DİJİTAL FOTOĞRAF MAKİNESİ



Sabahları geç kalkmayı unutursun bu memlekette. Gece ne kadar yorgun olarak uyursan uyu sabahın dört buçuğundan sonra açık olan camından içeri giren serin havaya bir de akasyalar ile iğdelerin kokusu karıştı mı uyanmamak için zor tutarsın kendini. Burası doğu memleketi, güneş erken doğar, erken batar. Sen İstanbul’da sabahın yedisinde işe gitmek için uyandığında bey efendi daha yeni yüzünü gösterir o dumanlı şehre. Bir de kurbağa sesleri yok mu işte onlar mutluluğun sesidir. Sulak mı sulak bir tarlaya yakın evin varsa sabahın o erken saatlerinde kaçak çayını demleyip içerken o sesleri de bir dinledin mi artık sana o gün bunlardan daha iyi moral olmaz. Bir de tozun toprağın yere yapışmış olduğu sonsuz berraklıkta fotoğraf çekmek için makinen elinde bayırlara çıkmışsan…

Karpostallardan, kitaplardan, fotoğraflardan memleketler görürdük, renkli mi renkli, erkekleri yakışıklı, kızları güzel. Ağaçlarındaki meyveler sanki elle boyanmış. Yemekleri resimler gibi rengârenk. Herhalde Tanrı o gördüğümüz memleketleri özel yaratmış derdik. Kendi memleketimizin fotoğrafların ne çeken vardı, ne de hayalini kuran. Eh eski usul fotoğrafçılık biraz elit işiydi kabul etmek gerek. Bizim büyüklerin eline fotoğraf makinesi geçti mi fotoğraf çekmeden evvel kaç poz varsa teker teker hangi birini nereye kullansam diye düşünürlerdi. Öyle gidip bir kurbağanın fotoğrafını, fukara çobanı yâda küçük sümüklü bir çocuğun fotoğrafı niye çekilsindi. Alakasız yada kötü çıkmış her fotoğraf cebe zarardı. Bayramdan bayrama, insanların en şık olduğu günlerde fotoğraf çekmek için herkes bir araya gelir, evin büyük babası önde, torunları kucağında, gelinleri arkada, evlatlar ise eğer tarla veya bağ bahçede çalışıyor değillerdiyse gelinlerden biraz daha önde dururlar, toplu fotoğraf çekerlerdi. Harici bir zamanda fotoğraf çektirilecek ise tüm aile sanki törene gidecekmiş gibi süslenir, hatta fotoğrafta çıkıp çıkmayacağını pek bilmeseler de misk-u amberler kafurlar sürerlerdi. Bizim eski fotoğraflarda, fotoğrafın tam ortasına yerleştirilmiş konu haricinde (yani biz fotoğrafçı olmayanlar için fotoğrafı çekilenler haricinde diyelim) sağda solda eğreti duran küçük çocuklar veya yeniyetmeler görünürdü. Şimdi bu fotoğraflardaki sağda solda duranların bile çoktan toprak olduğu bir zamanda siyah beyaz devirden bugünlere kadar ömrü vefa eden nineme “kimdi bunlar?” diye sorunca; kim olacak “Bizim Ğulam’ın(Hizmetçi) kızı, Sisé idi, çık git dedik foto çekilecek gitmedi, orada kalmış…” Demek eskiden fotoğrafı çekilecek insanların bile belirli bir seviyede olması gerekiyordu.

Dijital Fotoğraf makinelerinin gözünü seveyim, bizim şu eski toprak “banyocu fotoğraf sanatçılarının” tekelinden aldı bu sanatı, ta kavun karpuz satan Tornavida Dırbo’nun cebindeki “wapli cep tilifoni’na” kadar düşürdü… Poza para vermek yok, fotoğrafın yanma ihtimali yok, neredeyse poz sınırlaması yok, kötü odaklama yok… Dijital fotoğraf makinesini almadan evvel hayalini kurarken, bizim köyün etrafına bir de “fotoğrafçı gözü ile baktım” şu bizim karlı Başet dağı da acaba şöyle karpostallardaki gibi çıkar mıydı? Ya da moda olmuş şu fotoğrafçılar arasında, saçı başı toz toprak olmuş, donsuz, üstü başı kirli köy çocuklarını fotoğraflamak… Acaba ben de benzerlerini çekebilir miydim? Hayır, hayır çekemezdim muhakkak. Bizim buraların mat yerlerdi, Tanrı bizim buraları siyah beyaz fotoğraflar için yaratmıştı. Hem alacağım makine sıradan bir kızı peri kızı gibi gösterebilen “Tanrının boyasına” şu “Photoshop” fotoğraf işleme yazılımı tabiri ile “shape” (hatların keskinleştirilmesi) çeken objektifi minare boyunda fotoğraf makinelerdinden de değildi.

Dijital Fotoğraf makinesi ilk aldığım günü özelliklerini anlamakla geçirdim, siyah beyaz çekim modu, çekim boyutu, manzara çekimi modu, makro (çiçek böcek çekimi için) modu, Flaşlı mod, flaşsız mod, ışık ayarı modu… Bir de tüm bunları babasının hayrına otomatik olarak yapan, sizi bir fotoğraf çekmek için eskisinden pek de farklı olmayan elli tane ayarı yapma külfetinden kurtaran, icad edenin ceddine rahmet okutan; AWB modu. Bu modları öğrendikten sonra makine elimde dağın taşın fotoğrafını çektim, bazıları uzaktan gözümü makineye, nişan alır gibi dayamadan en az bir kol boyu uzağımdan bakarak çekmeme, bazıları çekileni anında gösteren LCD ekrana, bazılar ise flaşın neden patlamadığına kafayı taktı. Köy yeri, adam ilçe yüzü bile görmemiş; hayatında en son gördüğü fotoğraf makinesi ile çekilen fotoğraftaki bebeler bile belki sağ değil… Gel de anlat gündüz gözü ile flaşı patlatmanın gereksiz olduğuna, hacı emmiyi inandıramasın; esirgemeden küfürü basıyor: “İtoğlu it; beni kandırii, ula gavat ben sanki anlamiyam, resmimi çekmisen ama çekmiş gibi yapisen, hani ışıh, hani pat sesi…”

Sadece ilk gün nereden baksan, yedi yüz küsür fotoğraf çekip bilgisayarıma yükledim. İlk fotoğrafıma baktığım andan itibaren devrim başlamıştı, çektiğim yerlerin benim köyüm olduğuna inanamıyordum, bana “gavat” diyen hacı emminin fotoğrafı bile tıpkı şu “oryantalist” fotoğrafçıların çalışmalarında olduğu gibi çıkmıştı, Başet dağı bir başka dağ oluvermişti. Acaba bu kalınlığı sıfır olan kare miydi fotoğraflara yapılan baskıları fotoğrafı çekilenlerden daha güzel gösteren. Köyün fotoğraflarından bazılarının baskıları almıştım, bizim hacı emmi yine inanmıyor, burası bizim köy değildir diyor. Allahtan en sonunda kendi fotoğrafını da eline verdim, utanmasa fotoğrafına bu ben değilim diyecek. Gözleri maşallah henüz sağlam, ama ilerde itiraz edebilir.

Fotoğraf makinem boynumda köyün içini geziyorum. Birkaç yaşlı kadını da çeşme başında yakalamışken fotoğraflarını çekeyim diyerekten yanlarına gidip izinlerini istiyorum. Onlarda fotoğraflarını çekip de ne yapacağımı soruyorlar. Her biri zaten fotoğrafım var diyor, sanki vesikalık çekecekmişim gibi. Fotoğraftan kaçma gibi bir dertleri yok sadece neden fotoğraflarını çekeceğim konusuna akıl erdiremiyorlar. Ben de kısa brifingimden sonra razı ediyorum onları ama bir şartla; hazırlanacaklarmış… “Teyzeler gelin etmeyin diyorum, siz şimdi nasılsanız sizi öyle çekeceğim diyorum”; nafile. “ Olur, mu ?“diyorlar “fotoğrafa böyle çıkılır mı?” Biri kofisini bir koşu evden alıp başına geçiriyor, biri çiçekli fistanını giyiyor, biri kınalı saçlarını tam da örtmeyen beyaz “leçek”ini düzeltiyor. Ben de onları renkli çekecek değilim, makineyi siyah-beyaz çekim moduna ayarlayıp, gerekmediği halde olacakları tahmin ettiğimden flaşı patlatıyorum. Daha sonra LCD ekranı teyzelere gösteriyorum, gözlerine inanamıyorlar.

Bazen de çok uzak köylere yolum düşüyor ve manzara fotoğrafı çekiyorum. Yanımda bana mihmandarlık edenler genelde kızıyor: “Davarların fotoğrafını çekeceğine gel de bizi çek” Ben de dedikleri gibi yapıyorum. Bugüne kadar bu şekilde fotoğrafını çektiğim hiçbir köylü, fotoğrafını benden istemedi. İlginç olan da bu, hiç görmeyecekleri bir fotoğraf için neden bu kadar hevesle poz veriyorlar. Kanaatimce her halde bu insanın ruhunun derinliklerinde ta Adem baba’dan beri yaşayan bir güdü. “İzleniyor olma hazzı” bu fotoğraflardan biraz anakronize olarak “öyle veya böyle bir şekilde izlenecek olma hazzına” dönüşüyor ama öz aynı. Bu güdü insana müthiş bir haz veriyor, var olduğunu hatırlatıyor. Duymuşsunuzdur; narsist adamlar bol bol kendi portrelerini çektirip büyütüp odalarına Atatürk resmi gibi astırırlar. Evet doğrudur, bu narsistlere has bir olgudur, adamlar ancak kendi fotoğraflarına bakarak kendilerini hissetmektedirler.

Tanrı olmuş ve olacak her şeyi bilir… Sağ ve sol omzumuzdaki melekler amellerimizi yazarlar; bilirsiniz. Aslında bana göre bu meleklerin rapor falan tutmakla bir işleri yoktur, ellerinde kamera ile sürekli sizi izleyerek olayları birebir takip ederler de demeyeceğim. Bence olsa olsa bu melekler iyi birer olay fotoğrafçısıdırlar. Mesela bir günah işlediğinizde o günahınızı en iyi temsil edecek fotoğrafı çekip kenarına tarih düşüp dosyalarlar. Çünkü onlar da bilirler ki; varolanı, yaşadığınız her hangi bir andaki o kader sahnesini en iyi belgeleyecek şey ne yazı ne de kameradır, o sahneyi en iyi belgeleyecek şey “açısı yettiğince” fotoğraftır. Fotoğrafın yazıdan tek eksik yanı, çok boyutlu değildir. Mesela ölen bir adamı fotoğrafladığınızda aynı anda o ölen insanın acı çeken uzaktaki bir dostunu da fotoğraflayamazsınız, ama yazıda kurmaca bile olsa bu iki anı bir araya getirebilirsiniz.

“Fotoğraf” ve “onun makinesi” gözümüz gibi baktığımız varlığımız olan gözümüzün beynimize sunduklarını bencilce kendimize saklamaktansa bu sunuları herkesle paylaşmamızı sağlayan araç. Hatta beynimizden günün birinde silinecek olan göz hediyelerini, anları, saniyenin bölünemeyecek kadar küçük olan parçasını bize yeniden tattıran araç.

Ve fotoğrafçılar; Dünyanın en güzel manzarası bile olsa fotoğrafını çekmeyene kadar içi rahat etmeyenler. Biliyor musun bir fotoğrafçıya yapılacak en büyük zulüm nedir; onu cennete fotoğraf makinesi olmadan sokmak. Çünkü o sırf fotoğrafını çekerim diye cehenneme de razıdır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s