MySQL’de Türkçe Karakter Sorunu Yaşamamak İçin.


Şimdiye Kadar Java’ka kod yazarken MySQL veri girişlerinde Türkçe karakter problemi yaşamamış da olabilirsiniz. Ancak her seferinde veritabanı bağlantı URL’sini yazarken aşağıdaki kodları da eklerseniz Türkçe karakter problemi yaşamazsınız.
Mesela klasik bağlantı adresimiz şu olsun:

c=DriverManager.getConnection(“jdbc:mysql://sunucuAdı/VeriTabanıAdı”);

Bu adresin Türkçe Karakter Sorunu yaşatması yüksektir.

Ancak adresi şu şekilde değiştirirsek:

c=DriverManager.getConnection(“
jdbc:mysql://sunucuAdı/VeriTabanıAdı?useUnicode=true&characterEncoding=latin5
);

Türkçe karakter sorunu yaşamayız.
(Yukarıdaki kodlarda veritabanı kullanıcı adı ve şifre girilmemiştir. Gerektiği takdirde getConnection fonksiyonu içinde String karakter olarak 2. ve 3. parametere olarak kullanıcı adı ve şife girilebilir.)

Reklamlar

MySQL’de Türkçe Karakter Sorunu Yaşamamak İçin.


Şimdiye Kadar Java’ka kod yazarken MySQL veri girişlerinde Türkçe karakter problemi yaşamamış da olabilirsiniz. Ancak her seferinde veritabanı bağlantı URL’sini yazarken aşağıdaki kodları da eklerseniz Türkçe karakter problemi yaşamazsınız.
Mesela klasik bağlantı adresimiz şu olsun:

c=DriverManager.getConnection(“jdbc:mysql://sunucuAdı/VeriTabanıAdı“);

Bu adresin Türkçe Karakter Sorunu yaşatması yüksektir.

Ancak adresi şu şekilde değiştirirsek:

c=DriverManager.getConnection(“
jdbc:mysql://sunucuAdı/VeriTabanıAdı?useUnicode=true&characterEncoding=latin5
);

Türkçe karakter sorunu yaşamayız.
(Yukarıdaki kodlarda veritabanı kullanıcı adı ve şifre girilmemiştir. Gerektiği takdirde getConnection fonksiyonu içinde String karakter olarak 2. ve 3. parametere olarak kullanıcı adı ve şife girilebilir.)

YOUR BOYS HAVE DONE IT…


12 Eylül 1980 darbesini görmek nasip olmadı nitekim o zamanlar henüz dünyada değildim. Yaşananları okudukça bazen keşke ben de o zaman yaşasaydım derken bazen de şükürler olsun o zamanlar yoktum diyorum. Evet, şükürler olsun ki o zamanlar yoktum çünkü her halde o zamanlar şimdiki yaşımda olsam şu ana kadar okuduğunuz satırlar bile başıma çok iş açabilirdi.

Yazılanlar; “yazı” olarak adlandırılan her huruf gibi soğuk, didaktik ve hissizdir yazarının tüm ustalığına rağmen. Bu yüzdendir ki darbeler hakkında okunanlar darbeyi yaşamamışlara çok doğal gelir. Neyse ki devir 1960’larda olduğu gibi Ankara Radyoevinin yayında iken basılıp yegâne iletişim kanalını ele geçirdiği devir değil. Kimsenin tekeline alamadığı ve alamayacağı hiçbir zaman lideri olmayacak ve susturulamayan güç “internet” artık iletişim kanallarının ele geçirilmesini ebediyen engelledi.

Kısa bir süre önce Türkiye’den erişimi engellenen meşhur www.youtube.com adlı internet sitesinden Kenan Evren’in 12 Eylül Darbe’sinde siyah beyaz ekranlardan yayınlattığı konuşmayı LightBright 17 inç ekrandan on-line izliyorum. Ancak tamamen o tarihte yaşayan herhangi bir vatandaş ile empati kurmaya çalışarak.

Kenan Evren; geçen günlerde eyalet sisteminden bahseden eski çınar o zamanlar “kontrol edilemeyen demokrasi” ve “otoritesini kaybetmiş devletten” bahsederek neden yönetime el koyduklarını gayet naif bir biçimde anlatıyor.

Çok sonraları Mehmet Ali Birand’ın iddiasına göre de; Türkiye’de darbe yapıldığı haberi zamanın ABD başkanına your boys have done it (bizim çocuklar işi bitirdi) diye iletiliyor. Eğer bu da doğruysa tıpkı en son Utah skandalında da olduğu gibi darbenin adresini gösteriyor.

Bir ordunun kendi vatanını yeniden kurtarması ve demokrasiyi baltalamanın en iyi metotlarından biri olan Bu darbelerin hiçbiri, ilan edilmiş amaçlarına ulaşmayı sağlamamıştır.*1 ”

Ülkemizin kısa darbe kronolojisini inceleyelim:

  • 1960 darbesi başarılı oldu ama üç lideri asılan Demokrat Parti’nin devamı olarak ortaya çıkan Adalet Partisi de kısa sürede tekrar iktidara geldi.

    * Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir’in 1962 ve 1963 yıllarındaki iki darbe girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. Aydemir ve sağ kolu Fethi Gürcan idam edildi.

    * 12 Mart 1971 müdahalesi de “kardeş kavgasını önlemek” diye bir amaç ilan etti, bu arada daha büyük kardeş kavgalarının tohumlarını, güçlü bir şekilde attı.

    * 1971’in ardından Türkiye en büyük kaos, en büyük ekonomik ve siyasi kriz dönemlerini yaşadı. Kardeş kavgası fiili bir iç savaşa dönüşme aşamasına geldi.

    * 12 Eylül 1980’in amacı bu kaosu durdurmaktı. Durdurdular. Ancak kurmayı amaçladıkları siyasi yapı daha başından çöktü; halk, askerlerin “oy verin” dediği partiye değil sevmedikleri partiye oy verdi, onu iktidara getirdi.

    * 12 Eylül’ün tortularının devamı da siyasi İslamın, bölücü hareketlerin güçlenmesi olarak ortaya çıktı.

Bu kronografyadan anlaşılacağı üzere hiçbir darbe ülke ekonomisine el koymak için değil “sen kenara çekil ben bu işi hallederim” mantığı ile yapılmış. Tabiri caizse “yaramazlık yapan hükümetlerin kulağı çekilmiş *2” Elbette olan halka olmuştur hep.

Medeniyetler çatışması teorisi ile ün yapmış Samuel Hunthington’un yaptığı bir araştırmaya göre: “Ekonomik gelişmeyle askeri darbeler arasında doğrudan bir ilişki vardır. Kişi başına düşen gelir 500 doların altındaysa askeri yönetim kader gibi bir şeydir. Bu gelir düzeyinin 3 bin doları aştığı ülkelerde ise askeri darbelerin başarılı olma şansı pek yoktur. Huntington, 1974’te başlayan son demokratikleşme dalgasını da dünya ekonomisindeki olumlu gelişmeye bağlamaktadır. *3”

Buna göre Bugüne kadar ara trend dalgalanmalarını saymazsak çok da iyi olmayan ekonomilerimizin ve buna bağlı olarak zayıf sivil kamuoyunun darbelerin oluşumundaki pasif rolünü anlamış bulunuyoruz.

Darbeyi demokrasiyi baltalama olarak nitelendirmekten kasıt: Bugüne değin İstediği ve organize olduğu takdirde “halkın seçtiğini” devirebilen bir güç olarak askeri darbe yapan aktörlerin halkın tercihine bakışıdır. Bu tuhaf demokrasi anlayışı beş on kişi olan kendi gibi düşünün grubun ülkenin geri kalanlarından daha akıllı olduğuna kanaat getirmiştir ki ülkenin siyasi tercihlerini hatalı olarak kabul edip kendisi başa gelebiliyor. Eh bu doğru tercihlerin sonuçlarını ülkemizi kaç yıl ileri götürdüğü de ortadadır (eksi yönde).

Bu aktörlerin sadece asker olmadıklarını hatta çoğunlukla sivil olduklarını da Cumhurbaşkanlığı tartışmaları içerisinde bariz bir biçimde görmekteyiz. Tuhaf bir rastlantıdır ki artık “postmodern devrimlerin” bile yapılamadığı mevcut konjüktürde darbelerle ülkeyi bir yerlere taşıyacak zihniyete sahip sözümona “bizim çocuklar’ın” çocukları halkın olası tercihine karşı var güçleri ile mücadele ediyorlar.

Evet, bu aktörler sivil halkın tercihini –gerçi daha tercih bile olmadı- eleştirirken artık karşıtlık üslubunu da aşmış neredeyse kendileri gibi düşünmeyenleri “vatan haini” ilan edecekler.

Anayasal olarak da kabul edilmiş olan “meclisin halkı temsil” yetkisini pek de özümseyememiş olanlar meclisin tercihinin teorik olarak imkânsız olsa da günümüz demokrasilerinin pratik bir kuralı olarak halkın tercihi olduğunu anlamalıdırlar.

Az olmasına karşın muhalif partinin meclis içindeki “çok gürültülü ancak pasif pozisyonu” bu partiyi meclise taşıyan seçmenlerin seçimlerini doğru partiden yapmış olma ihtimaline karşın yanlış adamlarla çalıştıklarının en bariz işaretidir.

Bugüne değin kendine has aydın ve demokratik CHP imajı mevcut başkanının anti-demokratik kişiliği ve kritik bir dönemde olan Türkiye sorunlarına sadece ve sadece AKP’yi ve AKP’lileri nasıl eleştiririm merceğinden bakıyor olması CHP’nin kadim imajını silip götürmüştür. CHP’nin bu durumunu Deniz Baykal’ın artık çözemeyeceği ortadadır. Bu pozisyonda Şişli Belediye başkanı Mustafa SARIGÜL’ün kesinlikle daha iyi olacağı artık daha büyük bir ihtimal olarak değerlendirilmelidir.

Maalesef Ankara’da yapılan mitingde her ne kadar siyasi bir dışavurum gözükmese de eylemlerin hangi partinin ekseninde yapıldığı tahmin edilecektir. Bu bağlamda Ankara’da yapılanların saf sivil toplum hareketi olduğundan emin değilim.

Eskilerin bir hikayesi vardır: Define arayan biri, define ilmini bilen bir bilgenin yanına gider, bilge definenin yerinin haritasını verir ve bir şart koşar ve defineciye der: “Define yeri kazılırken tavşanlar hakkında hiçbir şey düşünmeyeceksin. Tavşanı düşünürsen defineyi koruyan cinler defineyi kaybeder.” Defineci tamam der ve haritada gösterilen yere gidip kazıya başlar ve aklına bilgenin sözü gelir. Tavşanı düşünmeyeceğim der. Gerisini siz tahmin edin…

Erdoğan hakkında yapılan çoğu eleştiri “tavşanı düşünmeyin” veznindedir. Dolayısıyla gerek seçimlerde gerekse gazete köşelerinde hep aynı şey ortaya çıkar.

Erdoğan’ı düşünmeyelim, düşünmeyelim ama neden?

***

YOUR BOYS HAVE DONE IT…


12 Eylül 1980 darbesini görmek nasip olmadı nitekim o zamanlar henüz dünyada değildim. Yaşananları okudukça bazen keşke ben de o zaman yaşasaydım derken bazen de şükürler olsun o zamanlar yoktum diyorum. Evet, şükürler olsun ki o zamanlar yoktum çünkü her halde o zamanlar şimdiki yaşımda olsam şu ana kadar okuduğunuz satırlar bile başıma çok iş açabilirdi.

Yazılanlar; “yazı” olarak adlandırılan her huruf gibi soğuk, didaktik ve hissizdir yazarının tüm ustalığına rağmen. Bu yüzdendir ki darbeler hakkında okunanlar darbeyi yaşamamışlara çok doğal gelir. Neyse ki devir 1960’larda olduğu gibi Ankara Radyoevinin yayında iken basılıp yegâne iletişim kanalını ele geçirdiği devir değil. Kimsenin tekeline alamadığı ve alamayacağı hiçbir zaman lideri olmayacak ve susturulamayan güç “internet” artık iletişim kanallarının ele geçirilmesini ebediyen engelledi.

Kısa bir süre önce Türkiye’den erişimi engellenen meşhur www.youtube.com adlı internet sitesinden Kenan Evren’in 12 Eylül Darbe’sinde siyah beyaz ekranlardan yayınlattığı konuşmayı LightBright 17 inç ekrandan on-line izliyorum. Ancak tamamen o tarihte yaşayan herhangi bir vatandaş ile empati kurmaya çalışarak.

Kenan Evren; geçen günlerde eyalet sisteminden bahseden eski çınar o zamanlar “kontrol edilemeyen demokrasi” ve “otoritesini kaybetmiş devletten” bahsederek neden yönetime el koyduklarını gayet naif bir biçimde anlatıyor.

Çok sonraları Mehmet Ali Birand’ın iddiasına göre de; Türkiye’de darbe yapıldığı haberi zamanın ABD başkanına your boys have done it (bizim çocuklar işi bitirdi) diye iletiliyor. Eğer bu da doğruysa tıpkı en son Utah skandalında da olduğu gibi darbenin adresini gösteriyor.

Bir ordunun kendi vatanını yeniden kurtarması ve demokrasiyi baltalamanın en iyi metotlarından biri olan Bu darbelerin hiçbiri, ilan edilmiş amaçlarına ulaşmayı sağlamamıştır.*1 ”

Ülkemizin kısa darbe kronolojisini inceleyelim:

  • 1960 darbesi başarılı oldu ama üç lideri asılan Demokrat Parti’nin devamı olarak ortaya çıkan Adalet Partisi de kısa sürede tekrar iktidara geldi.

    * Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir’in 1962 ve 1963 yıllarındaki iki darbe girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. Aydemir ve sağ kolu Fethi Gürcan idam edildi.

    * 12 Mart 1971 müdahalesi de “kardeş kavgasını önlemek” diye bir amaç ilan etti, bu arada daha büyük kardeş kavgalarının tohumlarını, güçlü bir şekilde attı.

    * 1971’in ardından Türkiye en büyük kaos, en büyük ekonomik ve siyasi kriz dönemlerini yaşadı. Kardeş kavgası fiili bir iç savaşa dönüşme aşamasına geldi.

    * 12 Eylül 1980’in amacı bu kaosu durdurmaktı. Durdurdular. Ancak kurmayı amaçladıkları siyasi yapı daha başından çöktü; halk, askerlerin “oy verin” dediği partiye değil sevmedikleri partiye oy verdi, onu iktidara getirdi.

    * 12 Eylül’ün tortularının devamı da siyasi İslamın, bölücü hareketlerin güçlenmesi olarak ortaya çıktı.

Bu kronografyadan anlaşılacağı üzere hiçbir darbe ülke ekonomisine el koymak için değil “sen kenara çekil ben bu işi hallederim” mantığı ile yapılmış. Tabiri caizse “yaramazlık yapan hükümetlerin kulağı çekilmiş *2” Elbette olan halka olmuştur hep.

Medeniyetler çatışması teorisi ile ün yapmış Samuel Hunthington’un yaptığı bir araştırmaya göre: “Ekonomik gelişmeyle askeri darbeler arasında doğrudan bir ilişki vardır. Kişi başına düşen gelir 500 doların altındaysa askeri yönetim kader gibi bir şeydir. Bu gelir düzeyinin 3 bin doları aştığı ülkelerde ise askeri darbelerin başarılı olma şansı pek yoktur. Huntington, 1974’te başlayan son demokratikleşme dalgasını da dünya ekonomisindeki olumlu gelişmeye bağlamaktadır. *3”

Buna göre Bugüne kadar ara trend dalgalanmalarını saymazsak çok da iyi olmayan ekonomilerimizin ve buna bağlı olarak zayıf sivil kamuoyunun darbelerin oluşumundaki pasif rolünü anlamış bulunuyoruz.

Darbeyi demokrasiyi baltalama olarak nitelendirmekten kasıt: Bugüne değin İstediği ve organize olduğu takdirde “halkın seçtiğini” devirebilen bir güç olarak askeri darbe yapan aktörlerin halkın tercihine bakışıdır. Bu tuhaf demokrasi anlayışı beş on kişi olan kendi gibi düşünün grubun ülkenin geri kalanlarından daha akıllı olduğuna kanaat getirmiştir ki ülkenin siyasi tercihlerini hatalı olarak kabul edip kendisi başa gelebiliyor. Eh bu doğru tercihlerin sonuçlarını ülkemizi kaç yıl ileri götürdüğü de ortadadır (eksi yönde).

Bu aktörlerin sadece asker olmadıklarını hatta çoğunlukla sivil olduklarını da Cumhurbaşkanlığı tartışmaları içerisinde bariz bir biçimde görmekteyiz. Tuhaf bir rastlantıdır ki artık “postmodern devrimlerin” bile yapılamadığı mevcut konjüktürde darbelerle ülkeyi bir yerlere taşıyacak zihniyete sahip sözümona “bizim çocuklar’ın” çocukları halkın olası tercihine karşı var güçleri ile mücadele ediyorlar.

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması hususunda kişisel kanaatimin pek önemli olduğunu düşünmesem de yazının akışı içinde neyi kastettiğimin anlaşılması için; Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasına benim de karşı olduğumu söylemeliyim. (Bu fikrim bu hususta benim gibi düşünenlerin bazılarının “çağdaş yobazlığı” yüzünden değişmek üzere)

Evet, bu aktörler sivil halkın tercihini –gerçi daha tercih bile olmadı- eleştirirken artık karşıtlık üslubunu da aşmış neredeyse kendileri gibi düşünmeyenleri “vatan haini” ilan edecekler.

Anayasal olarak da kabul edilmiş olan “meclisin halkı temsil” yetkisini pek de özümseyememiş olanlar meclisin tercihinin teorik olarak imkânsız olsa da günümüz demokrasilerinin pratik bir kuralı olarak halkın tercihi olduğunu anlamalıdırlar.

Az olmasına karşın muhalif partinin meclis içindeki “çok gürültülü ancak pasif pozisyonu” bu partiyi meclise taşıyan seçmenlerin seçimlerini doğru partiden yapmış olma ihtimaline karşın yanlış adamlarla çalıştıklarının en bariz işaretidir.

Bugüne değin kendine has aydın ve demokratik CHP imajı mevcut başkanının anti-demokratik kişiliği ve kritik bir dönemde olan Türkiye sorunlarına sadece ve sadece AKP’yi ve AKP’lileri nasıl eleştiririm merceğinden bakıyor olması CHP’nin kadim imajını silip götürmüştür. CHP’nin bu durumunu Deniz Baykal’ın artık çözemeyeceği ortadadır. Bu pozisyonda Şişli Belediye başkanı Mustafa SARIGÜL’ün kesinlikle daha iyi olacağı artık daha büyük bir ihtimal olarak değerlendirilmelidir.

Maalesef Ankara’da yapılan mitingde her ne kadar siyasi bir dışavurum gözükmese de eylemlerin hangi partinin ekseninde yapıldığı tahmin edilecektir. Bu bağlamda Ankara’da yapılanların saf sivil toplum hareketi olduğundan emin değilim.

Erdoğan’ın aynı tazyikler altında başbakanlığa geldiğini de düşünürsek; Erdoğan’a kendi partisinden daha çok Deniz BAYKAL’ın destek verdiği gibi şaşırtıcı bir gerçek ortaya çıkacaktır..!

Eskilerin bir hikayesi vardır: Define arayan biri, define ilmini bilen bir bilgenin yanına gider, bilge definenin yerinin haritasını verir ve bir şart koşar ve defineciye der: “Define yeri kazılırken tavşanlar hakkında hiçbir şey düşünmeyeceksin. Tavşanı düşünürsen defineyi koruyan cinler defineyi kaybeder.” Defineci tamam der ve haritada gösterilen yere gidip kazıya başlar ve aklına bilgenin sözü gelir. Tavşanı düşünmeyeceğim der. Gerisini siz tahmin edin…

Erdoğan hakkında yapılan çoğu eleştiri “tavşanı düşünmeyin” veznindedir. Dolayısıyla gerek seçimlerde gerekse gazete köşelerinde hep aynı şey ortaya çıkar.

Erdoğan’ı düşünmeyelim, düşünmeyelim ama neden?

***

Bu arada bizim çocuklar neden işi bitirmediler acaba?