Şafii Mezhebine göre Namaz Kılınışı ve Dualar



Bir blogda namazın nasıl kılındığı hakkındaki yazıya şaşıranlar için:Bir dostum (4 hak mezhepten Şafii mezhebine mensup) nasıl namaz kılınacağını sordu. Aslında mezhepler arasında kılınış farkı yok. Sadece bazı dualar farklı. Bu blogun amacı da tek kişiye yapılmış her türlü bilgisel faydayı çoklamak olduğundan bu ‘temel’ ama internette genellikle Hanefilere göre anlatım olduğundan dolayı aslında bir boşluğu dolduracak olan bu blog girdisini paylaşıyorum.
Budizme göre nasıl ibadet yapılır diye soru sorulmadığından bu blogda ayrıca yayınlamadım. Neticde her türlü bilgisel ihtiyaca cevap vermeyi görev biliyorum.

Şafiilere göre Namaz Kılınışı ve Dualar

Ayaktayken:İlk önce Veccehtü:

(Hanefilerdeki sübhaneke yerine okunur)“Veccehtu vechiye lillezi fetares-semavati vel-erda hanifen muslimen vema ene minel-muşrikine inne salati ve nüsuki ve mahyaye ve memati lillahi rabbil-alemine laşerike lehu ve bizalike umirtu ve ene minel-muslimine.”Sonra Fatiha:E’ûzübillâhimineşşeytânirracîm, Bismillâhirrahmânirrahîm…Elhamdülillâhi Rabbil âlemîn. Errahmânirrahîm. Mâliki yevmiddîn. İyyâke na’büdü ve iyyâke neste’în. İhdinessirâtel müstakîm. Sırâtellezîne en’amte ’aleyhim, ğayril mağdûbi ’aleyhim veleddâllîn. (AMİN)

Sonra Zammı Sure(En kısa olan kevser suresini yazdık, Felak,Nas, İhlas ve diğer sureler de okunabilir)

İnna ateyna kel kevser.fe salli li rabbike venhar. inne şanieke hüvel ebter

Rük’uda (Eğilirken):Subhane rabbiyel azim (3 kez)

Secdede (Alın yere değdirilirken):Subhane rabbiyel a’ala (3 kez)

Otururken:Önce Tahiyat

“Et-tehiyyatü el-mübarekâtü es-salevatü et-tayyibatü lillahi es-selamü aleyke eyyühen-nebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtühü es-selamü aleyna ve ala ibadillah-is-salihine eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden resulullah.”

Sonra Salavat

“Allahümme salli ala Muhammedin ve ala Ali Muhammedin kema salleyte ala İbrahime ve ala Ali İbrahime ve barik ala Muhammedin ve ala Ali Muhammedin kema barekte ala İbrahime ve ala Ali İbrahime fil-alemine inneke Hamidun Mecidun.”

Selam verilirken (sağa ve sola):

Esselamun aleykum ve rahmetullah

Reklamlar

Şafii Mezhebine göre Namaz Kılınışı ve Dualar



Bir blogda namazın nasıl kılındığı hakkındaki yazıya şaşıranlar için:Bir dostum (4 hak mezhepten Şafii mezhebine mensup) nasıl namaz kılınacağını sordu. Aslında mezhepler arasında kılınış farkı yok. Sadece bazı dualar farklı. Bu blogun amacı da tek kişiye yapılmış her türlü bilgisel faydayı çoklamak olduğundan bu ‘temel’ ama internette genellikle Hanefilere göre anlatım olduğundan dolayı aslında bir boşluğu dolduracak olan bu blog girdisini paylaşıyorum.
Budizme göre nasıl ibadet yapılır diye soru sorulmadığından bu blogda ayrıca yayınlamadım. Neticde her türlü bilgisel ihtiyaca cevap vermeyi görev biliyorum.

Şafiilere göre Namaz Kılınışı ve Dualar

Ayaktayken:İlk önce Veccehtü:

(Hanefilerdeki sübhaneke yerine okunur)“Veccehtu vechiye lillezi fetares-semavati vel-erda hanifen muslimen vema ene minel-muşrikine inne salati ve nüsuki ve mahyaye ve memati lillahi rabbil-alemine laşerike lehu ve bizalike umirtu ve ene minel-muslimine.”Sonra Fatiha:E’ûzübillâhimineşşeytânirracîm, Bismillâhirrahmânirrahîm…Elhamdülillâhi Rabbil âlemîn. Errahmânirrahîm. Mâliki yevmiddîn. İyyâke na’büdü ve iyyâke neste’în. İhdinessirâtel müstakîm. Sırâtellezîne en’amte ’aleyhim, ğayril mağdûbi ’aleyhim veleddâllîn. (AMİN)

Sonra Zammı Sure(En kısa olan kevser suresini yazdık, Felak,Nas, İhlas ve diğer sureler de okunabilir)

İnna ateyna kel kevser.fe salli li rabbike venhar. inne şanieke hüvel ebter

Rük’uda (Eğilirken):Subhane rabbiyel azim (3 kez)

Secdede (Alın yere değdirilirken):Subhane rabbiyel a’ala (3 kez)

Otururken:Önce Tahiyat

“Et-tehiyyatü el-mübarekâtü es-salevatü et-tayyibatü lillahi es-selamü aleyke eyyühen-nebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtühü es-selamü aleyna ve ala ibadillah-is-salihine eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden resulullah.”

Sonra Salavat

“Allahümme salli ala Muhammedin ve ala Ali Muhammedin kema salleyte ala İbrahime ve ala Ali İbrahime ve barik ala Muhammedin ve ala Ali Muhammedin kema barekte ala İbrahime ve ala Ali İbrahime fil-alemine inneke Hamidun Mecidun.”

Selam verilirken (sağa ve sola):

Esselamun aleykum ve rahmetullah

Kalabalıkları Anlamak


Bu yazının başlığı “ötekini anlamak” ya da “bizim gibi düşünmeyenleri” anlamak olarak da değiştirilebilir. Nitekim kalabalık olan bir kitle bizim gibi düşünüyorsa veya “bizden” ise o kitleyi zaten haklı görmekteyiz. Bunun dışında olanlar ise sayıca bizden kat kat da fazla olsa haksızdır.

Haksız görülenleri veya yanlış görülenleri yok etmek veya onlara kin duymak dünyanın ve ülkemizin yakın tarihinin bir teamülü idi. Yavaş yavaş ortadan kalsa da halen bazı Afrika ülkelerinde sürdürülen bir ‘teamül’. Ülkemiz için Birkaç örnek verilecek olursa, dilsel özürlük talep eden Kürtler, dinsel özgürlüklerini arayan Müslümanlar başta olmak üzere bir kesimin taleplerinin tam karşılığı, Kürtler için “bölücü” hatta “vatan haini”, müslümanlar için ise “İrticacı” idi. Bu gruplar onlar gibi düşünmeyenlere göre (bunun resmi haline rejim denilirdi) düşmandı. Kesin çözüm ise “yok etmek” veya “inkar” etmek idi.

Alkolsüz Bira

Zaman içinde bu politikaların pragmatik olarak bir anlamı olmadığı anlaşılınca (çünkü kimse duygusal nedenlerden ötütü politika değiştirmiyor) “öteki” olanların zararsız versiyonları kavramsal olarak üretildi. Mesela Kürtler “Dağ Türkü” veya “Peçeneklerden gelme” oldu. Ortak tarihe sıkça atıflar yapıldı. Müslümanlar (müslümanlar diyorum çünkü sistem onları bilerek veya bilmeyerek ‘islamcılaştırmayana’ değin öyle sadece müslüman kimlikleri vardı) ise birebir bir “rebranding” (yeniden markalama) işlemine tabi tutulmadıysalar da, sembolizma yönü ile epey tahrifata uğradı. Mesela halen farkını bilinmeyen “baş örtüsü”, türbana karşı “zararsız versiyon” olarak piyasaya sunuldu. Ruhu itibariyle kollektivist olan İslam yerine “Allahla kul arasına” sıkıştırılmış, “herkesin kendi bacağından asıldığı” yüksek bireyci bir İslam modeli ortaya konuldu. Ve zaten “toplu hedef olmaktan” endişe eden “öteki” olanlar haklı endişeleri sonucunda bu modellere farkına varmadan entegre oldular.

Karşı olunandan “kötü unsurları ayıklamak suretiyle” yeni ve zararsız “versiyonlar” ihdas etmek, bir zamanların başarısız ticari girişimi olan “alkolsüz bira”yı ne kadar da çağrıştırıyor. Bu ürün ilk çıktığında herkes hep bir ağızdan “insanlara masumane yollardan birayı alıştırmaya çalışıyorlar” diye feveran ettik. Bilimsel olarak bunu ne kadar başardığı veya başarabileceği ölçülmemiş olsa da “tavşanı aklınıza getirmeyin” darb-ı meselinde olduğu gibi alkolsüz biranın, birayı akla getirmesi gibi, başta biraz çarpık bir benzetme ile de olsa benzettiğimiz yeni versiyon, “Bireyselci müslümanların” ve “Dağ Türklerinin” de tabiri caizse alkollü ya da tehlikeli olarak algılanan halleri olan “irticacı” ve “bölücü”leri çağrıştırmaları da geç olmadı. Bu çağrışımlar da zaman içinde yıkıldı daha az dile getirilir oldu. Ancak “özüne dönen mutantlar” ortaya çıkmaya başladı ve onlar da “kalabalık” haline geldiler.

Acının İntikali

Çünkü, “eskilerin hikayeleri” ile büyüyen bir nesil, eskisinden daha sert söylemlere bürünmeye başladı. Bu durum diasporadaki Ermeniler için de Ermenilerin eski komşuları olan bizler için de geçerli. Geçmişte “her ne olmuş ise” olup bitiverenlerin “sözlü tarihle” silsile yoluyla olaya şahit olanlardan onların zürriyetine intikali, olaya şahit olanların yaşadıkları “kişisel tarihlerine” atfen döktükleri gözyaşlarının onların zürriyetlerinde “kine” dönüşmesine neden olabiliyor. Konumuz için örnekleri ise “köyler boşaltıldığında” yaşadıklarını anlatan mağdurların göz yaşları bugün o olaylara şahit olmamış genç nesillerde “kaynağı atalarının gözyaşları” olan bir kine dönüşebiliyor. Burada vurgulanan nokta “acının intikali” meselesinin haklılığı değil, “acının kaynağının intikal sırasında değişime uğramasıdır”. Bunun mübalağa olduğunu düşünmemeli. Bir zamanlar “millet-i sadıka” olan Ermeni bugün nasıl olup ta bir “küfür” haline dönüşebildi ise, ya da eski komşular olan “Türkler ve Kürtler” nasıl “soykırım” icra edenler olarak yorumlaya başlandı ise, bugün Türkiye yakın tarihinin, “yakın tarih” olmaktan “uzak tarih” olmaya başlaması ile “intikal eden acı” artık kristalleşmeye başlayarak bugün Kürtler veya Müslümanlar için geçmişte olup bitiverenlere şahit olanlardan daha büyük bir hırsla, “geçmiş” hedef tahtasına konabiliyor.

Hatta daha da ötesinde insanoğlu, kadim medeniyetleri içinde (Eski Yunan, Hindistan, Pers) “güçlü krallarını” nesilden nesile anlatara “Tanrı” veya “Şeytan” olarak gösterecek kadar mitolojik bir ruha sahipse herhalde Birkaç nesil içinde kendi acısını da “mahabbarata” ya dönüştürebilir.

“Amerika emretti, İsrailin işi, büyümemizi hazmedemiyorlar… “ ya da “öğrenilmiş komplo üreticiliği”

Başlıklara bakılarak daldan dala atladığımız sanılmasın. Şimdi yukarıda anlatılan “öteki” profilinin ve onun “tehlikeli mutantlarının” “biz” olarak nitelendirebileceğim, medyamız, sokaklarımız, kahvehanelerimiz, evimiz işyerimizdeki ara sohbetlerimiz ekosistemde nasıl yorumlandığına eğilelim.

Pankart açan, bağıran, kızan hatta daha da ötesinde basit fiziksel şiddete başvuranların (bu söz dizesinin tavanını burada sınırlandırıyorum, çünkü bunun üzerindekinin ‘haklılık payı’ yok olmamalıdır), her kim olurlarsa olsunlar eskiden “yok edilmesi gereken” ya da “inkar edilen” imgeler olduğuna değinmiştik. Bugün ise merhametten olsa gerek, bu kitleler “yok edilmesi gereken” kitleler olarak görünmüyor. “Kandırılmış, hatta birilerinin (ki eskiden Kızıl Ordu, Komünistler, yerine göre arasıra Masonlar iken günümüzde ya ‘Amarika’ ya ‘İsrail’) oyununa gelmiş olarak görülüyor.” Bu kitlelerin “ne olduğu” ve “ne söylediği” yerine, hemen ıslah edilmeleri gereken yönleri vurgulanıyor. Hatta iyi niyetli ama biraz basiretsizlikle; bu kitleleri “sporla, sosyal aktivitelerle” üzerine eğilerek “X” gibi eylemler yerine “Y” gibi eylemler yapsınlar şeklinde bir dönüşüm faaliyetine tabi tutmaya çalışılıyor. Gerçi icra makamlarının ‘ali menfaatler’ odağındaki stratejilere elbette müdahalesi mümkün olmadığından ancak bu kadarını gerçekleştirebiliyorlar (haklı olarak ve takdire şayan bir biçimde). Geçenlerde bir ilimize ait bir gezici kütüphane kapmanyasının billboardlardaki başlığı tam da bu hususa iyi bir örnek teşkil ediyordu (elbette reklamcının muzipliği de olabilir) “……’da yürüyüş var” . Resmi kurumlara ve çalışmalarına saygıdan ötürü isim belirtilmemesi uygun olacak. Bu başlığı okuyunca “kesin eylem var” demeye kalmadan, altında “kitap okuma kampanyasının” tanıtımını görünce bu ince nükteye gülümsemeden edemiyorsunuz.

Demek ki yüzbinleri bulsa bile birileri (hatta rebranding’den önce güya bize göre bizden olan ama sonra yoldan sapmış diye itham ettiğimiz birileri) “farklı düşününce” kesin “maniple” edilmiş oluyor.

Türkiye’de Afrika dillerinden Zulu dili konuşulmasını isteyen birileri olduğunu varsayalım. Bu adamlar demokratik olarak eylem yaptıklarında birileri dese ki: “kessin (şeddeli s) Yahudilerin işidir”. O zaman biz gülüp te “bu kadar da olmaz” deriz. Ya da gerçekten Zulu dilini “hain emeller için istiyorlarsa bile”, “…arkadaş adamın dilini konuşturmuyorsun, tabii gelir eylem yapar” deriz. Ama Zuluca yerine Kürtçe ya da Cem Evi dersek cevap belli. “Bu eylemi zaten hainler icra ediyor, o yüzden haksızdırlar.” Yahut başka bir deyimle “CIA ajanları yoğurdun ‘anayasal’ güvence altında siyah sayıldığı bir yerde ‘yoğurt’ beyazdır diye eylem tertipleyenlere ‘destek’ olsalar. Eylemi yapanlar ‘maniple’ edildiklerinden dolayı haksızdırlar. Oysa CIA ajanlarının maniple ettiği iddia edilen eylemlerin ‘zemininin hazır olduğunu’ daha da önemlisi sorunun da bu zemin olduğunu hiç düşünmeyiz. Gerek te yoktur… Haberleri izlerken komplo kurup küfretmek daha kolaydır.

Peki ‘sümme haşa’ kalabalıklar ‘maniple’ olup da eylem yapacak kadar ‘cahil’ midirler?

Crowdsourcing Trendi

Türkiye’ye henüz ithalatı gerçekleşmemiş nadide bir fikri trend var adı “crowdsourcing”. Kavramı icat edenin ceddine rahmet; “crowd” yani kalabalık kelimesi ile “outsourcing” (dış kaynak kullanımı) kelimelerini birleştirerek aslında unuttuğumuz bir gerçeği kavramsallaştırmışlar, o kavram ise “kalabalıkların bilgeliği”

Bu kavram ihdas olunana değin, ben dahil birçok insan, gençlik okumalarımda önemli yeri olan “Gustav Le Bon” sayesinde, kalabalıkların toplam aklını, onu teşkil edenlerin akıllarının toplamından daha düşük zannediyorduk. (Gustav Le Bon’a rahmet okumuyoruz bu yüzden)

Oysa artık neredeyse resmi (tabii ki henüz bizde değil) bir “karar destek sistemi” olan crowdsourcing ile yapılan çalışmaların sonuçları ve yazılan eserler şu gerçekliğe işaret ediyor:

“İlgili konu ile ilgili uyarılmış kitlelerin toplam aklı, onu teşkil edenlerin aklından daha fazladır (Gustav Le Bon’un kemikleri sızlıyor) ya da “İstişare’de bereket vardır”. (Dipnot kabilinden: Bir oluşumu da istişare saymak için üst sınır yoktur)”.

Konu ile ilgili Birkaç ciddi örnek vermek yerinde olacaktır. Mesela ABD’de Iowa Üniversitesi, dünyadaki politik olayların ne olacağına dair bir borsa oluşturmuştur. (Bu borsa IEM diye kısaltılır). Bu borsada insanlar paralarını mesela “Obama bu seçimde kaybeder” ya da “kazanır” şeklinde yüzlerce sonuçtan oluşan forward sözleşmelerine yatırırlar. Öngörüleri tutarsa para kazanırlar. Tutmazsa kaybederler. Ayrıca o çok sevdiğimiz maniplasyonlara karşı herkesin alabileceği ‘lot’ adedi sınırlıdır. Bu borsanın bir çok başarısı yanında, en ilginç başarısı şu: Bush ile Kerry’in amansız rekabeti sırasında ‘medya’daki anketler Kerry’in kazanacağını göstermekteydi. Buna rağmen IEM borsası Bush’un kazanacağını gösteriyordu. Hatta son gece yarısına doğru IEM’deki oyların %50,45’inin Bush, %49,55’inin Kerry tarafından alınacağını öngörüsü sandıktan çıkan gerçeğin “kusursuz bir fotoğrafı”# gibiydi.

Yine kalabalıkların doğru çıkan kehanetlerine bir örnek de iş dünyasından. Kanadada bulunan ve işleri ‘çok kesat’ giden Goldcorp adlı bir madencilik firması sahada yaptığı tüm araştırmalara rağmen altın madeni bulamayınca yeni gelen CEO, firma tarafından yapılan araştırma verilerini internette yayınlayarak bu verilere göre araştırma sahaları içinde altın madeninin yerini bulana 500.000 dolar ödül vadediyor. Bu çılgınca fikir tutuyor. İçinde 3 boyutlu bilgisayar modelleme tekniği kullananların da bulunduğu katılımcılar sayesinde 3 milyar dolarlık rezerve sahip bir altın madeni bulunuyor ve firma Kanadanın en büyük madencilik firması oluyor.

Bu kadar örnek halen az ise “Yeni Zellanda”nın polislerle ilgili mevzuatı oluşturmak için crowdsourcing kullandığı hususunu# (referandum değil, insanlar evet hayır yerine bizzat yasanın inşasına katılıyor), NASA’nin Mars yüzeyi fotoğraflarını değerlendirmek için “kalabalıkları” kullanıdğı, Linux adlı işletim sistemininin milyonlarca yazılımcının “gönüllü” olarak geliştirdiği, Wikipedia adlı ansiklopedinin içerinin %75’inden fazlasını “kalabalıkların” oluşturduğunu belirtelim.

Elbette kalabalıklar “mutlak bilge değildir”, crowdsourcing’in bir çok fiyasko örneği de vardır. Ama fiyaskolar çoğu kez, kalabalıkların “yanlış düşünmesinden” değil “yanlış yorumlanmasından” kaynaklanıyor. Bunun dışında nadir kitle yanılmalarına atfen, kalabalıklarla “uyarılmış, ya da fikir üretmeye hazır” kalabalıkları ayırıyoruz.

Şimdi crowdsourcing ile yazımızın ne ilgisi var?

İhlaslı bir demokrat

‘İhlas’ samimi, karşılıksız ve riyadan uzak olmaktır. Demokrasi ile ‘kitlelerin yönetimi’ demek ise de demokrat ‘halkın kararına’ değer veren ve uyan kişi demektir. Çoğulculuk ve çoğunlukçuluk tartışmalarına girmeden geçerek, baştan kabul etmek gerek ki ‘demokrasiye’ ya da ‘halkın takdirine’ çoğu kez ‘öyle icap ettiği’ ya da ‘başka alternatifi’ bulunmadığı için inanılıyor. Yani ‘ihlaslı bir demokrat’lar belki varsa da henüz böyle bir kavram yok.

Ancak crowdsourcing örnekleri ve felsefesi, kişiyi ‘ihlaslı bir demoktat’ kılıyor. Yani kitlelerin kararına saygı duymayı aşıp ‘altında bir hikmet’ aramayı ya da ‘kitleleri dikkatle dinlemeyi’ öğretiyor.

Şimdi başa dönelim ve her nasıl düşünürsek düşünelim, bizim gibi düşünmeyenlerin eylemlerini ‘maniple’ edilmiş diye yaftalamadan ‘kitlelerin bilgeliği’ ile yorumlayalım. Yine düz mantığa girersek ‘cam kıranlar haklıdır iyi ki cam kırmışlar’ diye sonuç çıkarabiliriz. Amacımız ‘düşüncelerin sonuçlarını teyit’ değil, ‘kaynaklarını tedkik’ olsun. O zaman hemen olması gerektiği gibi düşünürüz. Bu adamlar neden bağırıyor, neden ‘başına gelecekleri’ göze alıp eylemler yapıyorlar. Haklı olmasınlar hadi… Ama ‘kaynağı’ nedir?

Burada atıf yapılanları sadece Türkiye’nin doğusundaki eylemler olarak düşünmemek gerekir. Buna Türkiye’nin doğusundaki eylemler yanında, geçmişte farklı ideolojilerin eylemleri, Filistini, Mısırı ve Tunusu da eklemek gerek.

Eğer ‘ihlaslı bir demokrat’ iseniz, ‘içinizden küfretmeden önce’ eğer ‘değerli vaktinizi almayacaksa’ küfrettiğiniz konuların geçmişini araştırın. Bahse girebilirim, bırakın anlamayı, karşı çıktığınız şeylerin savunucusu bile olabilirsiniz. Arap çöllerine ajan olarak gönderilen ajan Lawrence’nin iddialar doğruysa zamanlar Araplaşması gibi.

Ancak daha ileri gitmeye gerek yok. Tam doymadan sofrayı terk etmek gerek ki, yenilerine yer kalsın.

 

Suat ATAN

VAN

12 Şubat 2010

Kalabalıkları Anlamak


Bu yazının başlığı “ötekini anlamak” ya da “bizim gibi düşünmeyenleri” anlamak olarak da değiştirilebilir. Nitekim kalabalık olan bir kitle bizim gibi düşünüyorsa veya “bizden” ise o kitleyi zaten haklı görmekteyiz. Bunun dışında olanlar ise sayıca bizden kat kat da fazla olsa haksızdır.

Haksız görülenleri veya yanlış görülenleri yok etmek veya onlara kin duymak dünyanın ve ülkemizin yakın tarihinin bir teamülü idi. Yavaş yavaş ortadan kalsa da halen bazı Afrika ülkelerinde sürdürülen bir ‘teamül’. Ülkemiz için Birkaç örnek verilecek olursa, dilsel özürlük talep eden Kürtler, dinsel özgürlüklerini arayan Müslümanlar başta olmak üzere bir kesimin taleplerinin tam karşılığı, Kürtler için “bölücü” hatta “vatan haini”, müslümanlar için ise “İrticacı” idi. Bu gruplar onlar gibi düşünmeyenlere göre (bunun resmi haline rejim denilirdi) düşmandı. Kesin çözüm ise “yok etmek” veya “inkar” etmek idi.

Alkolsüz Bira

Zaman içinde bu politikaların pragmatik olarak bir anlamı olmadığı anlaşılınca (çünkü kimse duygusal nedenlerden ötütü politika değiştirmiyor) “öteki” olanların zararsız versiyonları kavramsal olarak üretildi. Mesela Kürtler “Dağ Türkü” veya “Peçeneklerden gelme” oldu. Ortak tarihe sıkça atıflar yapıldı. Müslümanlar (müslümanlar diyorum çünkü sistem onları bilerek veya bilmeyerek ‘islamcılaştırmayana’ değin öyle sadece müslüman kimlikleri vardı) ise birebir bir “rebranding” (yeniden markalama) işlemine tabi tutulmadıysalar da, sembolizma yönü ile epey tahrifata uğradı. Mesela halen farkını bilinmeyen “baş örtüsü”, türbana karşı “zararsız versiyon” olarak piyasaya sunuldu. Ruhu itibariyle kollektivist olan İslam yerine “Allahla kul arasına” sıkıştırılmış, “herkesin kendi bacağından asıldığı” yüksek bireyci bir İslam modeli ortaya konuldu. Ve zaten “toplu hedef olmaktan” endişe eden “öteki” olanlar haklı endişeleri sonucunda bu modellere farkına varmadan entegre oldular.

Karşı olunandan “kötü unsurları ayıklamak suretiyle” yeni ve zararsız “versiyonlar” ihdas etmek, bir zamanların başarısız ticari girişimi olan “alkolsüz bira”yı ne kadar da çağrıştırıyor. Bu ürün ilk çıktığında herkes hep bir ağızdan “insanlara masumane yollardan birayı alıştırmaya çalışıyorlar” diye feveran ettik. Bilimsel olarak bunu ne kadar başardığı veya başarabileceği ölçülmemiş olsa da “tavşanı aklınıza getirmeyin” darb-ı meselinde olduğu gibi alkolsüz biranın, birayı akla getirmesi gibi, başta biraz çarpık bir benzetme ile de olsa benzettiğimiz yeni versiyon, “Bireyselci müslümanların” ve “Dağ Türklerinin” de tabiri caizse alkollü ya da tehlikeli olarak algılanan halleri olan “irticacı” ve “bölücü”leri çağrıştırmaları da geç olmadı. Bu çağrışımlar da zaman içinde yıkıldı daha az dile getirilir oldu. Ancak “özüne dönen mutantlar” ortaya çıkmaya başladı ve onlar da “kalabalık” haline geldiler.

Acının İntikali

Çünkü, “eskilerin hikayeleri” ile büyüyen bir nesil, eskisinden daha sert söylemlere bürünmeye başladı. Bu durum diasporadaki Ermeniler için de Ermenilerin eski komşuları olan bizler için de geçerli. Geçmişte “her ne olmuş ise” olup bitiverenlerin “sözlü tarihle” silsile yoluyla olaya şahit olanlardan onların zürriyetine intikali, olaya şahit olanların yaşadıkları “kişisel tarihlerine” atfen döktükleri gözyaşlarının onların zürriyetlerinde “kine” dönüşmesine neden olabiliyor. Konumuz için örnekleri ise “köyler boşaltıldığında” yaşadıklarını anlatan mağdurların göz yaşları bugün o olaylara şahit olmamış genç nesillerde “kaynağı atalarının gözyaşları” olan bir kine dönüşebiliyor. Burada vurgulanan nokta “acının intikali” meselesinin haklılığı değil, “acının kaynağının intikal sırasında değişime uğramasıdır”. Bunun mübalağa olduğunu düşünmemeli. Bir zamanlar “millet-i sadıka” olan Ermeni bugün nasıl olup ta bir “küfür” haline dönüşebildi ise, ya da eski komşular olan “Türkler ve Kürtler” nasıl “soykırım” icra edenler olarak yorumlaya başlandı ise, bugün Türkiye yakın tarihinin, “yakın tarih” olmaktan “uzak tarih” olmaya başlaması ile “intikal eden acı” artık kristalleşmeye başlayarak bugün Kürtler veya Müslümanlar için geçmişte olup bitiverenlere şahit olanlardan daha büyük bir hırsla, “geçmiş” hedef tahtasına konabiliyor.

Hatta daha da ötesinde insanoğlu, kadim medeniyetleri içinde (Eski Yunan, Hindistan, Pers) “güçlü krallarını” nesilden nesile anlatara “Tanrı” veya “Şeytan” olarak gösterecek kadar mitolojik bir ruha sahipse herhalde Birkaç nesil içinde kendi acısını da “mahabbarata” ya dönüştürebilir.

“Amerika emretti, İsrailin işi, büyümemizi hazmedemiyorlar… “ ya da “öğrenilmiş komplo üreticiliği”

Başlıklara bakılarak daldan dala atladığımız sanılmasın. Şimdi yukarıda anlatılan “öteki” profilinin ve onun “tehlikeli mutantlarının” “biz” olarak nitelendirebileceğim, medyamız, sokaklarımız, kahvehanelerimiz, evimiz işyerimizdeki ara sohbetlerimiz ekosistemde nasıl yorumlandığına eğilelim.

Pankart açan, bağıran, kızan hatta daha da ötesinde basit fiziksel şiddete başvuranların (bu söz dizesinin tavanını burada sınırlandırıyorum, çünkü bunun üzerindekinin ‘haklılık payı’ yok olmamalıdır), her kim olurlarsa olsunlar eskiden “yok edilmesi gereken” ya da “inkar edilen” imgeler olduğuna değinmiştik. Bugün ise merhametten olsa gerek, bu kitleler “yok edilmesi gereken” kitleler olarak görünmüyor. “Kandırılmış, hatta birilerinin (ki eskiden Kızıl Ordu, Komünistler, yerine göre arasıra Masonlar iken günümüzde ya ‘Amarika’ ya ‘İsrail’) oyununa gelmiş olarak görülüyor.” Bu kitlelerin “ne olduğu” ve “ne söylediği” yerine, hemen ıslah edilmeleri gereken yönleri vurgulanıyor. Hatta iyi niyetli ama biraz basiretsizlikle; bu kitleleri “sporla, sosyal aktivitelerle” üzerine eğilerek “X” gibi eylemler yerine “Y” gibi eylemler yapsınlar şeklinde bir dönüşüm faaliyetine tabi tutmaya çalışılıyor. Gerçi icra makamlarının ‘ali menfaatler’ odağındaki stratejilere elbette müdahalesi mümkün olmadığından ancak bu kadarını gerçekleştirebiliyorlar (haklı olarak ve takdire şayan bir biçimde). Geçenlerde bir ilimize ait bir gezici kütüphane kapmanyasının billboardlardaki başlığı tam da bu hususa iyi bir örnek teşkil ediyordu (elbette reklamcının muzipliği de olabilir) “……’da yürüyüş var” . Resmi kurumlara ve çalışmalarına saygıdan ötürü isim belirtilmemesi uygun olacak. Bu başlığı okuyunca “kesin eylem var” demeye kalmadan, altında “kitap okuma kampanyasının” tanıtımını görünce bu ince nükteye gülümsemeden edemiyorsunuz.

Demek ki yüzbinleri bulsa bile birileri (hatta rebranding’den önce güya bize göre bizden olan ama sonra yoldan sapmış diye itham ettiğimiz birileri) “farklı düşününce” kesin “maniple” edilmiş oluyor.

Türkiye’de Afrika dillerinden Zulu dili konuşulmasını isteyen birileri olduğunu varsayalım. Bu adamlar demokratik olarak eylem yaptıklarında birileri dese ki: “kessin (şeddeli s) Yahudilerin işidir”. O zaman biz gülüp te “bu kadar da olmaz” deriz. Ya da gerçekten Zulu dilini “hain emeller için istiyorlarsa bile”, “…arkadaş adamın dilini konuşturmuyorsun, tabii gelir eylem yapar” deriz. Ama Zuluca yerine Kürtçe ya da Cem Evi dersek cevap belli. “Bu eylemi zaten hainler icra ediyor, o yüzden haksızdırlar.” Yahut başka bir deyimle “CIA ajanları yoğurdun ‘anayasal’ güvence altında siyah sayıldığı bir yerde ‘yoğurt’ beyazdır diye eylem tertipleyenlere ‘destek’ olsalar. Eylemi yapanlar ‘maniple’ edildiklerinden dolayı haksızdırlar. Oysa CIA ajanlarının maniple ettiği iddia edilen eylemlerin ‘zemininin hazır olduğunu’ daha da önemlisi sorunun da bu zemin olduğunu hiç düşünmeyiz. Gerek te yoktur… Haberleri izlerken komplo kurup küfretmek daha kolaydır.

Peki ‘sümme haşa’ kalabalıklar ‘maniple’ olup da eylem yapacak kadar ‘cahil’ midirler?

Crowdsourcing Trendi

Türkiye’ye henüz ithalatı gerçekleşmemiş nadide bir fikri trend var adı “crowdsourcing”. Kavramı icat edenin ceddine rahmet; “crowd” yani kalabalık kelimesi ile “outsourcing” (dış kaynak kullanımı) kelimelerini birleştirerek aslında unuttuğumuz bir gerçeği kavramsallaştırmışlar, o kavram ise “kalabalıkların bilgeliği”

Bu kavram ihdas olunana değin, ben dahil birçok insan, gençlik okumalarımda önemli yeri olan “Gustav Le Bon” sayesinde, kalabalıkların toplam aklını, onu teşkil edenlerin akıllarının toplamından daha düşük zannediyorduk. (Gustav Le Bon’a rahmet okumuyoruz bu yüzden)

Oysa artık neredeyse resmi (tabii ki henüz bizde değil) bir “karar destek sistemi” olan crowdsourcing ile yapılan çalışmaların sonuçları ve yazılan eserler şu gerçekliğe işaret ediyor:

“İlgili konu ile ilgili uyarılmış kitlelerin toplam aklı, onu teşkil edenlerin aklından daha fazladır (Gustav Le Bon’un kemikleri sızlıyor) ya da “İstişare’de bereket vardır”. (Dipnot kabilinden: Bir oluşumu da istişare saymak için üst sınır yoktur)”.

Konu ile ilgili Birkaç ciddi örnek vermek yerinde olacaktır. Mesela ABD’de Iowa Üniversitesi, dünyadaki politik olayların ne olacağına dair bir borsa oluşturmuştur. (Bu borsa IEM diye kısaltılır). Bu borsada insanlar paralarını mesela “Obama bu seçimde kaybeder” ya da “kazanır” şeklinde yüzlerce sonuçtan oluşan forward sözleşmelerine yatırırlar. Öngörüleri tutarsa para kazanırlar. Tutmazsa kaybederler. Ayrıca o çok sevdiğimiz maniplasyonlara karşı herkesin alabileceği ‘lot’ adedi sınırlıdır. Bu borsanın bir çok başarısı yanında, en ilginç başarısı şu: Bush ile Kerry’in amansız rekabeti sırasında ‘medya’daki anketler Kerry’in kazanacağını göstermekteydi. Buna rağmen IEM borsası Bush’un kazanacağını gösteriyordu. Hatta son gece yarısına doğru IEM’deki oyların %50,45’inin Bush, %49,55’inin Kerry tarafından alınacağını öngörüsü sandıktan çıkan gerçeğin “kusursuz bir fotoğrafı”# gibiydi.

Yine kalabalıkların doğru çıkan kehanetlerine bir örnek de iş dünyasından. Kanadada bulunan ve işleri ‘çok kesat’ giden Goldcorp adlı bir madencilik firması sahada yaptığı tüm araştırmalara rağmen altın madeni bulamayınca yeni gelen CEO, firma tarafından yapılan araştırma verilerini internette yayınlayarak bu verilere göre araştırma sahaları içinde altın madeninin yerini bulana 500.000 dolar ödül vadediyor. Bu çılgınca fikir tutuyor. İçinde 3 boyutlu bilgisayar modelleme tekniği kullananların da bulunduğu katılımcılar sayesinde 3 milyar dolarlık rezerve sahip bir altın madeni bulunuyor ve firma Kanadanın en büyük madencilik firması oluyor.

Bu kadar örnek halen az ise “Yeni Zellanda”nın polislerle ilgili mevzuatı oluşturmak için crowdsourcing kullandığı hususunu# (referandum değil, insanlar evet hayır yerine bizzat yasanın inşasına katılıyor), NASA’nin Mars yüzeyi fotoğraflarını değerlendirmek için “kalabalıkları” kullanıdğı, Linux adlı işletim sistemininin milyonlarca yazılımcının “gönüllü” olarak geliştirdiği, Wikipedia adlı ansiklopedinin içerinin %75’inden fazlasını “kalabalıkların” oluşturduğunu belirtelim.

Elbette kalabalıklar “mutlak bilge değildir”, crowdsourcing’in bir çok fiyasko örneği de vardır. Ama fiyaskolar çoğu kez, kalabalıkların “yanlış düşünmesinden” değil “yanlış yorumlanmasından” kaynaklanıyor. Bunun dışında nadir kitle yanılmalarına atfen, kalabalıklarla “uyarılmış, ya da fikir üretmeye hazır” kalabalıkları ayırıyoruz.

Şimdi crowdsourcing ile yazımızın ne ilgisi var?

İhlaslı bir demokrat

‘İhlas’ samimi, karşılıksız ve riyadan uzak olmaktır. Demokrasi ile ‘kitlelerin yönetimi’ demek ise de demokrat ‘halkın kararına’ değer veren ve uyan kişi demektir. Çoğulculuk ve çoğunlukçuluk tartışmalarına girmeden geçerek, baştan kabul etmek gerek ki ‘demokrasiye’ ya da ‘halkın takdirine’ çoğu kez ‘öyle icap ettiği’ ya da ‘başka alternatifi’ bulunmadığı için inanılıyor. Yani ‘ihlaslı bir demokrat’lar belki varsa da henüz böyle bir kavram yok.

Ancak crowdsourcing örnekleri ve felsefesi, kişiyi ‘ihlaslı bir demoktat’ kılıyor. Yani kitlelerin kararına saygı duymayı aşıp ‘altında bir hikmet’ aramayı ya da ‘kitleleri dikkatle dinlemeyi’ öğretiyor.

Şimdi başa dönelim ve her nasıl düşünürsek düşünelim, bizim gibi düşünmeyenlerin eylemlerini ‘maniple’ edilmiş diye yaftalamadan ‘kitlelerin bilgeliği’ ile yorumlayalım. Yine düz mantığa girersek ‘cam kıranlar haklıdır iyi ki cam kırmışlar’ diye sonuç çıkarabiliriz. Amacımız ‘düşüncelerin sonuçlarını teyit’ değil, ‘kaynaklarını tedkik’ olsun. O zaman hemen olması gerektiği gibi düşünürüz. Bu adamlar neden bağırıyor, neden ‘başına gelecekleri’ göze alıp eylemler yapıyorlar. Haklı olmasınlar hadi… Ama ‘kaynağı’ nedir?

Burada atıf yapılanları sadece Türkiye’nin doğusundaki eylemler olarak düşünmemek gerekir. Buna Türkiye’nin doğusundaki eylemler yanında, geçmişte farklı ideolojilerin eylemleri, Filistini, Mısırı ve Tunusu da eklemek gerek.

Eğer ‘ihlaslı bir demokrat’ iseniz, ‘içinizden küfretmeden önce’ eğer ‘değerli vaktinizi almayacaksa’ küfrettiğiniz konuların geçmişini araştırın. Bahse girebilirim, bırakın anlamayı, karşı çıktığınız şeylerin savunucusu bile olabilirsiniz. Arap çöllerine ajan olarak gönderilen ajan Lawrence’nin iddialar doğruysa zamanlar Araplaşması gibi.

Ancak daha ileri gitmeye gerek yok. Tam doymadan sofrayı terk etmek gerek ki, yenilerine yer kalsın.

 

Suat ATAN

VAN

12 Şubat 2010

Van’da bir takım yerel gazetelere ilişkin bazı gerçekler


Ispatla mükellef olduğumu biliyorum ancak isim ve kuruluşları burada yayınlamaya gerek yok nitekim şikayetini yazacağım kuruluş ve isimler ola ki yine ‘mailleri görmemiş’ olsunlar.

Medyanın operatif fonksiyonu, medyanın kendin kendi tanımladığı ‘efsanevi’ rollere göre biraz kuru ve hissiz bir tanım da olsa aslında tam olarak “insanlara haber ulaştırmadır”.

Burada ise “haber” ifadesi devreye giriyor. “Haber” nedir?

Konumuz yerel gazeteler olduğundan “haber” nedir tanımını kendi subjektif görüşümüzle oluşturmak yerine bazı karşılaştırmalar yaparak bu hususta hakkaniyet içinde bir çerçeve oluşturalım.

  1. Seçim dönemlerinde “parasıyla” tanıtım yapmak masum bir eylem haline gelmiştir. Gazeteye veya gazetenin internet sitesine çıkan “bir adam” hakkında uzun uzadıya yazılanlar para vasıtasıyla “haber değeri” taşımaktadır.
  2. Yerel gazetelerin ana haber kaynağı olan “ajanslar”  bir nevi “fason üretim” haber fabrikaları olduğundan önüne ne gelirse “haber” saymakta bu suretle bazen saçmasapan metinler de bir ajanstan gelerek “haber” niteliği kazanmaktadır.
  3. Haber tekstlerinde  “…kaydetti”, “…bildirdi”, “…startını verdi”, “…dedi” klişleri ile yazılan ve yarısı katılımcıları protokol sırasına göre sıralayan metinler toplantılara, etkinliklere görev icabı gelen beş on dakika dinleyip kaçan “muhabirlerin” insafı ile husule geldiklerinden dolayı bazen birkaç sayfa haber metni okuyup “açıklayıcılık namına” tek ifade görünmeyebilmektedir.
  4. Eğer ortalıkta fazla “haber” yoksa X kurumunun Y Müdürünün bir beyanatı veya yaptığı ufak bir çalışma “Flash haber” olmaktadır.
  5. Köşeyazarları nadiren suya sabuna dokunmaktadır. Yerelde olan biteni yorumlamak yerine “havadan sudan” ile iktifa etmektedirler (elbette hakları vardır ama ara sıra bulutlardan yere inmek gerekmez mi?). Yerelde olan bitenle ilgilenenler ise “belge ve mesnetlerle” konuşmak yerine “ sadece sokak aralarındaki dedikoduları tekst haline getirerek medyanın toplumsal değişimi sağlama "misyonunu” tersine çevirerek, kendileri toplumun “değişmesi gereken yönlerine” doğru değişmektedirler.

Buraya kadar yazılanlar “olanlardı” şimdi de olmayanlara gelelim.

  1. Kendi tecrübemle sabittir. Bazı saygın ulusal medya kuruluşlarına en ufak bir yazı veya basın bültenini değil kurum adına kişisel olarak bile gönderdiğinizde içeriğin yayınlanıp yayınlamaması bir yana en azından aynı gün olumlu veya olumsuz bir cevap verilmektedir. Ancak bizim Van’da (bazı gazeteleri diyemeyeceğim ama bazı yazarları tenzih ederim) gönderdiğiniz bültenlerde “Reuterse layık” haber gönderseniz bile maalesef geri dönülmemektedir.  Şimdi soranlar olacaktır. Nereye göndermiştiniz? Elbette ilgili gazetelerin web sayfalarında bildirdikleri e-postalara ve bazılarının iletişim formlarına.
  2. Belki yayınlanır diye gönderdiğiniz bazı yazılarınız hakkında da bu durum sözkonusudur. Gerçi haşa sümme haşa ne haddimize biz yazı yazmayı bilmeyiz. Ancak zırvalarız. Üstat, duayen gazeteci ağabeylerimiz yazılarımızı beğenmemişler muhakkak ki “yayınlamıyoruz be kardeşim” demeye bile tenezzül etmiyorlar.
  3. Ola ki hasbelkader gönderdiğiniz PR (Press Release) yayınlansa da haber olup bittikten sonra neredeyse haberi gönderenleri bırakın “haberin kendisi olanlar” bile olayı unuttuğu zamana sarkmaktadır.

Bu anlatılanların tamamı “profesyonel olamamanın” emaresidir.  Maalesef bunları yazmak istemezdim. Ancak Van gazetelerini günlük olarak takip eden sıradan bir vatandaş olarak bu hususu yazılı olarak dile getirmem gerektiğine karar verdim. Üstat gazeteci ağabeylerimiz kızabilirler ancak hakikat budur. Bu metinler de kimseye kızıldığından değil, Van’ın medyasındaki pozitif potansiyel görüldüğünden dolayı yazılmıştır. Van medyası daha iyi olanı icra edebilir. Bu yazıda anlatılanlar “görülen işlerdir” ancak “görülen insanlar” ın bu görülen işlerdeki sorunların nasıl olup da sebebi olabildiği anlaşılamamaktadır. Çünkü görülen insanların(basın camiasının) iyi niyetine ve çalışkanlığına sonsuz bir itimadımız vardır.

Defne Joy Foster: Ruhuna El Fatiha


Hiç izlemeyen değil ama fazla televizyon izlemeyen biri olarak, televizyondan uzak insanların sokakta, iş yerine hatta evinde ne kadar ‘fransız’ kaldığını bu ölüm haberi ile öğrendim. Her tarafta bir sansasyondur konuşukuyor. Defne ölmüş… Aaa niye… Ben biliyordum…

Defne kim? diye düşündüm. Joy Foster ne? Soyadı mı bu? Adı mı? Sonradan tam öğrenme ihtiyacı duymasam da televizyonda bir programda meşhur olduğunu öğrendim.

Şahsıyla bir sorunum yok. iyi biri olabilir. Ancak iyi de. Bundan bana ne diyecek kadar sert ifade kullanmasam da bunun abartılacak yönü nedir?

Klasik bir muhakeme olacak ama bu insanlar Irak’ta, Haiti’de ya da Brezilya’da ölenlere bu kadar ilgi duyuyor mu?

Hayır! Çünkü tanımıyorlar

O zaman ben de Defne Joy Foster’İn ölümüne ilgi duymuyorum.

Çünkü tanımıyorum

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑