TÖRE İNAYETLERİ


Töre kelimesinin kökeni İbranice ‘Torah’ (kanun) kelimesine kadar gider. Tevrat sözcüğünün de kökeni “torah”tır.

Yerli dizilerimizin canhıraş çalışmaları ile medyamızın Türkiye’nin doğusunu Amerikan “vahşi batı”sına özdeşleştirmesi; “medeni batı”lıların kafasına doğu için çoğu kez kafaları siyah beyaz puşili, sırtlarında tabanca ve ceketlerinin ceplerinde tomarlara para olan, kirli sakallı, kalın sesli, karılarına göz açtırmayan tiplemeleri kazımıştır. Bir zamanlar kendi aralarında “hanzo”, “kıro”, “maço” gibi ecnasa ayrılan “köyden şehre inen” bu tiplemeler iade-i itibar yapılarak, “ağa” pozisyonuna sokulmuş sonradan yine bir Türkiye dizi klasiği ile bu adama dağ başında pizza yaptırılmıştır.

Sonra töreler kafalarda acımasız kanunlar olara değerlendirilmeye başlamış, doğuda hukuk kitaplarının raflara kaldırılıp “torah anayasasının” yürürlüğe konduğunu, aşiret meclislerinin töre kitapları bastırdığını, kanun hükmünde kararnameler çıkardığını, yargı yetkesini aile meclislere devrettiğini düşünür olmuşuz biz.

Neredeyse Melek Azrail’in bile öldüğünü töre ürünü bir eylem olarak değerlendirecek kadar ileri gitmişiz ve o topraklarda kim kimi öldürse adına töre cinayeti denilir olmuş.

Devran değişmiş; gazete başlıklarında “Töreniz Batsın” diye başlıklar atılır olmuş. İnsan soruyor kendi kendine töreniz batsın dediğiniz kimler oluyor; bir etnik grup mu, bir ideolojik akım mı, birkaç kişi mi? Bu töre kimin? Her kiminse onlar başka bir ülke de mi yaşıyor? Daha da önemli bir soru:

Töre nedir?

Elbette çoğu kez uyguladıkları sosyal bir sistematiğe ne kadar kadim olursa olsun isim vermeden de devam ettirebilirler. “Doğu”da doğanların ve orada ölmeye karar verenlerin çoğunun inandığı bir değerler sistemi “töre” olarak değerlendirildiğinde bunun yanlızca “tecavüze uğraya kızı öldür”, “evlendiğin kızın çarşafında kan yoksa sık beynine” gibi maddelerden oluşan bir ölüm manifestosu olarak değerlendirilemeyeceği açıktır.

Ancak bir realite ortadadır ki; töre artık gerek ona inanlar gerekse inanmayanlar tarafından en azından Türkiye’de “doğuluların yazılı olmayan sosyal kuralları” olarak değerlendirilebilir. Elbette bu toprakların başka yerlerinde de farklı kanunlar hüküm sürüyor olabilir ama henüz Karadeniz veya Ege’de işlenen bir “tecavüze uğraya kızı öldür temalı bir cinayet veya eşinin kendisini aldattığını öğrenince eşini doğrayan adam konulu bir cinayet “töre cinayeti” olarak değerlendirmeye alınmamıştır.

Töre olarak değerlendirilen sistem içerisinde olan; tabiri caizse ihtiyar-perest’lik denecek kadar yaşlılara karşı saygı duyma, “Hayır-Şer’inde bulunmak” nitelenen düşmanı bile olsa herkesin birbirinin düğün ve cenazesinde bulunma zorunluluğu, misafirperverliğin de üstünde bulunan misafirperestlik gibi birçok geleneğin bir cinayet kadar ses getirmemesi veya muhataplarınca çabucak unutulmasındandır; kimse töre inayetlerinden bahsetmez.

Kavramsal Tacizler

Tıpkı dünya kamuoyunun “şer ekseninde” Azrail’in Ortadoğulular dışında kimin canını almışsa buna “İslami Terör” diyerek bir dini bireylerin bilinçaltına savaş dini, sadist din gibi işleyerek kavramsal taciz işlemesi gibi. Medya evet altını çizerek söylemek gerekir medya ve onun barındırdığı bazı öykü yazarları doğuda yanlızca doğuda töreden kaynaklı olsun olmasın neredeyse her cinayet vakasını töre diye nitelendirmekten çekinmemektedir.

Oysa güya töre cinayeti işleyenler yakından incelendiğinde bu bireylerin din dahil hiçbir mekanizmaya tam olarak bağlı olmadığı, toplumdan kopuk veya birileri tarafından güdümlenmiş insanlar oldukları; cehalet ve pişmanlıklarını ise töre diyerek legalize ettiklerini görürsünüz.

Irakta kafa kesen “dinsizlerin”, “bunu İslam için yaptık” demeleri gibi bu cinayetleri işleyenler töre kelimesine sığınmaktadır.

Töreyi takdis etmek değil, günah keçiliğinden çıkarmak

Bu kavramsal tacizlere karşı durmak gerekir. Her ne kadar töre kavramı hakkında bu gibi yaklaşımlar törecilikle itham edilecek ise bile… Çünkü hadi ben de söyleyeyim töre cinayetleri maalesef bozuk plak gibi töre karşıtı söylemlerde bulunmaktan geçmez. Bir takım istatistiklerle bir töre cinayeti tarihi çıkarmaya çalışanlar; her halde doğuda çok az şeyin kayıt altında olduğunu unutmaktadır. Buna göre töre cinayetlerinin geçek bir kaydını tutmak imkânsızdır. Bu yüzden bu cinayetleri töre veya başka bir isimle nitelendirirken dikkatli olmak gerekir.

Töre kavramını günah keçisi yapıp şeytan taşlar gibi taşlamak; töreciliğin en büyük reklâmı olduğu gibi, bilmeyen potansiyel törecilere de ilham kaynağı olmaktadır. Bunun dışına töre kavramını daha çok cinayeti ile değil de inayeti ile tanıyanları da gereksiz olarak kendine düşman etmektedir.

“Töre cinayetleri” nasıl durdulur?

Uzun açıklamalara gerek yok:Töre cinayetleri töre yerine daha iyi bir alternatifin benimsetilmesi ile durdurulabilir.

Reklamlar

TÖRE İNAYETLERİ


Töre kelimesinin kökeni İbranice ‘Torah’ (kanun) kelimesine kadar gider. Tevrat sözcüğünün de kökeni “torah”tır.

Yerli dizilerimizin canhıraş çalışmaları ile medyamızın Türkiye’nin doğusunu Amerikan “vahşi batı”sına özdeşleştirmesi; “medeni batı”lıların kafasına doğu için çoğu kez kafaları siyah beyaz puşili, sırtlarında tabanca ve ceketlerinin ceplerinde tomarlara para olan, kirli sakallı, kalın sesli, karılarına göz açtırmayan tiplemeleri kazımıştır. Bir zamanlar kendi aralarında “hanzo”, “kıro”, “maço” gibi ecnasa ayrılan “köyden şehre inen” bu tiplemeler iade-i itibar yapılarak, “ağa” pozisyonuna sokulmuş sonradan yine bir Türkiye dizi klasiği ile bu adama dağ başında pizza yaptırılmıştır.

Sonra töreler kafalarda acımasız kanunlar olara değerlendirilmeye başlamış, doğuda hukuk kitaplarının raflara kaldırılıp “torah anayasasının” yürürlüğe konduğunu, aşiret meclislerinin töre kitapları bastırdığını, kanun hükmünde kararnameler çıkardığını, yargı yetkesini aile meclislere devrettiğini düşünür olmuşuz biz.

Neredeyse Melek Azrail’in bile öldüğünü töre ürünü bir eylem olarak değerlendirecek kadar ileri gitmişiz ve o topraklarda kim kimi öldürse adına töre cinayeti denilir olmuş.

Devran değişmiş; gazete başlıklarında “Töreniz Batsın” diye başlıklar atılır olmuş. İnsan soruyor kendi kendine töreniz batsın dediğiniz kimler oluyor; bir etnik grup mu, bir ideolojik akım mı, birkaç kişi mi? Bu töre kimin? Her kiminse onlar başka bir ülke de mi yaşıyor? Daha da önemli bir soru:

Töre nedir?

Elbette çoğu kez uyguladıkları sosyal bir sistematiğe ne kadar kadim olursa olsun isim vermeden de devam ettirebilirler. “Doğu”da doğanların ve orada ölmeye karar verenlerin çoğunun inandığı bir değerler sistemi “töre” olarak değerlendirildiğinde bunun yanlızca “tecavüze uğraya kızı öldür”, “evlendiğin kızın çarşafında kan yoksa sık beynine” gibi maddelerden oluşan bir ölüm manifestosu olarak değerlendirilemeyeceği açıktır.

Ancak bir realite ortadadır ki; töre artık gerek ona inanlar gerekse inanmayanlar tarafından en azından Türkiye’de “doğuluların yazılı olmayan sosyal kuralları” olarak değerlendirilebilir. Elbette bu toprakların başka yerlerinde de farklı kanunlar hüküm sürüyor olabilir ama henüz Karadeniz veya Ege’de işlenen bir “tecavüze uğraya kızı öldür temalı bir cinayet veya eşinin kendisini aldattığını öğrenince eşini doğrayan adam konulu bir cinayet “töre cinayeti” olarak değerlendirmeye alınmamıştır.

Töre olarak değerlendirilen sistem içerisinde olan; tabiri caizse ihtiyar-perest’lik denecek kadar yaşlılara karşı saygı duyma, “Hayır-Şer’inde bulunmak” nitelenen düşmanı bile olsa herkesin birbirinin düğün ve cenazesinde bulunma zorunluluğu, misafirperverliğin de üstünde bulunan misafirperestlik gibi birçok geleneğin bir cinayet kadar ses getirmemesi veya muhataplarınca çabucak unutulmasındandır; kimse töre inayetlerinden bahsetmez.

Kavramsal Tacizler

Tıpkı dünya kamuoyunun “şer ekseninde” Azrail’in Ortadoğulular dışında kimin canını almışsa buna “İslami Terör” diyerek bir dini bireylerin bilinçaltına savaş dini, sadist din gibi işleyerek kavramsal taciz işlemesi gibi. Medya evet altını çizerek söylemek gerekir medya ve onun barındırdığı bazı öykü yazarları doğuda yanlızca doğuda töreden kaynaklı olsun olmasın neredeyse her cinayet vakasını töre diye nitelendirmekten çekinmemektedir.

Oysa güya töre cinayeti işleyenler yakından incelendiğinde bu bireylerin din dahil hiçbir mekanizmaya tam olarak bağlı olmadığı, toplumdan kopuk veya birileri tarafından güdümlenmiş insanlar oldukları; cehalet ve pişmanlıklarını ise töre diyerek legalize ettiklerini görürsünüz.

Irakta kafa kesen “dinsizlerin”, “bunu İslam için yaptık” demeleri gibi bu cinayetleri işleyenler töre kelimesine sığınmaktadır.

Töreyi takdis etmek değil, günah keçiliğinden çıkarmak

Bu kavramsal tacizlere karşı durmak gerekir. Her ne kadar töre kavramı hakkında bu gibi yaklaşımlar törecilikle itham edilecek ise bile… Çünkü hadi ben de söyleyeyim töre cinayetleri maalesef bozuk plak gibi töre karşıtı söylemlerde bulunmaktan geçmez. Bir takım istatistiklerle bir töre cinayeti tarihi çıkarmaya çalışanlar; her halde doğuda çok az şeyin kayıt altında olduğunu unutmaktadır. Buna göre töre cinayetlerinin geçek bir kaydını tutmak imkânsızdır. Bu yüzden bu cinayetleri töre veya başka bir isimle nitelendirirken dikkatli olmak gerekir.

Töre kavramını günah keçisi yapıp şeytan taşlar gibi taşlamak; töreciliğin en büyük reklâmı olduğu gibi, bilmeyen potansiyel törecilere de ilham kaynağı olmaktadır. Bunun dışına töre kavramını daha çok cinayeti ile değil de inayeti ile tanıyanları da gereksiz olarak kendine düşman etmektedir.

“Töre cinayetleri” nasıl durdulur?

Uzun açıklamalara gerek yok:Töre cinayetleri töre yerine daha iyi bir alternatifin benimsetilmesi ile durdurulabilir.

TANRININ LİSANI


Sessizliğin bir keramet olduğunu bilmek gerek;
Tanrının lisanıdır suskunluk.
Çünkü ne hiç bir dil, ne de hiçbir cümle tatmin etmez,
Evreni ruhuna gömmeyi başarana.
Söyleyeceklerini hesaplamak
ve söylediklerine pişman olmaktansa
Derin derin düşünüp yok olmak daha iyidir.
Yüce bilge;
Şunu iyi bil derini temizlemek istiyorsan
Dabakhane bilgeliğini öğrenmek gerek.
Hayvan pisliklerine, kokuşmuş derilere elin bulaşacak.
İğrenç insanlar göreceksin.
Hatta o kadar şüpheci olacaksın ki;
“Babana bile güvencmeyeceksin” sözcüğünü sen de söyleyeksin.
Oysa paranoyak olduğunu kanıtlamak için;
Bu kadar konuşmana da gerek yok.
Sus yeter.
Çünkü en güvenilir adam “güven sözcüğünü sözlüğünden silendir.”
Güvenilir olmak için çaba harcama,
Sevilen adam olman şart değil.
Unutma günahkarlar da bu dünya topraklarında özgürce gezerler.
Sadece kendin ol da demeyeceğim.
Kendin olmaya çalışmak da başkası olmaya çalışmak kadar aptalca.
Kendini bilme.
Kendini kaybet sadece.
Sadece “sen"in kalsın.
"Ben"ini sat üç kuruşa en sevdiğine.
Disitile edilen bir vodka gibi yüzlerce kez;
Geç imbiklerin arasından.
Gözlerin kapalı olarak aydınlığa girene değin.
Saflaş.
Tertemiz ol. Arın özünden.
Özüne dönme.
Özün bile kalmayana dek;çalış çalış çalış.
Bil ki peygamber bile olsa;
Bu dünyada sana hiç güvenmeyecek olanlara var olmak zorunda.
Seni birileri çok sevdiği halde satmak zorunda.
İşte budur Tanrı’nın manipülasyonu.
Ey Tanrım;
Bıraktın bizi senin zaten ne olduğunu kendisinden iyi bildiğin "kendilerimiz” ile.
Biz hep sana muhtacız.
Bu da senin bizde bıraktığın eksik fırça darbesi,
Ya da doyurucu son lokma.
Biz eksik kısmımız yüzünden yalvarıyoruz sana.
Sana muhtaç olmadığımızı zannettiğimiz gün.
Seni unutmaya başladığımız gündür.
Ama sen hatırlatırsın yine bir yerlerdeki imalarınla.
Sana inanmayan birinin sözcüklerine bile gizli sırlarını yayarsın.

Sessizliğe inanmak gerek.
Tanrının lisanıdır o.
Sözlüğü her anların sayısı kadar fazla.
Sayfları saniyelere sığdırılmış.

TANRININ LİSANI


Sessizliğin bir keramet olduğunu bilmek gerek;
Tanrının lisanıdır suskunluk.
Çünkü ne hiç bir dil, ne de hiçbir cümle tatmin etmez,
Evreni ruhuna gömmeyi başarana.
Söyleyeceklerini hesaplamak
ve söylediklerine pişman olmaktansa
Derin derin düşünüp yok olmak daha iyidir.
Yüce bilge;
Şunu iyi bil derini temizlemek istiyorsan
Dabakhane bilgeliğini öğrenmek gerek.
Hayvan pisliklerine, kokuşmuş derilere elin bulaşacak.
İğrenç insanlar göreceksin.
Hatta o kadar şüpheci olacaksın ki;
“Babana bile güvencmeyeceksin” sözcüğünü sen de söyleyeksin.
Oysa paranoyak olduğunu kanıtlamak için;
Bu kadar konuşmana da gerek yok.
Sus yeter.
Çünkü en güvenilir adam “güven sözcüğünü sözlüğünden silendir.”
Güvenilir olmak için çaba harcama,
Sevilen adam olman şart değil.
Unutma günahkarlar da bu dünya topraklarında özgürce gezerler.
Sadece kendin ol da demeyeceğim.
Kendin olmaya çalışmak da başkası olmaya çalışmak kadar aptalca.
Kendini bilme.
Kendini kaybet sadece.
Sadece “sen”in kalsın.
“Ben”ini sat üç kuruşa en sevdiğine.
Disitile edilen bir vodka gibi yüzlerce kez;
Geç imbiklerin arasından.
Gözlerin kapalı olarak aydınlığa girene değin.
Saflaş.
Tertemiz ol. Arın özünden.
Özüne dönme.
Özün bile kalmayana dek;çalış çalış çalış.
Bil ki peygamber bile olsa;
Bu dünyada sana hiç güvenmeyecek olanlara var olmak zorunda.
Seni birileri çok sevdiği halde satmak zorunda.
İşte budur Tanrı’nın manipülasyonu.
Ey Tanrım;
Bıraktın bizi senin zaten ne olduğunu kendisinden iyi bildiğin “kendilerimiz” ile.
Biz hep sana muhtacız.
Bu da senin bizde bıraktığın eksik fırça darbesi,
Ya da doyurucu son lokma.
Biz eksik kısmımız yüzünden yalvarıyoruz sana.
Sana muhtaç olmadığımızı zannettiğimiz gün.
Seni unutmaya başladığımız gündür.
Ama sen hatırlatırsın yine bir yerlerdeki imalarınla.
Sana inanmayan birinin sözcüklerine bile gizli sırlarını yayarsın.

Sessizliğe inanmak gerek.
Tanrının lisanıdır o.
Sözlüğü her anların sayısı kadar fazla.
Sayfları saniyelere sığdırılmış.

Papanın Mezarına Girmek


Rüya Tarihi: 29.Ekim.2006
Görüldüğü Yer: İstanbul

Bilmediğim bir memlekette mezarlıklar arasında dolaşıyodum.
Her yeri tanıyordum ancak memleketin ne olduğu hafızamdakalmamıştı.
Önümde giden kel bir adam cep telefonu ile konuşuyordu, ben de onun konuştuklarına kulak misafiri oldum.
Papa IV. Henry’in mezarına gittiğini söyledi.(Tarihte böyle bir papa yok bunu araştırdım).
Adam telefonu kapatıca ben de ona Papa’nın mezarı burada mı diye sordum.
“Evet” dedi ve benimde onunla birlikte gelebileceğimi söyledi.
Mezarın başına gittik, müthiş bir mermer işçişiği ile gotik olduğunu zannettiğim bir tarzda beyaz renkli bir mezardı.
Adam mezarın ağzını kapak varmışçasına açtı ve beni çağırdı.Derin bir galeriye açılan kuyu gibiydi.
Bir mezarın böyle olmasına çok şaşırdım.
İçeri girdik.
Büyük bir ofis vardı ancak daha çok karargaha benziyordu.
Ofisin bir bölümünde hastaneleri andıran yataklar vardı. Birlikte gittiğim kel adam:
“Büyük insanların yok edilmesi gerektiğinde adamları ölmüş gibi kamuoyuna sunup, sağlam olarak bu yere getiriyoruz.Ebediyyen bu mezar-ofisten çıkamıyorlar” dedi.
Bunun amacının büyük adamlardan faydalanmak ve bir beyin takımı kurarak dünyayı yönetmek olduğunu bu işin de altında uluslarüstü gizli bir cemiyetin olduğunu düşünmüştüm rüyada.
Daha sonra yatakların olduğu bölüme doğru yürürüdüm.
Bazı normal suretli insanlarla beraber bedeni sağlam ancak kafatasının tamamı derisiz ancak gözleri yerinde insanlar gördüm. Bu heyula tiplerden biri gelerek konuşmaya başladı benimle. Dişleri çok dikkatimi çekmişti. Adam Papa 4. Henry olduğunu kamuoyunun onu ölü zannettiğini, bu mekandan sıkıldığını söyledi. O mezar-ofiste isteyenleri gönüllü olarak öldürdüklerini tüm taleplerine rağmen onu sağ bıraktıkları söyledi. Bozuk bir konuşma şekli vardı. Bunu da kafa derisi yüzülmüş olduğundan dudaklarının olmamasına, dolayısı ile kelimeleri düzgün telaffuz edememesine bağlıyordu.
Bu yer altı ofis-mezarı büyük ve yekpare bir camekan ile çok güzel bir şehir manzarasına bakıyordu.

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑