Telekulaktan korunma yolları ve Sükut Felsefesi

29 05 2008

Öncelikle Telekulak vakalarının özellikle de son zamanlarda hangi noktaya ulaştığını Radikal Gazetesinin 29 Mayıs 2008 tarihli internet sürümünde Deniz Zeyrek’e ait yazıdan öğrenelim;

* Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın yakın ekibinde olduğu bilinen dönemin Kara Harp Okulu Komutanı Tümgeneral Reha Taşkesen, Büyükanıt’ın göreve başladığı 30 Ağustos 2006 tarihinden bir ay önce sürpriz bir şekilde istifa etmişti. Taşkesen’in telefonlarının dinlendiği ve evlilik dışı ilişkisi ile yaptığı görüşme kayıtlarının komuta kademesine ulaştırıldığı için istifa ettiği ortaya çıktı.
* Hükümetle yıldızı hiç barışmayan Eski YÖK Başkanı Erdoğan Teziç’e ait olduğu ileri sürülen ve özel bir sohbet sırısanda söylendiği sanılan hükümetin ağır bir dille eleştirildiği konuşmalar Youtube.com’da yayınlandı.

* Genelkurmay Başkanlığı Elektronik Sistemler (Elektronik istihbarat bölümü) Komutanı Tuğgeneral Münir Erten’e ait olduğu ileri sürülen bir ses kaydı da 19 Şubat’ta İsveç’ten Youtube’a yüklendi. Ses kaydında TSK’nın operasyonlarda az sayıda PKK’lıyı öldürdüğü iddia edilip, kara operasyonunun 20-22 Şubat arasında yapılacağı belirtiliyordu. Operasyon kaydın yayınlanmasından iki gün sonra, söylendiği gibi 21 Şubat’ta başlamıştı.

* Fethullah Gülen’in cezalandırılması konusundaki ısrarlı tutumuyla dikkatleri çeken Ankara 11’inci Ağır Ceza Mahkemesi savcılarından Salim Demirci’ye ait olduğu iddia edilen ses kayıtları, 16 Mart 2008′de YouTube.com’da yayınlandı. Kayıtta Başbakan Erdoğan’ın “Türkiyelilik” çıkışı eleştiriliyor, dönemin Diyarbakır Valisi Efkan Ala ağır sözlerle eleştiriyordu.
* Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Eğitim ve Öğretim Komutanı Tümamiral Kadir Sağdıç’a ait olduğu ileri sürülen ses kaydı da 9 Mart’ta Youtube.com’da yayınlandı. Sesin sahibi, ordunun demoklesin kılıcı gibi hükümetin üstünde olduğunu söylüyordu.

* Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt, Mayıs başında AKP kapatma davasından sonra izlenmeye başlandığını açıklamış, yemek için Ankara Tenis Klubü’ne giderken kendisini izlediğinden şüphelendiği araç “ortam dinlemesi de yapabilen” bir polis aracı çıkmıştı. 

Şimdi anlaşılacağı üzere artık telekulağa takılmayan/takılma ihtimali olmayan kimse kalmamış gibi. Denizaşırı dinlenme ihtimalini saymamama rağmen;

Bu tür vakaları okuyunca aklıma gelen ilk husus; bazılarının anlattığı “seslerin evrende hiç bir zaman kaybolmadığı” hadisesidir. Ne konuşursak konuşalım evrende bu sesler ilerlemeye devam ediyor…
Tüyleri ürperten ise bu seslerin mistik olarak kişinin sicili gibi var olmaya devam etmesi.
İkinci husus ise;  Semavi dinlerin ve İslami kaynakların da çoğunda; az konuşmak, düşünerek konuşmak üzerine artık “sükut felsefesi” olarak nitelendirilecek bir literatürün var olması. Bu anlamda İmam-ı Gazali’nin İhya-ı Ulum’ud Din adlı eserinde geçen aşağıdaki hadis ve anekdotlar dikkate değerdir;

“Mü’minin lisanı kalbinin ötesindedir. Bir şey söyleyeceği zaman önce onu düüşünür ve sonra konuşur. Münafık bunun aksine, kalbi dilinin ötesindedir. Bir şey söyleyeceği zaman düşünmeden söyler”

 (Haraîti, “Mekarim-i Ahlak adlı kitabında Hasan Basri’den rivayet edilen hadis)

Hakeza:
Hasan- Basri’nin anlattığı olay;

Bir gün Muaviye adamları ile konuşuyor herkes bir şeyler söyleyip duruyordu. Yanlız bunların arasında duran Ahnef bin Kays süküt edip dinliyordu. Bunun farkına varan Muaviye; ”Ya Eba Bahr; neden sen hiç konuşmuyorsun?” diye sordu. Bunun  üzerine Ahnef; 
“Yalan konuşursam Allah’tan, doğru konuşursam senden korktuğum için konuşmuyorum” dedi.

Yine bunun gibi;
Hz. Ebubekir’in konuşmamak için ağzında çakıl taşı sakaldığıve zaman zaman eli ile dilini göstererek; “Tüm felaketler bundan başıma geldi” dediği rivayet edilir.

Yahudi Dini literatüründe de sükutun önemine dair bir çok anekdot vardır;

Pirke Avot’ta (1.5):

 ……Boş yere konuşma.

 Dikkat etmeden konuşan

Ve sözcükleri özensiz kullanan

Yüzeysel konuşur,

İyi dinlemez,

Kötü öğüt verir

Ve kolaylıkla dedikodu yapar.

Böyle bir dikkatsizlik zarara yol açar,

Hem sana, hem de başkalarına utanç verir.

Pirke Avot (3.9)’da ise;

….. Sessiz olun ve bilin.

Her şeyi sessizlikle kucaklayın.

diyor.

Şu an metni yanımda olmayan Zebur’da bile sükut felsefesi ile önerilere rastladım.

Bu kadar metnin üzerine ve sükut felsefesi derinlemesine okununca telekulaktan korunmak için güzel bir metot akla geliyor;

“Her an dinleniyormuş hissiyle (endişesi değil) yaşamak”

 Ya da:  “sonradan pişman oluncak hiç bir sözü en özel sohbetlerde bile söylememek”

Böylelikle artık telekulaklar sizi dinliyor olsa bile sizinle ilgili bir koz elde edemeyecektir. Elbette herkesin “tehlikeli fikirleri” vardır. Bunları söylemek yerine yazmanın daha az riskli olduğu kanaatindeyim. Nasılsa artık düşünce suçları yazılar üzerinden değil söylenen sözler üzerinden işleniyor neredeyse…
Yazımı babamın kadim dostu Selim Amca (Selim Başar)’ın kulağıma küpe ettiğim bir sözü ile bitiriyorum. Ben çok küçükken demişti bana;

“Suat, söylediğin her sözün bir gün önüne çıkacağını hiç bir zaman unutma…”

 

 





DANİMARKA ATEŞLE OYNUYOR

18 03 2007

Türkiye ve Müslüman dünyasında hala tasvip eden kaldıysa bu yazını başlığı biraz tehditkâr olarak gözükebilir. Ancak her halde bu yazı yazılırken Danimarka’nın ve beraberine tüm devletlerin iyiliğini belki de Danimarkalıların kendisinden daha çok istenildiği önceden vurgulanması gereken bir noktadır.

Tüm demokratik toplumlarda düşünce özgürlüğü kapsamında elbette “öteki” kapsamında olanları rahatsız edecek hatta rencide edecek fikirler ortaya çıkabilir. Ya da daha ciddi ve tatsız olaylar yaşanabilir. Ancak bunlar yine demokratik olan diğer toplumların sağduyusu ve karşıt olanlar içinde her iki taraftan da en sağduyulu olanların konsensüsünün gücü sayesinde bu krizler aşılır. Bu hususun bir modeline benzerine merhum Hrant DİNK cinayetinde herkes şahit olmuştur.

Bunun dışında toplumların barış içinde yaşama adına bile olsa “öteki olanları” mutlu etme gibi bir sorunları olmaması doğal kabul edilmelidir.

Bu bağlamda Fransa’nın Ermeni yasa tasarısı ne kadar siyaset kokarsa koksun artık Fransa’nın en başında iç politiği ve içinde barındırdığı Ermeni toplumuna bakışı ile yakından ilgilidir. Türkiye İsrail ile stratejik işbirliği içinde olmasına rağmen Filistin’i nasıl tabiri caizse defterden çıkaramaması bu anlamda diğer kayda değer bir örnektir. Bu tür hususların uzun zaman sonra bir şekilde aşılacağı şüphe götürmemektedir. Buna da güzel bir örnek Türkiye’nin Suriye ve İran ile son zamanlardaki yakın politikaları olarak gösterilebilir. Tüm bunlar bir arada yaşamaya mahkûm dünya toplumlarının avami tabirle gelin-kaynana ilişkisine benzer ve kesinlikle tarihi sayılmayacak günübirlik sorunlarıdır.

Danimarka’nın İslamiyet karşısındaki ilk göndermelerinin ölçüsüzlüğüne rağmen bu sorunları dahi yukarıda mezkûr geçici sıkıntılar olarak düşünmüştüm. Hatta daha ağır bir krizin bir zamanlar İsrail Askerlerince ortaya çıkarıldığı yine Hz. Muhammed’e yapılan ağır bir hakaretin de bir aşıldığını düşünerek bu tezi teyid etmiştim.

Ancak herkesin takdir edeceği üzere Danimarka’nın gerek devlet gerekse sivil toplum olarak içinde bulunduğu tutum artık demokrasilerde kendiliğinden teşekkül eden “çarpık” fikirlerin bile masumiyetinde değil artık saldırgan ve korkak bir tavır içerisindedir.

Bu durum Danimarka’nın iç huzuru açısından iç açıcı bir durum olmayacaktır. Neredeyse ayda bir illa ki İslamiyet ile ilgili bir sorun için tohum eken Danimarka artık inkar edilmez bir uluslar arası aktör olan ve adını “global terör” koyduğumuz güce karşı halkını tehlikeye atma hakkına sahip değildir.

Bu noktadan sonra Amerika’nın Irak’ta edindiği fakat inkâr ettiği tecrübeyi Danimarka’nın kendi topraklarında tatması üzücü olacaktır hem de yanlızca Danimarka için değil tüm Hıristiyan ve İslam dünyası ve de kültürü için…

Danimarka’daki bir belediyenin “içinde mescit bulunan dernekleri” dernek saymaması hususunda yaptığı uygulama da dahil olmak üzere neredeyse Danimarka ile ilgili her haber her zaman inkar ettiğim ama kabus gibi dönüp dolaşıp yine rüyalarıma giren Samuel Amca’yı (Samuel Hunthington) ve onun meşhur tezi olan “Medeniyetler Çatışmasını” hatırlatıyor.

Kabul edilecektir ki laik sıfatı ile tüm dinlere karşı mesafeli olan Türkiye bugün bu hususta kanunlardan değil de toplumun belirli kesimlerinden kaynaklanan tatbiki sorunlar dışında ve de her türlü aksaklığa karşın dünyada dinsel meseleleri en az sorun yapan ülkedir. Bu bağlamda Türkiye’nin farklı dinsel ve kültürel unsurlar için yapacağı her tür girişim Danimarka gibi ülkeler için model olarak afişe edilmeli ve dünya barışı için büyük ve fedakar bir yatırım olarak telakki edilmelidir.





THE KURDISTAN: KUZEY IRAK’IN İNGİLİZCE MEALİ

25 02 2007

Bizler; Türkiye’ye vatandaşlık bağı ile bağlı olan her bireyi “Türk” kabul eden anayasamıza göre Türk olarak (ırksal olarak değil) “Kuzey Irak”, “Kuzey Iraklı” gibi kavramlar yaratıp bu bölge üzerine duygusal davranmaktan öte herhangi bir politikaya hiç biz zaman sahip olmadık.

Bir zamanlar “Kırmızı Çizgiler” vardı. Şu an ise esamisi bile okunmamakta.

Mesut Barzani denilince aklımıza ne geliyor “Kırmızı Pasaport”. Medyadan tutun da sokaktaki adama kadar her kes Mesut Barzani denilince “Türkiye’nin ona verdiği kırmızı pasaportla şöyle yaptı, böyle yaptı“ diye diye bitiremiyor. Bunu biz “ekmeğimizi az mı yedi” mantığı ile yorumluyoruz. Hatta bununla övünüyoruz. Oysa bu durum Türkiye’nin diplomatik gücünün hala “aşiret reisi” olarak anılan Mesut Barzani tarafından akıllıca kullanılmasından başka bir şey değildir ve maalesef Türkiye için övünülecek bir husus da değildir.

Hacete gelelim: bugün bizim adını haklı olarak telaffuz etmemek için ihdas ettiğimiz “Kuzey Irak” olarak tesmiye edilen yer artık ABD’nin (sonradan özür dilese bile) gözümüze soktuğu haritalarda artık “Kürdistan”. Gerçi ABD’ye de çok görmemek gerek Türkiye’de bile bazıları da bastırdıkları ajandaların arkasına “yanlışlıkla” Kürdistan haritası koyuyorlar. Yine bizim kırmızı pasaport verdiğimiz ve “aşiret reisi” nickname’si ile tanığımız Barzani mevcut bölgesel yönetimin başkanı, diğer bir “aşiret reisi” tanıdığımız “Celal Talabani” ise Irak Cumhurbaşkanı. Hakeza bir zamanlar uydurma dil dediğimiz Kürtçe ise sadece Kuzey Irak’ta değil tüm Irak’ta 2.resmi dil olarak kabul edildi. Yani bu anayasal geçerliliği olan uydurma dil ile tüm Irak’ta 2. devlet dili.

Kürt milliyetçiliği ve bağımsızlık hareketinin takriben bir asırdan biraz daha fazla olan kısa geçmişine rağmen bugün özellikle Irak’ta sahip olduğu kazanımlarını iyi analiz etmek gerekiyor. Kabul etmek gerekir ki Türkiye’de bu meselenin çözümündeki zahiri analizlerin öztesellici ve ihmalkâr, günükurtaralımcı ve çarpık olması bugün bu yazı da dâhil olmak üzere sorun üzerine tüm kafa yorma fiillerinin ana nedenidir.

Öztesellicilik kavramı bizim birçok meselemizde kullandığımız metottur; Sorun olarak kabul edilen konunun aslında var olmadığı bunu hep birilerinin kaşıdığını hep daha önemli sorunların var olduğunu yazıp çizmek veya söylem haline getirmek bu metodun ürünüdür.

İhmalkâr ve günükurtaralımcılığın kökenini zaten biliyorsunuz.

Çarpık analizler hakkında ise bugün bazı ulusal gazetelerde sayfaları süsleyen bazı yazarlar Kuzey Irak konusunu tamamen duygusal boyutlara taşımakta Kerkük vurgusunu ise “kaptırdığımız bir toprak” olarak incelemektedirler.

Kerkük Bizim Midir?

Lütfen bu paragrafı okumadan evvel konu üzerine rasyonel düşünüldüğünü ve bu sorunun bir şüphe yaratmak için değil iyiliğimiz için sorulduğunu bir kez daha hatırlayın.

Bir toprağın herhangi bir millet veya devlete aidiyeti için o toprak parçasının bir aidiyet nedeni olmalıdır. Yoksa Türkiye’den Kamboçya bizimdir ya da Paraguay bizimdir dediğiniz zaman doğru söylüyor olma ihtimaliz ortaya çıkar.

Kerkük Bizimdir söyleminin ya da Kerkük’ün bir şekilde bize ait olması veya bizim güdümümüzde olması inancının kaynağında Kerkük’ün olası aidiyet nedenleri:

  • Tarihsel
  • Jeopolitik
  • Demografik ya da
  • Politik

Olarak sıralanabilir. Türkiye’de bu olası aidiyet nedenlerinin genelde tamamı hiçbir bilimsel bakış açısına tabi tutulmaksızın kullanılır.

Bu aidiyet nedenlerinin tamamen bizim lehimize olması beklenemez, nitekim bu durumda olan her toprak parçası bugün artık “Türk toprağı” dır.

En çarpık analizler ise tarihsel aidiyet nedenlerinden bahsedilirken yapılmaktadır. Tarihçiler Kerkük’ü kendi görüşlerine göre her yere bağlayadursunlar kimse analizi için sadece saf aklın bile yeterli olduğu şu sorun üzerine eğilmez: Bir toprağa (ülke olarak değil tartışmalı coğrafik bölgeler olarak) uzun yıllardan beri sahip olmak o toprağın mülkiyetinin doğal hakkını doğurur mu? “Doğurur” cevabı bize Osmanlı İmparatorluğunun asırlardır sahip olduğu topraklara mesela Balkanlara, Irak’a, hatta Kuzey Afrika’ya “bizimdir” deme hakkını doğurur. Şu an sayılanların hangisine “bizimdir” denilebilir? Eğer “bizimdi” denilecek olursa daha totolojik bir durum ortaya çıkmaktadır. Bir toprağın bir şahıs aidiyet zamirine atfı illa ki emperyal çağrışımlar yapmaktadır. O zaman Osmanlı İmparatorluğu 19. yy Batı Avrupa’sındaki anlamıyla emperyalist miydi? Bunun doğal cevabı da “hayır” olduğuna göre Osmanlının fetih yaparken “ora bizim olsun bura bizim olsun” misyonu ile savaşmadığı ortaya çıkar. Bu yüzdendir ki Avrupa içlerine kadar giden Avrupa tüm Avrupa’yı Müslümanlaştırmamıştır. Demek ki Osmanlı İmparatorluğu sahip olduğu topraklara farklı bir misyon ile bakmaktaydı.

Tarihsel malikiyetin doğal mülkiyet hakkını doğurduğu inancının bir açmaz’ı da kıdem ya da ezelilik boyutundadır. İstanbul’un bir zamanlar ve uzun yıllar Osmanlı’ya ait değil Bizans’a ait olduğu, bugün artık siyasal olarak da sahibi olduğumuz toprakların bazılarının kendilerine göre eski sahiplerin olduğu gerçeği de aynı kişilere tarihsel statüsünden dolayı bizimdir deme hakkı doğurmaz mı?

Demografinin aidiyet nedeni olarak değerlendirilmesi

Çok tartışılan aidiyet nedenlerinden biri olan demografinin(nüfus yapısının) bir toplumun yaşadığı toprak üzerinde aidiyet hakkını doğurması tarihsel geçmişin doğal etkisi olarak pratik bir enstrümandır. Daha açık ifade ile “kim nerede çok ise o oranın sahibidir” şeklinde avamileştirilebilecek olan bu mantık artık güçlülerin manipülatif etkisinin altında olduğundan aidiyet nedenleri olmaktan çıkmıştır. Saddam Kerkük’e Arap nüfusu ihraç etti, Kuzey Irak yönetimi ise Kürt nüfusu ihraç ediliyor. Hepsi bu manipülasyonu ülke içinde yerlerinden olmuş kişilerin (ÜİYOK) geri dönüşüşü şeklinde meşrulaştırıyorlar(dı). Demografik manipülasyon yapma imkanı olmayan Türkmenler ve Türkiye ise haklı olarak tarihi nüfus kayıtlarına atıf yaparak kendilerinin Kerkük’te yoğun olduğunu vurguluyorlar. Açıktan bizimdir demeyen ABD ve diğer “merkez ülkeler”(uluslar arası politik anlamda) en akıllıca hareketi yaparak Kerkük’ün sahibi olma etiketini en akıllıca şekilde birilerine yapıştırıp, esas amaçlarına bakıyorlar.

Dolayısıyla demografi de savaş halinde açıklayıcılık vasfını yitiriyor.

İngiltere Tren Garlarında Hırsızların astıkları bir tabela

İngiltere’de “Hırsızlara karşı dikkatli olun” diye tabelaların asıldığı otogarlardan bahsedilir. Güya bu tabelaları hırsızlar kendileri astırırlarmış. Amaç basit; bu tabelayı okuyan yolcular “cüzdanım çalındı mı?” diye cüzdanlarını yokladıklarında köşelerden bakan hırsızlar kurbanların cüzdanlarının hangi cepte olduğunu anlama zahmetinden kurtulup daha güzel iş yapıyorlarmış.

Şimdi ABD’nin Kerkük kimin olacak diye astırdığı tabela Kurbanların ceplerindekilerini araklamadan önce ABD’nin bizim meşhur İngiliz Gar hırsızlarının yaptığı gibi güzel bir yoklama taktiği.

Anlaşılması gereken şu: Esas Sahip olan ABD her halde Kerkük’e ABD bayrağı veya ABD’nindir yazan tabelası astırmayacaktır. Birilerine bayrak astırıp hem kendini hem de seçtiği en akıllı olanı ihya edecektir. Olan ise yolculara olacaktır.

Kerkük’ü Petrol için istiyoruz” deme cesareti

İşte bu Kerkük’ü emperyal amaçlar için istemek demektir ki Türkiye’den bu cesareti gösteren kişilere aidiyetin nedeninin jeopolitik olabileceği anlamına gelir. Bu tez ise günün birinde ABD’nin ya da başka bir ülkenin güneydoğu petrolleri ya da Fırat’ın suyu için Türkiye’nin bazı bölgelerine “bizimdir” deme hakkı doğurur.

Halen “Bizimdir” diyerek başlamak…

Buraya kadar anlatılanlar her halde ülkenin selameti için politika yaparken ya da herhangi bir vatandaş olarak kahvehanede düşünürken bizlere “şurası bizimdir burası bizimdir” demeden önce bin kere düşünülmesini salık vermiştir.

Her halde etkin ve başarılı bir strateji yeni yüzyılda artık “ne yapmalı” diye başlayarak ve “stratejik derinliğe” sahip olmakla mümkündür.

ABD ordusu ile Bush ayrı tellerden çalabilirler ama dünya kamuoyu bunu duymaz duysa bile bunu “çatlak” olarak yorumlamaz. Ya da kimse ABD’de ordunun siyasete karışıp karışmadığı hakkında karın ağrıtıcı analizler yapmaz.

Türkiye gibi bir ülkeye yakışan karar vericiler “iç politika kaygısına” ya da “klişeleşmiş inançlara” bağlanmadan tüm makamlarca efektif politika yapmaktır ve fikir ayrılıklarını “basına kapalı” kapılar ardında bırakıp dış politikada sinerjik hareket etmektir.

Bazen taban bazen muhalif grup bazen kararsız grup olarak basit bir iç politika enstrümanı olan biz vatandaşlara düşen ise her ne kadar doğrudan politika yapamasak da kamuoyu ve sivil toplum olarak adlandırılan sözü geçer iki pozisyonumuz ile ülkeyi ve ülkeyi yönetenleri Kuzey Irak meselesi de dâhil olmak üzere çarpık analizlerden uzak tutmaktır.

Bunun anlamı şudur PKK’ya destek veriyor diye görüşmekten kaçınılan Kuzey Irak’la görüşmek “bu ülkenin iyiliğine olabilir” nitekim karşıda duran PKK’nın kendisi değildir. Şayet destek veriyor denilirse PKK’ya ABD’den daha büyük desteği kim veriyor diye cevap hazırdır. Hakeza Suriye de bir zamanlar destek verirken bugün desteğini en azından eskiye oranla geri çekmiştir. Bunun yanında masada çözülemeyen sorunların nerede çözüldüğü de malumdur. Bir savaşa karşı Türk halkı her zaman hazırdır ancak kabul etmek gerekir ki şu anda;

Kerkük Çanakkale değildir.

Türkiye’nin şu anda Kuzey Irak’a karşı olan eli stratejik bir biçimde kullanılırsa, savaş ya da gerilim yolu ile elde edileceklerden çok daha fazlası elde edilebilir.

Ancak sağduyulu bir yaklaşımla Türkiye’nin Kuzey Irakla görüşmesini hep bir ağızdan “hadi görüşülsün, hadi görüşülsün” demek de sığ görüşlülük olacaktır. Çünkü bazen “görüşmüyoruz” ya da avami tabirle “işim olmaz” politik söylemi de etkili bir diplomasinin ön çalışmalarıdır.





OGÜNÜ TANIYORUM, HRANT DİNK’İ O ÖLDÜRMEDİ

12 02 2007

Ogün Samast; 19 Ocak’ta İstanbul’da Agos Gazetesi genel yayın yönetmeni Hrant DİNK’i, öldüren 17 yaşındaki Trabzonlu genç. Ogün’ü siz de tanıyor olmalısınız. Güya kişisel olarak milliyetçi duygularından ötürü kin duyduğu adamı kendisi dahi çok iyi tanımayan bir genç. Bu profil yabancı gelmemeli.

Hrant DİNK’i “ölümünden sonra tanıyan” ve timsah gözyaşları döken, bir cenaze törenini kendi reklâmına dönüştürmeye çalışan bir çok güruhların hep bir ağızdan bozuk plak gibi çaldığı şarkıya eşlik etmeyeceğim ben. Onu “ölümünden önce de tanıyan” biri olarak, ona rahmet okumaktan daha fazlasını yapmacağım.

Çünkü Hrant DİNK’in aslında kim olduğunu ve ne anlattığını medya zaten fazlasıyla yapıyor, ne tuhaftır ki aynı medya Fransa’da soykırımı inkâr edenlere yönelik ceza ile ilgili kanun görüşülürken, Hrant DİNK ve birkaç aydının; Fransa’ya gönderdiği ve bu yasa tasarısını eleştiren mektubu sanki basit bir olaymış gibi ele aldı. Oysa bir Ermeni olarak Hrant DİNK’in dışarıdaki Ermeni diasporasına karşı gösterdiği tavrı onun dışında ve ustalığında “fakat Ermeni olmayan” biri yapsa madalya takardık.

Agos gazetesini Ogün Samast’ın yaşıtlarından kaç kişi tanıyor, kaç kişi ne yazıyor diye bu gazeteyi okudu? Agos gazetesi tüm sayfalarında “Türkler kötü, Türkler barbar” mı yazıyor? Yâda Agos’ta her gün soykırım efsaneleri mi anlatılıyor? Agos’u okuyan günaha mı giriyor. Agos ne demek? Agos Ermenice’de karasabanın toprakta açtığı iz demek. Yani soykırım falan demek değil. Ya da Şalom gazetesi var Türkiye Musevilerinin çıkardığı; Şalom da “Haydi Türkiye’yi bölelim” anlamına gelmiyor, İbranice “barış” demek.

Hz. Ali “İnsan Bilmediği Şeyin Düşmanıdır” demiştir. Evet, Ogün Samast’ın eylemi ister bireysel ister organize bir cinayet olsun Ogün Samast eğer “bilseydi” bu cinayeti işlemeyecekti.

Eh Ogün ve onun gibi birçok gencin de haliyle birçok kavramda olduğu gibi “Ermeni” dendiğinde aklına ilk gelecek şeyler silsilesini, kendini başkalarından nefret ederek vatanperver vehmeden insanlar belirlediği için, Ogün ve onun gibi birçok genç “bir Ermeniyi öldürmenin” vatana hizmet olduğunu, hatta Allah katında büyük bir sevabının olduğunu düşünüyor.

Düşünelim biraz daha; Ermeni diyince aklımıza ne geliyor? Benim aklıma ilk gelen bir zamanlar vatan hainlerine “Ermeni Uşağı” deme âdetimiz geliyor mesela. Yani Ermeni diyince aklımıza öyle kötü şeyler geliyor ki; bunu küfür niyetine kullanıyoruz. Peki, Osmanlıdan günümüze bu vatana malolmuş Ermenileri sayalım mı? En iyisi saymamak çünkü tehlikeli oluyor. Bunu isteyenlerin kişisel araştırmalarına bırakmak en doğrusu olacaktır.

İşte bizim Ermeni kavramına biçtiğimiz anlamlar aslında bu cinayetin failinin Ogün Samast olmadığını gösteriyor. Bu cinayetin esas failleri bu kavramların yazarları. Bu topraklarda yapılan tek kanlı iş Ermenilerle olmadı, tarihin başlangıcından bugüne kimlerle savaşıldı. Ama hiçbirini biri dışında, şeytan ilan etmiş değiliz.

Şimdi bir de Ogün Samast’ın obsesif haleti ruhiyesi ile değerlendirelim olayı: Hrant DİNK bir vatan haini olsun, biz de vatanperver hatta vatanperest olalım:

Hrant DİNK’in öldürülmesi ile Türkiye’de “ne arttı”? ABD’de Ermeni lobileri bu cinayeti Türkiye aleyhine kullanmaya başladılar bile. İngiltere’nin en saygın gazetelerinden Independent da Dink’in ölümünü, ünlü köşe yazarı Robert Fisk’in kaleminden duyurdu. Fisk makalesine, “Hrant Dink, dün Ermeni soykırımının 1 milyon 500 bin birinci kurbanı oldu” şeklinde yazdı.

Bu cinayetin Türkiye’yi daha da zor durumda bırakacağı kesin. Dış politikada zaten bahane arayan devletlere malzeme çıkardık. İç politikada ise borsadan tutun siyasi ve ekonomik istikrar alt üst oluyor.

Evet Hrant DİNK sağ kalsa ve ya yargı yoluyla içeri girecek ya da yaşamaya devam edecekti, ve bugün Hrant DİNK’i eceli ile ölse onu öldürmek için can atacak bir sürü insan tanımayacaktı.

Şimdi Ogün Samast’ın düşünsel berzahından çıkıp geri dönelim:

Vatanını seven insanlar için bu olayın Türkiye’ye vereceği zarar kabul edilebilir değildir. Peki, bu olay Türkiye’ye zarar verdi ise bu olayın gerçek faili kimdir;

Cevap komplocu ruhumuzun doğal bir dışavurumu;

ABD yaptı, İsrail yaptı, Masonlar yaptı…

En ilginç cevap ise;

Hrant DİNK’i Ermeniler öldürttü

Bu komplo teorileri çoktan internette tartışılmaya başlandı bile.

Evet, bu eylemi bizler yapmadık, Türkiye’ye zarar vermek isteyen bilmem hangi gizli örgütler yaptı. Her halde Kurtlar Vadisi dizisinin toplumdaki en kötü etkisi şiddet içeriğinden çok toplumda paranoyayı körüklemesi oldu. Kurtlar Vadisini bizi çok etkilemiş…

Bu eylem tabiatıyla elbette ki adını saydığımız güçler tarafından yaptırılmış olabilir, ama altını çiziyoruz; adı olsun tetikçi; bir Türk. Ogün Samast bir Türk. Hemen soyadına sataşılmasına şaşmamak lazım. Günah keçisini arayanlar Ogün Samast’ın amcasını izlemediler her halde: “Samast soyadı nüfus memurunun hatalı yazımıdır. Biz Türk oğlu Türk’üz “dedi. Allah aşkına bu cinayeti dış mihraklar diyenlerin gönlü bir Türk’ün maşa olmasını nasıl içine sindirebiliyor.

Maalesef yarattığımız ve adını dış mihrak koyduğumuz o hayalet çoğu kez bize bizim kendimize verdiğimiz zararı veremiyor.

Hrant DİNK’i dış mihraklar öldürtmedi, biz öldürttük. Hrant DİNK’i hedef gösterdik. Kısacası tabiri caizse kendi kalemize gol attık ve maalesef düşman bellediğimiz insanların ne dediğini önce bir kere olsun anladıktan sonra ne yapacağımıza karar vermeyi öğrenmedikten sonra daha çok gol atacağız.

Dış mihraklar ise şu an oturdukları yerden, işlerinin bu kadar rast gitmesine seviniyorlardır.

İşte size tam bir Anadolu profili ile bir cinayet yorumu; bir taraftan duygulanan, bir taraftan pragmatik, bir taraftan da “ölmüş de ne olmuş”cu bir analiz.

Tarih yazılmaya devam ederken, birileri Tarih yaptığının vehmi içinde bu ülkeye en büyük zararı veriyor. Türk bayrağı Hrant DİNK’in cenazesi dâhil, her yerde malzeme olarak kullanılmaya devam ediyor. Türk Bayrağı bir partinin veya bir grubun “malı” durumuna düşürülüyor. Türk Bayrağı ile mesaj verilmeye çalışılıyor.

Hrant DİNK zaten bu bayrağın altındaydı sağ iken. Ölüsünü de illa Türk Bayrağının altında istiyoruz, yok yok biz en iyisi yeşil ve üzerinde “La İlahe İllallah Yazan” normal tabut bezleri ile örtelim tabutunu…

Maalesef fanatizmden bir türlü vaz geçemiyoruz. İşte dış mihraklar da tam da burada başlıyor…

Tanrı bu toprakları gerçekten korumak isteyenleri korusun.





GAYRI RESMİ SANSÜRCÜLÜK ÜZERİNE

15 01 2007


Düşüncelerinize katılmıyorum,

Ancak düşüncelerinizi yayma hakkını

Ölünceye dek savunacağım…

Voltaire

Gayrı resmi sansürcülük; artık “basın özgürlüğü” veya bazılarınca bunun bir lüks olarak kabul edilmesi üzerine “iletişim özgürlüğü” denilen modern “görgü kuralının” özel yöntemlerce çiğnenmesi, tehlikeli fikirlerin, “işe gelmeyen yazıların”, “ters düşüncelerin”, aleyhte veya aleyhte olduğu vehmedilen haberlerin çıkarıldığı mecralarda insanlara hiç de kaba olmayan yöntemlerle tatlı-sert haddinin bildirilmesidir.

Gayrı resmi sansürcü hiçbir zaman tersini düşündüğünü veya yayınlananların hoşuna gitmediğini alenen ifade etmez; haksızlığa uğradığını veya onu veya onun gibi düşünenleri eleştirenlerin hatasını kanuni yollardan geri iade etmeyi denemez. T.C. Başbakanı R.T. ERDOĞAN’ın Penguen dergisinde yayınlanan karikatürü gibi rencide edici bir karikatür için bir başbakan dergiye “haddini bildirmek” yerine, gayrı resmi sansürcünün hiçbir zaman uygulamayacağı bir yöntemi seçti: “dava açtı”. Bu hareketi gayrı-resmi sansürcülerin zihniyetinin hâkim olduğu birçok kesimce eleştirildi. Oysa T.C. Başbakan’ı vatandaşlık haklarına örnek bir hareket yapmıştı: hukukun üstünlüğüne inanarak işi kanuna bırakmıştı.

Gayrı resmi sansürcüye kalsa dergiye hiçbir zaman bir telefon bile etmez, dava açmaz, sesini çıkarmazdı. “İnce ve derinden” düşünerek, derginin altına buzağı arayarak bir hatasını bulur, dergiye “haddini bildirirdi” ama hiçbir zaman elini kirletmeden.

ABD başkanı Bush da bir gayrı resmi sansürcüdür. Onun aleyhinde yayın yapan tek büyük yayın kuruluşu El-Cezire’ye kanuni olarak müdahale etmedi, ama Irak hükümeti her ne hikmetse El-Cezire’ye uyarılar yaptı.

El-Cezire televizyonu internet sitesinin İngilizce yayını Irak savaşı başladığı sıralarda Hacker’ler tarafından çökertildi, New York Borsa’sında El-Cezire’nin anavatanı olan Katar’a ait televizyonlar, hisse senetlerinin işlem gördüğü katta azaltıldı.

Ama aynı gayrı resmi sansürcü Saddam Hüseyin’in idam görüntülerinin hiç sansürlenmeden her yere yayılmasına göz yumdu, daha doğrusu bu işi bizzat yaptı ama hiçbir zaman elini kirletmeden…

Fransız düşünür Voltaire: “Düşüncelerinize katılmıyorum ancak düşüncelerinizi yayma hakkınızı ölünceye dek savunacağım” demiştir. Voltaire bile sırf böyle dedi diye; Gayrı Resmi Sansürcünün en çok içerleyeceği düşünürlerden biridir şimdi…

Bir gazete veya bir televizyonun artık sansüre uğramasının imkânsız olduğu bir dönemde yaşıyoruz ancak gayrı resmi sansürcülük nosyonu günümüzde düşüncelerin açıklanmasını sansürcülüğün en şiddetli uygulamalarının yaşandığı dönemlerden bile zor duruma getiriyor.

Gayrı resmi sansürcüler; suya sabuna dokunmayan haberlere, magazin haberlerine hiçbir suretle dokunmuyor hatta sonuna kadar destekliyorlar.

1966 6583 sayılı sansür yönetmeliğinde bile; temel olarak devletin çıkarına ters olan her türlü yayın eleştirilirken, bunun dışında devletten başka kimseye devlet çıkarları dışında yayın engelleme veya yayın durdurma kararı verilmiyor.

Ancak günümüzün henüz tarihi yazılmamış düzeninde yerelden genele her yerde bir takım güçleri kullanarak; resmen olmasa da fiilen sansür mevcut; yani “filan haberi niye yayınladın, ya da yayınlamayacaksın” uygulaması.

İşin kötü tarafı bunu yapanın devletin ilgili birimlerince değil, kendini devlet vehmeden; insanların haddini bildirme amaçlı manipülasyonlarından kaynaklanması.

Gayrı resmi sansürcü heyulasının gücünün yanlızca “yapabildikleri” ile sınırlı, “matbu olanın” ise gücü sınırsızdır.





SADDAMA RAHMET OKUMAK.

7 01 2007

Bush yönetimi kendisi ile gurur duymalıdır. Nitekim (Devlet Başkanı) Saddam Hüseyin gibi birini (Devlet Başkanı ibaresini tırnak içinde yazıyorum çünkü idam görüntülerini yayınlayan bir Irak televizyonu bu ibareyi kullandığı için kapatıldı); yaptığı katliamlara, halkına çektirdiği eziyetlere rağmen hakikaten acınacak bir duruma düşürmüştür. Öyle ki; bugün Saddam düşmanları dahi idam görüntülerini görünce; Saddam’a rahmet okudular.

Fail olarak; Bush yönetimi diyorum çünkü bu işlerin politik değilde fiziki anlamda failini “Amerika” diye göstermek Amerika’lı olan ve azımsanamayacak derecede olan birçok Bush ve Amerikan politika karşıtlarına haksızlık olacaktır. Kaldı ki dünya anti-amerikan düşüncesinin en önemli fikir babaları da Amerikalıdır.

Saddam’a hafifte olsa iyi duygular besleyecek son kişi olan Irak Devlet Başkanı Celal Talabani bile idama karşı olduğunu vurgulamıştır. Elbette hamasi zihinler bu durumu “Celal Talabani’nin Sünnilerden korkmasına bağlayabilirler”. Evet, korkmaktadır da; ancak öfkesi korkusundan da üstün gelebilirdi; nitekim Kuzey Irak Saddam’ın idamından sonra zafer çığlıkları atmaktaydı. Talabani’nin Saddam’ın idam infazını tasvip etmemesi elbette bizim meşhur kırmızıçizgilerimiz gibi hiçbir sorun yaratmadı.

Bu idam bir hukuktan ziyade siyaset ürünü bir intikamdır. ABD Irak’da demokrasi peygamberliği yaparken Sünni’leri kendisine şeytan olarak seçmiştir. ABD gözünde elbette Şii, Sünni veya Kürt kavram olarak birbirinden pek de farklı değildir. Ancak bu kez kabak Sünnilerin başına patlamıştır.

VATİKAN BİLE İDAMI KINARKEN…

Vatikan bile idamı kınarken Türkiye neden sessiz kalmıştır? Cevabı basit, ünlü deyimimizle “yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal” ya da “yukarı tükürsen ABD aşağı tükürsen Irak”.

Maalesef dünya ve yerel kamuoyu Saddam’ın infazını kınamayı her zaman Saddam’a karşı iyi niyetin bir dışavurumu olarak yorumladığı için idamı kınamak kolay olmayacaktır.

SADDAM MASON, AMERİKAN UŞAĞI DÖNME BİR YAHUDİ MİYDİ?

Saddam’ın asılmasından sonra her halde meydan boş kalmış ki internette; şu “beyaz” edebiyatının paranoyakları Saddam’ı yine Yalçın Küçük klasik yaftaları ile yaftaladılar. Saddam; masondur, Saddam Yahudi’dir, Saddam ABD uşağıdır.

Kabul edin; Saddam Hüseyin bir müslümandı.

Kişiler Müslüman olarak da bazen dinsizlerin yapamayacağı kadar zulüm yapabilir, Vatan’larını satabilir ve ABD’ye uşak olabilirler. İnanç bireysel bir düşünce biçimidir.

Saddam’ın idam görüntülerinde duyduğumuz kelime-i şahadet her halde bir propaganda değildi.

Ayrıca Yahudiliği bir hakaret sıfatı olarak kullanmak bir semavi dine hakarettir. Yahudilere kızabilirsiniz, İsrail’e kızabilirsiniz, ancak Yahudiliğe kızarsanız, Hz. Musa’nın dinine kızmış olursunuz.





MÜSTEHCENLİĞİ SANSÜR ÜZERİNE

18 12 2006

Müstehcenliğin büyük paradokslardan biri olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Müstehcenlik aslında bizatihi müstehcenlik kavramından rahatsız olanların ortaya çıkardığı ve şiddetle kaçındığı bir kavramdır.

Eskilerin minyatür sanatında kullandıkları çıplaklık daha doğrusu “nü” eserleri ve yazıları saymazsak müstehcenliğin en büyük kaynağının basın ve yayın kanalları olduğu ve genellikle yine eskilerde olduğu gibi müstehcenliğin “sanat” bir de bu döneme has olarak “haber” adı altıda dışavurumunun yapıldığıdır.

Haber adı altında müstehcenlik örneklerine basın tarihimizde en kadim örnek bir zamanların gözleri siyah bantlı “ahlaksız kadınlar “ ya da “tecavüze uğramış kadınlar” ile bu zamanların “arka sayfa güzelleridir”.

Sanat adı altında yapılan müstehcenliklere zaten örnekler saymakla bitmez; bir Hollywood geleneği olarak bizim sinema sektörüne de bulaşmış olan illa ki her çekime en az bir müstehcen sahne ekleme şeklinde adetler bunun en bariz örnekleridir. Tiyatro gibi daha muntazam ve sinema kadar sekülarize olmamış sanatlarda da bulaşmıştır Bir zamanlar yine ortalığı ayağı kaldıran adı bile müstehcen “Vajina Monologları” adlı “sanat eseri” de bu sınıftandır.

Müstehcenlik nedir; Arapça “istehcen: ayıplama” kökünden gelen bir kavramdır. Çıplaklığın kendisinin değil de bilinçli teşhirinin ayıplanacak bir husus olmasına tekabül eder. Çıplaklık teşhirini ayıplamayan bazı kültürler dışında çoğu kültürde bu yanlış karşılanır hatta kanuni yaptırımlara tabidir. Ancak iş camın arkasına veya kâğıdın üstüne geçince; yani medyaya taşınca tüm dünyada iki tür düşünen grup belirir; müstehcenlikten aciz olmayanlar ve müstehcenlikten aciz olanlar.

Kartal Belediyesi Kültür Sanat Etkinlikleri ve eli ile göz koruyan film makinisti!

Buraya kadar yazdıklarım İstanbul-Kartal Belediyesinin düzenlediği kültür sanat etkinlikleri kapsamında gösterilen Babil adlı filmin “müstehcen” sahnelilerinde film makinistinin eli ile müstehcen sahneleri kapatması ile ilgili haberi okuyunca akla gelenler.

Haberi duymayanlar için haberi kısaca özetlemekte fayda var;

…Kartal Belediyesi’nce, “Aylık Kültür Sanat Etkinliği” adı altında gerçekleştirilen ve bir ay sürecek olan etkinlikler çerçevesinde “Babil” filminin ücretsiz gösterimi de vardı. Filmin, Hasan Âli Yücel Kültür Merkezi’ndeki gösterimine Kartal halkı, “10 yaşından küçük çocukların getirilmemesi” isteğiyle davet edildi. 13 Aralık Çarşamba akşamı gerçekleştirilen ilk gösterime aralarında çocukların da bulunduğu yaklaşık 300 kişi katıldı. Filmin başlamasından kısa bir süre sonra, küçük bir çocuğun mastürbasyon yaptığı ve duvardaki delikten, elbiselerini çıkaran kız kardeşini izlediği sahneler üzerine bazı izleyiciler salonu terk etti

Eliyle kapattı!
Yaşanan bu olayın ardından filmin diğer bölümlerinde yer alan buna benzer görüntülere ilginç bir sansür uygulandı. Makinist, filmin diğer sevişme ve öpüşme sahnelerini eliyle kapatarak sansür uyguladı. Sansür nedeniyle film arasından sonra seyircilerden çoğu salona dönmedi. Makinistin sansür uygulamasının ikinci perdede de devam etmesi üzerine bazı izleyiciler, durumu bu kez “Öpüşme sahnesinde bile sansür uygulanır mı?” diyerek protesto etti. Bu tepkiler, diğer izleyicilerin alkışlarıyla desteklendi. Sadece 70 kişi filmi sonuna kadar izleyebildi.
Kartal Belediyesi, bu ay içinde üç gösterimi daha olan filmin kaldırılmaması yönünde karar aldı…(Milliyet)

***

Konumuza dönelim;

Bu makinist toplumsal görevini mi ifa etmiştir? Yukarıda da bahsettiğim gibi bir Hollywood geleneğinin yine uygulanmış olduğu bir filmde müstehcen sahneyi görür görmez kapatarak ne yapmaya çalışmaktadır?

Bu filmin belediye tarafından yayına konmadan evvel yayınının mahsuru olup olmadığının değerlendirildiği muhakkaktır. Bu bağlamda belediye gibi resmi bir kurum Babil’i değilde başka bir filmi gösterime sunamazmıydı? Kimse neden Babil gösterime sunulmadı diye sormayacaktı.

İşte tam bu noktada “müstehcenlik karşıtı” kesimden bazılarının çoklukla yaptığı bir tutarsızlık ortaya çıkıyor;

Medya ve görsel sanatlarda müstehcenliğin artık bir gelenek olduğu bir gerçek, her ne kadar müstehcenlik değerlendirme kıstasları değişken olsa da her türlü çıplaklığı veya bedensel teşhiri, hatta çıplak olmasa bile dışa vurmanın müstehcen olduğu genel geçer bir değerlendirmedir. Yoksa bir nü fotoğraf sanatçısı için neredeyse müstehcenlik diye bir kavram yokken, muhafazakâr bir toplumda yaşayan biri için hafif bir dekolteli bayan görüntüsü bile müstehcen addedilebilir. Zaten açmaz da buradadır. Bir zamanlar “muzır neşriyat”ta bile bulunmayan görüntüler bugün gazete köşelerinde masum reklâmlar anlaşılacak kadar algısal değişikliğe uğramıştır.

Bu paradoksal durum içinde müstehcenlik karşıtı biri: “Hem bol bol sinema filimi izleyeyim hem de hiç müstehcen görüntü olmasın” dediği anda ya da “Hem sinema gösterimi yapayım hem de müstehcen sahneyi sansürleyeyim” dediği anda biraz fazlasını istemiş olur. Malumunuz ülkemizde Hint, İran, Afrika ya da 3. dünya ülkelerinin filimleri izletilmiyor. Takdir etmek gerekir ki 3. dünyanın filimleri (ki bunlar da da müstehcenlik yok değildir) dışındaki tüm filmlerde hele Türkiye piyasasında müstehcen olmayan Amerikan filmi arayıp gösterime sunarsanız (müstehcen olmadığı için değil de konusu veya zamanı harici olduğundan) pek az seyirciniz kalır.

Müstehcenlik karşıtları da haklı; bizler katıksız Hollywood ve Yeşilçam karışımı bir paradigma ile büyümüş bir nesil olduğumuzdan Cannes film festivalinde ödül alan bazı filmleri tesadüfen izlediğimizde “Ya bu ne kadar sıkıcı bir film” diyoruz. Çünkü film bizim için yaşamsal gerçekliğin bir parçası; öyle ki “film diyip geçemez olmuşuz. Aynı mantık dünyanın her yerinde yayınlanıp da Türkiye’de yasaklanan bazı filimler için de geçerli. Her ne hikmetse; Piyanist, Hayat Güzeldir gibi Yahudi soykırımını -Holokost- tema alan filimler Türkiye’de defalarca yayımlanmasına rağmen hala “Semitik” ya da “Yahudi-perver” bir izlenim yaratamadıysa da kimse Ararat’ı izleyerek “Türk Düşmanı” olmayacaktı. Ama biz filimlerin gücüne o kadar inanıyoruz ki…

İnanıyoruz çünkü hem politik değerlerimizi hem de etik değerlerimizi yaratan faktörlerin başında okuduklarımız ya da öğrendiklerimiz değil; belletildiklerimiz ve izlediklerimiz geliyor.

Film makinisti elleri ile müstehcen sahneyi kapatırken filmin nerede kaldığını takip etmek için kendini feda ediyor ve filmi izlemeye devam ediyor, salonda müstehcen sahnenin kapatılmasına kızan kişi sanata hakaret edildiğini düşünüyor, kalan 70 kişi ise daha sonra evine gidip merakından filimi sansürleri ile izliyor.

Biz kimi kandırıyoruz?

Müstehcen karşıtlığı yanlızca dinsel ve etik nedenlerden ötürü yapılmıyor. Müstehcenlik düşmanı olmadan da müstehcenlikten uzak durulabilir. Bugün kaç ekonomi ya da felsefe dergisinde müstehcen görüntü gördünüz. Ya da birçok yabancı gazetenin kaçında bırakın müstehcen görüntüyü normal fotoğraf gördünüz?

Müstehcenliğin zararından korunmak için müstehcenliğin kontrol alması bir “kültür” işidir. Siz Türkiye de istediğiniz kadar usta yazar toplayın; fotoğrafsız siyah beyaz gazete yayınlarsanız bunu halk kese kâğıdından daha fazlası için kullanmaz.

Ya da bir zamanları TRT’si gibi ciddiyet uğruna haklı olarak resmi bir yayın yaparsanız insanlar ilk buldukları özel kanala tapmaya başlarlar.

Maalesef altı doldurulmamış sekülerizmin ürünleridir bunlar…





LAİKLİK NEDEN İYİ BİR ŞEYDİR?

3 12 2006

Bu ülkede adının arkasına sığınılarak, arkasına sığınılan kavrama en büyük hakareti yapanların acımadan kalkan diye kullandıkları Vatan, Millet, Din, Ulus, Bayrak gibi kavramlara laikliği eklemek gerekir.

Bugüne değin Laik=La-din (dinsiz) eşitlemesini yapanlar hem laikliğin hem de din mefhumunun en büyük düşmanı olmuşlardır. Bir bakıma din kavramı ile alıp veremediği olup da tam da ateist olamayanlar bulundukları noktanın laiklik olduğunu zannetmişlerdir.

Laikliğin din ve devlet işlerinin ayrılması prensibi olduğunu bir daha hatırlatmaya gerek yok. Laiklik bu ise Türkiye’nin laik olmadığı da bir gerçektir. Çünkü Diyanet İşleri Başkanlığı din ve devlet işlerinin en çok birbirine karıştığı kurumdur. Evet, tabiatı itibarı ile diyanet işleri başkanlığının yasama eyleminde fonksiyonu yoktur yani dini temsil eden bir kurum olarak kanunların diniliğini denetleyemez ve yorumlayamaz. Oysa kanunların diyanet işleri hatta yanlızca diyanet işleri değil, patrikhaneler, cem evleri ve diğer dinsel cemiyetler üzerinde tahakküm gücü vardır. Yani devlet din işlerine karışır. Şimdi bizim meşhur laiklik tanımını tekrar hatırlayalım. “din ve devlet işlerinin birbirine karşımaması” peki pratikte ne oluyor; dinin devlet işlerine karışmaması devletin ise dine karışması, hutbelerin konusunu belirleyebilmesi, patriklerin ekümen diye hitap edilmesine karşı çıkması, cem evlerine selam bile vermemesi…

Laikliliğin “din ve devlet işlerinin birbirinden soyutlanması “ olarak algılamanın; ne derece sağlıklı olacağı hususu her zaman tartışılır. Yukarıdaki zihin jimnastiğimize göre din işlerini kendi haline bırakıp din ve devlet işlerini birbirinden soyutlanmadığı için Türkiye’nin tam laik olmadığını öngörmüştük. Oysa iyi biliyoruz ki bunun da sağlıklı bir şey olmadığı açık. Nitekim din özü itibari ile gönüllü içtimaileşmenin en güçlü katalizörüdür. Din kavramı çatısı altında buluşan cemiyet ve cemaatler elbette belirli hukuki mevzuata tabi olmadıklarında kontrol dışı olurlar. Bu durum ise devletin laik olayım derken farkında olmadan; kurtarılmış bölgelerin ortaya çıkmasına neden olur.

Papa 16. Benedikt’in Türkiye ziyareti, laiklik, din-devlet ilişkileri gibi konularda herkesin kafasında çeşitli soru işaretlerinin ortaya çıkmasına neden olmuşur.

Bunlardan en önemlisi; Papa ile Diyanet işleri başkanı Bardakoğlunun ortak basın açıklaması yaparken ortaya çıkardıkları ve daha çok tartışılacak karede ortaya çıkıyor.

Laik orijinli, daha doğru bir ifade ile laik dünyanın iki dini temsilcisi; laik dünyaya dinleri ve dinleri arası diyalog hakkında resmi açıklama yaptılar.

Daha da düşündürücü olanı Papa’nın Ayasofya’da Hıristiyanlığı çağrıştırmadan dua etmesi ve İstanbul müftüsü ile aynı safta sanki dinler üstü bir ayin yapmasıydı. Bu durum akla bütün dünyanın ortak dili diye ortaya çıkarılan Esperanto dilinin acaba dinsel karşılığı mı ortaya çıkıyor sorusunu getiriyor. Yani farklı dinlerin aynı anda Tanrı’ya yalvarabilmelerini sağlayan uluslar arası genel-geçer ayin seremonisi…

Evet, bunun imkânsız olduğu, imkân kabilinden olsa da tüm dünyada uygulanamayacağı açık. Hatta kritik pozisyonuna rağmen Papa’nın dikkatsiz davranarak Ayasofya’da istavroz çıkarması veya İstanbul İl Müftüsünün İslamiyet’e has bir dini eylem gerçekleştirmesi toplumsal infiale neden olabilirdi.

Peki, laiklik neden iyi bir şeydir?

Ayasofya’nın birçoğumuzun da Papa’nın gelmesi ile medyadan öğrendiği ilginç tarihi serüveni bu sorununun cevabını yanıtlıyor:

Ayasofya Osmanlılar zamanında Kiliseden Camiye çevrilmiş, Atatürk zamanında ise Atatürk’ün emri ile müzeye çevrilmiş ve ibadete kapanmıştır.

Düşünün ki Ayasofya halen Cami olarak yaşıyor.

Düşünün ki Bizans’ın bir daha diriliyor, Sultan Ahmet Camiini kiliseye çevirip ibadete açıyor.

Ayasofya’nın camiye çevrilmesinin iyi mi kötü mü olduğundan ziyade; bunun şimdiki sonuçlarına bakmak daha rasyonel olacaktır.

İşte tam bu noktada barışı sağlayan unsurun laik siyasi düşüncenin olduğunu unutmamak gerekir. Atatürk Ayasofya’ya Ayasofya’nın her iki dindeki sembolizmasına bakmadan “bizim olmuş artık” düşüncesi ile baksaydı bugün Papa’nın kıbleye dönüp kıyamda durarak dünyaya verdiği mesajı izleyemiyor olacaktık.

Daha açık bir ifade ile laiklik; dünya toplumlarının sahip olduğu farklı dinlerin barış içinde birbiri ile yaşaması amacı ile devletin tüm dinlere eşit mesafede bulunması ve din işlerine geleneksel kontrol mekanizması dışında hiçbir suretle karışmaması ve devletin sahip olduğu hukuki, siyasal, sosyal ve kültürel güç ve mirasın herhangi bir dine atfedilmemesidir.

Laiklik tanımının böyle olması veya en azından böyle yorumlanmasının daha faydalı olacağı kanaatindeyim.





TÖRE İNAYETLERİ

26 11 2006

Töre kelimesinin kökeni İbranice ‘Torah’ (kanun) kelimesine kadar gider. Tevrat sözcüğünün de kökeni “torah”tır.

Yerli dizilerimizin canhıraş çalışmaları ile medyamızın Türkiye’nin doğusunu Amerikan “vahşi batı”sına özdeşleştirmesi; “medeni batı”lıların kafasına doğu için çoğu kez kafaları siyah beyaz puşili, sırtlarında tabanca ve ceketlerinin ceplerinde tomarlara para olan, kirli sakallı, kalın sesli, karılarına göz açtırmayan tiplemeleri kazımıştır. Bir zamanlar kendi aralarında “hanzo”, “kıro”, “maço” gibi ecnasa ayrılan “köyden şehre inen” bu tiplemeler iade-i itibar yapılarak, “ağa” pozisyonuna sokulmuş sonradan yine bir Türkiye dizi klasiği ile bu adama dağ başında pizza yaptırılmıştır.

Sonra töreler kafalarda acımasız kanunlar olara değerlendirilmeye başlamış, doğuda hukuk kitaplarının raflara kaldırılıp “torah anayasasının” yürürlüğe konduğunu, aşiret meclislerinin töre kitapları bastırdığını, kanun hükmünde kararnameler çıkardığını, yargı yetkesini aile meclislere devrettiğini düşünür olmuşuz biz.

Neredeyse Melek Azrail’in bile öldüğünü töre ürünü bir eylem olarak değerlendirecek kadar ileri gitmişiz ve o topraklarda kim kimi öldürse adına töre cinayeti denilir olmuş.

Devran değişmiş; gazete başlıklarında “Töreniz Batsın” diye başlıklar atılır olmuş. İnsan soruyor kendi kendine töreniz batsın dediğiniz kimler oluyor; bir etnik grup mu, bir ideolojik akım mı, birkaç kişi mi? Bu töre kimin? Her kiminse onlar başka bir ülke de mi yaşıyor? Daha da önemli bir soru:

Töre nedir?

Elbette çoğu kez uyguladıkları sosyal bir sistematiğe ne kadar kadim olursa olsun isim vermeden de devam ettirebilirler. “Doğu”da doğanların ve orada ölmeye karar verenlerin çoğunun inandığı bir değerler sistemi “töre” olarak değerlendirildiğinde bunun yanlızca “tecavüze uğraya kızı öldür”, “evlendiğin kızın çarşafında kan yoksa sık beynine” gibi maddelerden oluşan bir ölüm manifestosu olarak değerlendirilemeyeceği açıktır.

Ancak bir realite ortadadır ki; töre artık gerek ona inanlar gerekse inanmayanlar tarafından en azından Türkiye’de “doğuluların yazılı olmayan sosyal kuralları” olarak değerlendirilebilir. Elbette bu toprakların başka yerlerinde de farklı kanunlar hüküm sürüyor olabilir ama henüz Karadeniz veya Ege’de işlenen bir “tecavüze uğraya kızı öldür temalı bir cinayet veya eşinin kendisini aldattığını öğrenince eşini doğrayan adam konulu bir cinayet “töre cinayeti” olarak değerlendirmeye alınmamıştır.

Töre olarak değerlendirilen sistem içerisinde olan; tabiri caizse ihtiyar-perest’lik denecek kadar yaşlılara karşı saygı duyma, “Hayır-Şer’inde bulunmak” nitelenen düşmanı bile olsa herkesin birbirinin düğün ve cenazesinde bulunma zorunluluğu, misafirperverliğin de üstünde bulunan misafirperestlik gibi birçok geleneğin bir cinayet kadar ses getirmemesi veya muhataplarınca çabucak unutulmasındandır; kimse töre inayetlerinden bahsetmez.

Kavramsal Tacizler

Tıpkı dünya kamuoyunun “şer ekseninde” Azrail’in Ortadoğulular dışında kimin canını almışsa buna “İslami Terör” diyerek bir dini bireylerin bilinçaltına savaş dini, sadist din gibi işleyerek kavramsal taciz işlemesi gibi. Medya evet altını çizerek söylemek gerekir medya ve onun barındırdığı bazı öykü yazarları doğuda yanlızca doğuda töreden kaynaklı olsun olmasın neredeyse her cinayet vakasını töre diye nitelendirmekten çekinmemektedir.

Oysa güya töre cinayeti işleyenler yakından incelendiğinde bu bireylerin din dahil hiçbir mekanizmaya tam olarak bağlı olmadığı, toplumdan kopuk veya birileri tarafından güdümlenmiş insanlar oldukları; cehalet ve pişmanlıklarını ise töre diyerek legalize ettiklerini görürsünüz.

Irakta kafa kesen “dinsizlerin”, “bunu İslam için yaptık” demeleri gibi bu cinayetleri işleyenler töre kelimesine sığınmaktadır.

Töreyi takdis etmek değil, günah keçiliğinden çıkarmak

Bu kavramsal tacizlere karşı durmak gerekir. Her ne kadar töre kavramı hakkında bu gibi yaklaşımlar törecilikle itham edilecek ise bile… Çünkü hadi ben de söyleyeyim töre cinayetleri maalesef bozuk plak gibi töre karşıtı söylemlerde bulunmaktan geçmez. Bir takım istatistiklerle bir töre cinayeti tarihi çıkarmaya çalışanlar; her halde doğuda çok az şeyin kayıt altında olduğunu unutmaktadır. Buna göre töre cinayetlerinin geçek bir kaydını tutmak imkânsızdır. Bu yüzden bu cinayetleri töre veya başka bir isimle nitelendirirken dikkatli olmak gerekir.

Töre kavramını günah keçisi yapıp şeytan taşlar gibi taşlamak; töreciliğin en büyük reklâmı olduğu gibi, bilmeyen potansiyel törecilere de ilham kaynağı olmaktadır. Bunun dışına töre kavramını daha çok cinayeti ile değil de inayeti ile tanıyanları da gereksiz olarak kendine düşman etmektedir.

“Töre cinayetleri” nasıl durdulur?

Uzun açıklamalara gerek yok:Töre cinayetleri töre yerine daha iyi bir alternatifin benimsetilmesi ile durdurulabilir.





TANRININ LİSANI

26 11 2006

Sessizliğin bir keramet olduğunu bilmek gerek;
Tanrının lisanıdır suskunluk.
Çünkü ne hiç bir dil, ne de hiçbir cümle tatmin etmez,
Evreni ruhuna gömmeyi başarana.
Söyleyeceklerini hesaplamak
ve söylediklerine pişman olmaktansa
Derin derin düşünüp yok olmak daha iyidir.
Yüce bilge;
Şunu iyi bil derini temizlemek istiyorsan
Dabakhane bilgeliğini öğrenmek gerek.
Hayvan pisliklerine, kokuşmuş derilere elin bulaşacak.
İğrenç insanlar göreceksin.
Hatta o kadar şüpheci olacaksın ki;
“Babana bile güvencmeyeceksin” sözcüğünü sen de söyleyeksin.
Oysa paranoyak olduğunu kanıtlamak için;
Bu kadar konuşmana da gerek yok.
Sus yeter.
Çünkü en güvenilir adam “güven sözcüğünü sözlüğünden silendir.”
Güvenilir olmak için çaba harcama,
Sevilen adam olman şart değil.
Unutma günahkarlar da bu dünya topraklarında özgürce gezerler.
Sadece kendin ol da demeyeceğim.
Kendin olmaya çalışmak da başkası olmaya çalışmak kadar aptalca.
Kendini bilme.
Kendini kaybet sadece.
Sadece “sen”in kalsın.
“Ben”ini sat üç kuruşa en sevdiğine.
Disitile edilen bir vodka gibi yüzlerce kez;
Geç imbiklerin arasından.
Gözlerin kapalı olarak aydınlığa girene değin.
Saflaş.
Tertemiz ol. Arın özünden.
Özüne dönme.
Özün bile kalmayana dek;çalış çalış çalış.
Bil ki peygamber bile olsa;
Bu dünyada sana hiç güvenmeyecek olanlara var olmak zorunda.
Seni birileri çok sevdiği halde satmak zorunda.
İşte budur Tanrı’nın manipülasyonu.
Ey Tanrım;
Bıraktın bizi senin zaten ne olduğunu kendisinden iyi bildiğin “kendilerimiz” ile.
Biz hep sana muhtacız.
Bu da senin bizde bıraktığın eksik fırça darbesi,
Ya da doyurucu son lokma.
Biz eksik kısmımız yüzünden yalvarıyoruz sana.
Sana muhtaç olmadığımızı zannettiğimiz gün.
Seni unutmaya başladığımız gündür.
Ama sen hatırlatırsın yine bir yerlerdeki imalarınla.
Sana inanmayan birinin sözcüklerine bile gizli sırlarını yayarsın.

Sessizliğe inanmak gerek.
Tanrının lisanıdır o.
Sözlüğü her anların sayısı kadar fazla.
Sayfları saniyelere sığdırılmış.