MÜSTEHCENLİĞİ SANSÜR ÜZERİNE


Müstehcenliğin büyük paradokslardan biri olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Müstehcenlik aslında bizatihi müstehcenlik kavramından rahatsız olanların ortaya çıkardığı ve şiddetle kaçındığı bir kavramdır.

Eskilerin minyatür sanatında kullandıkları çıplaklık daha doğrusu “nü” eserleri ve yazıları saymazsak müstehcenliğin en büyük kaynağının basın ve yayın kanalları olduğu ve genellikle yine eskilerde olduğu gibi müstehcenliğin “sanat” bir de bu döneme has olarak “haber” adı altıda dışavurumunun yapıldığıdır.

Haber adı altında müstehcenlik örneklerine basın tarihimizde en kadim örnek bir zamanların gözleri siyah bantlı “ahlaksız kadınlar “ ya da “tecavüze uğramış kadınlar” ile bu zamanların “arka sayfa güzelleridir”.

Sanat adı altında yapılan müstehcenliklere zaten örnekler saymakla bitmez; bir Hollywood geleneği olarak bizim sinema sektörüne de bulaşmış olan illa ki her çekime en az bir müstehcen sahne ekleme şeklinde adetler bunun en bariz örnekleridir. Tiyatro gibi daha muntazam ve sinema kadar sekülarize olmamış sanatlarda da bulaşmıştır Bir zamanlar yine ortalığı ayağı kaldıran adı bile müstehcen “Vajina Monologları” adlı “sanat eseri” de bu sınıftandır.

Müstehcenlik nedir; Arapça “istehcen: ayıplama” kökünden gelen bir kavramdır. Çıplaklığın kendisinin değil de bilinçli teşhirinin ayıplanacak bir husus olmasına tekabül eder. Çıplaklık teşhirini ayıplamayan bazı kültürler dışında çoğu kültürde bu yanlış karşılanır hatta kanuni yaptırımlara tabidir. Ancak iş camın arkasına veya kâğıdın üstüne geçince; yani medyaya taşınca tüm dünyada iki tür düşünen grup belirir; müstehcenlikten aciz olmayanlar ve müstehcenlikten aciz olanlar.

Kartal Belediyesi Kültür Sanat Etkinlikleri ve eli ile göz koruyan film makinisti!

Buraya kadar yazdıklarım İstanbul-Kartal Belediyesinin düzenlediği kültür sanat etkinlikleri kapsamında gösterilen Babil adlı filmin “müstehcen” sahnelilerinde film makinistinin eli ile müstehcen sahneleri kapatması ile ilgili haberi okuyunca akla gelenler.

Haberi duymayanlar için haberi kısaca özetlemekte fayda var;

…Kartal Belediyesi’nce, “Aylık Kültür Sanat Etkinliği” adı altında gerçekleştirilen ve bir ay sürecek olan etkinlikler çerçevesinde “Babil” filminin ücretsiz gösterimi de vardı. Filmin, Hasan Âli Yücel Kültür Merkezi’ndeki gösterimine Kartal halkı, “10 yaşından küçük çocukların getirilmemesi” isteğiyle davet edildi. 13 Aralık Çarşamba akşamı gerçekleştirilen ilk gösterime aralarında çocukların da bulunduğu yaklaşık 300 kişi katıldı. Filmin başlamasından kısa bir süre sonra, küçük bir çocuğun mastürbasyon yaptığı ve duvardaki delikten, elbiselerini çıkaran kız kardeşini izlediği sahneler üzerine bazı izleyiciler salonu terk etti

Eliyle kapattı!
Yaşanan bu olayın ardından filmin diğer bölümlerinde yer alan buna benzer görüntülere ilginç bir sansür uygulandı. Makinist, filmin diğer sevişme ve öpüşme sahnelerini eliyle kapatarak sansür uyguladı. Sansür nedeniyle film arasından sonra seyircilerden çoğu salona dönmedi. Makinistin sansür uygulamasının ikinci perdede de devam etmesi üzerine bazı izleyiciler, durumu bu kez “Öpüşme sahnesinde bile sansür uygulanır mı?” diyerek protesto etti. Bu tepkiler, diğer izleyicilerin alkışlarıyla desteklendi. Sadece 70 kişi filmi sonuna kadar izleyebildi.
Kartal Belediyesi, bu ay içinde üç gösterimi daha olan filmin kaldırılmaması yönünde karar aldı…(Milliyet)

***

Konumuza dönelim;

Bu makinist toplumsal görevini mi ifa etmiştir? Yukarıda da bahsettiğim gibi bir Hollywood geleneğinin yine uygulanmış olduğu bir filmde müstehcen sahneyi görür görmez kapatarak ne yapmaya çalışmaktadır?

Bu filmin belediye tarafından yayına konmadan evvel yayınının mahsuru olup olmadığının değerlendirildiği muhakkaktır. Bu bağlamda belediye gibi resmi bir kurum Babil’i değilde başka bir filmi gösterime sunamazmıydı? Kimse neden Babil gösterime sunulmadı diye sormayacaktı.

İşte tam bu noktada “müstehcenlik karşıtı” kesimden bazılarının çoklukla yaptığı bir tutarsızlık ortaya çıkıyor;

Medya ve görsel sanatlarda müstehcenliğin artık bir gelenek olduğu bir gerçek, her ne kadar müstehcenlik değerlendirme kıstasları değişken olsa da her türlü çıplaklığı veya bedensel teşhiri, hatta çıplak olmasa bile dışa vurmanın müstehcen olduğu genel geçer bir değerlendirmedir. Yoksa bir nü fotoğraf sanatçısı için neredeyse müstehcenlik diye bir kavram yokken, muhafazakâr bir toplumda yaşayan biri için hafif bir dekolteli bayan görüntüsü bile müstehcen addedilebilir. Zaten açmaz da buradadır. Bir zamanlar “muzır neşriyat”ta bile bulunmayan görüntüler bugün gazete köşelerinde masum reklâmlar anlaşılacak kadar algısal değişikliğe uğramıştır.

Bu paradoksal durum içinde müstehcenlik karşıtı biri: “Hem bol bol sinema filimi izleyeyim hem de hiç müstehcen görüntü olmasın” dediği anda ya da “Hem sinema gösterimi yapayım hem de müstehcen sahneyi sansürleyeyim” dediği anda biraz fazlasını istemiş olur. Malumunuz ülkemizde Hint, İran, Afrika ya da 3. dünya ülkelerinin filimleri izletilmiyor. Takdir etmek gerekir ki 3. dünyanın filimleri (ki bunlar da da müstehcenlik yok değildir) dışındaki tüm filmlerde hele Türkiye piyasasında müstehcen olmayan Amerikan filmi arayıp gösterime sunarsanız (müstehcen olmadığı için değil de konusu veya zamanı harici olduğundan) pek az seyirciniz kalır.

Müstehcenlik karşıtları da haklı; bizler katıksız Hollywood ve Yeşilçam karışımı bir paradigma ile büyümüş bir nesil olduğumuzdan Cannes film festivalinde ödül alan bazı filmleri tesadüfen izlediğimizde “Ya bu ne kadar sıkıcı bir film” diyoruz. Çünkü film bizim için yaşamsal gerçekliğin bir parçası; öyle ki “film diyip geçemez olmuşuz. Aynı mantık dünyanın her yerinde yayınlanıp da Türkiye’de yasaklanan bazı filimler için de geçerli. Her ne hikmetse; Piyanist, Hayat Güzeldir gibi Yahudi soykırımını –Holokost- tema alan filimler Türkiye’de defalarca yayımlanmasına rağmen hala “Semitik” ya da “Yahudi-perver” bir izlenim yaratamadıysa da kimse Ararat’ı izleyerek “Türk Düşmanı” olmayacaktı. Ama biz filimlerin gücüne o kadar inanıyoruz ki…

İnanıyoruz çünkü hem politik değerlerimizi hem de etik değerlerimizi yaratan faktörlerin başında okuduklarımız ya da öğrendiklerimiz değil; belletildiklerimiz ve izlediklerimiz geliyor.

Film makinisti elleri ile müstehcen sahneyi kapatırken filmin nerede kaldığını takip etmek için kendini feda ediyor ve filmi izlemeye devam ediyor, salonda müstehcen sahnenin kapatılmasına kızan kişi sanata hakaret edildiğini düşünüyor, kalan 70 kişi ise daha sonra evine gidip merakından filimi sansürleri ile izliyor.

Biz kimi kandırıyoruz?

Müstehcen karşıtlığı yanlızca dinsel ve etik nedenlerden ötürü yapılmıyor. Müstehcenlik düşmanı olmadan da müstehcenlikten uzak durulabilir. Bugün kaç ekonomi ya da felsefe dergisinde müstehcen görüntü gördünüz. Ya da birçok yabancı gazetenin kaçında bırakın müstehcen görüntüyü normal fotoğraf gördünüz?

Müstehcenliğin zararından korunmak için müstehcenliğin kontrol alması bir “kültür” işidir. Siz Türkiye de istediğiniz kadar usta yazar toplayın; fotoğrafsız siyah beyaz gazete yayınlarsanız bunu halk kese kâğıdından daha fazlası için kullanmaz.

Ya da bir zamanları TRT’si gibi ciddiyet uğruna haklı olarak resmi bir yayın yaparsanız insanlar ilk buldukları özel kanala tapmaya başlarlar.

Maalesef altı doldurulmamış sekülerizmin ürünleridir bunlar…

Reklamlar

MÜSTEHCENLİĞİ SANSÜR ÜZERİNE


Müstehcenliğin büyük paradokslardan biri olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Müstehcenlik aslında bizatihi müstehcenlik kavramından rahatsız olanların ortaya çıkardığı ve şiddetle kaçındığı bir kavramdır.

Eskilerin minyatür sanatında kullandıkları çıplaklık daha doğrusu “nü” eserleri ve yazıları saymazsak müstehcenliğin en büyük kaynağının basın ve yayın kanalları olduğu ve genellikle yine eskilerde olduğu gibi müstehcenliğin “sanat” bir de bu döneme has olarak “haber” adı altıda dışavurumunun yapıldığıdır.

Haber adı altında müstehcenlik örneklerine basın tarihimizde en kadim örnek bir zamanların gözleri siyah bantlı “ahlaksız kadınlar “ ya da “tecavüze uğramış kadınlar” ile bu zamanların “arka sayfa güzelleridir”.

Sanat adı altında yapılan müstehcenliklere zaten örnekler saymakla bitmez; bir Hollywood geleneği olarak bizim sinema sektörüne de bulaşmış olan illa ki her çekime en az bir müstehcen sahne ekleme şeklinde adetler bunun en bariz örnekleridir. Tiyatro gibi daha muntazam ve sinema kadar sekülarize olmamış sanatlarda da bulaşmıştır Bir zamanlar yine ortalığı ayağı kaldıran adı bile müstehcen “Vajina Monologları” adlı “sanat eseri” de bu sınıftandır.

Müstehcenlik nedir; Arapça “istehcen: ayıplama” kökünden gelen bir kavramdır. Çıplaklığın kendisinin değil de bilinçli teşhirinin ayıplanacak bir husus olmasına tekabül eder. Çıplaklık teşhirini ayıplamayan bazı kültürler dışında çoğu kültürde bu yanlış karşılanır hatta kanuni yaptırımlara tabidir. Ancak iş camın arkasına veya kâğıdın üstüne geçince; yani medyaya taşınca tüm dünyada iki tür düşünen grup belirir; müstehcenlikten aciz olmayanlar ve müstehcenlikten aciz olanlar.

Kartal Belediyesi Kültür Sanat Etkinlikleri ve eli ile göz koruyan film makinisti!

Buraya kadar yazdıklarım İstanbul-Kartal Belediyesinin düzenlediği kültür sanat etkinlikleri kapsamında gösterilen Babil adlı filmin “müstehcen” sahnelilerinde film makinistinin eli ile müstehcen sahneleri kapatması ile ilgili haberi okuyunca akla gelenler.

Haberi duymayanlar için haberi kısaca özetlemekte fayda var;

…Kartal Belediyesi’nce, “Aylık Kültür Sanat Etkinliği” adı altında gerçekleştirilen ve bir ay sürecek olan etkinlikler çerçevesinde “Babil” filminin ücretsiz gösterimi de vardı. Filmin, Hasan Âli Yücel Kültür Merkezi’ndeki gösterimine Kartal halkı, “10 yaşından küçük çocukların getirilmemesi” isteğiyle davet edildi. 13 Aralık Çarşamba akşamı gerçekleştirilen ilk gösterime aralarında çocukların da bulunduğu yaklaşık 300 kişi katıldı. Filmin başlamasından kısa bir süre sonra, küçük bir çocuğun mastürbasyon yaptığı ve duvardaki delikten, elbiselerini çıkaran kız kardeşini izlediği sahneler üzerine bazı izleyiciler salonu terk etti

Eliyle kapattı!
Yaşanan bu olayın ardından filmin diğer bölümlerinde yer alan buna benzer görüntülere ilginç bir sansür uygulandı. Makinist, filmin diğer sevişme ve öpüşme sahnelerini eliyle kapatarak sansür uyguladı. Sansür nedeniyle film arasından sonra seyircilerden çoğu salona dönmedi. Makinistin sansür uygulamasının ikinci perdede de devam etmesi üzerine bazı izleyiciler, durumu bu kez “Öpüşme sahnesinde bile sansür uygulanır mı?” diyerek protesto etti. Bu tepkiler, diğer izleyicilerin alkışlarıyla desteklendi. Sadece 70 kişi filmi sonuna kadar izleyebildi.
Kartal Belediyesi, bu ay içinde üç gösterimi daha olan filmin kaldırılmaması yönünde karar aldı…(Milliyet)

***

Konumuza dönelim;

Bu makinist toplumsal görevini mi ifa etmiştir? Yukarıda da bahsettiğim gibi bir Hollywood geleneğinin yine uygulanmış olduğu bir filmde müstehcen sahneyi görür görmez kapatarak ne yapmaya çalışmaktadır?

Bu filmin belediye tarafından yayına konmadan evvel yayınının mahsuru olup olmadığının değerlendirildiği muhakkaktır. Bu bağlamda belediye gibi resmi bir kurum Babil’i değilde başka bir filmi gösterime sunamazmıydı? Kimse neden Babil gösterime sunulmadı diye sormayacaktı.

İşte tam bu noktada “müstehcenlik karşıtı” kesimden bazılarının çoklukla yaptığı bir tutarsızlık ortaya çıkıyor;

Medya ve görsel sanatlarda müstehcenliğin artık bir gelenek olduğu bir gerçek, her ne kadar müstehcenlik değerlendirme kıstasları değişken olsa da her türlü çıplaklığı veya bedensel teşhiri, hatta çıplak olmasa bile dışa vurmanın müstehcen olduğu genel geçer bir değerlendirmedir. Yoksa bir nü fotoğraf sanatçısı için neredeyse müstehcenlik diye bir kavram yokken, muhafazakâr bir toplumda yaşayan biri için hafif bir dekolteli bayan görüntüsü bile müstehcen addedilebilir. Zaten açmaz da buradadır. Bir zamanlar “muzır neşriyat”ta bile bulunmayan görüntüler bugün gazete köşelerinde masum reklâmlar anlaşılacak kadar algısal değişikliğe uğramıştır.

Bu paradoksal durum içinde müstehcenlik karşıtı biri: “Hem bol bol sinema filimi izleyeyim hem de hiç müstehcen görüntü olmasın” dediği anda ya da “Hem sinema gösterimi yapayım hem de müstehcen sahneyi sansürleyeyim” dediği anda biraz fazlasını istemiş olur. Malumunuz ülkemizde Hint, İran, Afrika ya da 3. dünya ülkelerinin filimleri izletilmiyor. Takdir etmek gerekir ki 3. dünyanın filimleri (ki bunlar da da müstehcenlik yok değildir) dışındaki tüm filmlerde hele Türkiye piyasasında müstehcen olmayan Amerikan filmi arayıp gösterime sunarsanız (müstehcen olmadığı için değil de konusu veya zamanı harici olduğundan) pek az seyirciniz kalır.

Müstehcenlik karşıtları da haklı; bizler katıksız Hollywood ve Yeşilçam karışımı bir paradigma ile büyümüş bir nesil olduğumuzdan Cannes film festivalinde ödül alan bazı filmleri tesadüfen izlediğimizde “Ya bu ne kadar sıkıcı bir film” diyoruz. Çünkü film bizim için yaşamsal gerçekliğin bir parçası; öyle ki “film diyip geçemez olmuşuz. Aynı mantık dünyanın her yerinde yayınlanıp da Türkiye’de yasaklanan bazı filimler için de geçerli. Her ne hikmetse; Piyanist, Hayat Güzeldir gibi Yahudi soykırımını –Holokost- tema alan filimler Türkiye’de defalarca yayımlanmasına rağmen hala “Semitik” ya da “Yahudi-perver” bir izlenim yaratamadıysa da kimse Ararat’ı izleyerek “Türk Düşmanı” olmayacaktı. Ama biz filimlerin gücüne o kadar inanıyoruz ki…

İnanıyoruz çünkü hem politik değerlerimizi hem de etik değerlerimizi yaratan faktörlerin başında okuduklarımız ya da öğrendiklerimiz değil; belletildiklerimiz ve izlediklerimiz geliyor.

Film makinisti elleri ile müstehcen sahneyi kapatırken filmin nerede kaldığını takip etmek için kendini feda ediyor ve filmi izlemeye devam ediyor, salonda müstehcen sahnenin kapatılmasına kızan kişi sanata hakaret edildiğini düşünüyor, kalan 70 kişi ise daha sonra evine gidip merakından filimi sansürleri ile izliyor.

Biz kimi kandırıyoruz?

Müstehcen karşıtlığı yanlızca dinsel ve etik nedenlerden ötürü yapılmıyor. Müstehcenlik düşmanı olmadan da müstehcenlikten uzak durulabilir. Bugün kaç ekonomi ya da felsefe dergisinde müstehcen görüntü gördünüz. Ya da birçok yabancı gazetenin kaçında bırakın müstehcen görüntüyü normal fotoğraf gördünüz?

Müstehcenliğin zararından korunmak için müstehcenliğin kontrol alması bir “kültür” işidir. Siz Türkiye de istediğiniz kadar usta yazar toplayın; fotoğrafsız siyah beyaz gazete yayınlarsanız bunu halk kese kâğıdından daha fazlası için kullanmaz.

Ya da bir zamanları TRT’si gibi ciddiyet uğruna haklı olarak resmi bir yayın yaparsanız insanlar ilk buldukları özel kanala tapmaya başlarlar.

Maalesef altı doldurulmamış sekülerizmin ürünleridir bunlar…

LAİKLİK NEDEN İYİ BİR ŞEYDİR?


Bu ülkede adının arkasına sığınılarak, arkasına sığınılan kavrama en büyük hakareti yapanların acımadan kalkan diye kullandıkları Vatan, Millet, Din, Ulus, Bayrak gibi kavramlara laikliği eklemek gerekir.

Bugüne değin Laik=La-din (dinsiz) eşitlemesini yapanlar hem laikliğin hem de din mefhumunun en büyük düşmanı olmuşlardır. Bir bakıma din kavramı ile alıp veremediği olup da tam da ateist olamayanlar bulundukları noktanın laiklik olduğunu zannetmişlerdir.

Laikliğin din ve devlet işlerinin ayrılması prensibi olduğunu bir daha hatırlatmaya gerek yok. Laiklik bu ise Türkiye’nin laik olmadığı da bir gerçektir. Çünkü Diyanet İşleri Başkanlığı din ve devlet işlerinin en çok birbirine karıştığı kurumdur. Evet, tabiatı itibarı ile diyanet işleri başkanlığının yasama eyleminde fonksiyonu yoktur yani dini temsil eden bir kurum olarak kanunların diniliğini denetleyemez ve yorumlayamaz. Oysa kanunların diyanet işleri hatta yanlızca diyanet işleri değil, patrikhaneler, cem evleri ve diğer dinsel cemiyetler üzerinde tahakküm gücü vardır. Yani devlet din işlerine karışır. Şimdi bizim meşhur laiklik tanımını tekrar hatırlayalım. “din ve devlet işlerinin birbirine karşımaması” peki pratikte ne oluyor; dinin devlet işlerine karışmaması devletin ise dine karışması, hutbelerin konusunu belirleyebilmesi, patriklerin ekümen diye hitap edilmesine karşı çıkması, cem evlerine selam bile vermemesi…

Laikliliğin “din ve devlet işlerinin birbirinden soyutlanması “ olarak algılamanın; ne derece sağlıklı olacağı hususu her zaman tartışılır. Yukarıdaki zihin jimnastiğimize göre din işlerini kendi haline bırakıp din ve devlet işlerini birbirinden soyutlanmadığı için Türkiye’nin tam laik olmadığını öngörmüştük. Oysa iyi biliyoruz ki bunun da sağlıklı bir şey olmadığı açık. Nitekim din özü itibari ile gönüllü içtimaileşmenin en güçlü katalizörüdür. Din kavramı çatısı altında buluşan cemiyet ve cemaatler elbette belirli hukuki mevzuata tabi olmadıklarında kontrol dışı olurlar. Bu durum ise devletin laik olayım derken farkında olmadan; kurtarılmış bölgelerin ortaya çıkmasına neden olur.

Papa 16. Benedikt’in Türkiye ziyareti, laiklik, din-devlet ilişkileri gibi konularda herkesin kafasında çeşitli soru işaretlerinin ortaya çıkmasına neden olmuşur.

Bunlardan en önemlisi; Papa ile Diyanet işleri başkanı Bardakoğlunun ortak basın açıklaması yaparken ortaya çıkardıkları ve daha çok tartışılacak karede ortaya çıkıyor.

Laik orijinli, daha doğru bir ifade ile laik dünyanın iki dini temsilcisi; laik dünyaya dinleri ve dinleri arası diyalog hakkında resmi açıklama yaptılar.

Daha da düşündürücü olanı Papa’nın Ayasofya’da Hıristiyanlığı çağrıştırmadan dua etmesi ve İstanbul müftüsü ile aynı safta sanki dinler üstü bir ayin yapmasıydı. Bu durum akla bütün dünyanın ortak dili diye ortaya çıkarılan Esperanto dilinin acaba dinsel karşılığı mı ortaya çıkıyor sorusunu getiriyor. Yani farklı dinlerin aynı anda Tanrı’ya yalvarabilmelerini sağlayan uluslar arası genel-geçer ayin seremonisi…

Evet, bunun imkânsız olduğu, imkân kabilinden olsa da tüm dünyada uygulanamayacağı açık. Hatta kritik pozisyonuna rağmen Papa’nın dikkatsiz davranarak Ayasofya’da istavroz çıkarması veya İstanbul İl Müftüsünün İslamiyet’e has bir dini eylem gerçekleştirmesi toplumsal infiale neden olabilirdi.

Peki, laiklik neden iyi bir şeydir?

Ayasofya’nın birçoğumuzun da Papa’nın gelmesi ile medyadan öğrendiği ilginç tarihi serüveni bu sorununun cevabını yanıtlıyor:

Ayasofya Osmanlılar zamanında Kiliseden Camiye çevrilmiş, Atatürk zamanında ise Atatürk’ün emri ile müzeye çevrilmiş ve ibadete kapanmıştır.

Düşünün ki Ayasofya halen Cami olarak yaşıyor.

Düşünün ki Bizans’ın bir daha diriliyor, Sultan Ahmet Camiini kiliseye çevirip ibadete açıyor.

Ayasofya’nın camiye çevrilmesinin iyi mi kötü mü olduğundan ziyade; bunun şimdiki sonuçlarına bakmak daha rasyonel olacaktır.

İşte tam bu noktada barışı sağlayan unsurun laik siyasi düşüncenin olduğunu unutmamak gerekir. Atatürk Ayasofya’ya Ayasofya’nın her iki dindeki sembolizmasına bakmadan “bizim olmuş artık” düşüncesi ile baksaydı bugün Papa’nın kıbleye dönüp kıyamda durarak dünyaya verdiği mesajı izleyemiyor olacaktık.

Daha açık bir ifade ile laiklik; dünya toplumlarının sahip olduğu farklı dinlerin barış içinde birbiri ile yaşaması amacı ile devletin tüm dinlere eşit mesafede bulunması ve din işlerine geleneksel kontrol mekanizması dışında hiçbir suretle karışmaması ve devletin sahip olduğu hukuki, siyasal, sosyal ve kültürel güç ve mirasın herhangi bir dine atfedilmemesidir.

Laiklik tanımının böyle olması veya en azından böyle yorumlanmasının daha faydalı olacağı kanaatindeyim.

LAİKLİK NEDEN İYİ BİR ŞEYDİR?


Bu ülkede adının arkasına sığınılarak, arkasına sığınılan kavrama en büyük hakareti yapanların acımadan kalkan diye kullandıkları Vatan, Millet, Din, Ulus, Bayrak gibi kavramlara laikliği eklemek gerekir.

Bugüne değin Laik=La-din (dinsiz) eşitlemesini yapanlar hem laikliğin hem de din mefhumunun en büyük düşmanı olmuşlardır. Bir bakıma din kavramı ile alıp veremediği olup da tam da ateist olamayanlar bulundukları noktanın laiklik olduğunu zannetmişlerdir.

Laikliğin din ve devlet işlerinin ayrılması prensibi olduğunu bir daha hatırlatmaya gerek yok. Laiklik bu ise Türkiye’nin laik olmadığı da bir gerçektir. Çünkü Diyanet İşleri Başkanlığı din ve devlet işlerinin en çok birbirine karıştığı kurumdur. Evet, tabiatı itibarı ile diyanet işleri başkanlığının yasama eyleminde fonksiyonu yoktur yani dini temsil eden bir kurum olarak kanunların diniliğini denetleyemez ve yorumlayamaz. Oysa kanunların diyanet işleri hatta yanlızca diyanet işleri değil, patrikhaneler, cem evleri ve diğer dinsel cemiyetler üzerinde tahakküm gücü vardır. Yani devlet din işlerine karışır. Şimdi bizim meşhur laiklik tanımını tekrar hatırlayalım. “din ve devlet işlerinin birbirine karşımaması” peki pratikte ne oluyor; dinin devlet işlerine karışmaması devletin ise dine karışması, hutbelerin konusunu belirleyebilmesi, patriklerin ekümen diye hitap edilmesine karşı çıkması, cem evlerine selam bile vermemesi…

Laikliliğin “din ve devlet işlerinin birbirinden soyutlanması “ olarak algılamanın; ne derece sağlıklı olacağı hususu her zaman tartışılır. Yukarıdaki zihin jimnastiğimize göre din işlerini kendi haline bırakıp din ve devlet işlerini birbirinden soyutlanmadığı için Türkiye’nin tam laik olmadığını öngörmüştük. Oysa iyi biliyoruz ki bunun da sağlıklı bir şey olmadığı açık. Nitekim din özü itibari ile gönüllü içtimaileşmenin en güçlü katalizörüdür. Din kavramı çatısı altında buluşan cemiyet ve cemaatler elbette belirli hukuki mevzuata tabi olmadıklarında kontrol dışı olurlar. Bu durum ise devletin laik olayım derken farkında olmadan; kurtarılmış bölgelerin ortaya çıkmasına neden olur.

Papa 16. Benedikt’in Türkiye ziyareti, laiklik, din-devlet ilişkileri gibi konularda herkesin kafasında çeşitli soru işaretlerinin ortaya çıkmasına neden olmuşur.

Bunlardan en önemlisi; Papa ile Diyanet işleri başkanı Bardakoğlunun ortak basın açıklaması yaparken ortaya çıkardıkları ve daha çok tartışılacak karede ortaya çıkıyor.

Laik orijinli, daha doğru bir ifade ile laik dünyanın iki dini temsilcisi; laik dünyaya dinleri ve dinleri arası diyalog hakkında resmi açıklama yaptılar.

Daha da düşündürücü olanı Papa’nın Ayasofya’da Hıristiyanlığı çağrıştırmadan dua etmesi ve İstanbul müftüsü ile aynı safta sanki dinler üstü bir ayin yapmasıydı. Bu durum akla bütün dünyanın ortak dili diye ortaya çıkarılan Esperanto dilinin acaba dinsel karşılığı mı ortaya çıkıyor sorusunu getiriyor. Yani farklı dinlerin aynı anda Tanrı’ya yalvarabilmelerini sağlayan uluslar arası genel-geçer ayin seremonisi…

Evet, bunun imkânsız olduğu, imkân kabilinden olsa da tüm dünyada uygulanamayacağı açık. Hatta kritik pozisyonuna rağmen Papa’nın dikkatsiz davranarak Ayasofya’da istavroz çıkarması veya İstanbul İl Müftüsünün İslamiyet’e has bir dini eylem gerçekleştirmesi toplumsal infiale neden olabilirdi.

Peki, laiklik neden iyi bir şeydir?

Ayasofya’nın birçoğumuzun da Papa’nın gelmesi ile medyadan öğrendiği ilginç tarihi serüveni bu sorununun cevabını yanıtlıyor:

Ayasofya Osmanlılar zamanında Kiliseden Camiye çevrilmiş, Atatürk zamanında ise Atatürk’ün emri ile müzeye çevrilmiş ve ibadete kapanmıştır.

Düşünün ki Ayasofya halen Cami olarak yaşıyor.

Düşünün ki Bizans’ın bir daha diriliyor, Sultan Ahmet Camiini kiliseye çevirip ibadete açıyor.

Ayasofya’nın camiye çevrilmesinin iyi mi kötü mü olduğundan ziyade; bunun şimdiki sonuçlarına bakmak daha rasyonel olacaktır.

İşte tam bu noktada barışı sağlayan unsurun laik siyasi düşüncenin olduğunu unutmamak gerekir. Atatürk Ayasofya’ya Ayasofya’nın her iki dindeki sembolizmasına bakmadan “bizim olmuş artık” düşüncesi ile baksaydı bugün Papa’nın kıbleye dönüp kıyamda durarak dünyaya verdiği mesajı izleyemiyor olacaktık.

Daha açık bir ifade ile laiklik; dünya toplumlarının sahip olduğu farklı dinlerin barış içinde birbiri ile yaşaması amacı ile devletin tüm dinlere eşit mesafede bulunması ve din işlerine geleneksel kontrol mekanizması dışında hiçbir suretle karışmaması ve devletin sahip olduğu hukuki, siyasal, sosyal ve kültürel güç ve mirasın herhangi bir dine atfedilmemesidir.

Laiklik tanımının böyle olması veya en azından böyle yorumlanmasının daha faydalı olacağı kanaatindeyim.