İNTERNET TARİHİ



İnternet çıkalı ne kadar oldu ki, tarihi olsun denilebilir. Tarihilerin malumudur, bazı tarih uzmanlarına göre bir dönemin üzerinden 50 yıl geçtikten sonra o dönem artık tarih olarak incelebilir. 1962’den beri İnternet sürecinin üzerinden tam 43 yıl geçti!

Daha iç daraltıcı bir açıklama ile bazılarımızın hala “Yahu nedir bu İnternet?” dediği İnternet kerameti süreci 50. yaşına yaklaşıyor.

***

Bu yazımızda artık ‘tarihi’ bile sessiz sedasız ortaya çıkmakta olan internet’i işleyeceğiz, internetin ilginç gelişim sürecinden başlayarak, bazılarımızın çok iyi bildiği, bazılarımızın ise çok duyduğu halde sormaya utandığı kavramları inceleyeceğiz.

Nereden Çıktı bu İnternet?

İnternet’in anası ARPANET:

Şu an yaşayan bir neslin babaları dahi henüz doğmamışken yani 1962 yılında soğuk savaş sürecindeki ABD nükleer tehdidin etkisiyle kara, hava ve deniz kuvvetlerini organize edecek ve sürekli güncel bir iletişim imkânı kuracak bir sistem arayışı ile ARPANET’İ (Advanced Research Projects Authority Net) kurdu. ARPANET’in amacı muhtemel bir saldırı durumunda network(bilgisayar ağı) üzerinden ilgili birimleri teyakkuza geçirmek ve bilgi alışverişini sağlamaktı.

Belli belirsiz bir ketumiyet içinde yaşamını sürdüren ARPANET projesine fonksiyonel olarak yavaş yavaş üniversiteler, akademik kuruluşlar ve enstitü gibi kurumlar da katılmaya başladı, artık bugünkü anlamındaki kadar kapsamlı olmasa da fiili bir internet vardı.

Bir dönem sonra bu ketumiyet kabuğunu kıran internet ticari yaşamın da içine girdi, daha doğru bir ifade ile ticaret de internetin konusu olmaya başladı. Şirketler, hele de çokuluslu ve kıtalar arası şirketler için biçilmiş kaftan olan Internet ticaretle evlendiği günden bu yana bir ‘patlama’ olarak nitelendirilecek hızla büyümeye başladı.

Savaştan Porno’ya İnternet:

İnsanoğlunun birçok büyük icadı gibi İnternetin ortaya çıkmasının da gerçek müsebbibi ne tuhaftır ki savaş ve korunma kaygısıdır. Yukarıda anlatılan süreç dâhilinde hayatımızın her noktasına bir bir giren İnternet en sonunda yine insanoğlunun yaşamının bir yüzü olan cinselliğin de içine girmiş, dün muzır neşriyat olarak nitelendirilen yayınların sunduğun ve daha fazlasını porno web sayfaları üzerinden sunmuştur. Bir dönemin istatistiklerine göre dünya üzerindeki toplam web sayfasına oranla porno ve erotik içerikli sayfaların sayısı o kadar artmıştı ki yüksek tirajlı bir gazetede bundan birkaç yıl önce bir kültür sitesini tanıtmak için yazılan: “Allah Allah…! Internet’e kültür de girdi” başlığı bu dönemi hafızalara kazıdı. Etik yönü bu yazının dışında olmakla birlikte cinselliğin dahi internetle bütünleşmesi internetin gelecekte kim bilir daha nerelere gireceğinin, neleri işleyeceğinin ve yaşamımızı ne kadar değiştireceğinin muzip sinyallerini vermekteydi.

Anahtar Kavramlar:

İnternet kronolojisi ve kritiğine girmeden önce bu gün sıkça kullanılan bazı internet kavramlarını açıklamakta faydalı olacaktır:(*1)

E-posta (E-Mail, Elektronik Posta): En sık kullanılan internet teknolojilerinden biri olan E-posta E-posta hesabına sahip kişilerin arasında bir mektubun vaat ettiği iletişim gücünden çok daha fazlasını sunar. Kişi bir banka hesabını açar gibi (çok daha kolaylıkla) internetteki belirli siteler veya servis sağlayıcılar (Hotmail, yahoo, mynet, aol gibi) üzerinde kişisel bilgilerini sorgulayan bir formu doldurduktan sonra bir telefon numarası gibi benzersiz, ancak kendi isteklerine göre bir e-posta adresi alırlar. Bu adrese sahip biri başka birinin adresini biliyorsa, internetten almış olduğu hesabına ATM’lerde banka hesabına girer gibi girer, alıcı adresini yazar ve yazacağını alıcıya yollar. Birkaç saniye içinde alıcı dünyanın neresinde olursa olsun mesajı internete bağlı herhangi bir bilgisayar üzerinden okuyabilir.

E-posta ile ses, yazı, hatta kısa film bile gönderilebilir.

Web Sitesi (Web Sayfası): Sanıldığının aksine halen e-posta kavramı ile web sitesi kavramı çokça karıştırılmaktadır. Bu karışıklığı gidermek için şöyle açıklanabilir; web sayfası kişilerin internete bağlı her bilgisayardan ulaşabildikleri herkese açık bir nevi ilan panosudur. Web sayfalarının hazırlanması e-posta gibi kolay olmayıp ayrı bir uzmanlık konusudur.

Hacker (He’kır): Tabiatı gereği çok esnek olmak zorunda olan internet teknolojileri tamamen yazılım sistemleri üzerine kuruludur, yazılım sistemlerini çok iyi bilen ve bu sistemlerin zaaflarını tespit etmiş bazı kimseler, web sayfalarının sunulduğu bilgisayarlara veya internete bağlı herhangi bir bilgisayara muhtelif yollardan sızarak sistemlere zarar vermekte yahut hissettirmeden bilgi hırsızlığı yapmaktadırlar. Hayattaki her figürün simüle edildiği bir çağda hacker’lara yakıştırılacak en güzel benzetme: dijital teröristliktir.

Download: İnternet üzerindeki herhangi bir web sayfası üzerinden sunulan bir dosyanın (fotoğraf, program, ses, film vb.) o sayfa ziyaret edilerek o sayfa üzerinden kopyalanıp, kişisel bilgisayara kopyalanmasıdır. Download etmek tabiri Türkçeye ‘indirmek ‘ olarak geçmiştir.

Upload: Downloadın tam tersidir, kişisel bilgisayarınızdaki her hangi bir dosyayı bir web sayfasına veya kendi web sayfanıza yükleyerek dosyayı tüm dünyanın kullanımına sunmaktır.

ADSL: En azından ülkemizde birkaç sene öncesine kadar genellikle telefon hattı direkt olarak bilgisayar modemine bağlanır belli parolalar ile veya parolasız olarak (146 üzerinden) internete bağlanılırdı. İnternete bağlanan telefon hattı meşgul pozisyona geçtiğinden, sürekli internet bağlantısı için ayrı bir hat tahsis etmek gerekirdi. Üstelik aşırı yavaş bir bağlantı sağlanır ve sık sık kopmalar yaşanırdı, bu kadarına rağmen çok pahalı sayılabilen bir bağlantı türüydü. Bu teknoloji adı pek kullanılmayan Dial-Up olarak nitelendirilirdi.

ADSL teknolojisinin çıkması ile bütün bunlar aşıldı, ADSL için kişi veya kurumlar Telekom’a başvurarak kullanmakta oldukları telefon hattını ADSL’ye uygun duruma getirttirirler. Sonraki aşamada yine Türk Telekom yardımı ile kurulum sağlanır, Dial-Up’a göre çok hızlı ve ucuz bir sistemdir. ADSL’ye uygun hale getirilmiş bir hat üzerinden hem telefon görüşmesi hem de internet bağlantısı aynı anda yapılabilir.

DİPNOT:

(*1) Belirtmeden geçemeyeceğim: Bu yazı dâhilinde anahtar kavramları açıklarken kullanılan açık üslup bu konuları iyi bilen okuyucularımız tarafından aşırı sıradanlıkla tavsif edilebilir. Ancak bir yazarın asli görevi tüm okuyucu profilini hesaba katmaktır. Sanıldığının aksine birçok insan bu kavramları iyi bilmemekte, birbirine karıştırmaktadır. Umulur ki; bu kavramların açıklanmasının başka mercilerce de tekerrürü bu gibi kavramları açıklama görevini yavaş yavaş sözlüklere terk ettirsin.

Gelecek hafta:

İnternet kronolojisi

Hacker’lar konferansı

İnternet nereye gidiyor?

İNTERNET TARİHİ



İnternet çıkalı ne kadar oldu ki, tarihi olsun denilebilir. Tarihilerin malumudur, bazı tarih uzmanlarına göre bir dönemin üzerinden 50 yıl geçtikten sonra o dönem artık tarih olarak incelebilir. 1962’den beri İnternet sürecinin üzerinden tam 43 yıl geçti!

Daha iç daraltıcı bir açıklama ile bazılarımızın hala “Yahu nedir bu İnternet?” dediği İnternet kerameti süreci 50. yaşına yaklaşıyor.

***

Bu yazımızda artık ‘tarihi’ bile sessiz sedasız ortaya çıkmakta olan internet’i işleyeceğiz, internetin ilginç gelişim sürecinden başlayarak, bazılarımızın çok iyi bildiği, bazılarımızın ise çok duyduğu halde sormaya utandığı kavramları inceleyeceğiz.

Nereden Çıktı bu İnternet?

İnternet’in anası ARPANET:

Şu an yaşayan bir neslin babaları dahi henüz doğmamışken yani 1962 yılında soğuk savaş sürecindeki ABD nükleer tehdidin etkisiyle kara, hava ve deniz kuvvetlerini organize edecek ve sürekli güncel bir iletişim imkânı kuracak bir sistem arayışı ile ARPANET’İ (Advanced Research Projects Authority Net) kurdu. ARPANET’in amacı muhtemel bir saldırı durumunda network(bilgisayar ağı) üzerinden ilgili birimleri teyakkuza geçirmek ve bilgi alışverişini sağlamaktı.

Belli belirsiz bir ketumiyet içinde yaşamını sürdüren ARPANET projesine fonksiyonel olarak yavaş yavaş üniversiteler, akademik kuruluşlar ve enstitü gibi kurumlar da katılmaya başladı, artık bugünkü anlamındaki kadar kapsamlı olmasa da fiili bir internet vardı.

Bir dönem sonra bu ketumiyet kabuğunu kıran internet ticari yaşamın da içine girdi, daha doğru bir ifade ile ticaret de internetin konusu olmaya başladı. Şirketler, hele de çokuluslu ve kıtalar arası şirketler için biçilmiş kaftan olan Internet ticaretle evlendiği günden bu yana bir ‘patlama’ olarak nitelendirilecek hızla büyümeye başladı.

Savaştan Porno’ya İnternet:

İnsanoğlunun birçok büyük icadı gibi İnternetin ortaya çıkmasının da gerçek müsebbibi ne tuhaftır ki savaş ve korunma kaygısıdır. Yukarıda anlatılan süreç dâhilinde hayatımızın her noktasına bir bir giren İnternet en sonunda yine insanoğlunun yaşamının bir yüzü olan cinselliğin de içine girmiş, dün muzır neşriyat olarak nitelendirilen yayınların sunduğun ve daha fazlasını porno web sayfaları üzerinden sunmuştur. Bir dönemin istatistiklerine göre dünya üzerindeki toplam web sayfasına oranla porno ve erotik içerikli sayfaların sayısı o kadar artmıştı ki yüksek tirajlı bir gazetede bundan birkaç yıl önce bir kültür sitesini tanıtmak için yazılan: “Allah Allah…! Internet’e kültür de girdi” başlığı bu dönemi hafızalara kazıdı. Etik yönü bu yazının dışında olmakla birlikte cinselliğin dahi internetle bütünleşmesi internetin gelecekte kim bilir daha nerelere gireceğinin, neleri işleyeceğinin ve yaşamımızı ne kadar değiştireceğinin muzip sinyallerini vermekteydi.

Anahtar Kavramlar:

İnternet kronolojisi ve kritiğine girmeden önce bu gün sıkça kullanılan bazı internet kavramlarını açıklamakta faydalı olacaktır:(*1)

E-posta (E-Mail, Elektronik Posta): En sık kullanılan internet teknolojilerinden biri olan E-posta E-posta hesabına sahip kişilerin arasında bir mektubun vaat ettiği iletişim gücünden çok daha fazlasını sunar. Kişi bir banka hesabını açar gibi (çok daha kolaylıkla) internetteki belirli siteler veya servis sağlayıcılar (Hotmail, yahoo, mynet, aol gibi) üzerinde kişisel bilgilerini sorgulayan bir formu doldurduktan sonra bir telefon numarası gibi benzersiz, ancak kendi isteklerine göre bir e-posta adresi alırlar. Bu adrese sahip biri başka birinin adresini biliyorsa, internetten almış olduğu hesabına ATM’lerde banka hesabına girer gibi girer, alıcı adresini yazar ve yazacağını alıcıya yollar. Birkaç saniye içinde alıcı dünyanın neresinde olursa olsun mesajı internete bağlı herhangi bir bilgisayar üzerinden okuyabilir.

E-posta ile ses, yazı, hatta kısa film bile gönderilebilir.

Web Sitesi (Web Sayfası): Sanıldığının aksine halen e-posta kavramı ile web sitesi kavramı çokça karıştırılmaktadır. Bu karışıklığı gidermek için şöyle açıklanabilir; web sayfası kişilerin internete bağlı her bilgisayardan ulaşabildikleri herkese açık bir nevi ilan panosudur. Web sayfalarının hazırlanması e-posta gibi kolay olmayıp ayrı bir uzmanlık konusudur.

Hacker (He’kır): Tabiatı gereği çok esnek olmak zorunda olan internet teknolojileri tamamen yazılım sistemleri üzerine kuruludur, yazılım sistemlerini çok iyi bilen ve bu sistemlerin zaaflarını tespit etmiş bazı kimseler, web sayfalarının sunulduğu bilgisayarlara veya internete bağlı herhangi bir bilgisayara muhtelif yollardan sızarak sistemlere zarar vermekte yahut hissettirmeden bilgi hırsızlığı yapmaktadırlar. Hayattaki her figürün simüle edildiği bir çağda hacker’lara yakıştırılacak en güzel benzetme: dijital teröristliktir.

Download: İnternet üzerindeki herhangi bir web sayfası üzerinden sunulan bir dosyanın (fotoğraf, program, ses, film vb.) o sayfa ziyaret edilerek o sayfa üzerinden kopyalanıp, kişisel bilgisayara kopyalanmasıdır. Download etmek tabiri Türkçeye ‘indirmek ‘ olarak geçmiştir.

Upload: Downloadın tam tersidir, kişisel bilgisayarınızdaki her hangi bir dosyayı bir web sayfasına veya kendi web sayfanıza yükleyerek dosyayı tüm dünyanın kullanımına sunmaktır.

ADSL: En azından ülkemizde birkaç sene öncesine kadar genellikle telefon hattı direkt olarak bilgisayar modemine bağlanır belli parolalar ile veya parolasız olarak (146 üzerinden) internete bağlanılırdı. İnternete bağlanan telefon hattı meşgul pozisyona geçtiğinden, sürekli internet bağlantısı için ayrı bir hat tahsis etmek gerekirdi. Üstelik aşırı yavaş bir bağlantı sağlanır ve sık sık kopmalar yaşanırdı, bu kadarına rağmen çok pahalı sayılabilen bir bağlantı türüydü. Bu teknoloji adı pek kullanılmayan Dial-Up olarak nitelendirilirdi.

ADSL teknolojisinin çıkması ile bütün bunlar aşıldı, ADSL için kişi veya kurumlar Telekom’a başvurarak kullanmakta oldukları telefon hattını ADSL’ye uygun duruma getirttirirler. Sonraki aşamada yine Türk Telekom yardımı ile kurulum sağlanır, Dial-Up’a göre çok hızlı ve ucuz bir sistemdir. ADSL’ye uygun hale getirilmiş bir hat üzerinden hem telefon görüşmesi hem de internet bağlantısı aynı anda yapılabilir.

DİPNOT:

(*1) Belirtmeden geçemeyeceğim: Bu yazı dâhilinde anahtar kavramları açıklarken kullanılan açık üslup bu konuları iyi bilen okuyucularımız tarafından aşırı sıradanlıkla tavsif edilebilir. Ancak bir yazarın asli görevi tüm okuyucu profilini hesaba katmaktır. Sanıldığının aksine birçok insan bu kavramları iyi bilmemekte, birbirine karıştırmaktadır. Umulur ki; bu kavramların açıklanmasının başka mercilerce de tekerrürü bu gibi kavramları açıklama görevini yavaş yavaş sözlüklere terk ettirsin.

Gelecek hafta:

İnternet kronolojisi

Hacker’lar konferansı

İnternet nereye gidiyor?

SİMURG NEDİR?



Can Simurg’u gördüğünde Musa bile dehşete düşer, üveyik kuşuna döner…

***

Esasen sen Simurgsun, Simurg da senden ibarettir…

***

Onu açık ararsan gizlenir, gizlilikle ararsan açığa çıkar…

Feridüddin-i Attar (Mantık-ul Tayr)

Gizli arayış başlıyor:

Bütün kuşlar bir araya gelip: “Bu zamanda hiçbir ülke padişahsız değildir, bundan böyle bizim de padişahsız kalmamamız lazım” derler. bir araya gelmiş yüzlerce kuş kendilerini yönetecek ve aynı zamanda himayesine alacak yöneticiyi aramaktadırlar tıpkı insanlar gibi.

Tam bu sırada hüthüt gelip kendisinin Süleyman’ın (a.s) habercisi ve mahremi olduğunu söyler ve devam eder:

Sizin zaten bir padişahınız var ama haberiniz yok. O bize bizden daha yakın ama biz ondan uzağız. Daima padişah odur adı Simurg’tur. Binlerce nur ve zulmet perdeleri ardındadır, gelin onu arayıp bulalım.

Kuşların her biri amaca giden yolun bu kadar keskin olmasının etkisindendir muhakkak, bin bir türlü mazeret uydurur, kararsızlıklarını sergilerler. Ama hüthüt bıkmadan usanmadan anlatır bu yolu.

Vadiler geçiliyor:

Kuşlar hüthütü rehber kabul edip yola koyulurlar yol çetindir, aşılması gereken yedi vadi vardır. Bunlar:

  • İstek vadisi
  • Aşk Vadisi
  • Marifet Vadisi
  • İstiğna Vadisi
  • Tevhit Vadisi
  • Hayret Vadisi
  • Fakr-u Fena Vadisi

Bu vadileri duyan kuşlardan yine itirazlar yükselir ancak hüthüt yine bıkmadan usanmadan anlatır hepsini ikna eder. Bu vadiler aşılırken bazı kuşlar ölür, bazıları geri döner, bazıları vadide kalırlar. Ancak bir kısmı yine yoluna devam eder.

Simurg’a varış:

Nihayet yüzlerce kuştan sadece otuzu tüm vadileri aşarak yolun sonuna kadar gelirler. Bu otuz kuş Simurg’un nerede olduğunu sorarlar tam bu sırada Simurg’un elçisi gelip tüm kuşların önlerine kâğıtlar bırakarak okumalarını söyler, kuşlar kâğıtları okuduklarında bu kâğıtlarda o güne kadar tüm yaptıklarının yazılı olduğunu görünce şaşırırlar.

Sonra Simurg tecelli ediyer kuşlar aradıkları Simurg’un manen kendileri olduğunu, kendilerinin de otuz kişi olduklarını görünce büsbütün hayrete düşerler.

Simurg konuşmaya başlıyor:

Siz otuz kuş olarak (Si: Farsça otuz, Murg: Kuş>Simurg: Otuz kuş) geldiniz, Simurg’u otuz kuş olarak gördünüz, daha fazla yahut eksik gelseydiniz beni o kadar görürdünüz. Burası bir aynadır.

Sonunda tüm kuşlar Simurg’da fani oluyor, hepsi ayrı ayrı kuş olduklarını unutup Simurg da birleşiyorlar. Artık ne yol kalıyor, ne yolcu, ne de kılavuz.

***

Görülen ve görünmeyen dostlar Simurg’un anlamını sormuşlar, Simurg kendilerinde olduğu halde. İzaha hacet yok çünkü:

Ne söylesen bil ki o değildir, o zaman hiçbir şey söyleme…

Demiş Feridüddin-i Attar. Simurg’u anlatırken.

Gelecek Hafta:

Simurg destanı yahut Mantık-ul Tayr kitabı gizli bir demokrasi manifestosu muydu?

Mantık-ul Tayr ve benzeri eserlerin özünde ne vardır?

HAYDİ, TAŞİYOMİ YAPALIM!



(Lütfen bu yazıyı ayaktayken okuyun)

Bir milletin dili ve kendine özel kelimeleri o milletin mensuplarının günlük yaşamlarından dünya görüşlerine kadar birçok çağrışımı barındırır. İngilizcede hala da teyze de “aunt” kelimesi ile ifade edilmesi, bu dili kullanan toplumlarda çoğu kez akrabalık bağlarının zayıf olduğu kanaatini uyandırır. Türkçemizde ise “bacanak” gibi nispeten uzak bir kelimeye bakarak yine Türkçe konuşulan coğrafyada akrabalık bağlarının kuvvetini anlamak zor değildir.

Gelelim taşiyomiye:

Bir İngiliz “bacanak” kelimesini ne kadar tuhaf karşılarsa her halde biz de taşiyomi kelimesini o derece tuhaf karşılayacağız, nitekim çoğumuza bacanağımızdan da uzak:

Taşiyomi: Japoncada “ayakta kitap okumak” demektir. Yani oturarak veya uzanarak değil de ayakta kitap okumak. Buna göre otobüs tıklım tıklım iken elinde kitabı ile okumak için canhıraş mücadele veren kişi taşiyomi yapmaktadır. Masa başının gözü mü kör olmuş veya sakin kafayla okumak varken neden ayakta okuyayım diyebilirsiniz. Ama taşiyomiyi ilk Japonlar yapmadı tasavvuf literatüründe taşiyomi yapan yani ayakta kitap okuyan hatta yürürken kitap karıştıran âlimlerin menkıbeleri yok değildir. Hatta ismini hatırlayamadığım bir mutasavvıf yürüme esnasında kitap karıştırırken çukura düşerek vefat etmiştir. Pek tabii ki bunar bizim için keramet sayılmadığından genellikle bu menkıbelerdense tayy-ı mekân, bast-ı zaman menkıbelerini iyi biliriz.

Japoncada taşiyomi gibi bir kelimenin varlığının Japonların yaşam biçimi hakkında ne gibi bir bilgi verdiğine hiç değinmeyeceğim, Japonların bırakın ayakta, tuvalette bile kitap okudukları hepimiz duymuşuzdur. Şimdi Japonları bir kenara bırakarak kendimize dönelim:

Nerede okumalı?

Nasıl okumalı” veya” neden okumalı” gibi başlıklardan hepimiz sıkılmışızdır. Aslında bu iki sorunu da çözecek bir başlık daha var ki onu da kullandım “nerede okumalı?”.

Kabaca bir hesapla bu soruya dolaylı bir cevap verelim:

Her gün minibüs veya otobüs ile işe gidip gelen normal vasıflı bir kişi her gün gördüğü trafik işaretlerinden ve aynı manzaralardan sıkılarak çantasına çok ağır olmayan bir kitap alsın, en az on dakikalık bir seyahat süresinde bu kitaptan gidişte en az 5, dönüşte de en az 5 sayfa olmak üzere günde 10 sayfa okur. Bu kişi bir ayda arada fazla mesai okumaları hesaba katmadan 10×30=300 sayfa okur ki ayda bir kitap yılda 12 kitap eder. Bu gibi hesapları duymuş olabilirsiniz veya bir ayda 5 kitap okumanız muhtemel, o zaman bu yazıyı okumanıza gerek yok. Ancak son bir paragraf olarak aşağıdaki vahim tabloya da bakarsanız kanaatimce bu yazının yazılış sebebini takdir edeceksiniz.

Deutsche Welle (Almanya’nın Sesi) Radyosunda dinlediğim bir habere göre, Türkiye’deki büyük üniversitelerin birinde akademisyenler arasında yapılan “mesleğiniz dışında da kitap okur musunuz?” anketi sonucu çok çarpıcı: Bu üniversitedeki akademisyenlerin (hafızamı bağışlayın) %70’inden fazlası branşları dışında hiç kitap okumamış. Diğer vahim bir istatistik ise yine Japonya’da ortalama olarak bir yılda basılan kitap adedi ülkemizde bir yılda basılandan 3–4 kat daha fazla.

Türkiye’yi sen mi kurtaracaksın?

Aktif bir biçimde meslek dışı veya belirli bir misyon ve vizyona sahip olarak çalışmayı seven her kes bu soruyla karşılaşmıştır. Globalizmin kitleleri benzeştirme adına yarattığı sıradanlığın, daha doğrusu “sıradanlığın terörünün” ürünleri olan “belleksiz gençlik” kadar kategorize edilemeyen orta yaş ve üstü neslin birçoğunda da marazi bir biçimde “hiçbir şeyle uğraşmama uğraşısı” hâkimdir. Bu uğraşının ürünlerini kahvehanelerde, bilgisayar oyunları karşısında sabahlamayı teknolojiden haberdar olmak sayan gençlerde ve en sonunda maalesef her evde televizyonun karşısında oturan insanların hepsi değilse de birçoğunda görmek mümkündür. Aynı kitledeki birçok insan Kuran-ı kerimin ilk ayeti olan “İkra” (Oku), emrinin de çok iyi bilmektedir. Klişeleşen diğer cümleler arasında gençlerin her halükarda karşılaştığı “boş zamanlarda neyle uğraşırsın” sorusuna verilen: “kitap okurum” cevabıdır ki, bu cevaba mukabil olarak “en son ne okudun?” sorusu çoğu kez ya cevapsız kalır, ya da nasıl oluyorsa yazarın adı hatırlanmaz.

Evet, elbette herkesin kitap okuma mecburiyeti yoktur, neticede herkesin “bilgisiz kalma hakkı vardır” ve kişi bu hakkını sonuna kadar kullanabilir. Ancak aynı hakkın, bu haktan yararlanmayanlara ve bu haktan vazgeçmiş kişilerin bıraktığı eserlere taciz ettiği anda hak değil zulme söylemek gerekir.

Artık internet çıktı okumaya ne gerek var?

Bu soruyu soranların kumar, porno, bahis, arkadaş bulma, oyun, chat, polifonik melodi indirme, sms gönderme siteleri dışında bir kere olsun başka bir siteye girdiğini bilinse karşı çıkılmaz belki hak verilir.

Kabul etmek gerekir ki dün, bugün ve bilginin beynimize enjektörle sokulacağı uzak geleceğe değin bilginin (tecrübenin demiyoruz bilginin) yegâne ediniliş yöntemi okumaktır. Yazı keşfedildiği günden beridir düşüncenin kaydedilme şekli harf dediğimiz sembollerle olmaktadır, en azından şimdilik gözlerimizi bu sembollerle yormaya mecburuz. Dolayısıyla internet veya herhangi başka bir kaynaktan da olsa bilgi peşindeysek yine okumak ve okumaya saatlerimizi ayırmak durumundayız.

Çok okuyan değil çok gezen bilir.

Bu klişeye göre, Evliya Çelebi veya Marco Polo’nun en büyük âlimler olması gerekir. Evet, çok gezenler iyi bir doğabilimcisi veya iyi bir etnolog olabilirler ancak maalesef mesela filozof veya matematikçi olamaz ve çoğu kez gezmeyerek hatta evine kapanarak yazdıkları eserlerle insanlığa hizmet etmiş yazarlar, düşünürler ve sanatkârlar gibi olamazlar. İmam Gazali’nin batılı bir şarkiyatçının tespitine göre binin üzerinde eseri vardır. Bu kadar eser günler ve gecelerce çalışılarak ortaya konmuştur, gezerek değil.

Evet, okumamak için direten, okuma işini hep başka bir bahara erteleyenler için pek fazla bahane kalmadı her halde biri hariç; onu da ben söylüyorum:

Biz bu hayat kitabını okuyoruz usta, normal kitaba ne gerek var…

HAYDİ, TAŞİYOMİ YAPALIM!



(Lütfen bu yazıyı ayaktayken okuyun)

Bir milletin dili ve kendine özel kelimeleri o milletin mensuplarının günlük yaşamlarından dünya görüşlerine kadar birçok çağrışımı barındırır. İngilizcede hala da teyze de “aunt” kelimesi ile ifade edilmesi, bu dili kullanan toplumlarda çoğu kez akrabalık bağlarının zayıf olduğu kanaatini uyandırır. Türkçemizde ise “bacanak” gibi nispeten uzak bir kelimeye bakarak yine Türkçe konuşulan coğrafyada akrabalık bağlarının kuvvetini anlamak zor değildir.

Gelelim taşiyomiye:

Bir İngiliz “bacanak” kelimesini ne kadar tuhaf karşılarsa her halde biz de taşiyomi kelimesini o derece tuhaf karşılayacağız, nitekim çoğumuza bacanağımızdan da uzak:

Taşiyomi: Japoncada “ayakta kitap okumak” demektir. Yani oturarak veya uzanarak değil de ayakta kitap okumak. Buna göre otobüs tıklım tıklım iken elinde kitabı ile okumak için canhıraş mücadele veren kişi taşiyomi yapmaktadır. Masa başının gözü mü kör olmuş veya sakin kafayla okumak varken neden ayakta okuyayım diyebilirsiniz. Ama taşiyomiyi ilk Japonlar yapmadı tasavvuf literatüründe taşiyomi yapan yani ayakta kitap okuyan hatta yürürken kitap karıştıran âlimlerin menkıbeleri yok değildir. Hatta ismini hatırlayamadığım bir mutasavvıf yürüme esnasında kitap karıştırırken çukura düşerek vefat etmiştir. Pek tabii ki bunar bizim için keramet sayılmadığından genellikle bu menkıbelerdense tayy-ı mekân, bast-ı zaman menkıbelerini iyi biliriz.

Japoncada taşiyomi gibi bir kelimenin varlığının Japonların yaşam biçimi hakkında ne gibi bir bilgi verdiğine hiç değinmeyeceğim, Japonların bırakın ayakta, tuvalette bile kitap okudukları hepimiz duymuşuzdur. Şimdi Japonları bir kenara bırakarak kendimize dönelim:

Nerede okumalı?

Nasıl okumalı” veya” neden okumalı” gibi başlıklardan hepimiz sıkılmışızdır. Aslında bu iki sorunu da çözecek bir başlık daha var ki onu da kullandım “nerede okumalı?”.

Kabaca bir hesapla bu soruya dolaylı bir cevap verelim:

Her gün minibüs veya otobüs ile işe gidip gelen normal vasıflı bir kişi her gün gördüğü trafik işaretlerinden ve aynı manzaralardan sıkılarak çantasına çok ağır olmayan bir kitap alsın, en az on dakikalık bir seyahat süresinde bu kitaptan gidişte en az 5, dönüşte de en az 5 sayfa olmak üzere günde 10 sayfa okur. Bu kişi bir ayda arada fazla mesai okumaları hesaba katmadan 10×30=300 sayfa okur ki ayda bir kitap yılda 12 kitap eder. Bu gibi hesapları duymuş olabilirsiniz veya bir ayda 5 kitap okumanız muhtemel, o zaman bu yazıyı okumanıza gerek yok. Ancak son bir paragraf olarak aşağıdaki vahim tabloya da bakarsanız kanaatimce bu yazının yazılış sebebini takdir edeceksiniz.

Deutsche Welle (Almanya’nın Sesi) Radyosunda dinlediğim bir habere göre, Türkiye’deki büyük üniversitelerin birinde akademisyenler arasında yapılan “mesleğiniz dışında da kitap okur musunuz?” anketi sonucu çok çarpıcı: Bu üniversitedeki akademisyenlerin (hafızamı bağışlayın) %70’inden fazlası branşları dışında hiç kitap okumamış. Diğer vahim bir istatistik ise yine Japonya’da ortalama olarak bir yılda basılan kitap adedi ülkemizde bir yılda basılandan 3–4 kat daha fazla.

Türkiye’yi sen mi kurtaracaksın?

Aktif bir biçimde meslek dışı veya belirli bir misyon ve vizyona sahip olarak çalışmayı seven her kes bu soruyla karşılaşmıştır. Globalizmin kitleleri benzeştirme adına yarattığı sıradanlığın, daha doğrusu “sıradanlığın terörünün” ürünleri olan “belleksiz gençlik” kadar kategorize edilemeyen orta yaş ve üstü neslin birçoğunda da marazi bir biçimde “hiçbir şeyle uğraşmama uğraşısı” hâkimdir. Bu uğraşının ürünlerini kahvehanelerde, bilgisayar oyunları karşısında sabahlamayı teknolojiden haberdar olmak sayan gençlerde ve en sonunda maalesef her evde televizyonun karşısında oturan insanların hepsi değilse de birçoğunda görmek mümkündür. Aynı kitledeki birçok insan Kuran-ı kerimin ilk ayeti olan “İkra” (Oku), emrinin de çok iyi bilmektedir. Klişeleşen diğer cümleler arasında gençlerin her halükarda karşılaştığı “boş zamanlarda neyle uğraşırsın” sorusuna verilen: “kitap okurum” cevabıdır ki, bu cevaba mukabil olarak “en son ne okudun?” sorusu çoğu kez ya cevapsız kalır, ya da nasıl oluyorsa yazarın adı hatırlanmaz.

Evet, elbette herkesin kitap okuma mecburiyeti yoktur, neticede herkesin “bilgisiz kalma hakkı vardır” ve kişi bu hakkını sonuna kadar kullanabilir. Ancak aynı hakkın, bu haktan yararlanmayanlara ve bu haktan vazgeçmiş kişilerin bıraktığı eserlere taciz ettiği anda hak değil zulme söylemek gerekir.

Artık internet çıktı okumaya ne gerek var?

Bu soruyu soranların kumar, porno, bahis, arkadaş bulma, oyun, chat, polifonik melodi indirme, sms gönderme siteleri dışında bir kere olsun başka bir siteye girdiğini bilinse karşı çıkılmaz belki hak verilir.

Kabul etmek gerekir ki dün, bugün ve bilginin beynimize enjektörle sokulacağı uzak geleceğe değin bilginin (tecrübenin demiyoruz bilginin) yegâne ediniliş yöntemi okumaktır. Yazı keşfedildiği günden beridir düşüncenin kaydedilme şekli harf dediğimiz sembollerle olmaktadır, en azından şimdilik gözlerimizi bu sembollerle yormaya mecburuz. Dolayısıyla internet veya herhangi başka bir kaynaktan da olsa bilgi peşindeysek yine okumak ve okumaya saatlerimizi ayırmak durumundayız.

Çok okuyan değil çok gezen bilir.

Bu klişeye göre, Evliya Çelebi veya Marco Polo’nun en büyük âlimler olması gerekir. Evet, çok gezenler iyi bir doğabilimcisi veya iyi bir etnolog olabilirler ancak maalesef mesela filozof veya matematikçi olamaz ve çoğu kez gezmeyerek hatta evine kapanarak yazdıkları eserlerle insanlığa hizmet etmiş yazarlar, düşünürler ve sanatkârlar gibi olamazlar. İmam Gazali’nin batılı bir şarkiyatçının tespitine göre binin üzerinde eseri vardır. Bu kadar eser günler ve gecelerce çalışılarak ortaya konmuştur, gezerek değil.

Evet, okumamak için direten, okuma işini hep başka bir bahara erteleyenler için pek fazla bahane kalmadı her halde biri hariç; onu da ben söylüyorum:

Biz bu hayat kitabını okuyoruz usta, normal kitaba ne gerek var…

SİMURG NEDİR?



Can Simurg’u gördüğünde Musa bile dehşete düşer, üveyik kuşuna döner…

***

Esasen sen Simurgsun, Simurg da senden ibarettir…

***

Onu açık ararsan gizlenir, gizlilikle ararsan açığa çıkar…

Feridüddin-i Attar (Mantık-ul Tayr)

Gizli arayış başlıyor:

Bütün kuşlar bir araya gelip: “Bu zamanda hiçbir ülke padişahsız değildir, bundan böyle bizim de padişahsız kalmamamız lazım” derler. bir araya gelmiş yüzlerce kuş kendilerini yönetecek ve aynı zamanda himayesine alacak yöneticiyi aramaktadırlar tıpkı insanlar gibi.

Tam bu sırada hüthüt gelip kendisinin Süleyman’ın (a.s) habercisi ve mahremi olduğunu söyler ve devam eder:

Sizin zaten bir padişahınız var ama haberiniz yok. O bize bizden daha yakın ama biz ondan uzağız. Daima padişah odur adı Simurg’tur. Binlerce nur ve zulmet perdeleri ardındadır, gelin onu arayıp bulalım.

Kuşların her biri amaca giden yolun bu kadar keskin olmasının etkisindendir muhakkak, bin bir türlü mazeret uydurur, kararsızlıklarını sergilerler. Ama hüthüt bıkmadan usanmadan anlatır bu yolu.

Vadiler geçiliyor:

Kuşlar hüthütü rehber kabul edip yola koyulurlar yol çetindir, aşılması gereken yedi vadi vardır. Bunlar:

  • İstek vadisi
  • Aşk Vadisi
  • Marifet Vadisi
  • İstiğna Vadisi
  • Tevhit Vadisi
  • Hayret Vadisi
  • Fakr-u Fena Vadisi

Bu vadileri duyan kuşlardan yine itirazlar yükselir ancak hüthüt yine bıkmadan usanmadan anlatır hepsini ikna eder. Bu vadiler aşılırken bazı kuşlar ölür, bazıları geri döner, bazıları vadide kalırlar. Ancak bir kısmı yine yoluna devam eder.

Simurg’a varış:

Nihayet yüzlerce kuştan sadece otuzu tüm vadileri aşarak yolun sonuna kadar gelirler. Bu otuz kuş Simurg’un nerede olduğunu sorarlar tam bu sırada Simurg’un elçisi gelip tüm kuşların önlerine kâğıtlar bırakarak okumalarını söyler, kuşlar kâğıtları okuduklarında bu kâğıtlarda o güne kadar tüm yaptıklarının yazılı olduğunu görünce şaşırırlar.

Sonra Simurg tecelli ediyer kuşlar aradıkları Simurg’un manen kendileri olduğunu, kendilerinin de otuz kişi olduklarını görünce büsbütün hayrete düşerler.

Simurg konuşmaya başlıyor:

Siz otuz kuş olarak (Si: Farsça otuz, Murg: Kuş>Simurg: Otuz kuş) geldiniz, Simurg’u otuz kuş olarak gördünüz, daha fazla yahut eksik gelseydiniz beni o kadar görürdünüz. Burası bir aynadır.

Sonunda tüm kuşlar Simurg’da fani oluyor, hepsi ayrı ayrı kuş olduklarını unutup Simurg da birleşiyorlar. Artık ne yol kalıyor, ne yolcu, ne de kılavuz.

***

Görülen ve görünmeyen dostlar Simurg’un anlamını sormuşlar, Simurg kendilerinde olduğu halde. İzaha hacet yok çünkü:

Ne söylesen bil ki o değildir, o zaman hiçbir şey söyleme…

Demiş Feridüddin-i Attar. Simurg’u anlatırken.

Gelecek Hafta:

Simurg destanı yahut Mantık-ul Tayr kitabı gizli bir demokrasi manifestosu muydu?

Mantık-ul Tayr ve benzeri eserlerin özünde ne vardır?

KRİPTOLOJİ EFSANELERİ


KRİPTOLOJİ EFSANELERİ

En baştan belirtelim, lütfen Enigma filmini izlemiştim diye düşünmeyin. Her konuda yaptığımız gibi bu konu da Hollywood’u bilginin kaynağı olarak görmek bizi yanıltabilir. Örneğin ben kriptoloji merakıma rağmen hala Enigma’yı izlemedim. Sinemayı bir bilgi kaynağı olarak görmenin uyuşuk tabiatına dokundurmadan geçemedim. Ancak bu husus konumuz dışında olduğundan fazla teferruata inmeyeceğim.

CİFİR VE ŞİFRE

Şifre kelimesi Fransızca “chiffre” kelimesinden dilimize girmiştir. Bazı dilbilimciler de bu kelimenin Fransızcaya Arapça “cifr” (Türkçeye cifir olarak girmiştir) kelimesinden geçtiğini düşünmektedirler. Bu kelimeler üzerindeki anlambilimsel (semantik) tartışmalar bir yana, bu kelimelerin kadimliği şifreciliğin şu bizim meşhur Enigma’dan önce de var olduğunun kanıtıdır.

Evet, kriptoloji (şifrebilim) tarihin çok eski devirlerine kadar gider. İnsanlar ve özellikle yöneticiler gönderdikleri mesajların mahremiyetleri endişesi ile hayale akla hayale gelmedik teknikler bulmuşlardır. Bu teknikler tarih boyunca birikerek kriptoloji biliminin doğmasına neden olmuştur. Bu bilim matematiğin ciddi bir dalı olarak yabancı ülkelerde okutulmaktadır. Ülkemizde sivil toplumda ise yavaş yavaş ilgi görmeye başlamıştır.

Esasen insanların tarih boyunca sergiledikleri ketumiyetleri ayrı bir psikolojik inceleme konusudur ancak bu endişenin ortaya çıkardığı birçok ürün gerçekten çok ilgi çekicidir.

Eski devirlerde kralların çok önemli mesajlarını sürekli olarak hücrede tutulan bir kölenin saçı traş edildikten sonra, bu kölenin kafa derisine dövme ile yazdırdıkları, daha sonra köleyi de saçı, kafasındaki yazılar görünmeyene değin yine hücrede tutarak saçı iyice uzadıktan sonra bu köleyi mesajın muhatabına gönderdikleri, alıcınınsa kölenin saçının traş ettirdikten sonra, güvenlik açısından kölenin kafa derisini yüzdürdüğü yahut köleyi öldürdüğü anlatılır. Bu acımasız yöntem ilk kripto(gizli mesaj) örneklerinden biri olarak kabul edilebilir.

Harfler üzerinden yapılan sistemlerle oluşturulan ilk kripto sistemi ise ilk defa askeri amaçla M.Ö. 60 yüzyılda Julius Caesar (Sezar) tarafından oluşturulmuştur. Bugün dahi Sezar şifresi olarak bilinen sistem kabaca harflerin ardıl veya öncüllerini yazarak metni şifrelemektir. Mesela Elazığ kelimesi Sezar şifresine göre “Fmbaih” veya “Hkzyhg” olarak şifrelenebilir.

Osmanlıda ise bazı gizli devlet yazışmalarında kullanılan “siyakat” olarak bilinen noktasız ve harflerin deforme edilmesi ile oluşturulmuş şifre sistemi bilinmektedir. Siyakat yazı stiliyle ilgili en ilginç anekdotlardan biri ise İstambul’daki Anadolu Hisarı’nın üstten görünüşü itibari ile duvarlarının siyakat yazı stili ile “Mehmed” (yahut Muhammed) şeklinde olduğu ve bunun henüz plan aşamasındayken bilinçli hazırlandığı iddiasıdır.

Diğer taraftan cifir ilmiyle şifrebilim arasında formel olarak benzerlikler vardır. Cifir ilmi kullandığı Ebced, bast gibi yöntemlerle kriptolojiden çok kriptanalize (şifrelenmiş metinleri analiz etme yollarını araştıran bilim) benzer. Cifir ile Şifreciliğin amaçları farklı da olsa vasıfları aynıdır. İkisi de saklı olanın peşinden gitme fantezisine sahiptir ve ikisi de matematiksel yöntemler kullanır. Tuhaf gelmesin Ceffar’ların (Osmanlıca’da cifir âlimi) yazdığı kitaplarda bugün çoğu Osmanlıca bilenin şifreli yazılmış diye söylendiği birçok metin aslında matematikteki matris ve iteratif hesaplamalardır.

VE ENİGMA…

Enigma kelimesi yeniçağda neredeyse kriptoloji kelimesinden daha çok şifre bilime atfen kullanılmıştır. Filmlere dahi konu olan bu cihaz Alman Arthur Scherbuis tarafından geliştirilmiş bir şifreleme makinesidir. İkinci dünya savaşı sırasında Almanlar Enigma ile oluşturulmuş şifreli belgeleri çözemediler. Daha sonra bu aygıt İngilizler tarafından bulundu ve Alman şifreleri çözüldü. Ancak İngilizler akıllıca davranarak aslında deşifre ettikleri belgelerde çık önceden öğrendikleri savaşı Almanların şüphelenmemesi amacıyla bile bile kaybettiler. Daha sonra kendilerini hiç ele vermeden devam eden İngilizler bu savaşı lehlerine çevirdiler.

Bu olay vuku bulduğu günden bu yana kriptolojinin önemi bağlamında insanların kafasında bir efsane gibi şekillenmiştir, hâlbuki şifrebilim Enigma’dan önce de mevcuttu ve günümüzde daha akıl almaz sistemlerle devam etmektedir. Nitekim gizlilik günümüzdeki aşırı saydam yaşama rağmen hala en büyük ihtiyaçlardan biridir.

BİLGİSAYARLA DAHİ ANCAK KIRK MİLYAR YILDA ÇÖZÜLEBİLECEK ŞİFRELER:

Gelelim günümüze, bugün usta bilgisayar programcıları alelade bir bilgisayarla dahi Enigma’nın belki de çok üstündeki sağlamlıkta şifreleme sistemleri kurabilirler. Bilgisayarın çıkması kriptolojide bir dönüm noktası olmuştur ancak gitgide daha çözülmez sistemler oluşturulmaya başlanmıştır. Aslında çözülemeyecek şifreli metin yok gibidir ancak bazı şifreleme sistemleri o derece güçlüdür ki bunu çözmek için alternatifleri birer birer denenecek sistemler günümüzdeki en hızlı bilgisayarlarla dahi bir insan ömründen daha kısa sürede işlemi bitirememektedir. Şifreleme sistemlerinin sağlamlık birimi bit olarak ölçümlenir, 128 bit, 32 bit gibi. Bu sistemlerin birçoğu Amerika’daki sivil kuruluşlar tarafından üretilmektedir, ancak belirli bir bit değerinin üstündeki sistemlerin Amerika dışına satışı Amerikan yasalarınca yasaklanmıştır. İşte bu sistemlerden birinin oluşturduğu şifrenin kırılması için denecek alternatiflerin denenmesi en güçlü hesaba göre bilgisayarlarla dahi kırk milyar yılı aşmaktadır.

Bu sistemler genellikle istihbarat ve askeri alanlar gibi kamu güvenliği ilgilendiren amaçlar için kullanılır ülkemizde ASELSAN da kripto sistemleri geliştirmektedir. Kripto sistemlerinin bireysel olarak kullanılasına pratik olarak gerek yoktur ancak paranoya ürünümüdür bilmem bir e-mailini göndericiden alıcıya kadar onlarca sistemden geçtiğini ve bunun kişisel mahremiyete aykırı olduğunu düşünen bazı programcılar kişisel kullanım maçalı sistemler geliştirmişleridir. PGP sistemi bunlardan biridir, siz de bu sistemi kullanarak kriptolu e-posta gönderebilirsiniz, ancak maalesef çoğu kez anlaşılmaz kodları sizin görmenize gerek kalmaz.

BU KADAR SAKLANAN NE OLABİLİR?

Netice itibariyle, belki de çok gizli bir devlet sırrını bir şekilde öğrensek bile bu bizim için hiç de şaşırtıcı bir sır olmayabilir. Bu bağlamda bazı bilgilere değer ve derinlik verenin yine devletler olduğu düşünüldüğünde elbette bazı şeyleri, hatta birçok şeyleri gizleme mecburiyeti vardır ve gizlenen şeyin ne olduğu kadar kim(ler)den gizlendiği de önemlidir. Kısa dalga (SW) kanalı çekebilen radyolarda bazen bazı uç frekanslarda günlerce aynı kelimelerin farklı kombinasyon ve adetlerde tekrarladığını duyarsınız. Bu elbette bir dil kursu değil kriptodur. Bu durum kriptolojide bilginin gizlendiği kitler unsurunu da ortaya koymaktadır.

Diyelim ki o kriptoyu da çözdünüz ve önemli bir bilgiye ulaştınız, bunun sırf sizi(ve sizin gibileri) kandırmak için yapılmış basit bir ajancılık oyunu olmadığını nereden bileceksiniz?

Suat ATAN

KRİPTOLOJİ EFSANELERİ


KRİPTOLOJİ EFSANELERİ

En baştan belirtelim, lütfen Enigma filmini izlemiştim diye düşünmeyin. Her konuda yaptığımız gibi bu konu da Hollywood’u bilginin kaynağı olarak görmek bizi yanıltabilir. Örneğin ben kriptoloji merakıma rağmen hala Enigma’yı izlemedim. Sinemayı bir bilgi kaynağı olarak görmenin uyuşuk tabiatına dokundurmadan geçemedim. Ancak bu husus konumuz dışında olduğundan fazla teferruata inmeyeceğim.

CİFİR VE ŞİFRE

Şifre kelimesi Fransızca “chiffre” kelimesinden dilimize girmiştir. Bazı dilbilimciler de bu kelimenin Fransızcaya Arapça “cifr” (Türkçeye cifir olarak girmiştir) kelimesinden geçtiğini düşünmektedirler. Bu kelimeler üzerindeki anlambilimsel (semantik) tartışmalar bir yana, bu kelimelerin kadimliği şifreciliğin şu bizim meşhur Enigma’dan önce de var olduğunun kanıtıdır.

Evet, kriptoloji (şifrebilim) tarihin çok eski devirlerine kadar gider. İnsanlar ve özellikle yöneticiler gönderdikleri mesajların mahremiyetleri endişesi ile hayale akla hayale gelmedik teknikler bulmuşlardır. Bu teknikler tarih boyunca birikerek kriptoloji biliminin doğmasına neden olmuştur. Bu bilim matematiğin ciddi bir dalı olarak yabancı ülkelerde okutulmaktadır. Ülkemizde sivil toplumda ise yavaş yavaş ilgi görmeye başlamıştır.

Esasen insanların tarih boyunca sergiledikleri ketumiyetleri ayrı bir psikolojik inceleme konusudur ancak bu endişenin ortaya çıkardığı birçok ürün gerçekten çok ilgi çekicidir.

Eski devirlerde kralların çok önemli mesajlarını sürekli olarak hücrede tutulan bir kölenin saçı traş edildikten sonra, bu kölenin kafa derisine dövme ile yazdırdıkları, daha sonra köleyi de saçı, kafasındaki yazılar görünmeyene değin yine hücrede tutarak saçı iyice uzadıktan sonra bu köleyi mesajın muhatabına gönderdikleri, alıcınınsa kölenin saçının traş ettirdikten sonra, güvenlik açısından kölenin kafa derisini yüzdürdüğü yahut köleyi öldürdüğü anlatılır. Bu acımasız yöntem ilk kripto(gizli mesaj) örneklerinden biri olarak kabul edilebilir.

Harfler üzerinden yapılan sistemlerle oluşturulan ilk kripto sistemi ise ilk defa askeri amaçla M.Ö. 60 yüzyılda Julius Caesar (Sezar) tarafından oluşturulmuştur. Bugün dahi Sezar şifresi olarak bilinen sistem kabaca harflerin ardıl veya öncüllerini yazarak metni şifrelemektir. Mesela Elazığ kelimesi Sezar şifresine göre “Fmbaih” veya “Hkzyhg” olarak şifrelenebilir.

Osmanlıda ise bazı gizli devlet yazışmalarında kullanılan “siyakat” olarak bilinen noktasız ve harflerin deforme edilmesi ile oluşturulmuş şifre sistemi bilinmektedir. Siyakat yazı stiliyle ilgili en ilginç anekdotlardan biri ise İstambul’daki Anadolu Hisarı’nın üstten görünüşü itibari ile duvarlarının siyakat yazı stili ile “Mehmed” (yahut Muhammed) şeklinde olduğu ve bunun henüz plan aşamasındayken bilinçli hazırlandığı iddiasıdır.

Diğer taraftan cifir ilmiyle şifrebilim arasında formel olarak benzerlikler vardır. Cifir ilmi kullandığı Ebced, bast gibi yöntemlerle kriptolojiden çok kriptanalize (şifrelenmiş metinleri analiz etme yollarını araştıran bilim) benzer. Cifir ile Şifreciliğin amaçları farklı da olsa vasıfları aynıdır. İkisi de saklı olanın peşinden gitme fantezisine sahiptir ve ikisi de matematiksel yöntemler kullanır. Tuhaf gelmesin Ceffar’ların (Osmanlıca’da cifir âlimi) yazdığı kitaplarda bugün çoğu Osmanlıca bilenin şifreli yazılmış diye söylendiği birçok metin aslında matematikteki matris ve iteratif hesaplamalardır.

VE ENİGMA…

Enigma kelimesi yeniçağda neredeyse kriptoloji kelimesinden daha çok şifre bilime atfen kullanılmıştır. Filmlere dahi konu olan bu cihaz Alman Arthur Scherbuis tarafından geliştirilmiş bir şifreleme makinesidir. İkinci dünya savaşı sırasında Almanlar Enigma ile oluşturulmuş şifreli belgeleri çözemediler. Daha sonra bu aygıt İngilizler tarafından bulundu ve Alman şifreleri çözüldü. Ancak İngilizler akıllıca davranarak aslında deşifre ettikleri belgelerde çık önceden öğrendikleri savaşı Almanların şüphelenmemesi amacıyla bile bile kaybettiler. Daha sonra kendilerini hiç ele vermeden devam eden İngilizler bu savaşı lehlerine çevirdiler.

Bu olay vuku bulduğu günden bu yana kriptolojinin önemi bağlamında insanların kafasında bir efsane gibi şekillenmiştir, hâlbuki şifrebilim Enigma’dan önce de mevcuttu ve günümüzde daha akıl almaz sistemlerle devam etmektedir. Nitekim gizlilik günümüzdeki aşırı saydam yaşama rağmen hala en büyük ihtiyaçlardan biridir.

BİLGİSAYARLA DAHİ ANCAK KIRK MİLYAR YILDA ÇÖZÜLEBİLECEK ŞİFRELER:

Gelelim günümüze, bugün usta bilgisayar programcıları alelade bir bilgisayarla dahi Enigma’nın belki de çok üstündeki sağlamlıkta şifreleme sistemleri kurabilirler. Bilgisayarın çıkması kriptolojide bir dönüm noktası olmuştur ancak gitgide daha çözülmez sistemler oluşturulmaya başlanmıştır. Aslında çözülemeyecek şifreli metin yok gibidir ancak bazı şifreleme sistemleri o derece güçlüdür ki bunu çözmek için alternatifleri birer birer denenecek sistemler günümüzdeki en hızlı bilgisayarlarla dahi bir insan ömründen daha kısa sürede işlemi bitirememektedir. Şifreleme sistemlerinin sağlamlık birimi bit olarak ölçümlenir, 128 bit, 32 bit gibi. Bu sistemlerin birçoğu Amerika’daki sivil kuruluşlar tarafından üretilmektedir, ancak belirli bir bit değerinin üstündeki sistemlerin Amerika dışına satışı Amerikan yasalarınca yasaklanmıştır. İşte bu sistemlerden birinin oluşturduğu şifrenin kırılması için denecek alternatiflerin denenmesi en güçlü hesaba göre bilgisayarlarla dahi kırk milyar yılı aşmaktadır.

Bu sistemler genellikle istihbarat ve askeri alanlar gibi kamu güvenliği ilgilendiren amaçlar için kullanılır ülkemizde ASELSAN da kripto sistemleri geliştirmektedir. Kripto sistemlerinin bireysel olarak kullanılasına pratik olarak gerek yoktur ancak paranoya ürünümüdür bilmem bir e-mailini göndericiden alıcıya kadar onlarca sistemden geçtiğini ve bunun kişisel mahremiyete aykırı olduğunu düşünen bazı programcılar kişisel kullanım maçalı sistemler geliştirmişleridir. PGP sistemi bunlardan biridir, siz de bu sistemi kullanarak kriptolu e-posta gönderebilirsiniz, ancak maalesef çoğu kez anlaşılmaz kodları sizin görmenize gerek kalmaz.

BU KADAR SAKLANAN NE OLABİLİR?

Netice itibariyle, belki de çok gizli bir devlet sırrını bir şekilde öğrensek bile bu bizim için hiç de şaşırtıcı bir sır olmayabilir. Bu bağlamda bazı bilgilere değer ve derinlik verenin yine devletler olduğu düşünüldüğünde elbette bazı şeyleri, hatta birçok şeyleri gizleme mecburiyeti vardır ve gizlenen şeyin ne olduğu kadar kim(ler)den gizlendiği de önemlidir. Kısa dalga (SW) kanalı çekebilen radyolarda bazen bazı uç frekanslarda günlerce aynı kelimelerin farklı kombinasyon ve adetlerde tekrarladığını duyarsınız. Bu elbette bir dil kursu değil kriptodur. Bu durum kriptolojide bilginin gizlendiği kitler unsurunu da ortaya koymaktadır.

Diyelim ki o kriptoyu da çözdünüz ve önemli bir bilgiye ulaştınız, bunun sırf sizi(ve sizin gibileri) kandırmak için yapılmış basit bir ajancılık oyunu olmadığını nereden bileceksiniz?

Suat ATAN

TURFANDA HABER:



(Bu kavramı dünya medya tarihine hediye ediyorum.)

Turfanda haberin ne demek olduğunu ve bu konseptin ortaya çıkarılmasındaki haklılığı birlikte inceleyelim:

YAZ AYLARININ DEĞİŞMEZ PROBLEMİ: BEKÂRET

Pazartesi gününe has ciddiyetle yüksek tirajlı gazetelerimizden birini okumaya başlıyorum, ana sayfada küçük bir başlıkla karşılaşıyorum: ‘Bekâret tartışması’ herhalde gazetelerimizin dizgiyi tamamlama haberlerinin klasik başlıklarından biridir diyerek sayfa sayfa ilerliyorum. İlgili sayfaya geldiğimde tüm renkli bir sayfanın bu bekâret tartışması konusuna ayrılmış olduğunu görüyorum. Eskiden olsa bu gibi yazıları okuduğumda ilgili gazeteyi e-posta bombardımanına tutan ben, bu kez hiç sinirlenmiyor hatta aldırmıyorum. Aklıma eskiden olduğu gibi ‘toplumsal aile düzenimizi yıkmak amacı’ veya ‘insanların kafasını bulandırarak gündemi dağıtma’ gibi komplo teorileri de gelmiyor artık. Çünkü…

Medya yaz aylarında ne yapar?

Bazı medya kuruluşlarının yaz aylarında ne yaptığını yine kendilerinden öğreniyoruz: Yaz aylarında haber sıkıntısından çarşıya çıkıp haber üretmek isteyen bir muhabir gerçekten takdir ettiğim bir yaratıcılıkla haberini buluyor, yayınlıyor amacına ulaşıp ilgileri üzerine topluyor ama küçük bir sızıntı cümlesi ile bu yazının başlığı olan soruyu sağ olsun açıklıyor. Meğer yaz aylarında büyük medya kuruluşları haber bulamıyormuş. Tabiri caizse aynı kuruluşlar için yaz aylarında haber aramak yazın portakal aramak gibi bir şey bulunsa da turfanda olanını bulunuyor.

Neden hep aynı konular?

Hikmeti bilinmez yıllardır yazanların yazmaktan okuyanların okumaktan bir türlü sıkılmadığı konular vardır. Bekâret tartışmaları, evlilik sorunsalı, cinsel sorunlar, kırsal kesimde yaşayanların cinsel hayatları, aldatma tartışmaları gibi konular bu konuların başında gelir. Şüphesiz bu konuları işleyenler iyi bilirler ki yazdıkları bir şekilde çokça okunuyor, hatta tiraj rekorları kırıyor. Toplumumuzun bu tür haberlere yoğun ilgisinin kökeninde bu konularla ilgili bilgileri bulduğu tek kaynağın medya olmasıdır. Medyanın ‘konu ile ilgili her şeyi öğreneceksiniz’ veya ‘dev yazı dizisi’ gibi iddialı söylemler içeren özsunum şekilleri ve insanın değişmez şehvetini hedef alarak haberlerin arasına serpiştirdiği cinsel imgeler (yazı, fotoğraf, illüstrasyon) toplumu bu gibi metinlere cezp etmektedir. Bir de bazı yazarların fütürsuzca istifra ettiği bazı ifadeler yazılanları daha bir cazip hale getirmektedir. Elbette yeni nesil cinselliği ve bu gibi konularla ilgili bilgisizliğini kendi deyimleriyle kalın, resimsiz ve sıkıcı kitapları tektik ederek öğrenme yoluna gitmeyecektir. Ama bilgisizliğinden kaynaklanan merakını da hep koruyacaktır. Dolayısıyla bu gibi ciddi konular bazı medya kuruluşlarının bünyesinde tekelleşmiş kişilere kalmaktadır. Bu tek başına bir sorun olmayabilir, ancak bu kişilerin dünya görüşlerini derin uzmanlıklarını kullanarak topluma dayatması hiç de hoş değildir. Mesela bekâret kavramı birebir kişinin öz(n)el dünya görüşüdür, bu kavramı toplumumuzun geneli gibi, önemli görebilir yahut saçma sapan olarak değerlendirebilir bu o kişinin kendi sorunudur ve sonuna kadar saygı duyulmalıdır kişi bu fikrini özgürce açıklayıp yayabilir de. Ancak aynı kişi bir de uzman pozisyonunda kendi fikrini ifade etme sürecinde doğru bildiklerini ayetleştirip aksi fikirleri de hor görme hakkına sahip değildir. Aynı kişinin hor gördüğü fikir toplumun geneli içinde ‘bir değer’ haline gelmişse bu kişinin yaptığı şey artık tolere edilemeyecek düzeyde bir fiil durumuna gelir. Ya fiiller kasıtlı olarak yapılıyordur ya da bu kişiler toplum değerlerine saygısızlıkları cihetinde ahlaksız insanlardır.

Mezkûr gazetedeki ‘bekâret tartışmasında’ TESEV (Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı) Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Can PEKER’İN bu konuda:

Türkiye’nin köylü sınıfından orta sınıf toplumuna geçiş aşamasında olduğu, bu nedenle birçok alanda olduğu gibi cinsellik konusunda da homojenleşme sağlanamadığı…” şeklindeki beyanı,

aynı gazetenin web sayfasından gazete sayfasına taşınmış forumda adı belirtilmeyen A.A. rumuzlu (erkek) kişinin:

Bizim gibi geri kalmış toplumlarda bekâretin hala önemini korumasının en büyük nedenlerinden biri erkeklerin kendilerine güvensizliği. İnternete açılmış insanların bile yorumlarını okudukça bu toplumda yetişen gençlere özellikle de kızlara acımamak elde değil.” Yorumu,

yine aynı web sayfasından E.İ. rumuzlu (erkek) kişinin:

“Çetin Altan her hafta yazıyor, kırsal kesimde yaşayan erkeklerin yüzde 43’ü ilk cinsel tecrübesini eşekle yaşamakta. Eşeğe talim ettikten sonra, evleneceği kadında bekâret araması normal.” Şeklindeki Çetin Altan’a ait olup olmadığı meçhul yorumu,

U.K rumuzlu(erkek) kişinin:

“Hristiyanlık’ta da evlilik öncesi cinsel ilişki reddedilir. Bizden farkları, sıradan insanların çoğunluğunun kendi uydurup kendi inandıkları hikâyeleri aşmış olmalarıdır”. Yorumu,

Dikkate şayan yorumlardır. Sayın Can Peker’in beyanatları dışındaki ifadelerin yarısı web sayfalarında yapılmış isimsiz yorumlar, geri kalanları da bir derginin bayan çalışanlarının yaptığı açıklamalardır. Tüm sayfa boyunca ‘objektif bir haber yapıyormuş gözükmek için’ serpiştirilmiş aksi yönde gibi gözüken birkaç isimsiz yorum dışında, tüm sayfa toplumun bekâret anlayışına karşı savaş açmış gibi durmaktadır. Sayfanın orta yerindeki ‘anti-bekâret savaşçısı’ 8 bayanın, bir boyacı merdiveninin etrafındaki kırmızı platformda verdikleri pozlar da resmi tamamlamaktadır. Her birinin ilk cinsel deneyimi, tecrübeleri veya değerli yorumlarının yazılı olduğu küçük metin kutuları da unvanları yazılı olmasa bir sosyologun bilimselliği kadar vakur …!

Web forumlar: Asparagas yatakları:

Web sayfalarının faydalarını hatta medya kuruluşlarının objektifliği anlamında faydalarını geçen haftaki yazımda açıklamıştım. Meğer unuttuğum önemli bir husus varmış; Web forumlar. Ehlinin bileceği üzere web sayfalarında herkesin takma(nickname) veya gerçek adla yorumlarını yazdıkları alanlar vardır. Tabii ki bu formlarda kişilerin gerçek olup olmadıkları, ciddiyetleri, farklı ad kullanarak aynı yönde yorum verip vermedikleri de denetlenebilir değildir. Bir web sayfasındaki forumlarda yazılan yorumların çokluğu o sayfa için iyi bir prestijdir. Bunu bilen bazı web tasarımcılar bazen kendileri bazen de ekiplerine kendi fikirleri yönüne onlarca yorum yazarak ortalığı kızıştırıp tabiri caizse reyting çalışması yapmaktadırlar.

Forumlar diğer faydası ise bazı sayfaların kendi kendisini üretmesi olayıdır, itiraf.com gibi bazı sayfalarda kullanıcıların yorumlarını yazabilecekleri alanlar yaratılır, sayfa yayınlanır, bol reklâmla kullanıcılar sayfaya gelip yorumlarını yazarlar bir müddet sonra sayfa olgunlaşır kıvamına gelir artık o web sayfası hem okunur hem yazılır. Sayfanın asıl sahibi ziyaretçileri oluverir.

Bu tür sayfalar özgür alanlar yaratmaları veçhesinde güzel çalışmalardır ancak bazıları, bazı medya kuruluşlarının haber turfandası haline gelmişlerdir. Çoğu kez o medya kuruluşunun kendine ait veya bağlantıda olduğu sayfalar bu işi yaparlar.

Sinek-Bal Etkisi:

Toplumun hassas olduğu bazı konularla ilgili açıklamalarımızla web forumları kafamızda sentezleyelim. İşte benim sinek-bal etkisi dediğim durum. Teşbihi caizde internette gezinen her kişiyi sinek olarak düşünelim, birileri web sayfalarında bal gibi çekici bir konuyu işlesin. İnsanlar bu web sayfasına akın ederek her türlü yorumlarını özgürce yazacaklar, bu sayfayı yönetenlerse daha fazla sinek için konuları daha da bir kızıştıracak, daha fazla yorum çıkacak. Alın size turfanda haber: sonra bu web sayfasından keyfinize göre mesajları ayıklayıp, birkaç tane de ekleyip (nasılsa rumuz kullanılıyor) matbu gazetenizde haber yapıyorsunuz. Böylece yazın hem haber sıkıntınızdan kurtuluyor hem de tirajınızı hem web sayfası için hem de günlük gazeteniz için arttırıyorsunuz.

Haydi, turfanda haber üretelim:

Tam olarak anlaşılmasına örnek olarak bir haber serası inşası ve ürünleri olan turfanda haberin nasıl yapılacağını görelim. Denemesi bedava:

Öncelikle uzman bir dostumuzla bir web sayfası kuruyoruz, bir şekilde iyi bir reklâmını yapıyoruz. Sonra bu sayfanın bir tarafına dikkat çekecek şekilde şöyle bir anket-forum koyuyoruz: “Evlilik gerekli bir kurum mu?”

Daha sonra bizzat kendimiz veya ekibimiz farklı adlarda kullanıcı hesapları açarak birkaç yorum yazıyoruz:

Rumuz H.Ü (bayan 22):

“Bence Evlilik gereksiz bir kurum, insanlar özgürce birlikte yaşamalı, herkesin cinsel olarak bağımsız olma hakkı var”

Sonra “objektif(miş) gibi gözükmek için” şu yorumu uyduruyoruz.

Rumuz R.R (erkek 25):

“H.Ü. yanlış düşünüyor, evlilik önemli bir kurum, bütün dinlerin tavsiye ettiği bir kurum, İslamiyet kadın haklarına önem vermese de evliliği savunuyor.”

Artık üçüncü yorum ve sonrasını sizin yazmanıza gerek kalmıyor bakın nasıl gelişiyor:

Rumuz: İ.Y.E.T (erkek 44):

“İslamiyet hakkında bilir bilmez konuşulmamalı, İslamiyet kadın haklarına önem veriyor, takdir ettiğiniz üzere İslamiyet’in evliliğe verdiği önem kadına verdiği önemin başka bir göstergesidir”.

Sonra ne mi oluyor?

Şayet şartlar olgunlaşmışsa haber seranız artık ulusal medyanın tamamında tartışılan bir haber haline geliyor, eğer tecrübeniz varsa ve konu biraz da siyasi ise gündemi bile değiştirebiliyorsunuz. Ha unutmadan böyle bir web sayfası yaptıktan sonra sayfa iyice şişer şişmez herhangi bir kuruluştan sayfadaki yorum ve haberlerin objektifliğine dair hıfzıssıhha raporu alıp amblemini de web sayfanızın başköşesine koymayı unutmayın.

Bu eleştiri yazısının kendisi dahi maalesef gayrı ihtiyari olarak turfanda habercilere hizmet etmektedir:

Evet, bu yazı aslında bazı medya kuruluşlarının şimdiki kanaatimce sadece ekonomik getirisini düşünerek pervasızca yaptıkları haberlerin vahametini ironik bir biçimde anlatmak için yazıldı. Başta da belirttiğim gibi bu yazıların arkasında komplo falan aramaya gerek yoktur. Nitekim görüyoruz ki ekonomik endişeler artık etik değerleri de ezip geçmektedir.

Ancak bütün anlattıkları ile bu yazı da maalesef istemeden de olsa bu mezkûr haberi bir nevi duymayanlara ulaştırmaktadır.

Ne yapmalı?

İşte ne bu yazının ne de bu yazının yazılmasına vesile olan yazıların yazılmasını önleyecek çözümlerin düğüm noktası. Kanaatimce toplumumuz bu gibi sinek-bal mekanizmalarının olduğu web sayfaların veya gazetelere bu gibi konular işlendiğinde okumaya ve yorum yapmaya tenezzül bile etmemeli. Bugün birçok kuruluş neden Afrika Tarihi gibi bir belgesel yayınlamıyor ise söz konusu saçma sapan konuları da aynı sebeple yayınlamayacak pozisyona düşebilir. Yani çözüm, bilinçli ilgisizlikte yatmaktadır. Aksi takdirde bir medya kuruluşunda varolan söylemlerin aksine yapılan her söylem yine o medya kuruluşunun lehine olmakta o kuruluşu ‘haberimiz bomba gibi patladı’ obsesyonuna sürüklemektedir.

Eski bir İran Atasözü çözümü çok nükteli olarak ortaya koyacaktır:

“Cahile verilecek en güzel cevap susmaktır”

BİRİ BİZİ (G)ÖZETLİYOR…



Biri bizi gözetliyor, kadının sesi, biz evleniyoruz gibi hep “biz” ile ilgili olan programlar toplumsal ürünlerini yavaş yavaş vermeye başladı. Bu programlar ve bu programların ortaya çıkardığı( belki de bu programları ortaya çıkaran) nesil de yüzünü göstermeye başlıyor. Bir zamanlar ‘saklambaç’ gibi programlarla temeli atılan ‘bu değerli?’ programlar şimdinin birçok dizinin de işlenen değişmez bıktırıcı konularıyla devam ediyor.

Bazı gazeteler cinsel sorunlarımızla sağ olsunlar o kadar ilgililer ki tam sayfa soru-cevap köşeleri hazırlıyorlar. Bu köşelerde sorulan soruları da artık ezbere biliyoruz, cevaplarını da. Ya (nedense hep) Anadolu’nun bir köşesinden genç bir kızın korkularını çare arıyor, ya yine Anadolu’nun bir köşesinden İstanbul’a gelmiş bir delikanlı AIDS olur muyum? Diye soruyor. Cevaplar değişmiyor, bir köşe yazısında iktibasa bile layık olmayan bu cevapları yazmaya gerek yok, herkes biliyor.

Bugüne kadar zaten hep o taraftan bu tarafa sürüklenmeye çalışılan toplum bu kez “hiçbir yere sürüklenmemeye, aşağı çekilmeye çalışılıyor”. Evet, bir yerlere sürüklenmekten bezmiş olan toplum da medyadaki ‘tarafsız’ yayınları çekici buluyor. Kabul etmek lazım ki bugün bu programlar artık ilgili kuruluşlara “halk böyle istediği için yayınlıyoruz, bu arz-talep meselesidir” dedirtecek kadar revaçta. Halk da haksız değil; mesela normal bir ev kadınının evde ilgiyle izleyebileceği hiçbir şey zaten yok. Haber diyeceksiniz o da ya bir ev kadınını haberden nefret ettirecek kadar entelektüel, ya da… Ya da bildiğiniz üzere magazin programlarını aratmayacak kadar seviyesiz ki buna haber demiyorum –zaten magazin namına- izleniyor.

Elbette tek bir şahsa veya salt bir medya kuruluşuna atfedemeyeceğimiz bu süreç birinci dünya savaşından sonra uzmanlarca “çılgın yıllar” olarak nitelendirilen yılları hatırlatıyor. Birinci dünya savaşının buhranından henüz çıkmış olan Avrupa’da savaşın toplumda açtığı yaralar çarpık bir eğlence ve özgürlük kültürü ile kapatılmaya çalışılmıştır. Bu kültürün içinde etik öğesi ile zaten savaşın etkisiyle çoktan oyulmuş durumda. Birinci dünya savaşından sonra “Freud’çu yaklaşımdan etkilenen gençler yerleşik ahlaki ve entelektüel değerlere karşı özgür olmak istiyorlardı. Cinsel davranışlar Viktorien dönemin gizlediği ‘puritanizm’in üzerindeki örtüyü kaldırdı. Kadınların, en azından bazılarının, kendilerini daha fazla özgür hissetmesi ile hareket daha da güçlendi(*1)” Sinemanın da artık bir sanat olarak görülmeye başlanması, resimde mimaride felsefede yeni ve biraz da çarpık kırılmaların olduğu dönem yine birinci dünya savaşı sonrası sürece tesadüf eder. Endişeyle sorulması gereken soru şudur; aynı çarpık eğlence sürecine girmiş olan gençliğimiz hangi savaşın buhranını atmaya çalışmaktadır?

RTÜK’ün cezalarından birinin de ‘kültürel içerikli belgesel’ yayınlamak olduğu bir ülkede toplumun kültüre ve sanata bakışının ne olduğunu tahmin edersiniz.

Anlattığımız şekliyle bu ve benzeri söylemler gerek mezkûr medya kuruluşlarının kalemşörlerinin gerekse dar düşünen bazı insanlarımızın karnını ağrıtagelmiştir. Durum böyle oldukça bu gibi yazılar ne ilk ne de son olacaktır. Öyle ya eğitime, sanata kültüre ne gerek var, bunlarsız da hayat olur. İşte tam bu noktada Hitlerin sağ kolu olan Himmler’in dürüstçe söylediği ve bana her zaman bir şeyler hatırlamış olan tarihi bir sözü vardır:

“Doğunun Alman olmayan sınıfı için dört sınıflık bir ilkokuldan daha yüksek bir okul olmamalıdır. Bu okulun hedefi yalnız şu olmalıdır:

· En çok 500’e kadar sayı saymayı öğretmek

· Almanlara karşı itaat, dürüstlük çalışkanlık ve uslu olmanın Allah’ın emri olduğunu öğretmek.

Okuma öğrenilmesini gerekli bulmuyorum. Doğuda bu okuladan başka hiçbir okul olmamalıdır. Genel Valilik bölgesinin nüfusu bu yöntemlerin kesin uygulanmasından sonra önümüzdeki on yıl içerisinde haliyle düşük değerli bir halktan oluşacaktır. Bu nüfus, lidersiz işçiler olarak emirlere hazır olacak ve Almanya’ya her yıl belli işler (yol, taş ocakları, inşaat) için bir kısmı gezici olan işçiler sağlayacaktır.” (*2)

Medyanın fonksiyonları:

Konumuz medya politiği değil medya etiği olduğundan medyanın toplumsal değerlerle ilişkisini sorgulamak daha uygun olacaktır. Bir medya kuruluşunun nasıl olması gerektiği çokça yazılan bir konu olması yanında konumuzun da dışındadır. Bu bağlamda biz sadece sorunu yapısal olarak ele alacağız:

Medya kuruluşlarının toplumların dünya görüşlerine yoğun bir şekilde etki yaptığı bilinen bir gerçektir. Özellikle televizyonlar neredeyse insanların düşünceleri üzerinde salt manipülasyon yapabilecek etkiye sahiptir. Bu gerçeğin iyi bilinmesinden olacaktır ki toplumsal manipülatörler, siyasetçiler hatta devletler bile medyanın bu fonksiyonunu dikkatle ele alırlar. Bu durumu en orijinal şekliyle ABD’nin El-Cezire televizyona yaptığı baskılarda görebiliriz. Öyle ki ABD dünya kamuoyunun kendisi hakkındaki bilinen fikirlerin zedelenmemesi için El-Cezire televizyonuna yoğun baskılar yapmıştır. Hakeza 11 Eylül saldırıları sonrası yine ABD, kulelerin civarındaki yıkıntıların ve insan manzaralarının birçoğunun çekimini engellemiştir. Ancak sıra medya üzerinden psikolojik savaşa gelince ABD Cenevre sözleşmesini ihlal ederek; Guantanamo’yu, Ebu Ğureybi ve Saddam Hüseyin’in oğulları Uday ve Kusay’ın façası bozulmuş cesetlerini ‘el altından’ da olsa yayınlayabilmektedir. Bu durumda kızılacak bir taraf yok, ABD bilinçli bir şekilde ‘medya mühendisliği’ yapmaktadır.

Bizdeyse bırakın medya mühendisliğini, ya her şey basılmak veya yayınlanmak üzere medya için yapılmakta, ya da medya keyfi olarak yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Elbette medyayı keyfi olarak yönlendirmeye çalışmak kamuoyunun haber alma hakkına yapılmış bir darbe olacaktır ancak medyayı kamuoyu konsensüsünce belirlenmiş bir takım değerlere uyma konusunda tesir altına almak yanlış olmayacaktır. Ancak haber alma hakkı denilirken takdir edilecektir ki: Gazetelere arka sayfa güzeli koyma hakkı bu hususa dâhil değildir. Toplum arka sayfa güzelleri olmadan da haber alabilir.

Televizyonlarda yayınlanan ve ilk etapta aldığı tepkiler kulak ardı edilen bazı programların son meyvelerini ‘ne tuhaftır ki yine gazetelerden, televizyonlardan duymaktayız. (şükür rekabet var)’ . Cinayetlere kadar varan bu olayların önüne geçmek için, merhum Özal’ın deyimiyle ‘izlemek istemeyen televizyonun kapatma düğmesine bassın’ demek yeterli midir veya bu programlara ala bir sansür koymak toplumun haber alma hakkını engellemek mi olacaktır?

İnternet çıktı reyting bozuldu!

Televizyon kanallarının izleyici tutumlarını ölçmek için kullandıkları üstelik de değer verdikleri ve değer vermek zorunda oldukları yöntemlerin acayipliği malumdur. Ancak İnternetin hızla yayılması, ucuzluğu, veri transferinin ve yayıncılığın eski yöntemlere göre çok daha kolay olması İnternet’in televizyonun pabucunu dama atacak gibi gösteriyor. Zaten şimdiden Web TV’ler çıktı bile. Bu süreç böyle kalmayacak. Daha profesyonel Web TV yayınları için IP-TV denilen teknoloji geliştirilmeye devam ediyor. Bu ne anlama geliyor? Web TV’lerin evlerimizdeki ‘ilkel TV aletlerinin’ yerini aldığı gün artık reyting reel olacak, yani bir yayını izleyenlerin gerçek sayısı ne ise o reyting o olacak. Üstelik saat farksız, yani istenen yayın istenen saatte izlenebilecek, bu durumsa ‘hele bir televizyonu açalım, bakalım ne var’ cümlesini tarihe karıştıracak. Bu olgular uzak değildir; o günler geldiği zaman eminim birçok medya kuruluşunun sonu olacaktır.

DİPNOTLAR:

*1: Langlois G. , Boismenu J. Lefebvre L. , Regimbalde P.- 20.yy Tarihi– Nehir Yayınları-Aralık 2000

*2: Haffner Sebastian– Hitler Üzerine Notlar, bir despotun patolojik dünyası-Gendaş Yayınları-Mayıs 2001

Suat ATAN

31 Tem. 05

Gürpınar-VAN