

Allah aşkına, Akdamarın kilisesini inşa edenlerin hayrına Akdamar Kilisesi ya da Tanrı Haldi kendilerinden razı olsun Urartular’ın onca kalesi, yahut Sarı Süleyman Bey’in Hoşap Kalesi olmasa gölün ve Van’ın ne değeri olurdu. Ve daha kötü bir cümle, göl olmasa Van’ın değeri ne olurdu? Çevre illerinden farkı ne olacaktı?

Kalıcılıkta en şanslı olan sanat olan mimari ve bunun malzemesi olan “yapılar”, hakkı verildiğinde şu an Van’ımızın turizminin hayat damarları olan eserler gibi binlerce yıl fayda üretebiliyorlar. Haydi soralım o zaman, şimdi ekmeğini yediğimiz eserlerin yapıldığı son bin yıldan bu yana, yeni ne ekledik? Tapınaklar inşa edelim, kaleler kuralım demiyoruz, hiç olmazsa elli yıl sonra işe yarayacak bir parkımız, iskelemiz, ya da ürettiğimiz değer var mı?

Bunlar bir yana, adamcağızların bıraktıkları eserlerin hakkını veriyor muyuz? Bunu özellikle kale ve Akdamar’ı hariç tutarak düşünün. (Eh zaten oralar da vahim durumsa olmasın artık). Ayrıca, kadim eserlerin hakkını vermek sadece onları restore etmekten geçmiyor. Kaleye giderken gördüğünüz yol, oradaki esnaf, çıkışta gittiğiniz lokanta, cafe ve dolaştığınız şehir o eserlerin mütemmim bir parçasıdır. Halen Tanrı Haldi’ye inanıp dini amaçlarla kalelerdeki tapınakları ziyaret edenler yoksa, kale veya başka bir turistik yerde harcanan zaman, turistin şehirde harcadığı zamanın belki yüzde yirmisini geçmez.

Tüm dünyada, sahiller ve deniz gören bölgeler, kentlerin zaman geçirmek için şehrin gözbebekleri olarak “gül” gibi iken, bizde üniversite yolu civarındaki Van denizine nazır yerlerde kum ocakları, briketçiler, İskele’de çarpık yapılar, Edremitte (çimento fabrikasını saymıyorum çünkü halen bizde ekonomi > turizm, yani ekonomi turizmden büyük) ise hafta sonları mangal dumanları, hafta içi ise oturmak için bir kaç temiz yer dışında hiç bir şey…

Şüphesiz Van için vatandaşın elindeki son keyif olan mangal ve semaveri yasaklamaya girişmekle turizm şaha kalkmayacak. Ne yapılması gerektiğini, işin erbabı olanlar, memleketine sahip çıkan herhangi bir anadolu şehrinde yapılanları görerek anlıyorlar zaten.

(Resim: Erzurum’da Yakutiye Medresesinin bulunduğu meydan. Şehir içinde bu genişikte meydanımız var mıydı sahi?)

(Resim: Yorumsuz)

Ne yapılmaması gerektiği ise zaten yaşadığında her Van’lı hemşerimiz biliyor. Mesela her taraftan mantar gibi büyüyen inşaatların etrafında yolun tam ortasına serilmiş kumlara izin verilmeyebilir. Etrafı açık tehlike saçan temel kazıları olmayabilir. Sıfır asfaltın üzerinde yürüyen paletli iş makinaları olmayabilir. Yükselmekte olan inşaatlara medeni memleketlerde olduğu gibi branda çektirmek zorunlu tutularak, yukarıdan toz, demir kaynağı kıvılcımı, tuğla düşmesi engellenebilir. Yolun sonunu kapatıp başına işaret levhası koymayarak daracık sokaklarda aracınızla geri geri gitmenize neden olan, üstüne üstlük size kızan beton mikserleri şöförleri ve peşpeşe beton mikserleri olmayabilir. Şantiyesine sadece iş iyi gidiyormu diye gitmeyen, şantiyesi ile çevreye zarar veren bir şeyleri de gören, mühendisler, müteahhitler olabilir. Trafikte yol veren, ışıklara uyan, trafik polislerine cinnet geçirtmeyen yayalar ve şöförler olabilir.

(Resim: Van’da Temmuz ayında çekilmeye çalışılmış bir fotoğraf. Bu fotoğrafın çekildiği tarihte Van henüz dünyanın havası en kirli 27. şehri ilan edilmemişti. Görülen tozun kaynağı, tahmin ettiğiniz gibi inşaatlarımız)

Akşamüstü evinize giderken genzinizi yakmayan bir hava, dünya sağlık örgütünün araştırmasına göre, dünyada araştırmaya tabi bin küsür kentte, havası en pis 27. il olarak Van olmayabilir…

İçinde yaşayana, gelene, gezene, lanet okutmayan, hayran bırakacak, batıdan gelen tayinciler için şark görevi için en güzel hayal olacak şehir olarak yeni bir Van olabilir.

Ama başka bir Van olamaz. Denenmesine rağmen başka bir Bitlis olmadığı gibi.

(Önemli not: Bu ve benzeri yazılarımın yazılış amacını yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermemesi adına her seferinde ifade etmeyi önemli buluyorum. Bu yazının amacı şimdiki veya önceki dönemler için Van Belediyesini, Van Valiliğini veya herhangi bir resmi kurumu karalamak maksatlı yazılmış değildir. Siyasi bir hedefi yoktur. Zaten sorunların yegane kaynağı resmi kurumlardan kadar inşaat sektörümüzdür. Sorunların kaynağının hangi kurumlar veya kişiler olduğu konusu bu yazının amacı ve işi de değildir. Takdir kamuoyunundur. Hedef, Van’ın geleceğini tehdit eden ve insaf sahibi her Van’lının kabul edeceği bu gerçekleri hatırlatmak ve bu yazıdan paye çıkaracaklar için yeniden düşünmenin temin edilmesidir. Bu problemler için sabır telakki edenlere ise denilebilecek tek şey şudur: Ne zamana kadar?)

Ubuntu 11.10 OneiricOcelot Yayınlandı


Ubuntu’nun yeni sürümü olan 11.10 yayınlandı. Neye benzediğini merak ediyorsanız aşağıdaki linkte, ubuntu kurulmuş bilgisayarın neye benzediğini görebilirsiniz. Gerçekten tutturmuşlar. Ama elbette sadece “neye benzediğini”. Detaylar için kurmalısınız. İndirmek için burayı tıklayın.

Gücünden, hızından,pratikten ödün vermek istemeyen Ubuntu’yu 5 yılı aşkındır kullanıyorum. Ve çöktü diye hiç format çekmedim. Çünkü çökmüyor. Windows’a hiç gerek kalmıyor.

Ubuntu 11.10 OneiricOcelot Yayınlandı


Ubuntu’nun yeni sürümü olan 11.10 yayınlandı. Neye benzediğini merak ediyorsanız aşağıdaki linkte, ubuntu kurulmuş bilgisayarın neye benzediğini görebilirsiniz. Gerçekten tutturmuşlar. Ama elbette sadece “neye benzediğini”. Detaylar için kurmalısınız. İndirmek için burayı tıklayın.

Gücünden, hızından,pratikten ödün vermek istemeyen Ubuntu’yu 5 yılı aşkındır kullanıyorum. Ve çöktü diye hiç format çekmedim. Çünkü çökmüyor. Windows’a hiç gerek kalmıyor.