PAPA HAZRETLERİ 16.BENEDİKTUS, NİETSZCHE DAYI VE RAMAZAN AYINDA TÜRK TELEVİZYONCULUĞU ARASINDA ŞİZOFRENCE TESPİT EDİLMİŞ BİR BAĞ:


Toprağı bol olsun Frederich Nietszche Dayı yaşasaydı her halde kendi bile kâhin olduğunu düşünmeye başlardı değerli okurum. Kahvehane arkadaşı gibi kendisinden bahsetmeme kızmamalı… Kendi yaşasa bana hak verirdi, eski bir düşünür kendisinde dayı, amca dedirtecek kadar kendini sevdirebiliyor, inanın buna. Siz de sevdiğiniz yazarlara dayı, amca gibi hitaplar kullanabilirsiniz. Benim gibi genç olanlara ise (eğer yazar sayıyorsanız gerçekten) yeğenim diyebilirsiniz. Yeter ki eski mütefekkirlerin bahsettiklerine bir baba nasihati kadar değer verin. Emin olun ki birçoğu babalarımızdan daha bilge…

***

PAPA HAZRETLERİ 16. BENEDİKTUS NE DEDİ?

Resim: Papa 16.Benediktus

Şimdi evvela haklı olarak provoke olmadan evvel Papa Hazretleri 16. Benediktus’un ne dediğine bakalım:

Bizans İmparatoru Paleologos’un bir İslam âlimine söylediği “Bana Muhammed’in getirdiği yenilikleri göster… Sadece kötü ve insanlık dışı şeyler bulacaksın. Tıpkı vaaz ettiği dinin kılıç gücüyle yayılması emrini verdiği gibi… Dine davet için, şiddet tehdit yerine, iyi konuşma kapasitesi ve doğru akıl yürütme gerekir”

Resim: İmparatoru Paleologos(1391-1425)

Papa Hazretleri 16. Benediktus eğer hala eski adıyla Kardinal Joseph Ratzinger değilse ve artık eski mesleği olan üniversite profesörlüğünün tarzından kurtulmuş ise her halde söyleyeceklerinin iyi veya kötü niyetten öte dünya kamuoyunda hele hele günümüz gibi barış ve karşılıklı hoşgörüye herkesin çok ihtiyacının olduğu bir ortamda, nelere mal olacağını çok iyi biliyordur. Elbette İslamiyet veya herhangi bir başka dine mensup birinin dinine yönelik bu eleştirinin içeriğine çok da derinlemesine inmeden tepki göstermesi kadar doğal bir durum yoktur. Ancak bir dine inanmayan biri dahi kabul edecektir ki; Yapılan açıklamalar Papa Hazretleri 16. Benediktus’un kendi dinsel pozisyona göre çok fazla “özgürlükçü”.

Artık özgürlükçü olması doğru değil nitekim Türkiye Ermenileri Patriği II. Mesrob’un Sabah Gazetesinden Pervin Kaplan ile yaptığı söyleşide de (Patrikhane Resmi İnternet Sitesinden yapılan iktibas: http://www.lraper.org ) belirttiği gibi:

“Papa Hazretlerinin şimdiki makamına seçilmeden bir üniversite profesörü olduğu unutulmamalıdır. Öyle görünüyor ki, Papa Hazretleri hala bir profesör gibi entelektüel egzersiz yapmayı seviyor. Ama o artık bir papa, ve her dediği toplumlararası ilişkileri etkileyecek nitelikte.”

RAMAZAN AYINDA TÜRK TELEVİZYONCULUĞU: İŞTAHENGİZ SUCUK REKLÂMLARI:

Resim: İşte o reklâmdan bir kare(Çocuklara izletmeyin)

Kim ne derse desin Ramazan ayında velev ki oruç tutmayan ve dinsiz biri olsam dahi göz göre göre değil Ramazan ayında geri kalan on bir ayda bile izlendiğinde iştah krizi yaratan yiyecek içeceğin aşırı vurgulandığı programlara karşıyım. Hani tabir-i avam ile “açık saçık” programların halkın cinsel dürtülerini istismar etmesi ve diğer sebeplerden ötürü “müstehcen” olarak nitelendirilip takbih edilmesi gibi ben de mide şehvetine tavan yaptıran programları müstehcen olarak nitelendiriyorum.

Zira bizzat şahit olduğum birçok fakir ailede küçük yaşlardan itibaren kendi istekleri ile oruç tutan ancak hala gerçekten çocuk olan bir sürü çocuğun ağzından: “Baba neden biz de bu reklâmlardaki sucuklardan yiyemiyoruz?”, “Baba danone çok mu pahalı?” gibi sorular soruyorlar. Ve bunları “iç parçalayıcı” olarak nitelendirmek biraz fazlaca köylü edebiyatı veya kuru kafa halkçılık olarak nitelendirilebilse de kanaatimce mevcut sosyoekonomik şartları objektif olarak değerlendiren aydın insanlarca rasyonel olarak değerlendirilecektir.

Bu hususu paylaştığım dostlar hep sorarlar: Ya hu sucuk firması reklâm yapmasın mı? :

El-cevap:

Kapitalist anlayışımızın genişliğinden olacak; prezervatif veya kadın pedi üreten firmalarının bile hiç çekinmeden reklam yaptığı artık midelerimize kramp düşürdüğü ancak bizlerinde onları “haklarıdır” dediğimiz bir çağda yaşıyoruz. Evet sucuk firmaları da reklam yapmakta serbesttirler. Ancak tıpkı prezervatif üretici firmaların her nasılsa “ürünlerini direkt kullanım anında sergileyerek reklâm yapmadıkları gibi” sucuk firmaların ürünlerini, hedef kitlenin ağız sularını kumandalarına akıtmadan da reklâm yapabilir ve bundan dolayı da kar marjında kayıp yaşamaz. Örnekleri mevcuttur. Bugün Coca-Cola Company bile ülkemizdeki kötü ününe rağmen özellikle Ramazan aylarında ne yapıp edip en azından kızdırmayan ve kültürel dokumuza uygun reklam yapmayı başarmaktadır.

EH ARTIK NIETSZCHE’YE DÖNELİM:

Eh bütün bu anlatılanlar ve daha fazlası arasındaki bağ nedir. Elbette biraz şizofrence bulunabilir ancak: bu yazıyı bana yazdırtan hususların hepsinin bir ortak paydası var: immoralizm. Ben bunu Türkçeye karşıt-ahlakçılık ya da ahlaksızcılık olarak çevirmeyi yeğ tutuyorum. Her çağda din-içi veya dinler-üstü bir etik anlayışı var olagelmiştir ancak Nietszcehe’nin de kehanetini yaptığı gibi yüzyılımızın etik anlayışı hiçbir ahlak kuralına bağlı olmamak yani immoralizm’dir. İmmoralizm o kadar diz boyu olmuştur ki eminim Papa 16. Benediktus Hazretleri bu immoralizmden ötürü yaptığı açıklamaları “kişisel bir yorum” olarak değerlendiriyordur ki özür dilemeyip yalnızca üzgünüm diyor. Ya da sucuk firmaları iştahengiz reklâmları “hakları” sayıyorlar. Etik nedir şimdi diye düşünüyorum: “İyi ve kötünün ne olduğunu sorgulama çabası ve buna göre yaşama” Kim sorguluyor ki bunu…

Ve tüm bunlar Nietszche’ye rahmet okutuyor…

DİYELİM Kİ BU YAZIYA ÇOK TEPKİ GÖSTERDİNİZ, NE DİYECEĞİM?

Amerikan filmlerinden bilirsiniz; adamın çocuğunun kafası kopuyor, yanındaki dostu veya akrabası derin üzüntüsünü çok güzel bir biçimde özetliyor: “Oh… Sorry” Üzgünüm. Biz de Anadolu insanı olarak dumura uğruyoruz; “Ulan adam bir rahmet oku” diyoruz. Nasıl olur da bu kadar rahat olunur diye. Ama şaşırmamak lazım adamlar üzülünce; üzgünüm diyor ve sorry kelimesi Türkçeye özür anlamında da çevriliyor. Eh Papa 16. Benediktus Hazretleri de sorry olduğunu belirtmiş. Ama İtalyanca… Eminim İtalyanca’da özür ve üzgün kelimesi aynı sözcükle ifade ediliyordur.

Benim Papa 16. Benediktus Hazretleri demem, Papa 16. Benediktus Hazretlerinden daha derin bir etik anlayışım olmasındandır ki Papa 16. Benediktus Hazretleri beni tanısa peygamberimiz kelimesinin başına Hz. Eklemeyi unutmazdı…

Eh yine de çok kızdınız diyelim, cevabım basit: nasılsa alıştınız:

Üzgünüm…

Reklamlar

PAPA HAZRETLERİ 16.BENEDİKTUS, NİETSZCHE DAYI VE RAMAZAN AYINDA TÜRK TELEVİZYONCULUĞU ARASINDA ŞİZOFRENCE TESPİT EDİLMİŞ BİR BAĞ:


Toprağı bol olsun Frederich Nietszche Dayı yaşasaydı her halde kendi bile kâhin olduğunu düşünmeye başlardı değerli okurum. Kahvehane arkadaşı gibi kendisinden bahsetmeme kızmamalı… Kendi yaşasa bana hak verirdi, eski bir düşünür kendisinde dayı, amca dedirtecek kadar kendini sevdirebiliyor, inanın buna. Siz de sevdiğiniz yazarlara dayı, amca gibi hitaplar kullanabilirsiniz. Benim gibi genç olanlara ise (eğer yazar sayıyorsanız gerçekten) yeğenim diyebilirsiniz. Yeter ki eski mütefekkirlerin bahsettiklerine bir baba nasihati kadar değer verin. Emin olun ki birçoğu babalarımızdan daha bilge…

***

PAPA HAZRETLERİ 16. BENEDİKTUS NE DEDİ?

Resim: Papa 16.Benediktus

Şimdi evvela haklı olarak provoke olmadan evvel Papa Hazretleri 16. Benediktus’un ne dediğine bakalım:

Bizans İmparatoru Paleologos’un bir İslam âlimine söylediği “Bana Muhammed’in getirdiği yenilikleri göster… Sadece kötü ve insanlık dışı şeyler bulacaksın. Tıpkı vaaz ettiği dinin kılıç gücüyle yayılması emrini verdiği gibi… Dine davet için, şiddet tehdit yerine, iyi konuşma kapasitesi ve doğru akıl yürütme gerekir”

Resim: İmparatoru Paleologos(1391-1425)

Papa Hazretleri 16. Benediktus eğer hala eski adıyla Kardinal Joseph Ratzinger değilse ve artık eski mesleği olan üniversite profesörlüğünün tarzından kurtulmuş ise her halde söyleyeceklerinin iyi veya kötü niyetten öte dünya kamuoyunda hele hele günümüz gibi barış ve karşılıklı hoşgörüye herkesin çok ihtiyacının olduğu bir ortamda, nelere mal olacağını çok iyi biliyordur. Elbette İslamiyet veya herhangi bir başka dine mensup birinin dinine yönelik bu eleştirinin içeriğine çok da derinlemesine inmeden tepki göstermesi kadar doğal bir durum yoktur. Ancak bir dine inanmayan biri dahi kabul edecektir ki; Yapılan açıklamalar Papa Hazretleri 16. Benediktus’un kendi dinsel pozisyona göre çok fazla “özgürlükçü”.

Artık özgürlükçü olması doğru değil nitekim Türkiye Ermenileri Patriği II. Mesrob’un Sabah Gazetesinden Pervin Kaplan ile yaptığı söyleşide de (Patrikhane Resmi İnternet Sitesinden yapılan iktibas: http://www.lraper.org ) belirttiği gibi:

“Papa Hazretlerinin şimdiki makamına seçilmeden bir üniversite profesörü olduğu unutulmamalıdır. Öyle görünüyor ki, Papa Hazretleri hala bir profesör gibi entelektüel egzersiz yapmayı seviyor. Ama o artık bir papa, ve her dediği toplumlararası ilişkileri etkileyecek nitelikte.”

RAMAZAN AYINDA TÜRK TELEVİZYONCULUĞU: İŞTAHENGİZ SUCUK REKLÂMLARI:

Resim: İşte o reklâmdan bir kare(Çocuklara izletmeyin)

Kim ne derse desin Ramazan ayında velev ki oruç tutmayan ve dinsiz biri olsam dahi göz göre göre değil Ramazan ayında geri kalan on bir ayda bile izlendiğinde iştah krizi yaratan yiyecek içeceğin aşırı vurgulandığı programlara karşıyım. Hani tabir-i avam ile “açık saçık” programların halkın cinsel dürtülerini istismar etmesi ve diğer sebeplerden ötürü “müstehcen” olarak nitelendirilip takbih edilmesi gibi ben de mide şehvetine tavan yaptıran programları müstehcen olarak nitelendiriyorum.

Zira bizzat şahit olduğum birçok fakir ailede küçük yaşlardan itibaren kendi istekleri ile oruç tutan ancak hala gerçekten çocuk olan bir sürü çocuğun ağzından: “Baba neden biz de bu reklâmlardaki sucuklardan yiyemiyoruz?”, “Baba danone çok mu pahalı?” gibi sorular soruyorlar. Ve bunları “iç parçalayıcı” olarak nitelendirmek biraz fazlaca köylü edebiyatı veya kuru kafa halkçılık olarak nitelendirilebilse de kanaatimce mevcut sosyoekonomik şartları objektif olarak değerlendiren aydın insanlarca rasyonel olarak değerlendirilecektir.

Bu hususu paylaştığım dostlar hep sorarlar: Ya hu sucuk firması reklâm yapmasın mı? :

El-cevap:

Kapitalist anlayışımızın genişliğinden olacak; prezervatif veya kadın pedi üreten firmalarının bile hiç çekinmeden reklam yaptığı artık midelerimize kramp düşürdüğü ancak bizlerinde onları “haklarıdır” dediğimiz bir çağda yaşıyoruz. Evet sucuk firmaları da reklam yapmakta serbesttirler. Ancak tıpkı prezervatif üretici firmaların her nasılsa “ürünlerini direkt kullanım anında sergileyerek reklâm yapmadıkları gibi” sucuk firmaların ürünlerini, hedef kitlenin ağız sularını kumandalarına akıtmadan da reklâm yapabilir ve bundan dolayı da kar marjında kayıp yaşamaz. Örnekleri mevcuttur. Bugün Coca-Cola Company bile ülkemizdeki kötü ününe rağmen özellikle Ramazan aylarında ne yapıp edip en azından kızdırmayan ve kültürel dokumuza uygun reklam yapmayı başarmaktadır.

EH ARTIK NIETSZCHE’YE DÖNELİM:

Eh bütün bu anlatılanlar ve daha fazlası arasındaki bağ nedir. Elbette biraz şizofrence bulunabilir ancak: bu yazıyı bana yazdırtan hususların hepsinin bir ortak paydası var: immoralizm. Ben bunu Türkçeye karşıt-ahlakçılık ya da ahlaksızcılık olarak çevirmeyi yeğ tutuyorum. Her çağda din-içi veya dinler-üstü bir etik anlayışı var olagelmiştir ancak Nietszcehe’nin de kehanetini yaptığı gibi yüzyılımızın etik anlayışı hiçbir ahlak kuralına bağlı olmamak yani immoralizm’dir. İmmoralizm o kadar diz boyu olmuştur ki eminim Papa 16. Benediktus Hazretleri bu immoralizmden ötürü yaptığı açıklamaları “kişisel bir yorum” olarak değerlendiriyordur ki özür dilemeyip yalnızca üzgünüm diyor. Ya da sucuk firmaları iştahengiz reklâmları “hakları” sayıyorlar. Etik nedir şimdi diye düşünüyorum: “İyi ve kötünün ne olduğunu sorgulama çabası ve buna göre yaşama” Kim sorguluyor ki bunu…

Ve tüm bunlar Nietszche’ye rahmet okutuyor…

DİYELİM Kİ BU YAZIYA ÇOK TEPKİ GÖSTERDİNİZ, NE DİYECEĞİM?

Amerikan filmlerinden bilirsiniz; adamın çocuğunun kafası kopuyor, yanındaki dostu veya akrabası derin üzüntüsünü çok güzel bir biçimde özetliyor: “Oh… Sorry” Üzgünüm. Biz de Anadolu insanı olarak dumura uğruyoruz; “Ulan adam bir rahmet oku” diyoruz. Nasıl olur da bu kadar rahat olunur diye. Ama şaşırmamak lazım adamlar üzülünce; üzgünüm diyor ve sorry kelimesi Türkçeye özür anlamında da çevriliyor. Eh Papa 16. Benediktus Hazretleri de sorry olduğunu belirtmiş. Ama İtalyanca… Eminim İtalyanca’da özür ve üzgün kelimesi aynı sözcükle ifade ediliyordur.

Benim Papa 16. Benediktus Hazretleri demem, Papa 16. Benediktus Hazretlerinden daha derin bir etik anlayışım olmasındandır ki Papa 16. Benediktus Hazretleri beni tanısa peygamberimiz kelimesinin başına Hz. Eklemeyi unutmazdı…

Eh yine de çok kızdınız diyelim, cevabım basit: nasılsa alıştınız:

Üzgünüm…

DİJİTAL FOTOĞRAF MAKİNESİ



Sabahları geç kalkmayı unutursun bu memlekette. Gece ne kadar yorgun olarak uyursan uyu sabahın dört buçuğundan sonra açık olan camından içeri giren serin havaya bir de akasyalar ile iğdelerin kokusu karıştı mı uyanmamak için zor tutarsın kendini. Burası doğu memleketi, güneş erken doğar, erken batar. Sen İstanbul’da sabahın yedisinde işe gitmek için uyandığında bey efendi daha yeni yüzünü gösterir o dumanlı şehre. Bir de kurbağa sesleri yok mu işte onlar mutluluğun sesidir. Sulak mı sulak bir tarlaya yakın evin varsa sabahın o erken saatlerinde kaçak çayını demleyip içerken o sesleri de bir dinledin mi artık sana o gün bunlardan daha iyi moral olmaz. Bir de tozun toprağın yere yapışmış olduğu sonsuz berraklıkta fotoğraf çekmek için makinen elinde bayırlara çıkmışsan…

Karpostallardan, kitaplardan, fotoğraflardan memleketler görürdük, renkli mi renkli, erkekleri yakışıklı, kızları güzel. Ağaçlarındaki meyveler sanki elle boyanmış. Yemekleri resimler gibi rengârenk. Herhalde Tanrı o gördüğümüz memleketleri özel yaratmış derdik. Kendi memleketimizin fotoğrafların ne çeken vardı, ne de hayalini kuran. Eh eski usul fotoğrafçılık biraz elit işiydi kabul etmek gerek. Bizim büyüklerin eline fotoğraf makinesi geçti mi fotoğraf çekmeden evvel kaç poz varsa teker teker hangi birini nereye kullansam diye düşünürlerdi. Öyle gidip bir kurbağanın fotoğrafını, fukara çobanı yâda küçük sümüklü bir çocuğun fotoğrafı niye çekilsindi. Alakasız yada kötü çıkmış her fotoğraf cebe zarardı. Bayramdan bayrama, insanların en şık olduğu günlerde fotoğraf çekmek için herkes bir araya gelir, evin büyük babası önde, torunları kucağında, gelinleri arkada, evlatlar ise eğer tarla veya bağ bahçede çalışıyor değillerdiyse gelinlerden biraz daha önde dururlar, toplu fotoğraf çekerlerdi. Harici bir zamanda fotoğraf çektirilecek ise tüm aile sanki törene gidecekmiş gibi süslenir, hatta fotoğrafta çıkıp çıkmayacağını pek bilmeseler de misk-u amberler kafurlar sürerlerdi. Bizim eski fotoğraflarda, fotoğrafın tam ortasına yerleştirilmiş konu haricinde (yani biz fotoğrafçı olmayanlar için fotoğrafı çekilenler haricinde diyelim) sağda solda eğreti duran küçük çocuklar veya yeniyetmeler görünürdü. Şimdi bu fotoğraflardaki sağda solda duranların bile çoktan toprak olduğu bir zamanda siyah beyaz devirden bugünlere kadar ömrü vefa eden nineme “kimdi bunlar?” diye sorunca; kim olacak “Bizim Ğulam’ın(Hizmetçi) kızı, Sisé idi, çık git dedik foto çekilecek gitmedi, orada kalmış…” Demek eskiden fotoğrafı çekilecek insanların bile belirli bir seviyede olması gerekiyordu.

Dijital Fotoğraf makinelerinin gözünü seveyim, bizim şu eski toprak “banyocu fotoğraf sanatçılarının” tekelinden aldı bu sanatı, ta kavun karpuz satan Tornavida Dırbo’nun cebindeki “wapli cep tilifoni’na” kadar düşürdü… Poza para vermek yok, fotoğrafın yanma ihtimali yok, neredeyse poz sınırlaması yok, kötü odaklama yok… Dijital fotoğraf makinesini almadan evvel hayalini kurarken, bizim köyün etrafına bir de “fotoğrafçı gözü ile baktım” şu bizim karlı Başet dağı da acaba şöyle karpostallardaki gibi çıkar mıydı? Ya da moda olmuş şu fotoğrafçılar arasında, saçı başı toz toprak olmuş, donsuz, üstü başı kirli köy çocuklarını fotoğraflamak… Acaba ben de benzerlerini çekebilir miydim? Hayır, hayır çekemezdim muhakkak. Bizim buraların mat yerlerdi, Tanrı bizim buraları siyah beyaz fotoğraflar için yaratmıştı. Hem alacağım makine sıradan bir kızı peri kızı gibi gösterebilen “Tanrının boyasına” şu “Photoshop” fotoğraf işleme yazılımı tabiri ile “shape” (hatların keskinleştirilmesi) çeken objektifi minare boyunda fotoğraf makinelerdinden de değildi.

Dijital Fotoğraf makinesi ilk aldığım günü özelliklerini anlamakla geçirdim, siyah beyaz çekim modu, çekim boyutu, manzara çekimi modu, makro (çiçek böcek çekimi için) modu, Flaşlı mod, flaşsız mod, ışık ayarı modu… Bir de tüm bunları babasının hayrına otomatik olarak yapan, sizi bir fotoğraf çekmek için eskisinden pek de farklı olmayan elli tane ayarı yapma külfetinden kurtaran, icad edenin ceddine rahmet okutan; AWB modu. Bu modları öğrendikten sonra makine elimde dağın taşın fotoğrafını çektim, bazıları uzaktan gözümü makineye, nişan alır gibi dayamadan en az bir kol boyu uzağımdan bakarak çekmeme, bazıları çekileni anında gösteren LCD ekrana, bazılar ise flaşın neden patlamadığına kafayı taktı. Köy yeri, adam ilçe yüzü bile görmemiş; hayatında en son gördüğü fotoğraf makinesi ile çekilen fotoğraftaki bebeler bile belki sağ değil… Gel de anlat gündüz gözü ile flaşı patlatmanın gereksiz olduğuna, hacı emmiyi inandıramasın; esirgemeden küfürü basıyor: “İtoğlu it; beni kandırii, ula gavat ben sanki anlamiyam, resmimi çekmisen ama çekmiş gibi yapisen, hani ışıh, hani pat sesi…”

Sadece ilk gün nereden baksan, yedi yüz küsür fotoğraf çekip bilgisayarıma yükledim. İlk fotoğrafıma baktığım andan itibaren devrim başlamıştı, çektiğim yerlerin benim köyüm olduğuna inanamıyordum, bana “gavat” diyen hacı emminin fotoğrafı bile tıpkı şu “oryantalist” fotoğrafçıların çalışmalarında olduğu gibi çıkmıştı, Başet dağı bir başka dağ oluvermişti. Acaba bu kalınlığı sıfır olan kare miydi fotoğraflara yapılan baskıları fotoğrafı çekilenlerden daha güzel gösteren. Köyün fotoğraflarından bazılarının baskıları almıştım, bizim hacı emmi yine inanmıyor, burası bizim köy değildir diyor. Allahtan en sonunda kendi fotoğrafını da eline verdim, utanmasa fotoğrafına bu ben değilim diyecek. Gözleri maşallah henüz sağlam, ama ilerde itiraz edebilir.

Fotoğraf makinem boynumda köyün içini geziyorum. Birkaç yaşlı kadını da çeşme başında yakalamışken fotoğraflarını çekeyim diyerekten yanlarına gidip izinlerini istiyorum. Onlarda fotoğraflarını çekip de ne yapacağımı soruyorlar. Her biri zaten fotoğrafım var diyor, sanki vesikalık çekecekmişim gibi. Fotoğraftan kaçma gibi bir dertleri yok sadece neden fotoğraflarını çekeceğim konusuna akıl erdiremiyorlar. Ben de kısa brifingimden sonra razı ediyorum onları ama bir şartla; hazırlanacaklarmış… “Teyzeler gelin etmeyin diyorum, siz şimdi nasılsanız sizi öyle çekeceğim diyorum”; nafile. “ Olur, mu ?“diyorlar “fotoğrafa böyle çıkılır mı?” Biri kofisini bir koşu evden alıp başına geçiriyor, biri çiçekli fistanını giyiyor, biri kınalı saçlarını tam da örtmeyen beyaz “leçek”ini düzeltiyor. Ben de onları renkli çekecek değilim, makineyi siyah-beyaz çekim moduna ayarlayıp, gerekmediği halde olacakları tahmin ettiğimden flaşı patlatıyorum. Daha sonra LCD ekranı teyzelere gösteriyorum, gözlerine inanamıyorlar.

Bazen de çok uzak köylere yolum düşüyor ve manzara fotoğrafı çekiyorum. Yanımda bana mihmandarlık edenler genelde kızıyor: “Davarların fotoğrafını çekeceğine gel de bizi çek” Ben de dedikleri gibi yapıyorum. Bugüne kadar bu şekilde fotoğrafını çektiğim hiçbir köylü, fotoğrafını benden istemedi. İlginç olan da bu, hiç görmeyecekleri bir fotoğraf için neden bu kadar hevesle poz veriyorlar. Kanaatimce her halde bu insanın ruhunun derinliklerinde ta Adem baba’dan beri yaşayan bir güdü. “İzleniyor olma hazzı” bu fotoğraflardan biraz anakronize olarak “öyle veya böyle bir şekilde izlenecek olma hazzına” dönüşüyor ama öz aynı. Bu güdü insana müthiş bir haz veriyor, var olduğunu hatırlatıyor. Duymuşsunuzdur; narsist adamlar bol bol kendi portrelerini çektirip büyütüp odalarına Atatürk resmi gibi astırırlar. Evet doğrudur, bu narsistlere has bir olgudur, adamlar ancak kendi fotoğraflarına bakarak kendilerini hissetmektedirler.

Tanrı olmuş ve olacak her şeyi bilir… Sağ ve sol omzumuzdaki melekler amellerimizi yazarlar; bilirsiniz. Aslında bana göre bu meleklerin rapor falan tutmakla bir işleri yoktur, ellerinde kamera ile sürekli sizi izleyerek olayları birebir takip ederler de demeyeceğim. Bence olsa olsa bu melekler iyi birer olay fotoğrafçısıdırlar. Mesela bir günah işlediğinizde o günahınızı en iyi temsil edecek fotoğrafı çekip kenarına tarih düşüp dosyalarlar. Çünkü onlar da bilirler ki; varolanı, yaşadığınız her hangi bir andaki o kader sahnesini en iyi belgeleyecek şey ne yazı ne de kameradır, o sahneyi en iyi belgeleyecek şey “açısı yettiğince” fotoğraftır. Fotoğrafın yazıdan tek eksik yanı, çok boyutlu değildir. Mesela ölen bir adamı fotoğrafladığınızda aynı anda o ölen insanın acı çeken uzaktaki bir dostunu da fotoğraflayamazsınız, ama yazıda kurmaca bile olsa bu iki anı bir araya getirebilirsiniz.

“Fotoğraf” ve “onun makinesi” gözümüz gibi baktığımız varlığımız olan gözümüzün beynimize sunduklarını bencilce kendimize saklamaktansa bu sunuları herkesle paylaşmamızı sağlayan araç. Hatta beynimizden günün birinde silinecek olan göz hediyelerini, anları, saniyenin bölünemeyecek kadar küçük olan parçasını bize yeniden tattıran araç.

Ve fotoğrafçılar; Dünyanın en güzel manzarası bile olsa fotoğrafını çekmeyene kadar içi rahat etmeyenler. Biliyor musun bir fotoğrafçıya yapılacak en büyük zulüm nedir; onu cennete fotoğraf makinesi olmadan sokmak. Çünkü o sırf fotoğrafını çekerim diye cehenneme de razıdır.

MAHRUM YEREL YÖNETİM SORUNLARI:



Yerel Yönetimler üzerine trajikomik bir inceleme yahut ağlanacak halimize gülünen yerde yarı tebessümle ağlama…

Merkezi yönetim sisteminin devlet kurumlarının yükleri arttıkça sorgulanmaya başlayan bir yönetim sistemi olduğu bilinen gerçektir. Evet, her devletin yönetimsel mekanizmalarında bir kalp vardır ve bu kalp genellikle o devletin başkentindedir ancak bu kalp devlet organizmasının diğer organlarının görevlerini de yapmaya veya kontrol üstü bir güç ile idare etmeye devam ederse en sonunda kendi görevini tam anlamıyla yerine getirememeye başlayacağı gibi diğer yönetimsel organların da işlevlerini ifa etme istidatlarını ortadan kaldırır.

Ülkemizde işte tam bu sıkıntının hissedilmeye başlandığı son on yılda artık desentralizasyon (ademi merkezileştirme, merkeziliği yok etme) tabirini sıkça duymaya başladık. Toplumbilimciler, araştırmacılar, yöneticiler bu konuda çok şey yazdı, söyledi. Desentralizasyon projesinin en önemli ayağı olan yerel yönetimler daha sık vurgulanır oldu.

Yerel yönetimlerin bu anlamdaki işlevleriyle alternatifsiz tek sistem olduğu ve bu yüzden üzerinde önemle durulması gerektiği hususu zaten her halükarda dile getirilmekte. Dolayısıyla bu öneme sahip organlar olarak yerel yönetimlerin sorunlarının da en başta bizzat yerel yönetimlerin kendilerince çoğu kez “bir şekilde” dile getirildiğini de bilmekteyiz. Özellikle sorunları popüler olmayan yöntemlerle dile getirdiklerinde pek de seslerini duyuramayacaklarını iyi bilen bilhassa küçük-şehir yerel yöneticileri haklı olarak farklı popülist metotlarla seslerini duyurmaya çalışmaktadırlar. Maalesef bu tür mesajları kamuoyuna bir şekilde yaymasını başarmış yerel yönetici veya yönetimlerin verdikleri mesajların altında yatan esas sorunsallar pek de anlaşılmamakta, bu mesajlar gazete veya televizyonlar için ilginç haber malzemesi olmaktan öteye geçememektedir. Akla yerel yönetim denilince akla ilk gelen belediyelerin kamuoyunda yine yukarıdaki şekliyle alelalade bir haber olarak yankı bulan eylemlerinin popülist niteliğinin yarattığı gayrı ciddi etki olabilir. Oysa her nasıl ve ne amaçla olursa olsun esasında halka en teğet yönetim biçimi olan ve “halkın sesi” sıfatına en yakın yönetim birimi olan belediyelerin mezkûr eylemlerinin sıkça gündeme taşması yukarıda anlattığımız bağlamda düşündürücü olmalıdır.

Bazıları eskilerinin farklı açılardan tekrarı olacak olmakla birlikte “yerel yönetimlerin sorunlarına” inceleme noktamız olan tabiri caizse mahrum yerel yönetimler kapsamında değinelim:

Büyükşehir sıfatı çıkmadan önce belediyeler:

Büyükşehir Belediyesi sıfatı çıkmadan önce İstanbul Beyoğlu Belediyesi ile Hakkâri’nin herhangi küçük bir belde belediyesi arasında en azından kavramsal olarak bir fark yoktu. Bu kavram bugün var ve gerek kavramsal, gerekse niceliksel olarak bir farkı sembolize etmekte. Bu fark elbette yerel yönetim sorunları dendiğinde de aynı çağrışımı yapmalıdır.

İnceleme başlangıç noktamız olan mahrum yerel yönetimler coğrafyadan bağımsız olarak ülkemizde muhtelif sebeplerden ötürü mefluç durumda olan hatta temel belediyecilik görevlerini bile ifa edemeyen bölgeler olduğuna göre biraz daha bunlarla ilgili sorunlara değineceğiz:

Orası Belediyedir, hele yazi işlerini bağleyin inegim kaybodi:

Başlığımız yukarıda çerçeveye aldığımız belediyelerin birinden, vatandaşın bir 110’un itfaiye hattı olduğunu bilmesi gerektiği bir yana 110’u aramanın ücretsiz olduğunu öğrenmiş, etkili bir olduğunu düşünerek Yazı İşleri Müdürünü arıyor. Kaybolmuş ineğine kamyon çarpacağından korktuğunu, hatta mümkünse ineğinin kaybolduğunun anons edilmesini istiyor.

Sadece bu değil, tezeklerini kayınbabasının evine göndereceği için belediye kamyonunu isteyen, ineği değil de kaybettiği telefonunun bulunması için anons talebinde bulunan, aylık sabit 5 YTL su parasını çok görüp su tahsilât servisinde hırgür çıkaran, kapsının önüne mıcır döktürmeyi belediyenin görevi sayan…

Geri dönelim; halkın yönetin kültürünü bırakın, (mübalağasız) devlet kavramını bile tam olarak özümsemediği bir yerde belediyeciliği düşünün.

Böyle bir ortamda elbette profesyonel yöneticiler binde bir çıkacağı için, geçmişte seçilmiş belediye başkanlarının bazen yeteneksizlikleri bazen de kötü niyetlilikleri yüzünden borç batağına batmış belediyeler bugün artık tabii karşılanır olmuşlardır.

Bu tip belediyelerin bulunduğu yerlerde halkın ağzında çarpıcı bir anekdot vardır: (önce şive ile yazıyorum)

“He, temam, sularımız artık heç kesilmi, heta başkan tekçileri de korkutmiş ceryan da heç kesilmi, ama bana ne, oğlımi işe almadıktan sonre neyedir. Varsın oğlımi belediyeye alsın, sular akmasa da olır.”

“Tamam, sularımız artık hiç kesilmiyor, hatta başkan Tedaş’ta da otorite kurmuş eskiden hep kesilen elektrikler de artık kesilmiyor, ama bana ne, oğlumu işe almadıktan sonra. Oğlumu belediyede işe alsın da su akmasa da olur. “

Yukarıdaki anekdot herhalde açıklamaya gerek bırakmıyor.

***

Kanaatimizce pek az araştırmacı yukarıda belki de biraz bîperva dışa vurulmuş gerçeği hesaba katmaktadır. Yerel yönetim sorunlarında halk unsuru olarak başlıklandırabileceğimiz bu sorun belediyelerin işleyişlerine yukarıda anlatıldığı şekliyle tesir ettiği gibi birebir belediyenin organlarına da tahmin edilebileceği üzere nüfuz etmiştir. Bazen bizzat belediye başkanlarının, bazen çalışanların ve birçok kez her ikisinin eğitimsiz ve vasıfsızlığı belediyelerin kurumsal işlevlerini sekteye uğratmaktadır. Ancak altını çizmek gerekir ki bu sistem seçim demokrasisi sistemiyle direkt halkın elinde olduğundan bu durum halk-kaynaklı fakat halka ait olmayan bir sorundur.

Halkın bilgeliği veya halkın realizmi gibi kavramlar maalesef birçok yerde loş-pembe hayaller olmaktan öteye geçememektedir. Maalesef böyle yerlerde halk, halk adını taşıyor olmaktan başka halk kelimesini andıran hiçbir gerçek aktiviteye sahip değildir.

Muhakkak bu fikre kızanlar olacaktır ancak tekrar vurguluyorum, bu sorunlar halk-kaynaklı fakat halka ait değildir.

Ve EU ?

Bu garip hallerin sadece bir yerde yaşanıyor olması bile (birden çok olduğu kesin) bu sorunların daha doğrusu sorunlardan önce marazileşmiş kültürlerin varlığıyla Avrupa Birliğine nasıl entegre olunacağını ister istemez düşündürüyor. Elbette bu konuda karamsar bir bakış sadece alelade bir umutsuzluktan başka bir şey değildir ancak bu olguları da yok saymak bu yazı gibi binlercesinin yeniden yazılmasına neden olacaktır.

Bir taraftan E-Belediye gibi parlak sistemler geliştirilirken hatta en ücra belediyelerde bile uygulanırken, aynı yerde 110’un aranarak inek kayıp ihbarı verilebilmesi maalesef bu olayın, gayrı ciddi olmaktan kesinlikle uzak tutulan konseptine dâhil olabilmekte ve her zaman olduğu gibi olguyu yine mizahileştirmektedir.

HALLAC-I MANSUR’DAN NIETZSCHE’YE



Hallac-ı Mansur’un Ene’l-Hak (Ben Hakk’ım) demesinin zahiri ve tehlikeli manasını bir tarafa bırakıp batini yönünü algılayan bir bilinç acaba Nietzsche’nin “Tanrı Öldü” tümcesini de aynı sağduyu ve derin görüşlülük ile algılayabilir mi?

Elbette her iki cümlenin hiçbir dinle ilgili olmadığı gibi, Nietzche ile Hallac-ı Mansur arasında somut bir bağ da yok.

Ancak:

Hallacı-Mansur kendinde bile Tanrı’yı bulabilecek kadar Tanrı’nın hissedildiği bir devirde yaşarken Ene’l-Hak demesi ile Nietzche’nin hiçbir yerde Tanrı’nın hissedilmediği bir devirde “Tanrı Öldü” demesi arasında bir akrabalık var.

Tanrı derken ne anlarız?

Büyük veya küçük harfle başlaması, dili ve atfedilen kavram ne olursa olsun.

Allah, Yehova, Dijital tanrı: Matrix, Tanrı veya tanrı derken ne anlarız?

Elbette ne deniyorsa onu anlarız. Ancak anladığımızla, anladığımızı zannettiğimiz arasında veya imge ile nesne arasında o kadar uzaklık vardır ki…

Ateşe ateş deriz, ama ateşten anladığımız onu düşünürken beynimizi yakmadığı gibi, kâğıda yazıldığında onu yakmaz. Kâğıda yazıldığında onu ıslatan tek şey mürekkeptir…

Su.

Yukarıdaki kelime (veya cümle ) bu kağıdı ıslatıyor mu?

O zaman Tanrı derken anladığımız şey Tanrı değil onun aklımızdaki gölgesidir.

Kabala bilgeliği buna biraz yaklaşmış:

*

*

*

En-Sof: Sonsuz, İnsan aklı En-sof’un kavrayamaz, hatta En-Sof’un adı bile söylenmez. En-Sof kendini insanlara tecelli etmek istediğinde Şekinah olarak belirir. Şekinah Tanrı’nın dünyadaki varlığıdır.

Evet, bizim, Tanrı olarak anladığımız Şekinah’tır, En-Sof değildir. İşte bu yüzden Hallac-ı Mansur’u öldürmekten daha kötü duruma düşürdük. Hâlbuki o En-Sof’u bilemese de varlığından haberdar idi.

Hallac-ı Mansur’un da Nietzche’nin de bahsettiği Tanrı kavramı, En-Sof değil Şekinah’tır. Yani aklımızdaki izidir.

Hallaç Şekinah’ın her yerde tasavvufta Vahdet-i Vücut olarak kabul edilen tecellisini kendisinde de gördüğünü söyleme hatasını yaptı.

Nietzsche ise Şekinah’ın öldüğünü söyledi çünkü hiçbir yerde izi kalmamıştı, aslında izinin yeri değişmişti ancak Nietzche onu göremeden öldü.

Yeni tanrılar belliydi; sermaye, hukuk, bilim…

Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır diyenin namaz kıldığı yerin altından altın çıkmasının bir hikmeti vardı elbet.

İsm-i Azam

Allah(c.c)’nin 99 esması onun ali zatına bizim aklımızla anlayabileceğimizi vehmettiğimiz nitelikler yakıştırır. Bunun farklı bir sırrı vardır. Bu yüzdendir ki yazılabilir, söylenebilirler. Seslere kodlanmıştır bir kere.

Bir de malum olduğu üzere İsm-i Azam vardır.

Bilenler onunla dua ettiklerinde geri çevrilmez hatta dağları yerlerinden oynatabilirler. Eski ilm-i ledün şakirtleri bu ismi öğrenmek için diyar diyar dolaşmış, dirsek çürütmüşlerdir. Hepsi değil de birçoğu sonunda Gılgameş destanının kahramanı gibi aradıklarını bulamasalar da ararken sırf arıyor olmakla muratlarına ermişlerdir. Ama onlar da yanlışlıkla dahi olsa İsm-i Azam’ı bir yere yazmamışlardır.

Siz İsm-i Azam’ın biryere yazılmaya tenezzül edeceğini mi zannettiniz yoksa.

Mevlana der ki;

Gece üstadıma sordum;

Bu cihanın sırrını söyle tez

Dedi ki bana; o sır bilinir

Ancak söylenmez.

İsm-i Azam ile En-Sof arasında bir bağlantı bulabildiniz mi?

***

Uzun zaman önce Tanrı’nın var olmadığını ispatlamak için yazılmış ustaca bir metinden bir anekdotu paylaşayım. Bakalım bu anekdot Tanrı’yı ne kadar inkar ettirecek:

Bir beyin cerrahı ile astronot sohbet ediyorlarmış, astronot:

—“Kaç senedir uzaya gider gelirim fakat orada Tanrı diye bir şey görmedim”

Der, beyin cerrahı ise hemen cevap verir:

—“Ben de kaç senedir, beyin ameliyatı için kafaları açarım, ama düşünce diye bir şey görmedim.

***

Uzay’da ezan sesi duyan astronotu Tanrı’nın varlığına delil olarak görenlere hatırlatma:

1- Yukarıdaki fıkrayı tam olarak ihata etmeye çalışın

2- O hangi astronotsa internette böyle bir şey duymadığına dair sayfa sayfa beyanat veriyor.

3- Tanrı’nın var olduğunu ispatlamaya ihtiyacı olmadığı gibi, tanrı’ya inanmayanlara tanrı’yı ıspatlamaya gerek de yoktur. Tabiri caizse varolan bir ışığı körlere ıspat etmek yersizdir, hele bir de rengini…

4- Hidayete erdiren de odur.

***

Tanrının var olmadığını kendi kendine ispatlama çabası ve başkalarına da ıspatlama zanaatı olan ateizmin zavallılığı kadar Tanrı’yı kendi bildiği gibi kabul etme ve başkalarına da öyle kabul etme despotizmi olan dogmatizmin zavallılığı da aklın Tanrı’yı anlamaktaki acizliğini ve anlaması gerektiği kadar Tanrı’yı anlamasına manidir.

İşte böyle bir devirde yaşamış Nietzsche kilisenin Tanrı’yı öldürdüğünü söylerken neyi kastetmiştir acaba.

HALLAC-I MANSUR’DAN NIETZSCHE’YE



Hallac-ı Mansur’un Ene’l-Hak (Ben Hakk’ım) demesinin zahiri ve tehlikeli manasını bir tarafa bırakıp batini yönünü algılayan bir bilinç acaba Nietzsche’nin “Tanrı Öldü” tümcesini de aynı sağduyu ve derin görüşlülük ile algılayabilir mi?

Elbette her iki cümlenin hiçbir dinle ilgili olmadığı gibi, Nietzche ile Hallac-ı Mansur arasında somut bir bağ da yok.

Ancak:

Hallacı-Mansur kendinde bile Tanrı’yı bulabilecek kadar Tanrı’nın hissedildiği bir devirde yaşarken Ene’l-Hak demesi ile Nietzche’nin hiçbir yerde Tanrı’nın hissedilmediği bir devirde “Tanrı Öldü” demesi arasında bir akrabalık var.

Tanrı derken ne anlarız?

Büyük veya küçük harfle başlaması, dili ve atfedilen kavram ne olursa olsun.

Allah, Yehova, Dijital tanrı: Matrix, Tanrı veya tanrı derken ne anlarız?

Elbette ne deniyorsa onu anlarız. Ancak anladığımızla, anladığımızı zannettiğimiz arasında veya imge ile nesne arasında o kadar uzaklık vardır ki…

Ateşe ateş deriz, ama ateşten anladığımız onu düşünürken beynimizi yakmadığı gibi, kâğıda yazıldığında onu yakmaz. Kâğıda yazıldığında onu ıslatan tek şey mürekkeptir…

Su.

Yukarıdaki kelime (veya cümle ) bu kağıdı ıslatıyor mu?

O zaman Tanrı derken anladığımız şey Tanrı değil onun aklımızdaki gölgesidir.

Kabala bilgeliği buna biraz yaklaşmış:

*

*

*

En-Sof: Sonsuz, İnsan aklı En-sof’un kavrayamaz, hatta En-Sof’un adı bile söylenmez. En-Sof kendini insanlara tecelli etmek istediğinde Şekinah olarak belirir. Şekinah Tanrı’nın dünyadaki varlığıdır.

Evet, bizim, Tanrı olarak anladığımız Şekinah’tır, En-Sof değildir. İşte bu yüzden Hallac-ı Mansur’u öldürmekten daha kötü duruma düşürdük. Hâlbuki o En-Sof’u bilemese de varlığından haberdar idi.

Hallac-ı Mansur’un da Nietzche’nin de bahsettiği Tanrı kavramı, En-Sof değil Şekinah’tır. Yani aklımızdaki izidir.

Hallaç Şekinah’ın her yerde tasavvufta Vahdet-i Vücut olarak kabul edilen tecellisini kendisinde de gördüğünü söyleme hatasını yaptı.

Nietzsche ise Şekinah’ın öldüğünü söyledi çünkü hiçbir yerde izi kalmamıştı, aslında izinin yeri değişmişti ancak Nietzche onu göremeden öldü.

Yeni tanrılar belliydi; sermaye, hukuk, bilim…

Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır diyenin namaz kıldığı yerin altından altın çıkmasının bir hikmeti vardı elbet.

İsm-i Azam

Allah(c.c)’nin 99 esması onun ali zatına bizim aklımızla anlayabileceğimizi vehmettiğimiz nitelikler yakıştırır. Bunun farklı bir sırrı vardır. Bu yüzdendir ki yazılabilir, söylenebilirler. Seslere kodlanmıştır bir kere.

Bir de malum olduğu üzere İsm-i Azam vardır.

Bilenler onunla dua ettiklerinde geri çevrilmez hatta dağları yerlerinden oynatabilirler. Eski ilm-i ledün şakirtleri bu ismi öğrenmek için diyar diyar dolaşmış, dirsek çürütmüşlerdir. Hepsi değil de birçoğu sonunda Gılgameş destanının kahramanı gibi aradıklarını bulamasalar da ararken sırf arıyor olmakla muratlarına ermişlerdir. Ama onlar da yanlışlıkla dahi olsa İsm-i Azam’ı bir yere yazmamışlardır.

Siz İsm-i Azam’ın biryere yazılmaya tenezzül edeceğini mi zannettiniz yoksa.

Mevlana der ki;

Gece üstadıma sordum;

Bu cihanın sırrını söyle tez

Dedi ki bana; o sır bilinir

Ancak söylenmez.

İsm-i Azam ile En-Sof arasında bir bağlantı bulabildiniz mi?

***

Uzun zaman önce Tanrı’nın var olmadığını ispatlamak için yazılmış ustaca bir metinden bir anekdotu paylaşayım. Bakalım bu anekdot Tanrı’yı ne kadar inkar ettirecek:

Bir beyin cerrahı ile astronot sohbet ediyorlarmış, astronot:

—“Kaç senedir uzaya gider gelirim fakat orada Tanrı diye bir şey görmedim”

Der, beyin cerrahı ise hemen cevap verir:

—“Ben de kaç senedir, beyin ameliyatı için kafaları açarım, ama düşünce diye bir şey görmedim.

***

Uzay’da ezan sesi duyan astronotu Tanrı’nın varlığına delil olarak görenlere hatırlatma:

1- Yukarıdaki fıkrayı tam olarak ihata etmeye çalışın

2- O hangi astronotsa internette böyle bir şey duymadığına dair sayfa sayfa beyanat veriyor.

3- Tanrı’nın var olduğunu ispatlamaya ihtiyacı olmadığı gibi, tanrı’ya inanmayanlara tanrı’yı ıspatlamaya gerek de yoktur. Tabiri caizse varolan bir ışığı körlere ıspat etmek yersizdir, hele bir de rengini…

4- Hidayete erdiren de odur.

***

Tanrının var olmadığını kendi kendine ispatlama çabası ve başkalarına da ıspatlama zanaatı olan ateizmin zavallılığı kadar Tanrı’yı kendi bildiği gibi kabul etme ve başkalarına da öyle kabul etme despotizmi olan dogmatizmin zavallılığı da aklın Tanrı’yı anlamaktaki acizliğini ve anlaması gerektiği kadar Tanrı’yı anlamasına manidir.

İşte böyle bir devirde yaşamış Nietzsche kilisenin Tanrı’yı öldürdüğünü söylerken neyi kastetmiştir acaba.

MAHRUM YEREL YÖNETİM SORUNLARI:



Yerel Yönetimler üzerine trajikomik bir inceleme yahut ağlanacak halimize gülünen yerde yarı tebessümle ağlama…

Merkezi yönetim sisteminin devlet kurumlarının yükleri arttıkça sorgulanmaya başlayan bir yönetim sistemi olduğu bilinen gerçektir. Evet, her devletin yönetimsel mekanizmalarında bir kalp vardır ve bu kalp genellikle o devletin başkentindedir ancak bu kalp devlet organizmasının diğer organlarının görevlerini de yapmaya veya kontrol üstü bir güç ile idare etmeye devam ederse en sonunda kendi görevini tam anlamıyla yerine getirememeye başlayacağı gibi diğer yönetimsel organların da işlevlerini ifa etme istidatlarını ortadan kaldırır.

Ülkemizde işte tam bu sıkıntının hissedilmeye başlandığı son on yılda artık desentralizasyon (ademi merkezileştirme, merkeziliği yok etme) tabirini sıkça duymaya başladık. Toplumbilimciler, araştırmacılar, yöneticiler bu konuda çok şey yazdı, söyledi. Desentralizasyon projesinin en önemli ayağı olan yerel yönetimler daha sık vurgulanır oldu.

Yerel yönetimlerin bu anlamdaki işlevleriyle alternatifsiz tek sistem olduğu ve bu yüzden üzerinde önemle durulması gerektiği hususu zaten her halükarda dile getirilmekte. Dolayısıyla bu öneme sahip organlar olarak yerel yönetimlerin sorunlarının da en başta bizzat yerel yönetimlerin kendilerince çoğu kez “bir şekilde” dile getirildiğini de bilmekteyiz. Özellikle sorunları popüler olmayan yöntemlerle dile getirdiklerinde pek de seslerini duyuramayacaklarını iyi bilen bilhassa küçük-şehir yerel yöneticileri haklı olarak farklı popülist metotlarla seslerini duyurmaya çalışmaktadırlar. Maalesef bu tür mesajları kamuoyuna bir şekilde yaymasını başarmış yerel yönetici veya yönetimlerin verdikleri mesajların altında yatan esas sorunsallar pek de anlaşılmamakta, bu mesajlar gazete veya televizyonlar için ilginç haber malzemesi olmaktan öteye geçememektedir. Akla yerel yönetim denilince akla ilk gelen belediyelerin kamuoyunda yine yukarıdaki şekliyle alelalade bir haber olarak yankı bulan eylemlerinin popülist niteliğinin yarattığı gayrı ciddi etki olabilir. Oysa her nasıl ve ne amaçla olursa olsun esasında halka en teğet yönetim biçimi olan ve “halkın sesi” sıfatına en yakın yönetim birimi olan belediyelerin mezkûr eylemlerinin sıkça gündeme taşması yukarıda anlattığımız bağlamda düşündürücü olmalıdır.

Bazıları eskilerinin farklı açılardan tekrarı olacak olmakla birlikte “yerel yönetimlerin sorunlarına” inceleme noktamız olan tabiri caizse mahrum yerel yönetimler kapsamında değinelim:

Büyükşehir sıfatı çıkmadan önce belediyeler:

Büyükşehir Belediyesi sıfatı çıkmadan önce İstanbul Beyoğlu Belediyesi ile Hakkâri’nin herhangi küçük bir belde belediyesi arasında en azından kavramsal olarak bir fark yoktu. Bu kavram bugün var ve gerek kavramsal, gerekse niceliksel olarak bir farkı sembolize etmekte. Bu fark elbette yerel yönetim sorunları dendiğinde de aynı çağrışımı yapmalıdır.

İnceleme başlangıç noktamız olan mahrum yerel yönetimler coğrafyadan bağımsız olarak ülkemizde muhtelif sebeplerden ötürü mefluç durumda olan hatta temel belediyecilik görevlerini bile ifa edemeyen bölgeler olduğuna göre biraz daha bunlarla ilgili sorunlara değineceğiz:

Orası Belediyedir, hele yazi işlerini bağleyin inegim kaybodi:

Başlığımız yukarıda çerçeveye aldığımız belediyelerin birinden, vatandaşın bir 110’un itfaiye hattı olduğunu bilmesi gerektiği bir yana 110’u aramanın ücretsiz olduğunu öğrenmiş, etkili bir olduğunu düşünerek Yazı İşleri Müdürünü arıyor. Kaybolmuş ineğine kamyon çarpacağından korktuğunu, hatta mümkünse ineğinin kaybolduğunun anons edilmesini istiyor.

Sadece bu değil, tezeklerini kayınbabasının evine göndereceği için belediye kamyonunu isteyen, ineği değil de kaybettiği telefonunun bulunması için anons talebinde bulunan, aylık sabit 5 YTL su parasını çok görüp su tahsilât servisinde hırgür çıkaran, kapsının önüne mıcır döktürmeyi belediyenin görevi sayan…

Geri dönelim; halkın yönetin kültürünü bırakın, (mübalağasız) devlet kavramını bile tam olarak özümsemediği bir yerde belediyeciliği düşünün.

Böyle bir ortamda elbette profesyonel yöneticiler binde bir çıkacağı için, geçmişte seçilmiş belediye başkanlarının bazen yeteneksizlikleri bazen de kötü niyetlilikleri yüzünden borç batağına batmış belediyeler bugün artık tabii karşılanır olmuşlardır.

Bu tip belediyelerin bulunduğu yerlerde halkın ağzında çarpıcı bir anekdot vardır: (önce şive ile yazıyorum)

“He, temam, sularımız artık heç kesilmi, heta başkan tekçileri de korkutmiş ceryan da heç kesilmi, ama bana ne, oğlımi işe almadıktan sonre neyedir. Varsın oğlımi belediyeye alsın, sular akmasa da olır.”

“Tamam, sularımız artık hiç kesilmiyor, hatta başkan Tedaş’ta da otorite kurmuş eskiden hep kesilen elektrikler de artık kesilmiyor, ama bana ne, oğlumu işe almadıktan sonra. Oğlumu belediyede işe alsın da su akmasa da olur. “

Yukarıdaki anekdot herhalde açıklamaya gerek bırakmıyor.

***

Kanaatimizce pek az araştırmacı yukarıda belki de biraz bîperva dışa vurulmuş gerçeği hesaba katmaktadır. Yerel yönetim sorunlarında halk unsuru olarak başlıklandırabileceğimiz bu sorun belediyelerin işleyişlerine yukarıda anlatıldığı şekliyle tesir ettiği gibi birebir belediyenin organlarına da tahmin edilebileceği üzere nüfuz etmiştir. Bazen bizzat belediye başkanlarının, bazen çalışanların ve birçok kez her ikisinin eğitimsiz ve vasıfsızlığı belediyelerin kurumsal işlevlerini sekteye uğratmaktadır. Ancak altını çizmek gerekir ki bu sistem seçim demokrasisi sistemiyle direkt halkın elinde olduğundan bu durum halk-kaynaklı fakat halka ait olmayan bir sorundur.

Halkın bilgeliği veya halkın realizmi gibi kavramlar maalesef birçok yerde loş-pembe hayaller olmaktan öteye geçememektedir. Maalesef böyle yerlerde halk, halk adını taşıyor olmaktan başka halk kelimesini andıran hiçbir gerçek aktiviteye sahip değildir.

Muhakkak bu fikre kızanlar olacaktır ancak tekrar vurguluyorum, bu sorunlar halk-kaynaklı fakat halka ait değildir.

Ve EU ?

Bu garip hallerin sadece bir yerde yaşanıyor olması bile (birden çok olduğu kesin) bu sorunların daha doğrusu sorunlardan önce marazileşmiş kültürlerin varlığıyla Avrupa Birliğine nasıl entegre olunacağını ister istemez düşündürüyor. Elbette bu konuda karamsar bir bakış sadece alelade bir umutsuzluktan başka bir şey değildir ancak bu olguları da yok saymak bu yazı gibi binlercesinin yeniden yazılmasına neden olacaktır.

Bir taraftan E-Belediye gibi parlak sistemler geliştirilirken hatta en ücra belediyelerde bile uygulanırken, aynı yerde 110’un aranarak inek kayıp ihbarı verilebilmesi maalesef bu olayın, gayrı ciddi olmaktan kesinlikle uzak tutulan konseptine dâhil olabilmekte ve her zaman olduğu gibi olguyu yine mizahileştirmektedir.

İNTERNET TARİHİ (2.BÖLÜM)



Artık internetin bile tarihinin yavaş yavaş teşekkül etmeye başladığını varsayan yönelimimizle internet tarihi üzerine incelememize devam ediyoruz:

Internet Kronolojisi:

İnternet tarihinin de kilometre taşları ve önemli olayları vardır. Emin olunabilir ki: belki de 20 yıl sonra ilköğretim kitaplarında internetin bu önemli gelişim aşamaları işlenecek ve torunlarımız; atalarımız ne yokluklar görmüş, koskoca bir DVD ancak 10 GB alıyormuş diyeceklerdir.

Kilometre taşları:

1969: Bugünkü anlamına yakın manada Internet icat oldu

1976: İlk E-posta yollandı, İngiltere Kraliçesi hayatının ilke e-posta mesajını gönderdi (Hala bilgisayar kullandığı halde e-posta gönderemeyenimiz var)

1991: Bugün internet adreslerinin başında gördüğümüz www takısı (world wide web: cihanşümul ağ..!) kullanılmaya başlandı

1994: Dünya üzerinde 10.000 kadar web sitesi var

1994: İlk internet reklâmı görüldü

1994: İnternet üzerinden yayın yapan ilk radyo kuruldu

1994: İlk internet cürümü işleyen, Hacker Hong-Kong’da yakalandı

1995: 1995’e kadar ücretsiz dağıtılan alan adları ücrete tabi edildi. (Yani o zamanlar www.saricizmelimehmetaga.com adresini bedavaya alabilecek iken şimdi parayla alabileceğiz, o da bizden önce biri almamışsa…)

1995: İlk İnternet yazılım savaşı Microsoft ile Netscape arasında yaşandı

2001: On-line (internet üzerinden) 2. el mal alım satımı yapan e-bay.com sitesi 7,2 milyar dolar kar yaptı.

2001: ABD’de Elektronik Ticaret Hacmi 62 milyar dolara ulaştı.

İnternette en çok kullanılan diller:

Malum olduğu üzere internetin hâkim dili İngilizcedir, ancak çarpıcı olan diğer husus İnternette İngilizceden sonra en yaygın dilin Japonca olmasıdır. Maalesef Türkçe web sayfası sayısı dünya genelinde (2004 verilerine göre) ilk ona girememiştir.

Dünya genelinde tüm web sayfalarının %64’ünü İngilizce, bunu müteakip %5,9’ini Japonca, % 5,8’ini Almanca ve % 3,9’unu Çince takip etmektedir, ilk on dilden 9. sırada olan % 1,4 ile Korece teşkil etmektedir. Diğer dillerin tamamı (Türkçe de dâhil) ancak dünya genelindeki web sayfalarının % 4,6’sını teşkil etmektedir.

Bu veriler İnternette yerel dillere eğilimin çok düşük olduğunu (Japonca ve Çince hariç) ortaya çıkarmaktadır. Bunun kökeninde başta kişi ve kurumların yayınlarını dünya çapında olabilecek en fazla kitleye yayabilme amacı ve kanaatimizce bir de yazılım konusunda İngilizcenin yazılım sektöründeki ağırlı nedeniyle nüfuzu yatar. Örneğin mesela Arapça veya Ermenice gibi yazımı Latin harfleri ile olmayan bir dilde web tasarımı yapmak yazılım geliştirmek bu dillerle ilgili ayarlamalar yapma külfetini doğurur ki bugün Türkçe’de bile Türkçe karakter sorunundan kaçmak için (bu amaç çok etkin olmasa da) İngilizce program veya site yapmak zorunda kalanlar olmuştur.

Japonca ve Çince bir istisnadır dedik; çünkü bunlar yazımı en zor dillerden olan ve bizimki gibi 29 harfi değil yüzlerle binlerle ifade edilen harf sayıları olan diller olmalarına rağmen internette yine kendilerine yakışan bir azimle internette İngilizceden sonra en hâkim diller arasında yer almışlardır.

Hatta bazı yazılım firmaları belki de Japonların her nasılsa kullanacağını bildiklerinden ürettikleri yazılımlarda İngilizceden sonra, ilk etapta Japonca ve Çince paketler hazırlamışlardır. Mesela Java Firması dünyaca ünlü Java dili için hazırlanan geliştirme yazılım ortamları için Japonca ve Çince paketleri özel olarak hazırlayıp sunmuşlardır.

Türkçe ve İnternet:

Bazı internet adreslerini duyduğunuzda veya not ettiğinizde Türkçe bir kelimenin ne hallere düştüğüne rastlamışsınızdır: gerçek veya hayali örnekler.

Başbakanlık web sitesi: www.basbakanlik.gov.tr (Basbakanlik da ne oluyor?)

Çamcı adlı bir mobilyacının sitesi: www.camci.net (Çamcı Türkçe karakter sorunu yüzünden Camcı olmak zorunda kalıyor)

Türk, turk, Kürt kurt, Şişe, sise, Çalgıcı calgici…

Oluyor veya olmak zorunda kalıyor İnternette. Eskiden Türkçe’ye has karakterlerin uyum sorunu ile ilgili kamuoyunda arasıra duyulan şikâyetleri gereksiz bulurken bugün onlara hak veriyorum. En başta halk açısından çok büyük sorun oluşturuyor bu durum: ustalaşmamış bir internet kullanıcısı hele bir de İngilizce bilmiyorsa bizim çamcının sitesini çamcı.net diye giriyor ve ünlü beyaz ekran, 404 hatası yanı: Page Not Found (Sayfa bulunamadı) hatasını alıp hevesini sıfırın altına indiriyor.

Ama bu sıkıntıdan muzdarip olanlara müjde; artık internet adreslerinde de yerel diller kullanılabilecek; yani içinde; ç, ş,ğ, ü, ö gibi Türkçe’ye has karakterler barındıran web sayfalarının yayınlanmasına az kaldı, bilmeyenlere duyurulur; satışlarına dahi başlandı ancak şimdilik yıllık 50 $ gibi bir fiyattan. Nispeten pahalı, çünkü Türkçe’ye has karakter barındırmayan adresleri yıllık 9$’a almak mümkün. Çok şükür ismimde Türkçe’ye has karakter olmadığı için 41 $ fark ödemek zorunda kalmayacağım..!

Gelecek Hafta:

İnternet nereye gidiyor?

İNTERNET TARİHİ–3



İnternet nereye gidiyor?

Artık internetin tarihinden çıkıp füturolojisine(gelecekbilim) geçebiliriz. Her şeyin gitgide internet ortamına simüle olduğu bir çağda internetin bu gücünden çok şey beklemek yanlış olmayacaktır. Düşünün, mesela dünyanın en kadim rutinlerinden biri olan ticaret, tamamen internet ortamına entegre olabilmiş, bu entegrasyon normal olarak gerçekleştirilen ticaret eyleminden daha fazla imkan sunar olmuştur. Örneğin bir on-line giyim mağazasında mağazanın web sayfasını ziyaret eden kişi tüm ürünleri tüm özellikleri ve fiyatları ile birlikte inceleyebilmekte, her kategoride diğer ürünlerle karşılaştırabilmektedir. Bu durum tüketiciye sınırsız bir mukayese imkânı tanırken üretici veya satıcı firma için kasiyer, satış görevlisi gibi personele gereksinim duymamak ve mağaza kirası, elektriği vb. masraflardan kurtulmak gibi büyük bir avantajı sağlamaktadır. Hakeza satış mağazasının satışlarının tamamının keskin bir algoritma sayesinde kayıt altında tutulması da satış mağazasını kırtasiyeden ve hesaplama hatalarından kurtarmaktadır.

Yine sohbet olgusu da internette farklı formlara girerek gerçek sohbeti aratmaz duruma gelmiştir. İnsanlar tanımadığı insanlarla kendi istekleri dışında hiçbir suretle deşifre olmayacakları bir ortamda diyalog kurmaktadırlar. İnsanın hayatı boyunca gidemeyeceği ülkelerden, göremeyeceği bir sürü insan internet ortamında bir araya gelmektedir. Elbette bunun ne derece sağlıklı olduğu tartışılır ancak bir realite var ki bugün milyonlarca insan MSN, ICQ, MIRC gibi programlar sayesinde bilgisayar başında saatlerce chat yapmaktadır.

***

E-DEVLET ANISI:

Hep içimi sızlatan bir husus vardır, bundan 5 yıl kadar önce 17 yaşında iken başta e-posta olmak üzere her şeyin başına “e” harfi gelerek sanal ortama girmeye başladığı bir devirde yakında e-devlet diye bir kavramın ortaya çıkacağını müsveddelerime yazmıştım, ancak bu yazıyı sonradan düzenlediğim halde o zamanlar ki acemi yazarlığımdan olacak yayınlatamamıştım. Sonraları e-devlet kavramını ilk duyduğumdan bu yana her e-devlet kelimesini duyunca içim sızlar. Her halde bu sızıdan bahsetmesem içim daha da sızlamaya devam edecekti. Ama gelin görün ki Vizontele filminde tam da bu durumumu özetleyen “şerefsizim aklıma gelmişti” cümlesi benim içinde hiçbir şey değiştirmiyor. Bir kavramı zamanından önce düşünmek hele de ünsüz yazarlar için çok da işe yarar bir şey değildir her halde.

EVET, E-DEVLET:

“En sonunda devletin başına da “e-“ gelecek. E-devlet olacak” demiştim yazımda. Evet gerçekten de devlet kavramı dahi internet ortamına simüle olmaya başladı.

Bu ne anlama geliyor, e-devlet ne demek? Devleti dijitalleştirmek demek, en başta devletin fonksiyonlarını, özellikle de rutin fonksiyonlarını rutinleştirmek anlamına gelir. Mesela bir devlet kurumu olarak belediyelerin su faturaları hususunda abonelerini bilgilendirmeleri sürecinde yaptıkları rutinleri yani; borç bildirileri, ödendi dekontları vb. belgelerin hazırlanması önemli ölçüde zaman ve emek gerektiren işlemlerdir. Bu işlemleri yapmak devletin(bire bir değilse de dolaylı olarak) bir fonksiyonudur. Bu işlemleri on-line orama taşıyarak abone bilgilendirme sistemleri oluşturmak, on-line ödeme sistemleri kurmak gibi faaliyetler e-devlet uygulamalarıdır.

Bunun gibi, emeklilik sorgulama, trafik ceza sorgulama, devler kurumları arası ortak veritabanları vb. uygulamaların tamamı e-devlet uygulamasıdır.

Bu rutin fonksiyonların internet ortamına simüle edilmesi ve resmi geçerlilik kazanması zor değildir. Ancak bir de henüz gerçekleştirilmemiş uç e-devlet uygulamaları vardır. Biraz bilim-kurgu filmi temalarını andırabilir ama kanaatimce aşağıdaki bir çok uygulama yakın gelecekte gerçekleşecektir:

· E-İhale: İhalelerin ihaleye girenlerinde katılımı dâhilinde on-line olarak gerçekleşmesine olanak veren sistemler.

· E-TBMM: Türkiye Büyük Millet Meclisinin artık vekilleri meclis kürsüsüne mahkûm etmeyecek şekilde on-line ve sürekli olarak halka açık istedikleri yerlerden kanun tasarılarını konuştukları platformlar hayal mi?

· E-Mahkeme: Bu uygulama biraz uç olabilir ama kişilerin başvurdukları uzak yerlerdeki mahkemelere gitmeleri yerine yörelerindeki mahkemelerde on-line olarak hâkim karşısına çıkarılmaları, avukatlarını da on-line bulmaları ne güzel olurdu. Avukatların mahkeme koridorlarında yorulmaları ve bazı davalar sonunda tartaklanmaları da bu suretle önlenmiş olacağı gibi avukatların Pazar alanı illeri hatta bu sayede belki de ülkeleri dışına çıkabilecektir. Hakeza bu durum mübaşirler ile “yaz kızım” cümlesine muhatap daktilograflara gerek bırakmayacaktır.

· E-Takip: Herhalde anlatacağımız şekilde bir uygulama olsa polis ve jandarmaya gerek kalmayacaktır: İnsanların derileri altına mikroçipler takılarak evleri dışında (mahremiyet alanı olarak) sürekli olarak takip edilmeleri ve devlet birimlerinin gerektiği takdirde bu verileri her amaçla kullanabilmesi durumu.

Bu kadarı da filmlerde olur demeyin, daha geçen yıl; Japonya’da devletin böyle bir uygulama geçeceği söylentileri dünya kamuoyuna kadar yansımış, Japon kamuoyu, çoğunlukla bu durumun kişisel mahremiyet hakkına tecavüz olcuğunu belirtmişti.

· E-Cami: Eh, diyanet bakanlığına bağlı bir kurum olarak camilerin de e-devlet uygulamalarından nasibini alması gerekecektir elbette. Zaten, on-line fetva hatları bu konuda iyi bir adımdır. İmamların evlerinden camiye gitmeden on-line olarak namaz kıldırabilecekleri sistemler neden olmasın! (Bu şakaydı)

Gelişmekte olan iletişim teknolojileri kıskacında insan bilinci:

İnternetin nerelere kadar girdiğini daha doğrusu neler nelerin internete girdiğini anlattık durduk. Ancak bu denli gelişmenin kıskacında insan bilincinde oluşan değişim ve değişmekte olan etik anlayışı da önemli konulardandır.

Özellikle eğlence kültüründe çoktan yerini almış olan internet, kendisine kronik olarak bağımlı olanları çoğu kez devam ede gelen elle tutulur gözle görülür âlemden uzaklaştırmaktadır. İnternet müptelası birey komşusuyla birlikte çay içip sohbet etmektense internet başında saatlerini sohbetle geçirmektedir. Bu durum bireyin bilincini resmen gerçek ise de fiilen sanal olan kişilerin etkileri ile donattığından bireyi yalnızlaştırmaktadır. Bu durum bile sanal bir sosyallik olarak kabul edilebilecek iken, oyun müptelaları için zaten hayat durmuş durumdadır.

Hiç şüphesiz bunlar geçiş evreleridir, bireylerde olduğu gibi toplum da total bir bıkkınlık elbette bir gün oluşacak ve bireyler interneti telefon gibi, sadece gerektiğinde kullanılan bir araç gibi göreceklerdir.

Bilgi Yığılmasının Bilinci Örtmesi Sendromu:

İnterneti eğlencenin dışındaki amaçlar için kullananlar bilirler; çoğumuzun anladıktan sonra kesinlikle yaşadığı garip bir sendrom vardır ki bu internet ile ortaya çıkmıştır:

Diyelim herhangi bir konuda internetten kaynak araştırmak ve doküman indirmek istiyorsunuz. İlk işiniz pek tabii ki google gibi arama motorlarına baş vurmak olacaktır. Hele bir de aradığınız konu üzerine çokça yazılmış bir konu ise arama motorları sayesinden elinizin altına sıralanan binlerce, onbinlerce sayfa dokümanın hiç olmazsa ilk onunu incelemeniz bitmeden bu kadar kaynak arasında yolunuzu şaşırır, çoğu kez bu aramalarınız sırasında tesadüfen çok daha ilginç konularla karşılaşırsınız. Bir oradan bir oradan derken, aradığınız konuyu bile unutup, internetin başından katlığınızda sadece “surf” yapmış olarak kalkarsınız. İşte ben bu durumu bu yazının başlığında olduğu gibi Bilgi Yığılmasının Bilinci Örtmesi Sendromu olarak özetlemekteyim.

Eminim ehline yabancı gelmemiştir. Ancak birçoğumuzun bu sendromdan muzdarip olduğunu tahmin etmekteyim. Şüphesiz ki bu sendroma esaslı bir çözüm şarttır.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑