Konuşma Bitti

29 03 2007

Rüyamda öldüğümü görüyordum;
Daha doğrusu öldüğüm söyleniyordu.
Öldüğümü farkettiğimden sonra bir ses;
Artık konuşman bitti, şimdi nefsin konuşmaya başlayacak.
Artık ben konuşacağım dedi.

Ölmüş olma dehşetine kapılmıyordum ancak nefsimin sesini duyuyor olmak tuhaftı.





Dağseven Köyünde Portakal Ağaçları

19 02 2007

Bizim Gürpınar’ın Dağseven (Şivreş) adlı köyüne
doğru yaya olarak yürümekteydim.
Karın 7-8 ay kalkmadığı bu topraklarda portakal ağaçları görüyordum.
Devasa bir nehirin karşı tarafında ise mağara içinden sular akıyordu nehire doğru
Elimde fotoğraf makinesi ile durmadan fotoğraf çekiyordum.
Sonra gökyüzünde bir füze gördüm ve köylüler bu füzenin
bizi öldüreceğini söylediler.
Ölümün en yakın olduğu anı tattığım sırada uyandım.





Atatürk ile Kokoreç yemek

16 02 2007

Rüyalara zeval olmaz;
Rüya resmiyet de tanımıyor.
İstanbulda iken gördüğüm bir rüyada
bir ardiye içinde ben ve Atatürk karşılıklı kokoreç yiyorduk.
Sonra taksimde birbirimizi kaybediyorduk.
Rüyada Atatürk’ü bir dost gibi doğal ve samimi olarak tanıyordum.
Uyanınca ise kim olduğunu bir kez daha düşündüm.





DEVLETİN DERİNİ VE SIĞ OLANI

12 02 2007

Fransız kralı XIV Loui’nin L’état moi (Ben devletim) dediğini öğrendiğimden beridir; eski Yunan filozoflarına göre epeyce geç de olsa ben de sordum kendime:

Devlet nedir?

Yunanca devlet kelimesinin kökeni: dümen tutmak, yön vermek anlamına gelen Kybernare sözcüğünden türemiştir. Demek ki elle tutulup gözle göremediğimiz “devlet” hayat gemisinde bir arada olanların dümenidir. Hıristiyan filozoflardan St. Augustin’e göre de, devlet, “ilk günah neticesinde Cennet’ten kovulan insanoğlunun yeryüzünde teşkilatlanma zorunluluğu duymaları üzerine ortaya çıkmış bir kurum“dur.

Filozoflar devleti ilk tanımlamaya başladığı dünden bugün içimizden kırk çocuk yapıp da çocuklarını okula gönderemediği için “nerede bu devlet” diye bağırıldığı zamana değin her düşünür “devlet şudur, devlet budur” diye yorumlar yapmış hatta bizim adını yanlış yerlerde kullandığımız “anarşizmi” akımının filozoflarından Proudhan gibileri de “devletin gereksiz bir kurum” olduğunu vurgulamıştır.

En azından benim gibi vasati insanların çoğu doğmadan önce tıpkı etnik kökenleri ve cinsiyetleri gibi devletlerini de seçemezler. Dolayısıyla babalarımız kimliklerimizi çıkardığı zamandan bizim pasaport alıp da ülke dışına çıkabilecek yaşa geleceğimiz zamana değin “bir devletin” mensubu olmak zorundayız. Bu süreç dâhilinde de genellikle devletin ne olduğu ve neye yaradığı problematiğine kendimiz karar verecek düşünsel derinliğe ya çok geç ya da çok zor sahip oluruz. Devlet üzerine derin bir tefekküre girmeye karar verene değin; ya devlet hakkında pek bir fikrimiz olmaz, ya devletten nefret ederiz ya da devlete tapınırız. Ve bu üç bilinçsiz alternatifin gerçek mimarları ise yine bu iç alternatif devlet fikrinden kurtulamamış yetiştirenlerimizdir.

Oysa devlet kavramı neredeyse bizim Türkçe’de hemen hemen her şeyin yerine kullanılabilecek “şey” kelimesinden daha değişken ve derin bir şeydir. Öyle ki Mussuloni’nin İtalyası da, Stalin’in Rusya’sı da Urartular’ın krallığı da, tarihsel ve yönetsel farklıklarına rağmen devlet kavramı içinde değerlendirilmektedir. Aynı zamanda bazıları kendilerinin devlet diye tanımladığı şeyi devletin varoluş sebebi/sonucu olan millet veya ulustan üstün tutarken devlet için bir şeyler yapmakla veya yaptıklarını “devlet için” diye nitelendirmekle devlete en büyük zararları verebilmektedir.

Derin ve Sığ devlet.

İnsanoğlunun devleti algılayış biçimi bilinçaltında onu baskı altında tutan ve aynı zamanda koruyan her türlü imge ile yakından ilgilidir. Tahakküm çağrışımlı imgelerin çoğu agnostik, hikmetinden sual olunmayan ve mesafeli bir şekilde zihinde saklanır. Baba, Tanrı, Kral ve Devlet gibi kavramlar eril biçimleri ile aynı düşünsel arkenin türevleridir.

Şöyle ki;

Tek tanrılı dinlerden önce insanoğlu paganizme inanmakta Tanrı kavramının sayısal değerleri ile pek ilgilenmemekte idi. Ve bizim şimdi çocuklarımıza anlatmaya çalıştığımız görünmeyen, bilinmeyen ve kendini belli ettirmeyen tanrı kavramı yerine; elle tutulur gözle görülür hatta yenebilen tanrılar varı. Yani çocukların ve delilerin Tanrı olarak kabul etmesinin daha kolay olduğu ilahlar edinilmişti…

“İktidar” kavramını çabuk anlamış ve narsist duyguları güçlü insanlar kendilerini Tanrı ilan ederek yönetimsel hakları doğal olarak elde ettiler. İşte bu yerde monarşik yönetimin ilkel biçimi ortaya çıkmıştır.

Tanrı-Kral yada Kral-Tanrı’lar tek tanrılı dinlerin rasyonalist etkisi ile mistik etkilerini kaybetseler de Krallar ve krallıklar yani devletin tek kişi olduğu yönetimler yirmi birinci yüzyıla değin var oldular.

İşte bu süreç içerisinde kadim bir kavram olan devlet kavramı da monarşik argümanlar içinde algılanmıştır.

Var olsa da “demokratik ve sosyal hukuk devleti” kavramının bir türlü anlaşılamadığı günümüz Türkiye’sinin tarihsel olarak daha dün denilebilecek kadar yakın olan monarşik ve kadim devlet geleneği ister istemez günümüz insanının devleti algılamasında ve devletten beklentilerine yansımaktadır.

Dolayısı ile derin devlet dışarıdan devletin elle tutulur gözle görülür yüzü olan daha doğrusu devletin ta kendisi olan kişi(ler) olarak algılanmaktadır. Bunun dışındaki bir algılayış ile biçimi derin devletin resmi kurumdan veya basit bir organizasyonundan farksızdır.

Derin devletin bu şekilde algılanması hatta derin devleti yaratanların kendilerince dahi bu düşünsel temeller üzerine oturtulmuş olması başından beri bahsettiğimiz devletin somut olarak anlaşılması ya da gizli bir monark yaratılmasından kaynaklanmaktadır. Paganizmi genlerinde taşıyan insanoğlu devletin çekirdeğini somutlaştırmak istemektedir işte bu çekirdek derin devlettir. Geri kalan ve devlet diye adlandırılan ise sığ devlettir.

Derin devlet sığ devletin içeriye attığı adamı yanaklarından öper mi?

İşte esas merak ettiğim budur. Sığ devletin herhalde derin olanınca sadece formalite olarak görülen kanunlarına uymadığından dolayı içeri atılan bir insan –ki ona da diyecek bir şey yok-, derin devleti inkâr eden ancak bizlere “emekli derin devlet” elamanı gibi lanse edilen başka biri tarafından canlı yayında “yanaklarından öpülüyor”.

Şimdi devletini seven biri olarak ben hangi devletimi daha çok seveyim: Derin olanını mı? Sığ olanını mı?
Devletini severken vatan haini olabilmenin de imkân dâhilinde olduğu günümüzde derin devletin var olmama ihtimalini de göz önünde tutan biz sıradan vasat bireylerin kafasının ne kadar karışık olduğunu ve son gündemin de buna nasıl tuz biber ektiğinin farklı bir dışavurumudur anlattıklarım…





Papanın Mezarına Girmek

1 11 2006

Rüya Tarihi: 29.Ekim.2006
Görüldüğü Yer: İstanbul

Bilmediğim bir memlekette mezarlıklar arasında dolaşıyodum.
Her yeri tanıyordum ancak memleketin ne olduğu hafızamdakalmamıştı.
Önümde giden kel bir adam cep telefonu ile konuşuyordu, ben de onun konuştuklarına kulak misafiri oldum.
Papa IV. Henry’in mezarına gittiğini söyledi.(Tarihte böyle bir papa yok bunu araştırdım).
Adam telefonu kapatıca ben de ona Papa’nın mezarı burada mı diye sordum.
“Evet” dedi ve benimde onunla birlikte gelebileceğimi söyledi.
Mezarın başına gittik, müthiş bir mermer işçişiği ile gotik olduğunu zannettiğim bir tarzda beyaz renkli bir mezardı.
Adam mezarın ağzını kapak varmışçasına açtı ve beni çağırdı.Derin bir galeriye açılan kuyu gibiydi.
Bir mezarın böyle olmasına çok şaşırdım.
İçeri girdik.
Büyük bir ofis vardı ancak daha çok karargaha benziyordu.
Ofisin bir bölümünde hastaneleri andıran yataklar vardı. Birlikte gittiğim kel adam:
“Büyük insanların yok edilmesi gerektiğinde adamları ölmüş gibi kamuoyuna sunup, sağlam olarak bu yere getiriyoruz.Ebediyyen bu mezar-ofisten çıkamıyorlar” dedi.
Bunun amacının büyük adamlardan faydalanmak ve bir beyin takımı kurarak dünyayı yönetmek olduğunu bu işin de altında uluslarüstü gizli bir cemiyetin olduğunu düşünmüştüm rüyada.
Daha sonra yatakların olduğu bölüme doğru yürürüdüm.
Bazı normal suretli insanlarla beraber bedeni sağlam ancak kafatasının tamamı derisiz ancak gözleri yerinde insanlar gördüm. Bu heyula tiplerden biri gelerek konuşmaya başladı benimle. Dişleri çok dikkatimi çekmişti. Adam Papa 4. Henry olduğunu kamuoyunun onu ölü zannettiğini, bu mekandan sıkıldığını söyledi. O mezar-ofiste isteyenleri gönüllü olarak öldürdüklerini tüm taleplerine rağmen onu sağ bıraktıkları söyledi. Bozuk bir konuşma şekli vardı. Bunu da kafa derisi yüzülmüş olduğundan dudaklarının olmamasına, dolayısı ile kelimeleri düzgün telaffuz edememesine bağlıyordu.
Bu yer altı ofis-mezarı büyük ve yekpare bir camekan ile çok güzel bir şehir manzarasına bakıyordu.





Mardin Deyrrüzzaferan Kilisesinde

30 10 2006

Rüya Tarihi: 28.Ekim.2006
Görüldüğü Yer: İstanbul

Fotoğraflardan bakmak dışında hiç görmemiş olduğum Mardin Deyrüzzaferan Süryani Kilisesindeydim. Uzunca bir avlu görüyordum. Taşlar muntazaman dizilmiş ve kare şeklindeydi. Uzun zaman üzerinde gidip gelmekten iyice parlamış ve köşeleri yumuşamıştı bu zemin taşlarının. Her taşın üzerinde ayrı bir lisanla tek bir kelime yazıyordu.
Bir kaç kere bu avluyu dikkatle baştan sona yürüdüm, taşları dikkatle inceledim.
Uzunlamasına bir sıra taşların üzerinde Tanrının 99 isimi Arapça yazılı idi. Her birini dikkatle inceleye inceleye sona kadar gittim.
En son isimden sonra alfabe yine değişiyor ve anlamadığım bir lisana geçiyordu.
Bu sıra taşlar da bittikten sonra ayin yerinde papaz ve yüzlerini seçemediğim bazı insanlar ayin yapıyorlardı.
Kalabalığın daha da ötesine bakınca bir el şeklinde kazılmış bir çukur gördüm. Sonra bu çukurun 2 tane olduğunu farkettim.
Daha sonra papaz ile buluşuyorduk. Papazın mütevazı bir evi vardı.
Papaz bir din adamından çok normal bir vatandaşa benziyordu.
Aynı rüyada çok yüksek plak şeklinde taşların üzerine çıkıp pagan dinlerine ait semboller gördüm.